Sohbetler  
line decor

  

line decor
 
 
 
 

 
 
 
 
 
 

TAHKİK

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Sizleri selâmların en güzeli olan, Allahû Tealâ’nın selâmıyla selâmlıyoruz:

Es selâmu aleykum ve rahmetullâh ve berekâtuhu…

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Bu sohbet konumuzu da “ Tahkik” kavramına ayırdık. Tabii yine her zaman olduğu gibi Yüce Kitabımız Kur’ân-ı Kerim’in ışığı altında ve de Mehdi (A.S) Efendimiz’in öğretisi önderliğinde konuyu irdeleyeceğiz inşaallah.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Tahkik, lugât anlamı itibariyle incelemek, ama derinlemesine incelemek mânâsına geliyor. Tahkik etmek, öğrenimin temelini teşkil eder.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Bizler Mehdi (A.S)’ın öğrencisi olarak otuz yıla yakın bir zamandır ondan öğrendiklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Dilimiz döndüğünce ve de idrâkimiz ölçüsünde siz aziz kardeşlerimize bir şeyler anlatıyoruz, söylüyoruz.

Mehdi (A.S) ve öğrencileri olarak bu söylediklerimiz ve de bu anlattıklarımız, bugün İlâhiyat fakültelerinde okunan dîn kültürüne hiç uymuyor.

Bizim anlattığımız bu standartlar, bundan 14 asır evvel Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in öğrettiği kültür, Kur’ân hakikatleri ve Kur’ân’daki İslâm’dır.

Unutulmuş olan İslâm !....

 

Ne demek istiyoruz ?

İslâm 7 safha ve 4 teslimden oluşur.

 

Bu 7 safha :

1.             Yaşarken kalben Allah’a ulaşmayı dilemek (3.basamak)

2.             Mürşide ulaşıp tâbî olmak (14. basamak)

3.             Ruhu yaşarken Allah’a teslim etmek (22. basamak, bu 1. teslim)

4.             Fizik vücudu yaşarken Allah’a teslim etmek (25. basamak, 2. teslim)

5.             Nefsi yaşarken Allah’a teslim etmek (26. basamak, 3. teslim)

6.             İrşad olmak

7.             İradeyi de yaşarken Allah’a teslim etmek (28. basamağın 4. kademesi, 4. teslim)

ve teslimler tamamlanıyor… Böylece 7 safhada  4 tane teslim oluşuyor.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Tevrat’a baktığımız zaman bu 7 safhanın ve 4 teslimin hepsinin orada da farz olduğunu görüyoruz.

Yeter mi?

Hayır.

Yetmez.

Kendisine Tevrat verilen Hz. Musa (A.S) ve ona tâbî olanların hepsinin bu 7 safhanın 7’sini de yaşadıklarını net olarak görüyoruz.

 

Bu, Kur’ân’daki İslâm’dır.

 

Yaklaşalım bu güne...

Bir süre sonra Hz. İsa (A.S)’ı görüyoruz. Hz. İsa (A.S) zamanında da Kur’ân’daki İslâm yaşandı.

Yanlış anlamadınız. Hz. İsa (A.S) zamanında da Kur’ân’daki İslâm yaşandı. Hz. İsa (A.S) ve ona bağlı olanlar. İndirilen kitap, İncil. İncil’i incelediğimizde de 7 safhada 4 teslimin var olduğunu görüyoruz.

Yetmez.

Hz. İsa (A.S)’a ve ona tâbî olanlara da farz kılındığını görüyoruz.

Sonra, 14 asır evvele ulaşıyoruz.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) ve O’na indirilen Kur’ân-ı Kerim.

Kur’ân’da da 7 safha ve 4 teslimin farz kılındığını görüyoruz.

Yeter mi?

Hayır.

Yetmez.

Aynı Kur’ân, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) ve O’nun sahâbesinin 7 safhayı tamamlayıp 4 teslimi de gerçekleştirdiklerini kesin bir şekilde ortaya koyuyor.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

           İŞTE TAHKİKTEN MURADIMIZ BU !.....

 

Dîn adına bir öğreti söz konusu bizim ülkemizde. Bu 7 safha ve 4 teslimin tamamen dışındaki bir dîn öğretimi. 7 safha da 4 teslim de bugün üniversitelerimizde öğretilen dîn öğretisinde mevcut değildir.

Sonuç:

Ne bizim üniversitelerimizde ne El Ezher’de ne Arap ülkelerindeki üniversitelerde öğretilen dîn kültürü, hiç kimseyi 7 safha ve 4 teslimin hiçbir noktasına ulaştıramaz. Daha açık bir ifade kullanalım:

           CEHENNEMDEN KURTARAMAZ !...

    

Peki, öğrendikleri ilim, Hıristiyanları (İsevîleri) kurtarabilir mi?

Hayır.

Peki, öğrendikleri ilim, Yahudileri (Musevîleri) kurtarabilir mi?

Hayır.

Neden?

(Kitapların indiriliş sırasına göre konuşuyoruz)

Tevrat’taki, İncil’deki ve Kur’ân-ı Kerim’deki insanları kurtuluşa ulaştıracak olan 7 safha 4 teslim, 3 kitapta da farz olmasına rağmen yaşanmıyor. Diğer 3 peygamber ve onlara bağlı olanlar tarafından, 7 safha 4 teslimin bütünüyle yaşandığı ise hem 3 kitapta o peygamberlere ait bilgilerde hem de Kur’ân-ı Kerim’de yine 3 peygambere ait olan bilgilerde kesin bir şekilde anlatılıyor.

 

Ne demek istiyoruz?

Kur’ân âyetleri, Hz. Musa (A.S)’a 7 safha ve 4 teslimin emredildiğini; Hz. Musa (A.S) ve O’na bağlı olanlar tarafından yaşandığını ispat ediyor.

Yetmez.

Kur’ân âyetleri, Hz. İsa (A.S) ve O’na bağlı olanlara 7 safha ve 4 teslimin farz kılındığını, yine Kur’ân âyetleri, Hz. İsa (A.S) ve O’na tâbî olanların 7 safha ve 4 teslimi yaşadıklarını ispat ediyor.

Devam edelim.

Yine Kur’ân âyetleri, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in ve O’na tâbî olanların 7 safha ve 4 teslimi gerçekleştirdiklerini ve bu 7 safha ve 4 teslimin onlara da farz kılındığını söylüyor.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Son derece ciddi bir konudan bahsediyoruz.

Bu söylediklerimiz bizim ülkemizdeki dîn öğretisinde bilinmeyen hususlar.

Allah’a en çok şunun için hamd ediyoruz ve şükrediyoruz ki, Allah bizlere Mehdi (A.S) gibi bir öğretmen nasip kıldı ve O’nun öğretisiyle Yüce Kitabımız Kur’ân-ı Kerim’i O’ndan öğreniyoruz.

Yani 14 asır evvel Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in sahâbesiyle beraber yaşadığı, Kur’ân’da farz olan ve onların yaşadıklarını bizlere ispat eden bir müessese görüyoruz.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Allahû Tealâ’ya ne kadar hamd etsek, şükretsek azdır ki, Arapça’yı bilmeyen bizlere Mehdi (A.S)’ın öğretisiyle öğretiyor.

O Mehdi (A.S) ki, Kur’ân’daki 7 safha ve 4 teslimi öğretti, hidayeti öğretti.

İşte bunların her birisi bir kurtuluş işaretidir.

 

Aziz kardeşlerimiz ,

Kur’ân incelendiği zaman, 7 kat cennetin mevcudiyeti görülür. 7 kat cehennemin mevcudiyeti de görülür. Kur’ân’daki sistemler 7’li bir dizayn içinde yerleştirilmiştir.

Dünyanın katmanlarına baktığımız zaman, iç katmanlar 7 katmandır. Atmosferin katmanlarına baktığımız zaman, yine 7 katmanla karşılaşıyoruz.

Kur’ân-ı Kerim 7 safhadan oluşur. Bu 7 safhanın içerisinde 4 tane teslim vardır. Ama safhalar 7 tanedir.

Teslimler neden 7 tane değil?

Çünkü, 7 tane varlığımız yok da ondan.

Ruhumuz var, fizik bedenimiz (vechimiz) var, nefsimiz var ve irademiz var. Başkası yok ki teslim edelim, Allahû Tealâ’ya. 

Evet, son derece ciddi hususlardan bahsediyoruz.

Özellikle dîn adamlarımız için.

İslâm âlemi için son derece ciddi bahisler bunlar.

Olmazsa olmaz şartlar, ki bunlar öğrenilmezse kimse cehennemden kurtulamaz.

 

Bizler, bu dünyada yaşayan insanları cehennemden kurtaracak olan Mehdi (A.S)’ın öğrencileriyiz. Bu dünyada yaşayan bütün insanların kurtuluşu Mehdi (A.S) önderliğinde gerçekleşecektir.

Bu ilim, bugün, bu zaman parçasında başka birisine değil, Mehdi (A.S)’a verildi. Görev Mehdi (A.S) üzerindedir. İnsanları hidayete erdirecek olan Mehdi (A.S)’ın önderliği ve O’nun öğretisidir. O’nun öğretisi Kur’ân-ı Kerim’dir. O, Kur’ân-ı Kerim’in lafzını ve 7 ruhunu öğretiyor.

 

Kur’ân’ın insanları cehennemden kurtarabilecek bütün hükümlerin insanlar tarafından unutturulması, şeytanın insanları buna vasıta kılmasıyla mümkün olmuştur.

 

14 asır evvel Kur’ân yaşantısına baktığımız zaman, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in ve sahâbenin 7 safhanın 7’sini de yaşadığını görüyoruz.

 

Hadi gelin şimdi beraberce tahkik edelim.

Yaşarken kalben Allah’a ulaşmayı dilemek farz mı?

 

Allahû Tealâ buyuruyor:

 

30/RUM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

 

 

39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). Sonra yardım olunmazsınız.

 

Peki, bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemişler mi?

Evet.

Hepsi, hepsi de dilemişler.

Allahû Tealâ, açık bir şekilde bunu anlatıyor:

 

39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi).

Onlar ki; tâguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!

 

Sahâbe, Allah’a ulaşmayı dilemişler, tâgutun kulu olmaktan kurtulup Allah’ın kulu olmuşlar.

 

Aziz kardeşlerimiz ,

Yaşarken kalben Allah’a ulaşmayı dilemek farzdır ve bütün sahâbe dilemişlerdir.

Peki, mürşide tâbiiyet farz mı?

 

5/MAİDE-35: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler)! Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki; siz felâha erersiniz.

 

Allahû Tealâ, mürşide tâbiiyeti üzerimize farz kılmıştır.

Peki, bütün sahâbe Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’e tâbî olmuşlar mı?

Allahû Tealâ buyuruyor:

48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihî), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).

Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (tâbiiyetini) bozarsa o taktirde, sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).

 

Hepsi tâbî olmuşlar.

3. safha, ruhu Allah’a ulaştırmak suretiyle, ruhun Allah’a teslimi. Bir başka ifadeyle hidayete ermek; ruhun hidayeti. Farz mı?

Farz.

 

39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). Sonra yardım olunmazsınız.

 

Bu 1. teslim. Ruhun teslimi.

Ruhunu kim yaşarken Allah’a teslim ederse, o hidayete ermiştir.

Peki, hidayet nedir?

 

3/AL-İ İMRAN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâ’(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ve sizin dîninize tâbî olandan başka kimseye inanmayın. (Habibim) de ki: “Hiç şüphesiz HİDAYET, Allah’ın (Kendisine) ulaştırmasıdır. (İnsan ruhunun ölümden evvel Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin başka birine verilmesi (sebebiyle mi) veya Rabbinizin katında (sizlerle) tartışacakları için mi (böyle söylüyorsunuz)?” De ki: “Hiç şüphesiz fazl, Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’un Alîm’dir. (Allah her şeyi kuşatan ve her şeyi bilendir.)

 

Ruhunu yaşarken Allah’a ulaştıran kişi hidayete ermiştir.

Peki, ruhu yaşarken Allah’a ulaştırmak üzerimize farz mı? Defaatle farz.

Allahû Tealâ, ruhumuzun Allah’a hayattayken ulaştırılmasını üzerimize farz kılmış.

Rabbine dönmek yetmiyor. “O’na teslim ol” diyor.

“ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu”: O’na yönel ve O’na teslim ol.

Allahû Tealâ buyuruyor:

 

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).

Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan. (Ey ruh!) Allah’a (Rabbine) geri dönerek ulaş.

 

Aziz kardeşlerimiz ,

Ruhumuzun yaşarken Allah’a ulaşması farz.

Bütün sahâbe ruhlarını yaşarken Allah’a ulaştırmışlar mı?

Hepsi ulaştırmışlar.

Kim bu insanlar?

Kim yaşarken ruhunu Allah’a ulaştırmışsa o hidayete ermiştir.

İşte onlar hidayete erenler.

 

3/AL-İ İMRAN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâ’(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ve sizin dîninize tâbî olandan başka kimseye inanmayın. (Habibim) de ki: “Hiç şüphesiz HİDAYET, Allah’ın (Kendisine) ulaştırmasıdır. (İnsan ruhunun ölümden evvel Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin başka birine verilmesi (sebebiyle mi) veya Rabbinizin katında (sizlerle) tartışacakları için mi (böyle söylüyorsunuz)?” De ki: “Hiç şüphesiz fazl, Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’un Alîm’dir. (Allah her şeyi kuşatan ve her şeyi bilendir.)

 

“İnnel hudâ hudallâhi”: Muhakkak ki; hidayet, Allah’a ulaşmaktır.

 

Allahû Tealâ bütün sahaâbenin hidayete erdiğini söylüyor:

 

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).

 

Öyleyse 3. safha da hem Kur’ân’da farz hem de bütün sahâbe bunu gerçekleştirmişler.

 

Fizik vücudun teslimi de üzerimize farz mı?

Evet.

Allahû Tealâ buyuruyor ki:

 

36/YASİN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).

Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki; o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.

 

36/YASİN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).

Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.

 

 

Âdemoğulları, Âdem (A.S)’ın sulbünden gelen fizik vücutlarımızdır. Bütün fizik vücutlardan Allahû Tealâ ahd almış, Allah’ın kulu olacaklarına dair.

Peki, bütün sahâbe fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişler mi?

Evet. Hepsi teslim etmişler.

Allahû Tealâ buyuruyor:

 

3/AL-İ İMRAN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).

Eğer seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki: “Ben ve bana tâbî olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah’a teslim ettik.” O kitap verilenlere ve ÜMMΒlere de ki: “Siz de (fizik vücudunuzu Allah’a) teslim ettiniz mi?” Eğer teslim ettilerse o zaman (onlar) andolsun ki; hidayete ermişlerdir. Eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen (görev) ancak tebliğdir. Allah kullarını BASÎR’dir (görendir).

 

Allahû Tealâ bütün sahâbenin vechlerini, yani fizik bedenlerini Allah’a teslim ettiklerini; Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in, Allah’ın emri üzerine başka insanlara, müşriklere ve İslâm dairesinin dışında kalanlara ve kitap sahiplerine açıkça bildirmesini istiyor.

Fizik vücudun tesliminden sonra nefsin Allah’a teslimi geliyor. Nefsi Allah’a teslim etmek daimî zikirle mümkün olan bir şeydir. Daimî zikir sahipleri, Allah’a nefslerini teslim edenlerdir.

Kim bunlar?

Bunlar Ulûl elbâb.

 

3/AL-İ İMRAN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).

Hiç şüphesiz; göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, elbette ulûl’elbab için nice deliller vardır.

 

3/AL-İ İMRAN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).

O (Ulûl’elbab) ki; (lübblerin, Allah’ın sır hazinelerinin sahipleri), onlar ayakta iken, otururken ve yan üstü yatarken (hep) Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler. (Ve derler ki): “Ey Rabbimiz! Sen, bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Seni tesbih (tenzih) ederiz. Bizi, ateşin azabından koru.”

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Kim ulûl elbâb olmuşsa;

1-                Nefsinin afetleri tamamen yok olmuştur.

2-                Daimî zikrin sahibi olmuştur.

3-                Kalp gözü açılmıştır.

4-                Kalp kulağı açılmıştır.

5-                O kişi ehli tezekkür olmuştur. Allah ile her an her konuyu tezekkür edebilir.

6-                O kişi ehli hayr olmuştur. Daimî zikrin sahibi olduğu için, her an derecat kazanmaktır.

7-                O kişi ehli hüküm olmuştur. Hükmettiği zaman hakim veya hakem olarak, mutlaka Allah’tan sorarak hüküm koyacaktır, hükmünü sağlayacaktır.

 

Bütün sahâbe daimî zikre ulaşmışlar mı?

Evet. Daimî zikrin sahiplerine Allahû Tealâ ulûl elbâb diyor ve Zumer Suresi’nin 18. âyet-i kerimesinde “Onlar sözü dinlerler. En güzeline tâbî olurlar. Onlar hidayete erdiler ve ulûl elbâb oldular” diyor.

Hepsi de nefslerini Allah’a teslim etmiş.

Bundan sonraki kademe muhlisler kademesi.

Muhlis olmak farz mı?

Evet.

 

98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).

Onlar emr olunmadılar. Sadece hanifler olarak, Allah için dînde halis (nefslerini halis kılmış) kullar olmakla emr olundular. Ve namaz kılmakla ve zekât vermekle emr olundular. İşte kayyum olan dîn budur.

 

Sahâbe muhlis olmuş mu?

Allahû Tealâ bütün sahâbeye şöyle buyuruyor:

 

2/BAKARA-139: Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve lenâ â’mâlunâ ve lekum a’mâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne).

De ki: “Allah hakkında bizimle mücâdele mi ediyorsunuz? O, bizim de Rabbimizdir sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz, onun için ihlâs sahibi (muhlis) (kul)larız.”

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Bütün sahâbe muhlis olmayı da başarmışlar.

Peki, ne kaldı geriye?

İradenin teslimi, Allahû Tealâ tarafından irşad makamına tayin.

Üzerimize farz mı?

Evet.

Herkesin üzerine farz. 

Allahû Tealâ, iradenin teslimini herkesin üzerine farz kılmış:

 

2/BAKARA-132: Ve vassâ bihâ ibrâhîmu benîhi ve ya’kûb(ya’kûbu), yâ beniyye innallâhestafâ lekumud dîne fe lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).

İbrâhîm de bunu kendi oğullarına vasiyet etti. Yâkub da: “Ey oğullarım! Muhakkak ki Allah, bu dîni sizin için seçti. Artık siz ölmeyin. Ancak Allah’a teslim olarak (ölün).” dedi.

 

Ve böyle bir teslimin neticesi, irşad makamına tayin edilmektir.

Bütün sahâbenin irşad makamının görevini gerçekleştirdiğini görüyoruz.

 

9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan ulûl’elbab, ihlâs ve salâh makamlarını, en üst üç makamı işgal edenler): onların bir kısmı muhacirînden (Mekke’den Medine’ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine’deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.

 

   İster ensar olsun ister muhacirin, hepsine tâbî olunduğu kesin. Tâbî olunmuşlarsa, irşad makamının sahipleridirler. Hepsi iradelerini de Allah’a teslim etmişler.

 

İşte tahkik etmemiz lâzım gelen, bu 7 safha ve 4 teslim.

Ne yaptık?

Kur’ân’dan tahkik ettik.

 

14 asır evvel Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) ve O’na tâbî olan bütün sahâbesi ruhlarını, vechlerini yani fizik vücutlarını, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim etmişler.

 

Bir başka ifadeyle:

1-                Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dilemişler.

2-                Mürşidlerine tâbî olmuşlar.

3-                Ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar.

4-                Fizik vücutlarını teslim etmişler.

5-                Nefslerini teslim etmişler.

6-                İrşad olmuşlar.

7-                İradelerini de Allah’a teslim etmişler. 7 safhada 4 teslimi gerçekleştirmişler ve irşad makamının sahibi olmuşlar.

 

Şimdi dîn adamları eğer dîn dersleri veriyorlarsa ve söyledikleri şey sadece İslâm’ın 5 şartıyla hudutluysa (namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek ve kelime-i şahadet getirmek) ve bu söylediklerimizden hiçbirinden haberdar değillerse, sevgili dîn adamlarımız, bu sizin omuzlarınızda ağır bir vebali oluşturur.

Bunları öğrenmek zorundasınız.

İç dünyanızda nasıl bir düşüncenin sahibi olursanız olun; ama bunları öğrenmek ve öğrencilerinize öğretmek zorundasınız.

Bu bir mükellefiyettir. Dîn öğretimi yaptırdığınız o öğrencilerinizden sorumlusunuz; çünkü onlar da okullarından mezun oldukları zaman başkalarına, şu anda öğrenmekte oldukları, hiç kimseyi cehennemden kurtarmayacak olan bir ilmi öğretiyor.

 

Hepiniz, din adamı olarak kimler varsa, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan başlayarak bütün üniversitelerdeki profesörleri, doçentleri ve asistanları, ilâhiyat fakültelerinde, liselerde okuyan bütün öğrencileri, onlara ders öğreten herkesi kapsayan ağır bir sorumluluk !...

 

Sevgili dîn adamlarımız;

Sizler Allah’ın hakikatlerini öğrenip de onlara açıklayıncaya kadar kim bilir kaç bin tane insan ölecek. Ecelleri gelerek ölecekler; ama hepsi cehenneme gidecekler. Niçin cehenneme gidecekler?

Siz bu kültürü onlara öğretmediğiniz için.      

O zaman tahkik etmek mecburiyetinde değil misiniz?

Bu kadar vebalin altından nasıl kalkacaksınız?

Hepimiz kardeşiz.

Hiç kimseye hiçbir şey zorla yaptırılmaz. Ama sorumluluklarınıza müdrik olamazsanız, bu ağır vebali omuzlarınıza yüklemiş olacaksınız.

Sözlerimiz düşünün ve tahkik edin.

Tahkik, üzerinize düşen, dünyanın şu anındaki en önemli vazifedir.

 

Bir şey daha:

Belki seneler sonra sizler de aynı şeyi söyleyeceksiniz:

“Bize söylenmişti; ama biz onu gerçekleştirmedik.”

Bizler Mehdi (A.S) Efendimiz’in öğrencisi olarak onları ziyarete gittiğimizde hep söyledik.

Allahû Tealâ, Mehdi (A.S) Efendimiz’e ilettikçe, O bize,  biz de onlara ilettik. Her biri birer birer gerçekleşti.

Sakın bizi yanlış anlamayın.

Bir öğünme payı çıkarmak için söylemiyoruz.

 

Sevgili dîn adamları;

Mehdi (A.S) Efendimiz’in bizim ağzımızdan size de ulaştırdığı gerçekleri hem incelemiyorsunuz hem de o zavallı insanlar, bizim söylediklerimizle sizin söyledikleriniz arasında bu kadar büyük farklılıklar oluşunca gelip yine size soruyorlar:

-Böyle böyle söyleniyor, ne diyorsunuz?

Çoğunuz da diyorsunuz ki:

-Hayır, öyle değil. Bu böyledir, diyorsunuz.

Ama onlara Kur’ân-ı Kerim’den hiçbir delil veremiyorsunuz.

Verdiğiniz, delil olarak kabul ettiğiniz şeyler hep insanların yazdığı ve onlar da hep Kur’ân’a ters düşüyor.

Farkında değil misiniz?

Peki, bunca insanın vebalini nasıl ödeyeceksiniz, Allah’a?…

Hiç düşündünüz mü sevgili dîn adamları?

O zaman bizler sizlere sormaz mıyız?

NEDEN TAHKİK ETMİYORSUNUZ?

 

Düşünemiyor musunuz, biz bir yalancı olsak sizleri tahkike davet eder miyiz?

Yalanları söylemeye devam ederiz.

Kendimize menfaat sağlamak için bunları yapmış olsaydık,bir ton yalan söyleyen bir insan olurduk. Ama 30 senedir sizlere bütün söylediklerimiz Kur’ân âyetleri, anlamıyor musunuz?

Şu andaki bulunduğunuz noktadaki, davranış biçimlerinin dizisi, yalnız sizleri cehenneme götürse, tamam, sizler kendinizden sorumlusunuz. Nasıl isterseniz öyle yapın.

Ama öyle değil.

 

Sevgili dîn adamlarımız ;

Sizlere insanlar gelip de bizim anlattıklarımızın doğru olup olmadığını sordukları zaman, büyük çoğunluğunuz hâlâ hakikatlerin farkında değilsiniz ve onlara söylediklerimizin yanlış olduğunu ifade ediyorsunuz.

Bu, sizleri vebal altına sokmaz mı?

O zaman “tahkik edin” demekte haksız mıyız?

Biz sizlere “Bizim söylediklerimize inanın” demiyoruz ki! Kaldı ki; bizim söylediğimiz bir şey de yok. Biz sadece Kur’ân âyetlerini söylüyoruz.

Söylediğimiz her şeyi Kur’ân âyetleriyle ispat ediyoruz.

Sizler onları incelemek gereği bile duymadan: “ ‘O’nun ve O’na tâbî olanların söyledikleri yanlıştır. O ve O’na tâbî olanlar sahtekârdır’ diyorsunuz” diyemeyeceğiz; çünkü son zamanlarda artık bizler hakkında bu tabir, sizler tarafından kullanılmıyor. Sizleri ziyaretlerimizde doğru söylediğimizi başlarınızı eğerek söylüyorsunuz. Çoklarınızın doğruya, doğru yaklaştığınızı görüyoruz; ama yine çoklarınız da bizim söylediklerimizi insanlara aktaramıyorsunuz, bulunmuş olduğunuz makam gereği, korkuyorsunuz, çekiniyorsunuz. Emekli olunca bizde bu şekilde konuşacağız diyenleriniz var. Bir kısım dîn adamları da vaazlarında bizim söylediklerimizi de katarak vaaz veriyorlar. Bunlara da şahit oluyoruz zaman zaman.

 

Sevgili dîn adamları ;

Şu anda omuzlarınızda dünyadaki en ağır vebal var.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Ve de sevgili dîn adamları ;

Şu anda dünyanın bütün ülkelerinde onların dilleriyle onlara Allah’ın hakikatlerini anlatan resûller vardır.

 

23/MU'MİNUN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).

Sonra Biz, resûllerimizi art arda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.

 

14/İBRÂHÎM-4: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâ’(yeşâu), ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).

Hiçbir resûlümüz yoktur ki; Biz, onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye. Öyleyse Allah, dilediğini (Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri) dalâlette bırakır. Dilediğini (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) hidayete erdirir. Ve O, Azîz’dir, Hikmet Sahibi’dir.

 

Bütün devirlerde bu resûller hep olmakta devam edeceklerdir.

Ama dikkat edin; omuzlarınızdaki bu ağır sorumluluğu omuzlarınızdan atmak için Mehdi (A.S) ile beraber O’nun öğrencileri olarak söylediklerimizi tahkik etmek mecburiyetindesiniz.

Başka bir alternatifiniz yok. Yoksa omuzlarınızdaki çok ağır bir vebal, sizleri gerçekten çok korkunç sonuçlara ulaştıracaktır.

 

Belki sözlerimizi tahkik etmeden aranızdan ölenler olacak. Ne yazık ki cehennemden kurtulamaz o kardeşlerimiz. Sorumlulukları çok açık ve kesin. Bu insanlar, bu halk, hakikatleri öğrenmek istiyorlar.

Hakları değil mi?

Ama sizler tahkik etmeden, onlara söylediklerimizin doğru olmadığını ifade ettiğiniz zaman, onlar sizin söylediklerinize inanıyorlar ve bu yüzden gidecekleri yer cehennemdir.

Anlamıyor musunuz?

Sizler onların cehenneme gitmelerine sebebiyet verdiğiniz için iki kat ceza ile cezalanacaksınız.

Öyle değil mi?

Kur’ân-ı Kerim öyle söylemiyor mu?

Öyleyse bir defa daha “TAHKİK” diyoruz!...

Mutlaka tahkik!...

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Söylediklerimizi, bütün söylediklerimizi Kur’ân’dan söylüyoruz. Ve Kur’ân’ı tahkik ettiğiniz zaman, söylediklerimizin hepsinin doğru olduğunu göreceksiniz.

O zaman şaşırmayacak mısınız?

Biz, sizin ölçülerinize göre konuşmuyoruz. Allah’ın Mehdi (A.S)’a öğrettiği şey  her neyse, O, onu anlatıyor ve bizler de O’ndan alıp sizlere aktarıyoruz.

O “her neyse” dediğimiz şey ise sadece Kur’ân-ı Kerim âyetlerinden ibarettir.

Sakın unutmayın, Mehdi (A.S) Efendimiz’e Kurân-ı Kerim’i Allah öğretiyor; bizler de O’ndan öğreniyoruz.

Unutmayın, 14 asır evvel Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V), sadece Kur’ân-ı Kerim’le hayatını sürdürdü. Sahâbesine sadece Kur’ân-ı Kerim’i öğretti.

Mehdi (A.S) peygamber değildir; hiçbir zaman da “ben peygamberim” dememiştir.

 

Ve sizlere 14 asır sonra sadece Allah’ın O’na öğrettiği, sizlerin unuttuğunuz için bilmediğiniz Kur’ân âyetlerinden bahsediyor. Sizlerin ve insanların kurtuluşu için 7 safha ve 4 teslimi anlatıyoruz ve sizler hâlâ bunları tahkik etmemeye devam ediyorsunuz.

 

Omuzlarınızda ağır bir sorumluluk yüklediğinizin farkında değil misiniz? Bunları söylemek bizim için çok üzücü ve çok acı. Ama dost acı söyler. Biz, sizlerin hiç ama hiç karşınızda olmadık. Ömrümüz boyunca da olmayacağız; ama sizler, bizlerin yanında yer alacağınız güne kadar, sözlerimizi inceleyinceye kadar Allah’ın karşısında sorumlu mevkidesiniz.

 

Sevgili dîn adamları;

Hepinizden bir tek ricamız var:

Söylediklerimizi tahkik edin!...

 

Bilmediğiniz Kur’ân hakikatleri olduğunu göreceksiniz.

Aslında bilmediğiniz demek de yanlış olur; çünkü Kur’ân’a baktığınız zaman o âyetleri görmüş olduğunuzu hatırlayacaksınız. Ancak buradaki tahkikten muradımız, onların bir nizam içerisinde, 7 safha, 4 teslimi dizayn edeceği bir bütünlüğe sizleri ulaştırmak. O zaman bütün söylediklerimizin Kur’ân âyetleri oldukları sizlere âyân olduktan sonra hâlâ o insanlara söyleyebilir misiniz:

“ Hayır, onların söyledikleri yalandır, yanlıştır.”

 

Biliyoruz ki, “Bizim öğrendiğimiz yanlışmış” demek sizlere çok ağır gelecektir. Onu söylemeyin; buna gerek yok. Sadece bizim öğrettiklerimizin Kur’ân âyetleri olduğunu ve sadece Kur’ân’ı öğrettiğimizi, bu sebeple sözlerimizin doğru olduğunu söylemeniz sizlere ne kaybettirir ki?

Böyle yapmakla, o kadar insanın vebalinden kurtulmuş olmayacak mısınız?

 

Sevgili dîn adamları ;

Bunlar sizi küçültücü şeyler değil; bunlar, sizi yüceltici hususlar. Onca insanın cehennemden kurtulmasına medar olacaksınız.

Öyleyse kalp huzuru içinde bu hedeflere yürümek istemiyor musunuz hâlâ?

 

Aziz kardeşlerimiz;

Ve de sevgili dîn adamları;

Sizleri, hepinizi çok ama pek çok sevdiğimizi bir defa daha belirterek, sözlerimizi burada tamamlıyoruz.

Lütfen TAHKİK edin.

Ve kendinize zulmetmekten artık vazgeçin.

 

Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden, Mehdi (A.S) Efendimiz’in himmetiyle dileyerek bu sohbetimizi de burada noktalıyoruz inşaallah.

 

Sizleri çok ama pek çok seviyoruz…

 

Sevgi ve saygılarımızla…

 

Allah Razı Olsun…     

 

   YAŞAR COŞKUN

 ARAŞTIRMACI YAZAR

Bana ulaşabileceğiniz telefon numaram: 0 536 445 10 05

Bana ulaşabileceğiniz e-mail adresim: info@sahihiyesari.com