![]() |
Mutluluğun Sitesine Hoş Geldiniz |
![]() |
|||||||||||||||
| Sohbetler | |||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
TAHKİK
Aziz kardeşlerimiz ; Sizleri selâmların en güzeli olan, Allahû Tealânın selâmıyla selâmlıyoruz: Es selâmu aleykum ve rahmetullâh ve berekâtuhu
Aziz kardeşlerimiz ; Bu sohbet konumuzu da Tahkik kavramına ayırdık. Tabii yine her zaman olduğu gibi Yüce Kitabımız Kurân-ı Kerimin ışığı altında ve de Mehdi (A.S) Efendimizin öğretisi önderliğinde konuyu irdeleyeceğiz inşaallah.
Aziz kardeşlerimiz ; Tahkik, lugât anlamı itibariyle incelemek, ama derinlemesine incelemek mânâsına geliyor. Tahkik etmek, öğrenimin temelini teşkil eder.
Aziz kardeşlerimiz ; Bizler Mehdi (A.S)ın öğrencisi olarak otuz yıla yakın bir zamandır ondan öğrendiklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Dilimiz döndüğünce ve de idrâkimiz ölçüsünde siz aziz kardeşlerimize bir şeyler anlatıyoruz, söylüyoruz. Mehdi (A.S) ve öğrencileri olarak bu söylediklerimiz ve de bu anlattıklarımız, bugün İlâhiyat fakültelerinde okunan dîn kültürüne hiç uymuyor. Bizim anlattığımız bu standartlar, bundan 14 asır evvel Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)in öğrettiği kültür, Kurân hakikatleri ve Kurândaki İslâmdır. Unutulmuş olan İslâm !....
Ne demek istiyoruz ? İslâm 7 safha ve 4 teslimden oluşur.
Bu 7 safha : 1. Yaşarken kalben Allaha ulaşmayı dilemek (3.basamak) 2. Mürşide ulaşıp tâbî olmak (14. basamak) 3. Ruhu yaşarken Allaha teslim etmek (22. basamak, bu 1. teslim) 4. Fizik vücudu yaşarken Allaha teslim etmek (25. basamak, 2. teslim) 5. Nefsi yaşarken Allaha teslim etmek (26. basamak, 3. teslim) 6. İrşad olmak 7. İradeyi de yaşarken Allaha teslim etmek (28. basamağın 4. kademesi, 4. teslim) ve teslimler tamamlanıyor Böylece 7 safhada 4 tane teslim oluşuyor.
Aziz kardeşlerimiz ; Tevrata baktığımız zaman bu 7 safhanın ve 4 teslimin hepsinin orada da farz olduğunu görüyoruz. Yeter mi? Hayır. Yetmez. Kendisine Tevrat verilen Hz. Musa (A.S) ve ona tâbî olanların hepsinin bu 7 safhanın 7sini de yaşadıklarını net olarak görüyoruz.
Bu, Kurândaki İslâmdır.
Yaklaşalım bu güne... Bir süre sonra Hz. İsa (A.S)ı görüyoruz. Hz. İsa (A.S) zamanında da Kurândaki İslâm yaşandı. Yanlış anlamadınız. Hz. İsa (A.S) zamanında da Kurândaki İslâm yaşandı. Hz. İsa (A.S) ve ona bağlı olanlar. İndirilen kitap, İncil. İncili incelediğimizde de 7 safhada 4 teslimin var olduğunu görüyoruz. Yetmez. Hz. İsa (A.S)a ve ona tâbî olanlara da farz kılındığını görüyoruz. Sonra, 14 asır evvele ulaşıyoruz. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) ve Ona indirilen Kurân-ı Kerim. Kurânda da 7 safha ve 4 teslimin farz kılındığını görüyoruz. Yeter mi? Hayır. Yetmez. Aynı Kurân, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) ve Onun sahâbesinin 7 safhayı tamamlayıp 4 teslimi de gerçekleştirdiklerini kesin bir şekilde ortaya koyuyor.
Aziz kardeşlerimiz ; İŞTE TAHKİKTEN MURADIMIZ BU !.....
Dîn adına bir öğreti söz konusu bizim ülkemizde. Bu 7 safha ve 4 teslimin tamamen dışındaki bir dîn öğretimi. 7 safha da 4 teslim de bugün üniversitelerimizde öğretilen dîn öğretisinde mevcut değildir. Sonuç: Ne bizim üniversitelerimizde ne El Ezherde ne Arap ülkelerindeki üniversitelerde öğretilen dîn kültürü, hiç kimseyi 7 safha ve 4 teslimin hiçbir noktasına ulaştıramaz. Daha açık bir ifade kullanalım: CEHENNEMDEN KURTARAMAZ !...
Peki, öğrendikleri ilim, Hıristiyanları (İsevîleri) kurtarabilir mi? Hayır. Peki, öğrendikleri ilim, Yahudileri (Musevîleri) kurtarabilir mi? Hayır. Neden? (Kitapların indiriliş sırasına göre konuşuyoruz) Tevrattaki, İncildeki ve Kurân-ı Kerimdeki insanları kurtuluşa ulaştıracak olan 7 safha 4 teslim, 3 kitapta da farz olmasına rağmen yaşanmıyor. Diğer 3 peygamber ve onlara bağlı olanlar tarafından, 7 safha 4 teslimin bütünüyle yaşandığı ise hem 3 kitapta o peygamberlere ait bilgilerde hem de Kurân-ı Kerimde yine 3 peygambere ait olan bilgilerde kesin bir şekilde anlatılıyor.
Ne demek istiyoruz? Kurân âyetleri, Hz. Musa (A.S)a 7 safha ve 4 teslimin emredildiğini; Hz. Musa (A.S) ve Ona bağlı olanlar tarafından yaşandığını ispat ediyor. Yetmez. Kurân âyetleri, Hz. İsa (A.S) ve Ona bağlı olanlara 7 safha ve 4 teslimin farz kılındığını, yine Kurân âyetleri, Hz. İsa (A.S) ve Ona tâbî olanların 7 safha ve 4 teslimi yaşadıklarını ispat ediyor. Devam edelim. Yine Kurân âyetleri, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)in ve Ona tâbî olanların 7 safha ve 4 teslimi gerçekleştirdiklerini ve bu 7 safha ve 4 teslimin onlara da farz kılındığını söylüyor.
Aziz kardeşlerimiz ; Son derece ciddi bir konudan bahsediyoruz. Bu söylediklerimiz bizim ülkemizdeki dîn öğretisinde bilinmeyen hususlar. Allaha en çok şunun için hamd ediyoruz ve şükrediyoruz ki, Allah bizlere Mehdi (A.S) gibi bir öğretmen nasip kıldı ve Onun öğretisiyle Yüce Kitabımız Kurân-ı Kerimi Ondan öğreniyoruz. Yani 14 asır evvel Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)in sahâbesiyle beraber yaşadığı, Kurânda farz olan ve onların yaşadıklarını bizlere ispat eden bir müessese görüyoruz.
Aziz kardeşlerimiz ; Allahû Tealâya ne kadar hamd etsek, şükretsek azdır ki, Arapçayı bilmeyen bizlere Mehdi (A.S)ın öğretisiyle öğretiyor. O Mehdi (A.S) ki, Kurândaki 7 safha ve 4 teslimi öğretti, hidayeti öğretti. İşte bunların her birisi bir kurtuluş işaretidir.
Aziz kardeşlerimiz , Kurân incelendiği zaman, 7 kat cennetin mevcudiyeti görülür. 7 kat cehennemin mevcudiyeti de görülür. Kurândaki sistemler 7li bir dizayn içinde yerleştirilmiştir. Dünyanın katmanlarına baktığımız zaman, iç katmanlar 7 katmandır. Atmosferin katmanlarına baktığımız zaman, yine 7 katmanla karşılaşıyoruz. Kurân-ı Kerim 7 safhadan oluşur. Bu 7 safhanın içerisinde 4 tane teslim vardır. Ama safhalar 7 tanedir. Teslimler neden 7 tane değil? Çünkü, 7 tane varlığımız yok da ondan. Ruhumuz var, fizik bedenimiz (vechimiz) var, nefsimiz var ve irademiz var. Başkası yok ki teslim edelim, Allahû Tealâya. Evet, son derece ciddi hususlardan bahsediyoruz. Özellikle dîn adamlarımız için. İslâm âlemi için son derece ciddi bahisler bunlar. Olmazsa olmaz şartlar, ki bunlar öğrenilmezse kimse cehennemden kurtulamaz.
Bizler, bu dünyada yaşayan insanları cehennemden kurtaracak olan Mehdi (A.S)ın öğrencileriyiz. Bu dünyada yaşayan bütün insanların kurtuluşu Mehdi (A.S) önderliğinde gerçekleşecektir. Bu ilim, bugün, bu zaman parçasında başka birisine değil, Mehdi (A.S)a verildi. Görev Mehdi (A.S) üzerindedir. İnsanları hidayete erdirecek olan Mehdi (A.S)ın önderliği ve Onun öğretisidir. Onun öğretisi Kurân-ı Kerimdir. O, Kurân-ı Kerimin lafzını ve 7 ruhunu öğretiyor.
Kurânın insanları cehennemden kurtarabilecek bütün hükümlerin insanlar tarafından unutturulması, şeytanın insanları buna vasıta kılmasıyla mümkün olmuştur.
14 asır evvel Kurân yaşantısına baktığımız zaman, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)in ve sahâbenin 7 safhanın 7sini de yaşadığını görüyoruz.
Hadi gelin şimdi beraberce tahkik edelim. Yaşarken kalben Allaha ulaşmayı dilemek farz mı?
Allahû Tealâ buyuruyor:
30/RUM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne). Ona (Allaha) yönelin (Allaha ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en yetiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne). Ve Rabbinize (Allaha) yönelin (ruhunuzu Allaha ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce Ona (Allaha) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allaha teslim edin). Sonra yardım olunmazsınız.
Peki, bütün sahâbe Allaha ulaşmayı dilemişler mi? Evet. Hepsi, hepsi de dilemişler. Allahû Tealâ, açık bir şekilde bunu anlatıyor:
39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en yabudûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi). Onlar ki; tâguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allaha yöneldiler (Allaha ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!
Sahâbe, Allaha ulaşmayı dilemişler, tâgutun kulu olmaktan kurtulup Allahın kulu olmuşlar.
Aziz kardeşlerimiz , Yaşarken kalben Allaha ulaşmayı dilemek farzdır ve bütün sahâbe dilemişlerdir. Peki, mürşide tâbiiyet farz mı?
5/MAİDE-35: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne). Ey âmenû olanlar (Allaha ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler)! Allaha karşı takva sahibi olun ve Ona ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve Onun yolunda cihad edin. Umulur ki; siz felâha erersiniz.
Allahû Tealâ, mürşide tâbiiyeti üzerimize farz kılmıştır. Peki, bütün sahâbe Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)e tâbî olmuşlar mı? Allahû Tealâ buyuruyor: 48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihî), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yutîhi ecren azîmâ(azîmen). Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allaha tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allahın eli vardır. Bundan sonra kim (tâbiiyetini) bozarsa o taktirde, sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allaha verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allaha olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).
Hepsi tâbî olmuşlar. 3. safha, ruhu Allaha ulaştırmak suretiyle, ruhun Allaha teslimi. Bir başka ifadeyle hidayete ermek; ruhun hidayeti. Farz mı? Farz.
39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en yetiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne). Ve Rabbinize (Allaha) yönelin (ruhunuzu Allaha ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce Ona (Allaha) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allaha teslim edin). Sonra yardım olunmazsınız.
Bu 1. teslim. Ruhun teslimi. Ruhunu kim yaşarken Allaha teslim ederse, o hidayete ermiştir. Peki, hidayet nedir?
3/AL-İ İMRAN-73: Ve lâ tuminû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yutâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yutîhi men yeşâ(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun). Ve sizin dîninize tâbî olandan başka kimseye inanmayın. (Habibim) de ki: Hiç şüphesiz HİDAYET, Allahın (Kendisine) ulaştırmasıdır. (İnsan ruhunun ölümden evvel Allaha ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin başka birine verilmesi (sebebiyle mi) veya Rabbinizin katında (sizlerle) tartışacakları için mi (böyle söylüyorsunuz)? De ki: Hiç şüphesiz fazl, Allahın elindedir. Onu dilediğine verir. Ve Allah, Vâsiun Alîmdir. (Allah her şeyi kuşatan ve her şeyi bilendir.)
Ruhunu yaşarken Allaha ulaştıran kişi hidayete ermiştir. Peki, ruhu yaşarken Allaha ulaştırmak üzerimize farz mı? Defaatle farz. Allahû Tealâ, ruhumuzun Allaha hayattayken ulaştırılmasını üzerimize farz kılmış. Rabbine dönmek yetmiyor. Ona teslim ol diyor. ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu: Ona yönel ve Ona teslim ol. Allahû Tealâ buyuruyor:
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten). Allahtan razı ol ve Allahın rızasını kazan. (Ey ruh!) Allaha (Rabbine) geri dönerek ulaş.
Aziz kardeşlerimiz , Ruhumuzun yaşarken Allaha ulaşması farz. Bütün sahâbe ruhlarını yaşarken Allaha ulaştırmışlar mı? Hepsi ulaştırmışlar. Kim bu insanlar? Kim yaşarken ruhunu Allaha ulaştırmışsa o hidayete ermiştir. İşte onlar hidayete erenler.
3/AL-İ İMRAN-73: Ve lâ tuminû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yutâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yutîhi men yeşâ(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun). Ve sizin dîninize tâbî olandan başka kimseye inanmayın. (Habibim) de ki: Hiç şüphesiz HİDAYET, Allahın (Kendisine) ulaştırmasıdır. (İnsan ruhunun ölümden evvel Allaha ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin başka birine verilmesi (sebebiyle mi) veya Rabbinizin katında (sizlerle) tartışacakları için mi (böyle söylüyorsunuz)? De ki: Hiç şüphesiz fazl, Allahın elindedir. Onu dilediğine verir. Ve Allah, Vâsiun Alîmdir. (Allah her şeyi kuşatan ve her şeyi bilendir.)
İnnel hudâ hudallâhi: Muhakkak ki; hidayet, Allaha ulaşmaktır.
Allahû Tealâ bütün sahaâbenin hidayete erdiğini söylüyor:
39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi). Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allahın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûlelbabtır (daimî zikrin sahipleri).
Öyleyse 3. safha da hem Kurânda farz hem de bütün sahâbe bunu gerçekleştirmişler.
Fizik vücudun teslimi de üzerimize farz mı? Evet. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
36/YASİN-60: E lem ahad ileykum yâ benî âdeme en lâ tabudûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun). Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki; o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.
36/YASİN-61: Ve enibudûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun). Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.
Âdemoğulları, Âdem (A.S)ın sulbünden gelen fizik vücutlarımızdır. Bütün fizik vücutlardan Allahû Tealâ ahd almış, Allahın kulu olacaklarına dair. Peki, bütün sahâbe fizik vücutlarını Allaha teslim etmişler mi? Evet. Hepsi teslim etmişler. Allahû Tealâ buyuruyor:
3/AL-İ İMRAN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi). Eğer seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki: Ben ve bana tâbî olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allaha teslim ettik. O kitap verilenlere ve ÜMMÎlere de ki: Siz de (fizik vücudunuzu Allaha) teslim ettiniz mi? Eğer teslim ettilerse o zaman (onlar) andolsun ki; hidayete ermişlerdir. Eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen (görev) ancak tebliğdir. Allah kullarını BASÎRdir (görendir).
Allahû Tealâ bütün sahâbenin vechlerini, yani fizik bedenlerini Allaha teslim ettiklerini; Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)in, Allahın emri üzerine başka insanlara, müşriklere ve İslâm dairesinin dışında kalanlara ve kitap sahiplerine açıkça bildirmesini istiyor. Fizik vücudun tesliminden sonra nefsin Allaha teslimi geliyor. Nefsi Allaha teslim etmek daimî zikirle mümkün olan bir şeydir. Daimî zikir sahipleri, Allaha nefslerini teslim edenlerdir. Kim bunlar? Bunlar Ulûl elbâb.
3/AL-İ İMRAN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı). Hiç şüphesiz; göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, elbette ulûlelbab için nice deliller vardır.
3/AL-İ İMRAN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı). O (Ulûlelbab) ki; (lübblerin, Allahın sır hazinelerinin sahipleri), onlar ayakta iken, otururken ve yan üstü yatarken (hep) Allahı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler. (Ve derler ki): Ey Rabbimiz! Sen, bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Seni tesbih (tenzih) ederiz. Bizi, ateşin azabından koru.
Aziz kardeşlerimiz ; Kim ulûl elbâb olmuşsa; 1- Nefsinin afetleri tamamen yok olmuştur. 2- Daimî zikrin sahibi olmuştur. 3- Kalp gözü açılmıştır. 4- Kalp kulağı açılmıştır. 5- O kişi ehli tezekkür olmuştur. Allah ile her an her konuyu tezekkür edebilir. 6- O kişi ehli hayr olmuştur. Daimî zikrin sahibi olduğu için, her an derecat kazanmaktır. 7- O kişi ehli hüküm olmuştur. Hükmettiği zaman hakim veya hakem olarak, mutlaka Allahtan sorarak hüküm koyacaktır, hükmünü sağlayacaktır.
Bütün sahâbe daimî zikre ulaşmışlar mı? Evet. Daimî zikrin sahiplerine Allahû Tealâ ulûl elbâb diyor ve Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde Onlar sözü dinlerler. En güzeline tâbî olurlar. Onlar hidayete erdiler ve ulûl elbâb oldular diyor. Hepsi de nefslerini Allaha teslim etmiş. Bundan sonraki kademe muhlisler kademesi. Muhlis olmak farz mı? Evet.
98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li yabudûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yutûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti). Onlar emr olunmadılar. Sadece hanifler olarak, Allah için dînde halis (nefslerini halis kılmış) kullar olmakla emr olundular. Ve namaz kılmakla ve zekât vermekle emr olundular. İşte kayyum olan dîn budur.
Sahâbe muhlis olmuş mu? Allahû Tealâ bütün sahâbeye şöyle buyuruyor:
2/BAKARA-139: Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve lenâ âmâlunâ ve lekum amâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne). De ki: Allah hakkında bizimle mücâdele mi ediyorsunuz? O, bizim de Rabbimizdir sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz, onun için ihlâs sahibi (muhlis) (kul)larız.
Aziz kardeşlerimiz ; Bütün sahâbe muhlis olmayı da başarmışlar. Peki, ne kaldı geriye? İradenin teslimi, Allahû Tealâ tarafından irşad makamına tayin. Üzerimize farz mı? Evet. Herkesin üzerine farz. Allahû Tealâ, iradenin teslimini herkesin üzerine farz kılmış:
2/BAKARA-132: Ve vassâ bihâ ibrâhîmu benîhi ve yakûb(yakûbu), yâ beniyye innallâhestafâ lekumud dîne fe lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne). İbrâhîm de bunu kendi oğullarına vasiyet etti. Yâkub da: Ey oğullarım! Muhakkak ki Allah, bu dîni sizin için seçti. Artık siz ölmeyin. Ancak Allaha teslim olarak (ölün). dedi.
Ve böyle bir teslimin neticesi, irşad makamına tayin edilmektir. Bütün sahâbenin irşad makamının görevini gerçekleştirdiğini görüyoruz.
9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu). O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan ulûlelbab, ihlâs ve salâh makamlarını, en üst üç makamı işgal edenler): onların bir kısmı muhacirînden (Mekkeden Medineye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medinedeki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da Ondan (Allahtan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.
İster ensar olsun ister muhacirin, hepsine tâbî olunduğu kesin. Tâbî olunmuşlarsa, irşad makamının sahipleridirler. Hepsi iradelerini de Allaha teslim etmişler.
İşte tahkik etmemiz lâzım gelen, bu 7 safha ve 4 teslim. Ne yaptık? Kurândan tahkik ettik.
14 asır evvel Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) ve Ona tâbî olan bütün sahâbesi ruhlarını, vechlerini yani fizik vücutlarını, nefslerini ve iradelerini Allaha teslim etmişler.
Bir başka ifadeyle: 1- Allaha yaşarken kalben ulaşmayı dilemişler. 2- Mürşidlerine tâbî olmuşlar. 3- Ruhlarını Allaha ulaştırmışlar. 4- Fizik vücutlarını teslim etmişler. 5- Nefslerini teslim etmişler. 6- İrşad olmuşlar. 7- İradelerini de Allaha teslim etmişler. 7 safhada 4 teslimi gerçekleştirmişler ve irşad makamının sahibi olmuşlar.
Şimdi dîn adamları eğer dîn dersleri veriyorlarsa ve söyledikleri şey sadece İslâmın 5 şartıyla hudutluysa (namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek ve kelime-i şahadet getirmek) ve bu söylediklerimizden hiçbirinden haberdar değillerse, sevgili dîn adamlarımız, bu sizin omuzlarınızda ağır bir vebali oluşturur. Bunları öğrenmek zorundasınız. İç dünyanızda nasıl bir düşüncenin sahibi olursanız olun; ama bunları öğrenmek ve öğrencilerinize öğretmek zorundasınız. Bu bir mükellefiyettir. Dîn öğretimi yaptırdığınız o öğrencilerinizden sorumlusunuz; çünkü onlar da okullarından mezun oldukları zaman başkalarına, şu anda öğrenmekte oldukları, hiç kimseyi cehennemden kurtarmayacak olan bir ilmi öğretiyor.
Hepiniz, din adamı olarak kimler varsa, Diyanet İşleri Başkanlığından başlayarak bütün üniversitelerdeki profesörleri, doçentleri ve asistanları, ilâhiyat fakültelerinde, liselerde okuyan bütün öğrencileri, onlara ders öğreten herkesi kapsayan ağır bir sorumluluk !...
Sevgili dîn adamlarımız; Sizler Allahın hakikatlerini öğrenip de onlara açıklayıncaya kadar kim bilir kaç bin tane insan ölecek. Ecelleri gelerek ölecekler; ama hepsi cehenneme gidecekler. Niçin cehenneme gidecekler? Siz bu kültürü onlara öğretmediğiniz için. O zaman tahkik etmek mecburiyetinde değil misiniz? Bu kadar vebalin altından nasıl kalkacaksınız? Hepimiz kardeşiz. Hiç kimseye hiçbir şey zorla yaptırılmaz. Ama sorumluluklarınıza müdrik olamazsanız, bu ağır vebali omuzlarınıza yüklemiş olacaksınız. Sözlerimiz düşünün ve tahkik edin. Tahkik, üzerinize düşen, dünyanın şu anındaki en önemli vazifedir.
Bir şey daha: Belki seneler sonra sizler de aynı şeyi söyleyeceksiniz: Bize söylenmişti; ama biz onu gerçekleştirmedik. Bizler Mehdi (A.S) Efendimizin öğrencisi olarak onları ziyarete gittiğimizde hep söyledik. Allahû Tealâ, Mehdi (A.S) Efendimize ilettikçe, O bize, biz de onlara ilettik. Her biri birer birer gerçekleşti. Sakın bizi yanlış anlamayın. Bir öğünme payı çıkarmak için söylemiyoruz.
Sevgili dîn adamları; Mehdi (A.S) Efendimizin bizim ağzımızdan size de ulaştırdığı gerçekleri hem incelemiyorsunuz hem de o zavallı insanlar, bizim söylediklerimizle sizin söyledikleriniz arasında bu kadar büyük farklılıklar oluşunca gelip yine size soruyorlar: -Böyle böyle söyleniyor, ne diyorsunuz? Çoğunuz da diyorsunuz ki: -Hayır, öyle değil. Bu böyledir, diyorsunuz. Ama onlara Kurân-ı Kerimden hiçbir delil veremiyorsunuz. Verdiğiniz, delil olarak kabul ettiğiniz şeyler hep insanların yazdığı ve onlar da hep Kurâna ters düşüyor. Farkında değil misiniz? Peki, bunca insanın vebalini nasıl ödeyeceksiniz, Allaha? Hiç düşündünüz mü sevgili dîn adamları? O zaman bizler sizlere sormaz mıyız? NEDEN TAHKİK ETMİYORSUNUZ?
Düşünemiyor musunuz, biz bir yalancı olsak sizleri tahkike davet eder miyiz? Yalanları söylemeye devam ederiz. Kendimize menfaat sağlamak için bunları yapmış olsaydık,bir ton yalan söyleyen bir insan olurduk. Ama 30 senedir sizlere bütün söylediklerimiz Kurân âyetleri, anlamıyor musunuz? Şu andaki bulunduğunuz noktadaki, davranış biçimlerinin dizisi, yalnız sizleri cehenneme götürse, tamam, sizler kendinizden sorumlusunuz. Nasıl isterseniz öyle yapın. Ama öyle değil.
Sevgili dîn adamlarımız ; Sizlere insanlar gelip de bizim anlattıklarımızın doğru olup olmadığını sordukları zaman, büyük çoğunluğunuz hâlâ hakikatlerin farkında değilsiniz ve onlara söylediklerimizin yanlış olduğunu ifade ediyorsunuz. Bu, sizleri vebal altına sokmaz mı? O zaman tahkik edin demekte haksız mıyız? Biz sizlere Bizim söylediklerimize inanın demiyoruz ki! Kaldı ki; bizim söylediğimiz bir şey de yok. Biz sadece Kurân âyetlerini söylüyoruz. Söylediğimiz her şeyi Kurân âyetleriyle ispat ediyoruz. Sizler onları incelemek gereği bile duymadan: Onun ve Ona tâbî olanların söyledikleri yanlıştır. O ve Ona tâbî olanlar sahtekârdır diyorsunuz diyemeyeceğiz; çünkü son zamanlarda artık bizler hakkında bu tabir, sizler tarafından kullanılmıyor. Sizleri ziyaretlerimizde doğru söylediğimizi başlarınızı eğerek söylüyorsunuz. Çoklarınızın doğruya, doğru yaklaştığınızı görüyoruz; ama yine çoklarınız da bizim söylediklerimizi insanlara aktaramıyorsunuz, bulunmuş olduğunuz makam gereği, korkuyorsunuz, çekiniyorsunuz. Emekli olunca bizde bu şekilde konuşacağız diyenleriniz var. Bir kısım dîn adamları da vaazlarında bizim söylediklerimizi de katarak vaaz veriyorlar. Bunlara da şahit oluyoruz zaman zaman.
Sevgili dîn adamları ; Şu anda omuzlarınızda dünyadaki en ağır vebal var.
Aziz kardeşlerimiz ; Ve de sevgili dîn adamları ; Şu anda dünyanın bütün ülkelerinde onların dilleriyle onlara Allahın hakikatlerini anlatan resûller vardır.
23/MU'MİNUN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbânâ badahum badan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe buden li kavmin lâ yuminûn(yuminûne). Sonra Biz, resûllerimizi art arda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mümin olmayan kavim (Allahın rahmetinden) uzak olsun.
14/İBRÂHÎM-4: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâ(yeşâu), ve huvel azîzul hakîm(hakîmu). Hiçbir resûlümüz yoktur ki; Biz, onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye. Öyleyse Allah, dilediğini (Allaha ulaşmayı dilemeyenleri) dalâlette bırakır. Dilediğini (Allaha ulaşmayı dileyenleri) hidayete erdirir. Ve O, Azîzdir, Hikmet Sahibidir.
Bütün devirlerde bu resûller hep olmakta devam edeceklerdir. Ama dikkat edin; omuzlarınızdaki bu ağır sorumluluğu omuzlarınızdan atmak için Mehdi (A.S) ile beraber Onun öğrencileri olarak söylediklerimizi tahkik etmek mecburiyetindesiniz. Başka bir alternatifiniz yok. Yoksa omuzlarınızdaki çok ağır bir vebal, sizleri gerçekten çok korkunç sonuçlara ulaştıracaktır.
Belki sözlerimizi tahkik etmeden aranızdan ölenler olacak. Ne yazık ki cehennemden kurtulamaz o kardeşlerimiz. Sorumlulukları çok açık ve kesin. Bu insanlar, bu halk, hakikatleri öğrenmek istiyorlar. Hakları değil mi? Ama sizler tahkik etmeden, onlara söylediklerimizin doğru olmadığını ifade ettiğiniz zaman, onlar sizin söylediklerinize inanıyorlar ve bu yüzden gidecekleri yer cehennemdir. Anlamıyor musunuz? Sizler onların cehenneme gitmelerine sebebiyet verdiğiniz için iki kat ceza ile cezalanacaksınız. Öyle değil mi? Kurân-ı Kerim öyle söylemiyor mu? Öyleyse bir defa daha TAHKİK diyoruz!... Mutlaka tahkik!...
Aziz kardeşlerimiz ; Söylediklerimizi, bütün söylediklerimizi Kurândan söylüyoruz. Ve Kurânı tahkik ettiğiniz zaman, söylediklerimizin hepsinin doğru olduğunu göreceksiniz. O zaman şaşırmayacak mısınız? Biz, sizin ölçülerinize göre konuşmuyoruz. Allahın Mehdi (A.S)a öğrettiği şey her neyse, O, onu anlatıyor ve bizler de Ondan alıp sizlere aktarıyoruz. O her neyse dediğimiz şey ise sadece Kurân-ı Kerim âyetlerinden ibarettir. Sakın unutmayın, Mehdi (A.S) Efendimize Kurân-ı Kerimi Allah öğretiyor; bizler de Ondan öğreniyoruz. Unutmayın, 14 asır evvel Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V), sadece Kurân-ı Kerimle hayatını sürdürdü. Sahâbesine sadece Kurân-ı Kerimi öğretti. Mehdi (A.S) peygamber değildir; hiçbir zaman da ben peygamberim dememiştir.
Ve sizlere 14 asır sonra sadece Allahın Ona öğrettiği, sizlerin unuttuğunuz için bilmediğiniz Kurân âyetlerinden bahsediyor. Sizlerin ve insanların kurtuluşu için 7 safha ve 4 teslimi anlatıyoruz ve sizler hâlâ bunları tahkik etmemeye devam ediyorsunuz.
Omuzlarınızda ağır bir sorumluluk yüklediğinizin farkında değil misiniz? Bunları söylemek bizim için çok üzücü ve çok acı. Ama dost acı söyler. Biz, sizlerin hiç ama hiç karşınızda olmadık. Ömrümüz boyunca da olmayacağız; ama sizler, bizlerin yanında yer alacağınız güne kadar, sözlerimizi inceleyinceye kadar Allahın karşısında sorumlu mevkidesiniz.
Sevgili dîn adamları; Hepinizden bir tek ricamız var: Söylediklerimizi tahkik edin!...
Bilmediğiniz Kurân hakikatleri olduğunu göreceksiniz. Aslında bilmediğiniz demek de yanlış olur; çünkü Kurâna baktığınız zaman o âyetleri görmüş olduğunuzu hatırlayacaksınız. Ancak buradaki tahkikten muradımız, onların bir nizam içerisinde, 7 safha, 4 teslimi dizayn edeceği bir bütünlüğe sizleri ulaştırmak. O zaman bütün söylediklerimizin Kurân âyetleri oldukları sizlere âyân olduktan sonra hâlâ o insanlara söyleyebilir misiniz: Hayır, onların söyledikleri yalandır, yanlıştır.
Biliyoruz ki, Bizim öğrendiğimiz yanlışmış demek sizlere çok ağır gelecektir. Onu söylemeyin; buna gerek yok. Sadece bizim öğrettiklerimizin Kurân âyetleri olduğunu ve sadece Kurânı öğrettiğimizi, bu sebeple sözlerimizin doğru olduğunu söylemeniz sizlere ne kaybettirir ki? Böyle yapmakla, o kadar insanın vebalinden kurtulmuş olmayacak mısınız?
Sevgili dîn adamları ; Bunlar sizi küçültücü şeyler değil; bunlar, sizi yüceltici hususlar. Onca insanın cehennemden kurtulmasına medar olacaksınız. Öyleyse kalp huzuru içinde bu hedeflere yürümek istemiyor musunuz hâlâ?
Aziz kardeşlerimiz; Ve de sevgili dîn adamları; Sizleri, hepinizi çok ama pek çok sevdiğimizi bir defa daha belirterek, sözlerimizi burada tamamlıyoruz. Lütfen TAHKİK edin. Ve kendinize zulmetmekten artık vazgeçin.
Allahû Tealânın hepinizi hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden, Mehdi (A.S) Efendimizin himmetiyle dileyerek bu sohbetimizi de burada noktalıyoruz inşaallah.
Sizleri çok ama pek çok seviyoruz
Sevgi ve saygılarımızla
Allah Razı Olsun
YAŞAR COŞKUN ARAŞTIRMACI YAZAR Bana ulaşabileceğiniz telefon numaram: 0 536 445 10 05 Bana ulaşabileceğiniz e-mail adresim: info@sahihiyesari.com
|
|
|
|||||||||||||