Sohbetler  
line decor

  

line decor
 
 
 
 

 
 
 
 
        

Aziz kardeşlerimiz :
Sizleri selâmların en güzeli olan Allahû Tealâ'nın selâmıyla selâmlıyoruz.
Esselâmu aleykum rahmetullâhu ve berekâtuhu.
 

Aziz kardeşlerimiz ;
Bu sohbet konumuzu da "TARİKAT" kavramına ayırdık.
Tabii, yine her zaman olduğu gibi Kur'ân-ı Kerim ışığı altında ve de Mehdi a.s. önderliğinde konumuzu işleyeceğiz İnşaallah.
 

TARİKAT,  Kur’ân-ı Kerim’in önemli kavramlarından bir tanesidir. Arapça bir kelimedir. Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyet-i kerimede geçmektedir. Tarik; yoldur. Tarikat ise, yollar anlamına gelmektedir.

 

Allahû Tealâ  Mu’minûn Suresi’nin 17. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

“Ve lekad halaknâ fevkaküm seb’a tarâika ve mâ künnâ anilhalkı gaâfiliyn.”

And olsun ki, biz sizin üstünüzde yedi yol yarattık (Allah’a ulaştıran 7 gök katını birbirine bağlayan 7 yol ). Biz onu yaratmaktan gafil değiliz.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Üstümüzde yaratılan 7 tane tarik şöyle ifade edilebilir: Zemin katı birinci gök katına bağlayan yola birinci tarik, birinci gök katını ikinci gök katına bağlayan yola ikinci tarik, ikinciyi üçüncüye bağlayan yola  üçüncü tarik, üçüncüyü dördüncüye Dağlayan yola dördüncü tarik, dördü beşe bağlayan yola beşinci tarik, beşi altıya bağlayan yola altıncı tarik ve altıyı yediye bağlayan yola yedinci tarik diyebiliyoruz. Her gök katını birbirine bağlayan yol bir tarik olarak ifade ediliyor. 7 tane gök katını birbirine bağlayan yol, Tarik-i Müstakim olarak Kur’ân-ı  Kerim’de açıklanmaktadır. Allahû Tealâ  Zariyat Suresinin 49. âyet-i kerimesinde:

“Ve min kulli şey’in halaknâ zevceyni le’allekum tezekkerûn.”

Biz her şeyi çift, çift yarattık. Umulur ki tezekkür edersiniz, buyuruyor.

 

İşte Tarik-i Cehim de bunun zıddı olarak ifade edilebilir. Nasıl zemin katı birinci gök katına bağlayan yola birinci tarik ve sırasıyla gidiyorsa, karşıt emr aleminde zemin katı, tabiri caizse, birinci bodrum katına bağlayan yola birinci tarik, biri ikinci bodrum katına bağlayan yola ikinci tarik, ikinci bodrum katını üçüncü bodrum katına bağlayan yola üçüncü tarik, üçü dörde bağlayan yola dördüncü tarik, dördü beşe bağlayan yola beşinci tarik, beşi altıya bağlayan yola altıncı tarik ve altıyı yediye bağlayan yola yedinci tarik diyebiliriz. Yani esfel-i safilinde cehennemle biten bir Tarik-i Cehim’le karşı karşıyayız. Tarik-i Cehim karşıt emr alemindeki düşey bir yoldur.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Yıllardan beri bu tarikat kavramı tartışılmaktadır. Kimilerine göre dinimizde tarikat yoktur, kimilerine göre tarikat bir bölücülüktür. Ama bütün bu tartışmaların çözüm kaynağı Kur’ân-ı Kerim’dir. İşte, Kur’ân-ı Kerim gözlükleriyle bu tarikat gerçeğine baktığımız zaman, gerçekten Allah’a ulaştıran Tarik-i Müstakim ve cehenneme ulaştıran Tarik-i Cehim diye iki tane tarikten kesinlikle söz edebiliyoruz. Allahû Tealâ  Kur’ân-ı  Kerim’de bu konuyu bu şekilde açıkladığına göre, artık hiç kimsenin “dinimizde tarikat yoktur” yaygarasını yapması mümkün değildir. Çünkü Allah bu gerçeği Kur’ân-ı Kerim’de belirtmiştir. Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Kaâlû yâ kâvmenâ innâ semi’nâ  kitâben ünzile min bâ’di  müsâ musaddikan limâ beyne yedeyhi .yehdiy ilelhakkı ve ilâ tariykın müstekıym.” Ahkâf - 30

Biz Hz. Musa (A.S)’dan sonra inen bir kitap işittik. Kendisinden. evvelki kitapları tasdik ediyor. Hakk’a  ve Tarik-i Müstakim‘e ulaştırıyor.

 

O halde görüyoruz ki, Kur’ân-ı Kerim, Tarik-i Müstakim’e  ulaştırıyor. Kur’ân-ı Kerim’in görevi, Allah’a ulaştıran bir yola  ulaştırmak. Bu yolun üzerinde Allah’ın irşatla vazifeli kıldığı mürşidler vardır. 0 halde, her halükârda tarikat gerçeği vardır. Ama batıl yolda olanların da tarikat kelimesini kullandığını görüyoruz. Bunların tarikat kelimesini, kavramını kullanması tarikatın dinimizde olmayacağı anlamına gelmez. Nitekim, şu ölçüyü verebiliriz: “Şeriata uymayan tarikat merdudtur.” Veya Kur’ân-ı  Kerim’in gözlükleriyle; “Kur’ân-ı Kerim’e uymayan tarikat merdudtur.”  Çünkü, Kur’ân-ı  Kerim’in kabul ettiği tarikat, Kur’ân ayetlerine, içeriğine, muhtevasına uygun olan tarikattır. Kur’ân-ı Kerim gerçeğini kabul etmeyen bir tarikatın dince de muteber olması söz konusu değildir. 0 halde şeriatla  tarikat, et ve kemik gibi birbirinin ikizi, birbirinden ayrılmaz iki tane unsurdur. Bu sebeple tarikatı olmayanın şeriatı olamaz. Çünkü, şeriat Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’deki emir ve nehiylerini muhtevi olan ilahi ahkâmı belirliyor. İlahi ahkâmın hayata uygulaması ise tarikat gerçeğini ifade ediyor. Önümüzde de Allah’ın bir model olanak size sunduğu mürşid vardır. Mürşid, tarikat üzeredir. Allah’a ulaştıran yol üzeredir. Siz ona intisap ettiğiniz zaman Allah’a ulaştıran Tarik-i Müstakim’e zaten ulaşmış oluyorsunuz.

Aziz kardeşlerimiz ;

Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

“Ve ennâ minnelmüslimûne ve minnelkaâsitûn, femen esleme feülâike teharrev reşedâ.” Cin-14

Muhakkak ki; bizlerden Allah’a teslim olanlar da var (kalpleri) kasiyet (bağlamış) olanlar (da var. Kim. (Allah’a) teslim olmayı dilerse mürşidini arar.

“Ve emmelkaâsitûne fekânu licehenneme hatabâ.”   Cin-15

 

Kasitun olanlara gelince, onlar cehenneme odun oldular.

“Ve en levistakaâmû alettariykati le’eskaynâhüm mâen gadeka┠Cin-16

Eğer insanlar tarikat üzere olsalardı onlara kanacakları kadar mai, sıvı ulaştırılacaktı.

 

O halde görüyoruz ki, Allah’ın rahmetinden faydalanabilmek, kurtuluşa ulaşabilmek, mutlaka tarikat üzere olmayı ifade ediyor. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)  hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

“Setefrikü min ümmeti selase ve selane fırkaten küllâ finnâri illâ vahiydeten.”

Benim ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, bir tanesi hariç, 72 tanesi cehenneme gidecek.

 

İşte o kurtuluş fırkası; Fırka-i Naciye, tarikat üzere olanlardır. Allah’ın kendileri için tayin ettiği mürşide ulaşan kişilerdir. Ama fırkalara ayrılanlar ise Allah’a ulaşmayı dilemeyenler olup, bunun doğal sonucu olarak hiçbir zaman hayatta olan bir mürşide tabi olmayacak olanlardır. 0 halde tarikat gerçeği dinde bölücülüğü değil, aksine tam tersi, tevhidi ifade ediyor. Bugün, daha evvelki Allah’ın evliyaları tarafından hayata geçirilmiş olan, Allah’ın izniyle kurulmuş olan tarikatların hepsi haktır. Kadirî tarikatı ,Nakşibendi tarikatı, Rufai tarikatı, Melami tarikatı... Ama Allah’ın izniyle kurulmuş olan bu hak tarikatlarda zaman içerisinde yozlaşma olmuştur. Bu yozlaşma insanın nefsinden kaynaklanan bir yozlaşmadır. Bu yozlaşma, tatbikatın kurucularda olduğu gibi gerekli disiplinin, ehemmiyetin sağlanmamasından kaynaklanan bir yozlaşmadır.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Yozlaşma vardır diye, tarikat gerçeğini silmek elbette doğru değildir. Yozlaşmanın yegâne çözümü, yozlaşmayı önlemektir. 0 halde, Allah’ın izniyle kurulmuş olan hak tarikat gerçeğini kabul etmek, ve varsa, bu tarikatlar üzerine düşmüş bir yara, söz konusuysa, bunları izale etmek için tekrar Allah’ın emrettiği tarzda Kur’ân-ı  Kerim ayetlerine paralel bir nefs ıslahını gerçekleştirerek asil noktalarına, asil yörüngelerine bu tarikatı yeniden oturtmaktır, canlandırmaktır. Yoksa “bu yozlaşma vardır” diye kökten tarikatları ortadan kaldırmak çözüm değildir, aksine çözümsüzlüğü ifade etmektedir. Çünkü Yüce Rabbimiz tarikata ulaşmayı farz kılmıştır.

 

İki tarikatın; Tarik-i Müstakim’in ve Tarik-i Cehim’in var olduğunu en güzel beyan eden ayet-i kerime, Nisa Suresinin 167, 168 ve 169. âyet-i kerimelerindeki gerçektir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

“İnnellezîne  keferû ve saddû an sebilillâhi kad dallû dalalen baidâ.”   Nisa-167

Onlar ki küfür üzeredirler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar (men ederler) (kendileri de Allah’ın yolunda değillerdir.) Andolsunki onlar uzak bir dalâlet içindedirler (mürşidlerine ulaşmamış ve yola girmemiş oldukları için).

 

“İnnellezîne  keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yag’fire lehum ve lâ li yehdiyehum tarika.” Nisa-168

Muhakkak ki onlar küfür üzeredirler ve zalimdirler (başkalarını. da mürşide ulaşmaktan men edip saptırdıkları için) Allah onlara asla mağfiret etmez günahlarını sevaba çevirmez) ve yola Allah’a ulaştıran yola, Sırat-ı Mustakîm ‘e) ulaştırmaz.

 

“İllâ tarîka  cehenneme.” Nisa - 169

Sadece cehennem yoluna ulaştırır.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Af ve mağfiret Kur’ân-ı Kerim’de geçen iki temel kavramdır. Af; işlemiş olduğumuz günahlardan dolayı Rabbimiz’den af dilememiz, tövbe etmemiz, işlemiş olduğumuz günahı (Allah tövbemizi kabul ederse) silmesi anlamına geliyor. Ama mağfiret günahların silinmesi anlamında değildir. Mağfiret, o güne kadar işlemiş olduğumuz bütün günahların sevaba kalbedilmesi şeklinde gerçekleşiyor. Bu da ancak tarikata ulaştığımız zaman, mürşidimize intisap ettiğimiz zaman tahakkuk eden bir olaydır.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

14 asır evvel Resûlullah (S.A.V)’in tebliğiyle tanışan Arap bedeviler, değişik yaş grupları içerisinde bulunmakta idiler. Özellikle bu tebliğle tanışan ihtiyarlar, Allah’ın Resûlü’ne;

-“Getirdiğin, tebliğ ettiğin din haktır. Ama bu dini yaşayabilmemiz için artık yeterli imkânın sahibi değiliz. Çünkü bizden geçti. 75-80-90 yaşında olan insanlarız. Bu güne kadar cahiliye adetleriyle yetiştik, günahla yoğrulduk. Bu noktadan itibaren bu gerçekleri kabul. etsek, yine de biz kurtulamayız,” diyen kişilere Allahû Tealâ âyet inzaliyle cevap veriyor:

“Kul yâ ıbâdiyelleziyne  esrefü alâ enfüsihim lâ taknehu min rahmetillah  innallahe yagfirüzzünûbe cemiy ‘â, innehü hüvelgafûrurrahiym.”  Zumer-53

De ki, ey kendi aleyhlerinde haddi aşan kullarım; Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları sevaba çevirmeye kaâdirdir.”

 

Ve Allahû Tealâ, Furkan Suresinin 70. âyet-i kerimesiyle son noktayı koyuyor.  Rabbimiz buyuruyor ki :

“İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen salihan feülâike yübeddilullahü seyyiâtihim hasenât, ve kânallahü gafûren rahıymâ.” Furkan-70

Ama (mürşidin önünde) tövbe eden ve (mürşidin önünde tövbe etmek suretiyle, kalbine iman yazıldığı için) mü’min olan ve (aynı sebeple) nefsi islah edici ameller işleyen kişinin Allah günahlarını sevaba çevirir. Ve Allah günahları sevaba çeviren ve rahmet gönderendir.

İşte mürşid önünde yapılan tövbeyle o güne kadar işlenen bütün günahların sevaba kalbedilmesi, mağfireti ifade ediyor. Mağfiret ancak tarikata. ulaştığımız zaman gerçekleşiyor.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

0 halde dinimizde tarikat haktır, tarikatlar vardır ve tarikatlar bir bölücülük  değil; Kur’ân’daki İslâm’ı yaşamanın sadece ve sadece temel direklerini oluşturur. Perşembeyi cumaya  bağlayan gece ( istenirse her gece de kılınabilir ) hacet namazı kılan ‘kişi, Allah’ın kendisine gösterdiği mürşide ulaşır da onun önünde tövbe ederse. Allahû Tealâ ona 7 tane ni’met veriyor:

 

Birinci ni’met,

Başımızın üzerine Mü’min Suresinin 15. âyet-i kerimesine göre, mürşidin ruhunun gelip yerleşmesidir.

“Refiy’udderecâti zül’arş, yülkıyrrûha min emrihi alâ men yeşâü min ıbâdihi liyünzire yevmettelaâk.”

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah ‘a ulaşmayı dilediği  için Allah’ında kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah‘a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh ulaştırır.

 

İkinci ni’met,

 O gün bizim ruhumuz bizden ayrılıyor ve Sırat-ı Müstakim’e ulaşıyor. Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesin de Allah şöyle buyuruyor:

“Z’alikelyevmülhakk, femen şâettehaze  ilâ rabbihî meâbâ.”

İşte o gün (mürşidin eli Hakk’a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tabi olunduğu gün) Hakk günüdür. Dileyen (Allah’a ulaşmayı dileyen.) kişi kendisini Rabbi’ne ulaştıran (yolu, Sırat-ı Müstakim ‘i) yol ittihaz eder (edinir). (Allah’a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

O halde görülüyor ki, her halükârda Allahû Tealâ bu ni’metlerine kavuşabilmek mutlaka tarikata ulaşmakla, yani mürşide tabi olmakla gerçekleşir.

 

Üçüncü ni’met,

 O günden itibaren bizim yapmış olduğumuz amellere Allahû Tealâ  10’dan 700’e varan yardımlar veriyor. Bakara Suresinin 261. âyet-i kerimesinde:

“Meselüllezine yünfikune emvâlehüm fi sebilillâhi  kemeseli habbetin enbetet seb’a senâbile fi külli sünbületin mietü habbeh.”

O, mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz tane olmak üzere, yedi başak veren bir (tohumun) nebatın durumu gibidir.

 

Dördüncü ni’met,

Allahû Tealâ, kalbimize “iman”ı yazıyor. Mücadele Suresinin 22. âyet-i kerimesine göre. Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Ülâike ketebe fiy kulübihimül’iymâne ve eyyedehüm birûhin minh.”

Onların kalplerine iman yazılır ve onlar Allah’ın katından (orada eğitilmiş olan) bir ruhla (mürşidin ruhunun başlarının üzerine yerleşmesi ile) desteklenirler.

 

Beşinci ni’met,

 O kişinin ıslah edici amellere başlamasıdır. Salih amel; nefsi ıslah eden ameldir. Allahû Tealâ Mü’min Suresinin 40. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

“Men amile seyyieten felâ yüczâ illâ mislehâ ve men amile sâlihan min zekerin ev ünsâ ve hüve mü’minün feülâike yedhulünelcennete yürzekuüne fiyhâ  bi gayri hisâb.”

Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslah edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar mü’minlerdir, Onlar cennete konulacak ve orada hesapsız rızıklandırılacaklardır.

 

Altıncı nimet,

 O kişinin nefs tezkiyesine başlamasıdır. Nefs tezkiyesi o kişinin zulmetten nura çıkmasıdır. Allahû Tealâ, Bakara Suresinin 257. âyet-i kerimesinde:

“Allahü veliyyüllezine âmenü, yuhricuhüm minezzulümâti ilennûr.”

Allah, iman eden o kimselerin dostu (ve yardımcısı)dır. Onları (onların nefslerinin kalplerini) zulumattan, nura çıkarır.

 

İşte zulmetten nura çıkmamız, nefs tezkiyesine başlamamız, o kişinin kalbine zikirle  Allah’ın nurunun gelip yerleşmesi, kalbin aydınlanması demektir.

Ve,

Yedinci ni’met;

Allahû Tealâ, Ahzab Suresinin 41, 42 ve 43. âyet-i kerimelerinde şöyle buyuruyor:

“Yâ eyyühelleziyne âmenûzkürullahe zikren kesiyrâ ve sebbihûhü bükreten ve asıylâ hüvelleziy yusalliy aleyküm ve melaiketehü liyuhriceküm minezzulümâti ilennür.”

Ey iman edenler, Allah’ı çok zikredin.

 

O’nu sabah akşam tespih edin ve yüceltin. Sizin nefsinizin kalbini karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize melekleri ile salavat (isimli nuru,) gönderen O’dur.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Allahû Tealâ’nın mürşide ulaştığımız  zaman bize verdiği yedinci ni’met salavat nurudur.

Bu 7 ni’metle kişi, Tarik-i Müstakim’e ulaşıyor.

İşte her kim hacet namazı kılar da Allahû Tealâ’nın kendisine gösterdiği mürşide intisap ederse, o kişi birinci tarike ulaşmış oluyor. Yani Sırat-ı Müstakim’e adım atıyor. Sırat-ı Müstakim, zemin kattan başlayan Ve Allah’ın Zatı’nda biten bir dikey yolun adıdır. Bu dikey yola zemin katta yeryüzünün  sathına paralel, bağlı yatay yollar, sebiller vardır. İşte her kim mürşidine intisap ederse, ya bu sebiller üzerinde yatay yolla Sırat-ı Müstakim’e ulaşır, veya doğrudan, doğruya Allahû Tealâ onu Zamanın İmamı’na ulaştırarak, Sırat-ı Müstakim‘e ulaştırır.

 

ŞİMDİ DE GELDİK TARİKAT EHLİNİN YERİNE GETİRECEĞİ EMİRLERE  !...

Aziz kardeşlerimiz ;

Kişi ister dolaylı yoldan birinci tarike ulaşsın, ister doğrudan doğruya birinci tarike ulaşsın, o kişi tarikat ehlidir, tarikat üzeredir. Tarikatta bulunan kişi tarikatın adabına uyarak, mürşidinin kendisine vermiş olduğu vasıta emirleri yerine getirmeye başlar.

 

14 asır evvel Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (SA.V)’in sünnet-i seniyyesine göre, bu vasıta emirleri gerçekleştirir. 14 asır evvel Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)  5 vakit namaz değil, 7 vakit namaz kılardı. 6. vakit namaz; sabah namazın dan bir saat sonra, öğle namazından bir saat evvelki dönem içerisinde  kılınan kuşluk sünnetidir.

 

7. vakit namaz yine İsra Suresi’nin 79. âyet-i kerimesinde açıklanan teheccüd sünnetidir. Belki insanın aklına “o güne kadar namaz kılamayan bir insan, 5 vakit namaz kılmazken 7 vakit nasıl kılabilir ?” diye bir sual gelebilir. 0 kişi mürşidine ulaşmışsa, Allah’tan gelen nusrat, mürşidden gelen himmet ile, (ve gerçekten mürşide ulaşmadan hemen, hemen hiç namaz kılamayan veya namaz kılmak kendisine angarya gibi gelen kişi) Allah’ın  kendisine sevdirmesiyle artık namazı kolaylıkla kılar.

Mürşidine ulaşan kişi, Allahû Tealâ mal ile yapmamız gereken infakın ölçüsünü zekat ile ifade ediyor. 0 kişi zekatın ötesinde birr’i verir. Zekatın kimlerin hakkı olduğunu Allahû Tealâ Tövbe Suresinin 60. âyet-i kerimesinde açıklıyor. Birr’in; (malımızın %2,5 infak kısmı) kimlere verilmesi gerektiğini  Allahû Tealâ Bakara Suresinin 177. âyet-i kerimesinde açıklıyor:

 

“Ve âtelmâle alâ hubbihi zevilkurbâ velyetâmâ velmesâkine vebnessebili vessâiline vefirrikâbi.” Bakara-177

Ve O’nun sevgisine dayalı olarak, akrabalarına (yakınlık sahiplerine) yetimlere, miskinlere (çalışamaz durumda olan ihtiyarlara) yolda kalmış yolculara,: dilencilere, köle ve esirlere (kurtulmaları için) mal vermesi harcaması).

 

Zekat %2,5, birr de %2,5. Kişi tarikata ulaşmışsa, malının %5’ini Allah’ın emrettiği tarzda Allah yolunda infak eder ve böylece bu vasıta emri de Allah’ın emrettiği biçimde yerine getirir.

Resûlullah’ın sünnetine uyarak oruç tutar. Resûlullah (S.A.V) Efendimiz, ramazan ayının dışında her perşembe günü oruç tutardı. O kişi de sünnet-i seniyyeye uyarak her perşembe günü oruç tutar.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Kişi zikir yapmaya başlar. Resulullah’ın ve sahabenin daimi zikre ulaştığı gibi, onlar da daimi zikre ulaşmanın gayreti içerisinde bulunurlar. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa s.a.v.  daimi zikirdeydi.

 

“Yenamu aynani velâ tenamu kalbi.”

Bu hadis-i şerifle Resûlullah buyuruyor ki;

Benim gözlerini uyur ama kalbim uyumaz.

 

O’na tabi olan sahabenin de hepsinin daimi zikre ulaştığını Zümer Suresinin 18. âyet-i kerimesi ifade ediyor:

“Elleziyne yestemi’ûnelkavle feyettebi’ûne ahseneh, ülâikeileziyne hedâhumüllahü ve ülâike hüm  ûlül’elbâb.”

Onlar (sahabe) sözleri işitirler ve onların (sözlerin) ahsen olanına (Peygamber Efendimiz s.a.v. tarafından söylenilenine) tabi olurlar. İşte onlar hidayete erenlerdir (ruhlarını ölmeden  evvel Allah ‘a ulaştıranlardır). Ve onlar  ulûl‘elbab’tır. ( daimi zikrin sahipleridir)

 

Ulûl elbab olan bu kullar (sahabe) gibi, bugünün insanı da o standartlar içerisinde bulunur.

İşte bu vasıta emirleri sünnet-i  seniyyeye göre yerine getirdiği zaman, o kişinin her kademede yaptığı zikirlerle kalbindeki nur miktarı %7 artar. Buna paralel karanlıklarda  azalır.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Nefs-i emmârede kişi birinci tariktedir. Yaptığı vasıta emirlerle bu kademeyi başarıyla geçer.

Nefs-i levvâmede kişinin ruhu ikinci tarikte olur. Nefs-i levvâme demek; kişinin her olayda kendisini kınaması demektir.

 

Bu standartlar içerisinde vasıta emirleri yerine getiren kişinin kalbindeki nur miktarı % 7 artar ve böylece nefs mülhimeye geçer. Ama ruhu da üçüncü tarik üzere olur. Nefs-i mülhime Şems Suresinin 8. âyet-i kerimesinde açıklanıyor:

Fe’elhemehâ fücûrehâ ve takvâhâ.

O’na (o nefse) (Allah’ın) takvası ve (şeytanın) fücuru ilham edilir.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Zikirden yüz çevirdiğimiz zaman iblis açık olan fücur kapısından negatif ilhamlarını bize ulaştırıyor. Zikretmeye başladığımız zaman Allahû Tealâ fücur kapısını kapatıyor. Takva kapısından takva ilhamlarını  bize gönderiyor.

 

Ve zikrimizi artırdığımız zaman mutmainne kademesine ulaşıyoruz. Buna paralel ruhumuz da dördüncü tarik üzere oluyor. Nefs-i mutmainne, kişinin doyuma ulaştığı bir kademe demektir. Nefsimizin 19 tane afetinden bir tanesi hırstır. Bir insanda hırs afeti hüküm ferma olursa o, sahip olduğu şeyi hiçbir zaman yeterli görmeyecektir. Ama kişinin kalbindeki nur miktarı %30’a ulaştığı zaman, o kişi artık doyuma ulaşacak ve böylece mutmain olacaktır.

 

Zikrini artırdı zaman (nefs-i raziye) yani ruhunun da beşinci gök katında olması hali. Buna paralel o kişinin “Yarabbi, bize verdiklerine ve vermediklerine; bundan sonra neyi vereceksen ve neyi vermeyeceksen biz Senden razıyız dediği kademedir.

 

Altıncı nefs kademesine ulaşıldığı zaman (nefs-i mardiyye) kişi zikrini artırır. Buna paralel ruh da altıncı tarikte bulunur. Zikirle kalbindeki nur miktarı % 7 artar. Allah da o kişiden razı olur.

 

“İrci’ıy ilâ  rabbiki râdiyeten  mardıyyeh.”      Fecr-28

Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan. (Ey ruh) Allah’a (Rabbi’ne) geri dönerek ulaş.

 

Ve kişi zikri artırdığı zaman nefsi tezkiyeye ulaşır, ruh da 7. tarikte olur. Nefs-i tezkiye kişinin kalbindeki nur miktarının %49’a ulaştığı bir kademeyi ifade ediyor. 2 de huşudan gelmişti; %51 . Kalbindeki nur miktarı karanlıkları geçtiği zaman o kişi nefsini tezkiye etmiştir.

 

Fatır Suresi’nin 18. âyet-i kerimesinde:

“Ve men tezekkâ feinnemâ yetezekkâ linefsih, ve illallâhil masîr.”

Kim nefsini tezkiye ederse bunu kendi nefsi için yapmış olur ve (ruhu) Allah’a doğru yola çıkar (Allah’a ulaşır.)

 

İşte nefs tezkiyesinin bitiminden sonra ruh da Allah’a ulaşır.

Böylece nefs tezkiyesi, 7 tane gök katını birbirine bağlayan bu tarikler üzerinde gerçekleşir.

 

KİMLER TARİK-İ MUSTAKÎM’E ULAŞABİLİR?

Furkan Suresi’nin 70. âyet-i kerimesine göre Allah’ın kendileri için tayin ettiği mürşidin önünde tövbe edenler Tarik-i Mustakîm’e ulaşabilir.

 

KİMLER TARİK-İ MUSTAKÎM’E ULAŞAMAZ, SIRAT-I CEHİM’E ULAŞIR?

Kibirli olanlar. A’raf Suresi’nin 146. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuyor:

 “Seasrifu an âyâtillezîne yetekebberûne fîl’ardı bigayrilhakk, ve in yerev kulle âyetin lâ yu’minû bihâ ve in yerev sebîlerruşdi lâ yettehuzûhu sebîlâ, ve in yerev sebîlelgayyi yettehizûhu sebîlâ.”

Allah o insanlara ayetlerinin (gerçek) anlamlarını anlatmaktan sarf-ı nazar eder ki, onlar yeryüzünde haksız yere gururla (kibirle) dolaşmaktadırlar. Onlar, bütün âyetleri görseler onlara inanmazlar. Onlar Allah’ın irşad yolunu gördükleri zaman, o yolu kendilerine yol ittihaz etmezler. (O yola girmezler, Allah’ın irşad yoluna girmezler) Onlar, şeytanın gayy yolunu (onlar şeytanın dalâlet yolunu, cehenneme götürecek yolu) gördükleri zaman, o yolu kendilerine yol ittihaz ederler.

İşte Nisa Suresi’nin 167, 168. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

“İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallu dalâlen baîdâ. İnnelle zîne keferû ve zalemu lem yekunillâhu li yagfire lehum ve lâ li yehdiyehum tarî kâ.”

Onlar ki, küfür üzeredirler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar (men ederler) (kendileri de Allah’ın yolunda değillerdir) Andolsun ki; onlar uzak bir dalâlet içindedirler (mürşidlerine ulaşmamış ve yola girmemiş oldukları için) Muhakkak ki; onlar küfür üzeredirler ve zalimdirler (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptırdıkları için) Allah onlara asla mağfiret etmez (günahlarını sevaba çevirmez) ve yola (Allah’a ulaştıran yola, Sırat-ı Mustakîm’e) ulaştırmaz.

 

Mürşid, tarikat üzere olan kişidir. (Allah’ın tarikatta vazifeli kıldığı kişi.) Mürşidine ulaşmamış ve yola girmemiş bu kişilere Allah o zaman mağfiret etmeyecekse, onlar Tarik-i Mustakîm’e de ulaşmazlar. Ama bu “Allah’ın bütün âyetlerini görseler iman etmeyenler, mürşidi görseler, mürşidi benimsemeyenler, dolayısıyla bunun doğal sonucu olarak mağfirete ulaşamayanlar, onlar nereye ulaşırlar?” Tarik-i Cehim’e ulaşırlar. İşte bugün “tarikat yoktur” diyenler Tarik-i Cehim üzere olanlardır. Bugün “mürşid yoktur” diyenler gayy yolunun üzerinde olanlardır. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz;

“Ben sizin için asıl deccalden korkmuyorum. İnsanları dalâlete sürükleyen deccallerden korkuyorum.” buyuruyor.

Aziz kardeşlerimiz ;

İşte, bugün Allah’ın dînini insanlara öğretmekle vazifeli olanlar “mürşid yoktur, mürşid farz değildir” diyebiliyorlar. Doğal olarak bu insanlar hayatları boyunca asla bir mürşide ulaşamazlar. Mürşide ulaşmayan, mürşid yolunu görse mürşidi yol olarak benimsemeyen kişinin gayy yoluna balıklama girdiğini Allahû Tealâ zaten açıklıyor. O halde bugün bunlar şeytanın görevine soyunmuşlar. Allah adına yola çıkıp şeytanın görevini yapanlar elbette ki en tehlikeli insanlardır. Allalıû Teal⠓Onlar yeryüzünde dolaşan hayvanların en kötüsüdür” buyuruyor. o halde Kur’ân-ı Kerim çerçevesinde tarikat kavramına baktığımız zaman, ne yazık ki Kur’ân-ı Kerim’in bu temel kavramı asil manasıyla bilinmiyor. Mesele çarpıtılıyor. Hani bir Nasrettin Hoca fıkrası vardır. Nasrettin Hoca’ya leyleği getirmiş ve sormuşlar:

-Bu nedir?

-Kuştur, demiş.

-Yahu böyle kuş olur mu?

-Olmaz, demiş.

Gagasını kesmiş, kanatlarını kesmiş, ayaklarını kesmiş.

-Hah, şimdi kuş oldu demiş.( kuşa döndü)

 

İşte şu anki dîn adamlarının gözünde tarikat böyle çarpıtılarak insanlara lanse ediliyor. O zaman Kur’ân-ı Kerim’in gerçeğinden uzak olarak mesele çarpıtıldığı zaman, kelimenin asil manası, aslî yörüngesinden saptırılıyor ve böylece insanların hidayete ulaşmak yerine Allah’ın yolundan saptırılıp dalâlette kalmasına sebebiyet veriyor.

 

MÜRŞİDE ULAŞMAYAN DALÂLETTEDİR

 

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de tam 10 tane âyet-i kerimede mürşidine tâbî olmayan kişinin dalâlette olduğunu ifade ediyor. Dalâlette olanların da Tarik-i Cehim üzere olduğunu Nisa Suresi’nin 167. âyet-i kerimesi açıkça beyan ediyor.

 

İşte Taha  123:

Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun), fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.

(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetçime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”

 

Kasas-50:

Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).

Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.

 

Ahkaf-32:

Ve men lâ yucib dâiyallâhi fe leyse bi mu’cizin fîl ardı ve leyse lehu min dûnihî evliyâu, ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).

Ve Allah’ın davetçisine icabet etmeyen kimse, yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah’tan başka dostları yoktur. İşte onlar apaçık dalâlet içindedirler.

 

Araf-186:

Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye leh(lehu), ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).

Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terk eder (bırakır).

 

Kehf-17:

Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

(Ey Resûl'üm! Orada olsaydın) görürdün ki; güneş doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına ulaşır. Battığı zaman ise onları sol taraftan terk ederdi. Onlar mağaranın geniş bir yerindeydiler. Bu, Allah'ın âyetlerindendir. Allah kimi Kendine ulaştırırsa o hidayete erer. Ve kim dalâlette ise onun için velî mürşid bulunmaz.

 

Zümer-23

Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).

Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (rahmet-fazl ve rahmet-salâvât), Kitab'a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sukûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.

 

Casiye-23

E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevalarını (nefslerini) kendilerine ilâh edinenleri görmedin mi (habibim)? Allah, onları bir ilim üzere dalâlette bırakır. Onların kalplerindeki sem’î (işitme) hassasını ve kalplerini (kalpteki idrak hassasını) mühürler ve onların kalplerindeki basar (görme) hassasının üzerine gışavet (isimli bir perde) çeker. Öyleyse (artık) Allah’tan sonra kim bu kişiyi hidayete erdirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?

 

Bu 7 tane âyet-i kerime, kişinin mürşidine tâbî olmadığı takdirde dalâlette kalacağını açıkça ifade ediyor.

 

Birçok zavallı insan da; “mürşid vardı ama, artık bu dönemde mürşid yok” diyebiliyor. Allah, “bu dönemde mürşid yoktur” diyenlere de cevap veriyor. Nahl Suresi’nin 36. âyet-i kerimesinde:

Ve le kad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâleh(dalâletu),fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki; Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde bir resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının da üzerine dalâlet hak oldu. (Resûllere tâbî olanlar hidayete erdi, tâbî olmayanların ise üzerine dalâlet hak oldu.) Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

 

Allahû Tealâ Cuma Suresi’nin 2. âyet i kerimesinde:

Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Onlara, onların içinde Allah’ın âyetlerini okusun, onları tezkiye etsin ve onlara kitap ve hikmeti öğretsin diye, ümmîler için onların aralarından resûl beas eden (vazifeli kılan, hayata getiren) O Allah’tır. Ondan evvel (bu resûle tâbî olmadan evvel) onlar, açık bir dalâlet içinde idiler.

Ve 10. ayet-i kerime:

“Le kad mennallâhu alel mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).” Âl-i İmran-164

Andolsun ki mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere kendi zamanlarında, kendi içlerinden bir resûl beas ederiz, onların aralarında (kendi kavminin içinde) onlara Allah’ın âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (resûle tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler.

Aziz kardeşlerimiz ;

Görüyorsunuz ki, tam 10 tane âyet-i kerimede mürşidine olmayan kişinin dalâlette olduğu ifade ediliyor.

Dalâlette olan kişi asla tarikat üzere olamaz.

 

O halde mutmain olmak, doyuma ulaşmak, ahiret ve dünya saadetine kavuşmak tarikat gerçeğini yaşamakla elde edilir. Onun için “tarikatı olmayanın şeriatı yoktur” diyoruz. Şeriat, Kur’ân-ı  Kerim ahkâmını ifade ediyor. Bu Kur’ân-ı Kerim ahkâmının emir ve nehiylerden oluştuğunu biliyoruz. Bu emir ve nehiyleri yerine getirenlerin akıbeti cennet; bu emir ve nehiyleri yerine getirmeyenlerin akıbeti cehennem. Ve bir de sahâbenin bize örnek olarak gösterilmesi söz konusu. Eğer olay buysa, bu çerçevede Kur’ân-ı Kerim’deki bu temel kavramı (tarikatı) incelersek; şeriat, Kur’ân ahkâmının bütününü ifade ediyor.

 

O zaman “evvelden tarikatlar yoktu, şimdi tarikatlar türedi” diye tarikatı bölücülükle ifade etmek Kur’ân-ı Kerim’e ihanettir. Tarikat gerçeği başından beri var Kur’ân-ı Kerim’de var. 14 asır evvel sahâbenin hepsi Kur’ân-ı Kerim’i yaşadılarsa, sahâbe tarikat gerçeğini yaşamadı diyebilir miyiz? Âl-i İmran Suresi’nin  119. âyet-i kerimesin de Allahû Tealâ:

 Hâ entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum ve tû’minûne bil kitâbi kullih(kullihi), ve izâ lekûkum kâlû âmennâ, ve izâ halev addû aleykumul enâmile minel gayz(gayzi), kul mûtû bi gayzikum, innallâhe alîmun bi zâtis sudûr(sudûri). 

(Ey mü’minler)! Siz öyle kimselersiniz ki; onlar, sizi sevmedikleri halde siz, onları seversiniz ve siz Kitab’ın bütününe îmân edersiniz. Onlar, sizinle karşılaştıkları zaman: “Îmân ettik.” derler. Ama tenhada, kendi başlarına kaldıkları zaman size olan öfkelerinden (dolayı), parmak uçlarını ısırırlar. De ki: “Öfkenizden ölün.” Hiç şüphesiz Allah, sinelerde olanı bilir. 

 

Kitabın bütününe tâbî olan sahâbe, acaba bu tarikatı açıklayan âyet-i kerimeleri yaşamamış olabilirler mi? O halde asıl olan Kur’ân-ı Kerim’dir.

Aziz kardeşlerimiz ;

Kur’ân-ı Kerim gerçekleriyle temel kavramların ifadesini vermek lâzım. Kur’ân-ı Kerim’e aykırı bir tarikat zaten bizce de muteber değildir. Ölçü şudur: Kur’ân ahkâmına uymayan (şeriata uymayan) tarikat merdudtur. Biz zaten bu ölçüyü kabul ediyoruz. Ama Kur’ân ahkâmına uyan bir tarikat üzere olmayanın da şeriatı olamaz. “Ben şeriatı yaşıyorum” diye kişinin kendi kendini kandırması doğal değildir.

Hepinizin hem ahiret saadetine, hem dünya saadetine ulaşmanızı Rabbimizden dileyerek, İnşallâhu Tealâ sohbetimizi burada tamamlıyoruz.

Sizleri çok ama pek çok seviyoruz. Sevgi ve saygılarımızla.

Allah hepinizden razı olsun.

 

   YAŞAR COŞKUN

 ARAŞTIRMACI YAZAR

Bana ulaşabileceğiniz telefon numaram: 0 536 445 10 05

Bana ulaşabileceğiniz e-mail adresim: info@sahihiyesari.com