![]() |
Mutluluğun Sitesine Hoş Geldiniz |
![]() |
|||||||||
| Sohbetler | |||||||||||
|
|
|||||||||||
|
|
|||||||||||
|
|
|||||||||||
|
|
|||||||||||
|
|
|||||||||||
|
|
TÂBÎİYET !...
Aziz kardeşlerimiz :
Aziz kardeşlerimiz ; Aziz kardeşlerimiz ; Bu sohbet konumuzu da tâbî olmaya ayırdık İnşaallah. Genellikle tatbikatta şeytandan kaynaklanan bir söz ile insanlar hep kendilerini kandırmaktadırlar. Derler ki : Kul ile Allah arasına kimse giremez, İslâmda ruhban sınıfı yoktur. Allahın zatına ulaştırmakla vazifeli mürşid hele, hele hiç yoktur. Ve Kurân-ı Kerim elimde varken, benim de aklım varken mürşide tâbî olmadan da ben cennete gidebilirim. Aziz kardeşlerimiz ; Kurân âyetlerine baktığımız zaman gerçekten böyle midir ? Konuyu, ancak âyetlerle, delillerle ve bu delilleri yaşayan şahitlerle ispat ettiğimiz zaman, belli olacaktır. Yüce Rabbimiz, mürşide tâbîiyetin farz olduğunu hemen, hemen kaâlû belâ gününden beri ifade etmiştir. Çünkü Tâhâ Suresinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor :
20/TAHA-123: Kaâlehbitâ minhâ cemiyan badukum libadin aduvv, feimmâ yetiyennekum minniy huden femenittebeâ hudâye felâ yadıllu ve lâ yeşkaâ. Birbirinize düşman olarak oradan hepiniz aşağı inin. Bizden size yaşadığınız devrede hidayetimiz geldiği zaman, kim hidayetçimize tâbî olursa o dalâlette kalmaz ve şâki de olmaz.
Aziz kardeşlerimiz ; Âyet şâkîlerden olmazsınız diyorsa, (şâki, kıyamet gününde cehenneme gidecek insanların genel adıdır) Hud Suresinin 106. 107. âyet-i kerimelerinde bu ispat ediliyor.
11/HUD-106,107 : Feemmelleziyne şekuû fefiynnâri lehum fiyhâ zefiyrun ve şehiyk hâlidiyne fiyhâ mâ dâmetissemâvâtu velardu illâ mâ şâe rabbuk, inne rabbeke feâlun limâ yuriyd. Şâki olanlar ateştedirler. Onlar için orada (kahırla, acıyla) nefes alıp vermeler vardır. Onlar gökler ve yer sürüp gittikçe (cennet ve cehennemin tavanı durdukça), süresiz (ebedi) kalacaklardır. Rabbinin dilemesi dışında. Çünkü Rabbin dilediğini yapar.
Aziz kardeşlerimiz ; Allahû Tealâ, burada ; mürşide tâbî olduğunuz taktirde ancak kurtuluşa eresiniz. buyuruyor. Öte yandan dalâlette kalmazsınız deyince de hidayete ereceğinizin ancak mürşide tâbîiyetle olabileceğini ispat ediyor. Aksi taktirde dalâlette kalan her kimsenin şu 7 âyet-i kerime grubu gereğince cehenneme gideceği açıkça Kurân-ı Kerimimizde ifade edilmektedir. 1. Grup : 4/NİSA167 : İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalalen baîdâ. Onlar ki, küfür üzeredirler ve Allahın yolundan saptırırlar. (Kendileri de Allahın yolunda değillerdir) .Andolsun ki onlar uzak bir dalâlet içindedirler. (Mürşidlerine ulaşmamış ve yola girmemiş oldukları için.)
4/NİSA168 : İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekinillâhu li yagfire lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ. Muhakkak ki onlar küfür üzeredirler ve zalimdirler. (Başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptırdıkları için). Allah onlara asla mağfiret etmez (günahlarını sevaba çevirmez) ve yola (Allaha ulaştıran yola, sırat-ı müstakime) ulaştırmaz. 4/NİSA169 : İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fihâ ebeda , Ve kâne zâlike alallâhi yesîra. Sadece cehennem yoluna ulaştırır. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Ve bu, Allah için kolaydır.
2. Grup : 7/ARAF178: Men yehdillâhu fehuvelmuhtediy, ve men yudlil feulâike humulhâsirûn. Allah kimi kendisine ulaştırırsa o zaman o hidayete erer. Kimi dalâlette bırakırsa o zaman onlar hüsranda olanlardır.(Nefslerini hüsrana düşürenlerdir.)
23/MUMINUN103 : Ve men haffet mevâziynuhu feulâikelleziyne hasirû enfusehum fiy cehenneme hâlidûn. Kimin mizanı (sevap tartıları) kıyâmet gününde hafif gelirse onlar nefsleri hüsranda olanlardır. Onlar cehennemde ebedi olarak kalacaklardır.
3. Grup : 17/İSRA97 : Ve men yehdillâhu fehüvelmuhted ve men yudlil felen tecide lehum evliyâ min dunih ve nahşuruhum yevmelkıyâmeti alâ vücûhihim umyen ve bukmen ve summâ mevâhum cehennem kullemâ habet zidnâhum saıyrâ. Allah kimi kendisine ulaştırırsa o zaman o kişi hidayete erer. Ve kimi de dalâlette bırakırsa o taktirde o kişi için Ondan (Allahtan) başka bir dost bulunmaz. Ve onlar kıyamet günü yüzleri üzere sürüklenirler. sağırlar, körler ve dilsizler olarak. Onların yeri cehennemdir. Onların ateşini artıracağız.
4. Grup : 25/FURKAN34 : Elleziyne yuhşerûne alâ vucûhihim ilâ cehenneme ulâike şerrun mekânen ve edallu sebiylâ. Onlar ki yüzleri üstü cehenneme sürülürler. Onların yerleri çok kötüdür. Ve Allahın yolundan dalâlete düşmüşlerdir.
5. Grup : 18/KEHF-103 : Kul hel nunebbiukum bilahseriyne âmâlâ. De ki sizlere amellerini hasara uğratanları haber vereyim mi?
18/KEHF104 : Elleziyne dalle sayuhum fiylhayâtiddunyâ ve hum yahsebûne ennehum yuhsinûne suna. Onların dünya hayatındaki amelleri sapmıştır. Ve onlar amellerin en iyisini yaptıklarını hesap ediyorlardı.
18/KEHF-105 : Ulâikelleziyne keferû biâyâti rabbihim ve likaâhî fehabitat amâluhum felâ nukıymu lehum yevmelkıyameti veznâ. Onlar ki, Rablerinin âyetlerini ve Ona (Allaha) mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhunu Allaha ulaştırmayı) örttüler. Ve o zaman amelleri boşa gitti. O kişiler için kıyamet günü mizan tutulmaz.
6. Grup : 36/YÂSÎN-62 : Ve lekad edalle minkum cibillen kesiyrâ, efelem tekûnû takilûn . Ve andolsun ki sizden çoğunuz dalâlettesiniz. Halâ akıl etmez misiniz ?
36/YÂSÎN-63 : Hâzihî cehennemulletiy kuntum tûadûn. İşte bu sizlere vaat edilen cehennemdir.
7. Grup : 54/KAMER-47 : İnnelmucrimiyne fiy dalâlin ve suur. Bütün suçlular dalâlette ; kızgın ateştedirler.
54/KAMER-48 : Yevme yushabûne fiynnâri alâ vucûhihim, zûkuû messe sekar. Yüzleri sürtünerek o gün kızgın ateşe sürüklenirler. Bu kızgın ateşi tadın denir.
Aziz kardeşlerimiz ; O halde hidayetçiye tâbî olunca dalâletten kurtulmak söz konusuysa, hidayetçiye tâbî olunca şâkilerden olmayacaksak her iki açıdan da ahiret saadetine ulaşmanın mürşide tâbî olmakla gerçekleşeceği âyet-i kerimede ifade edilmektedir. Öte yandan biliyorsunuz Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Kendisine Allah tarafından indirilen Kurân-ı Kerimi 23 sene boyunca sahâbeye açıkladı. Bu meyanda, İslâmda ikinci bir kaynak olarak düşünülen, Hadisler söz konusudur. Bu âyet-i kerimelerin açıklamasına paralel Nebiler Sultanı (S.A.V), bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor : Allahın evliyasına tâbî olan şâkilerden olmaz.
14 ASIR EVVEL ASR-I SAADETİN YAŞANMASINDAKİ YEGÂNE FAKTÖR TÂBÎİYETTİR.
Bakın bunu Allahû Tealâ Bakara suresinin 151. âyet-i kerimesinde nasıl açıklıyor : 2/BAKARA-151 : Kemâ erselnâ fikum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkikum ve yüallimukumulkitâbe velhıkmete ve yuallimukum mâ lemtekünü talemûn. Nitekim size; içinizde (görev yapmak üzere) sizden bir resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin,(okuyup açıklasın) ve sizi (nefslerinizi) tezkiye etsin, size kitap ve hikmet öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.
Aziz kardeşlerimiz ; Belki şimdi bir çoğunuz diyeceksiniz ki; burada tâbîiyeti göremiyoruz. Tabii ki konu bir tek âyet-i kerime açısından incelendiği taktirde belki Allahın o güzel neticelerine kavuşmak mümkün değildir ama, Kurân-ı Kerim bir bütündür. Bu bütünün içerisinde meselemizi incelediğimiz zaman net olarak şunu görürüz.
3/AL-İ İMRAN-31 : Kul in kuntum tuhibbünallâhe fettebiûni yuhbibkumullâhü ve yağfirlekum zunûbekum. De ki ; eğer Allahı seviyorsanız, o zaman bana tâbî olun ki; Allahta sizi sevsin ve sizin günahlarınızı bağışlasın (sevaba çevirsin).
Kurân-ı Kerimin âyetlerine baktığımız zaman her kavim için hidayetçi olduğunu da Allahû Tealâ ifade ediyor : 13/RAD-7 : İnnemâ ente munzirun ve likulli kavmin hâd. Sen sadece bir uyarıcısın ve bütün kavimler için bir hidayetçi vardır. (zamanın her parçasında ve bütün kavimlerde).
Ve yine âyetlerin açıklamasının içerisinde seçilen, onların dilleriyle açıklayan resûl vasıtasıyla olacağını da Rabbimiz bizlere beyan ediyor.
14/İBRÂHÎM-4 : Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bilisani kavmihi liyubeyyine lehum. Hiçbir resûlümüz yoktur ki, Biz onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye.
Aziz kardeşlerimiz ; Resûlullahtan sonra tâbîiyetin kıyâmet gününe kadar devam edeceğini Resûlullah bizlere ifade ediyor. Sahâbeden biri diyor ki: Ey Allahın Resûlü ! Sen Hatemul Enbiyâsın (Son Nebisin) Senden sonra nebî gelmeyecek. Biz dinimizi senden öğrendik. Bizden sonra gelen insanlar dîni kimden öğrenecekler? Resûlullahın cevabı: Benim sahâbem gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbî olursanız hidayete erersiniz. Acaba Resûlullah bunu Kurân-ı Kerime dayalı olmayarak mı söyledi dersiniz? Hayır. Çünkü, Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesine bakacak olursanız Allahû Tealâ şöyle buyurmaktadır: 9/TEVBE-100:Vessâbikuûnel-evvelûne minelmuhâciriyne velensâri velleziynettebeuhum biıhsânin radıyallahu anhum ve râdû anhu. O sabikûn-el evveliyn (evvelki ulûl elbab, ihlas, salah makamları olan en üst üç makamı işgal edenler) var ya, onların bir kısmı muhaciriynden (mekkeden medineye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (medinedeki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhaciriyne ) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahabe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu.) Allah onlardan razı ve onlar da Ondan (Allahtan) razıdır.
Bu âyet-i kerimede sahabenin sâbikûn olduğunu, bu sâbikûnun içerisinde muhacirin ve ensarın bulunduğunu ve bir de onlara ihsanla tâbî olanların bulunduğunu görüyoruz. Eğer sahabe Resûlullaha tâbî olduysa, eğer Allahû Tealâ Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesinde bu tâbîiyeti ispat ediyorsa, acaba bugün mürşid yoktur diyenler bu konuda ne söyleyeceklerdir.? Öte yandan Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) e dedirtiyor ki: Benden sonra nebî gelmeyecek ama benden sonra imamlar gelecek. Kim zamanın imamına tâbî olmazsa o cahiliye standartlarıyla ölür.
Nebî imamları Allahû Tealâ Enbiya Suresinin 73. âyet-i kerimesinde açıklıyor:
21/ENBİYA-73: Ve cealnâhum eimmeten yehdûne biemrinâ ve evhaynâ ileyhim filelhayrâti ve ikaâmessalâti ve iytâezzekât ve kânû âbidiyn. Ve Biz onları emrimizle hidayete erdiren (ruhlarını Allaha ulaştıran) imamlar kıldık. Onlara hayırlar işlemeyi, namazı kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar Bize kul oldular.
Aziz kardeşlerimiz ; Resûlullahla nebi imamlar son bulmuştur. Eğer Resûlullah, Benden sonra nebi gelmeyecek,benden sonra imamlar gelecek diyorsa, o zaman demek ki nebilerin dışında da Allahın imamlık mevkiinde vazifeli kıldıkları vardır. İşte bunlar evliyadan seçilenlerdir. Ve Allahû Tealâ genel mânâda bunu Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesinde açıklamaktadır.
32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yukinûn. Biz onları emrimizle hidayete ulaştırıcı imam tayin ettik. Sabırlarından ve âyetlerimize yakîn sahibi olmalarından dolayı.
O halde görülüyor ki, Resûlullah (S.A.V)den sonra da Kurândaki İslâmı yaşamak isteyen herkesin üzerine tâbîiyeti gerçekleştirmek bir farz-ı âyındır. Tâbîiyet gerçekleşmediği taktirde o insanların Kurândaki İslâmı yaşayabilmeleri mümkün değildir. KURÂN-I KERİME GÖRE TAM 10 TANE ÂYET-İ KERİMEDE MÜRŞİDİNE TÂBÎ OLMAYAN KİŞİ DALÂLETTEDİR !...
28/KASAS-50 : Fein lem yesteciybû leke falem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bigayri huden minallâh, innallâhe lâ yehdiylkavmezzâlimiyn. Eğer sana (senin hidayete erdirme davetine) icabet etmezlerse (uymazlarsa) o zaman bil ki onlar hevalarına (nefslerine) tâbî olmuşlardır. Allahtan (Allahın tayin ettiği) hidayetçiye değil de hevasına (nefsine) tâbî olan kişiden daha çok dalâlette ola kim vardır? Muhakkak ki, Allah zalim kavimleri hidayete erdirmez.
46/AHKÂF-32 : Ve men lâ yucib dâiyallâhi feleyse bimucizin fiylardı ve leyse lehu min dûnihi evliyâ ulâike dalâlin mubiyn. Allaha davet edene icabet etmeyen (tâbî olmayan) kişi dünya üzerinde Allahı aciz bırakacak değildir. Ve onun Allahtan başka dostu da yoktur. Onlar (Allahın davetçisine tâbî olmayanlar) açık bir dalâlet içindedirler.
18/KEHF-17: Men yehdillâhu fehuvelmuhted, ve men yudlil felen tecide lehu veliyyen murşidâ. Allah kimi kendisine hidayet etmişse (kimin ruhunu kendisine ulaştırmışsa) o muhakkak ki hidayete ermiştir. Kim de dalâlette düşmüşse onun için bir veli mürşid bulunmaz. ( Mürşid yoktur diyenlere!..)
3/AL-İ İMRAN-164 : Lekad mennallahu alel muminîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihi ve yuzekkihim ve yuallimuhumulkitâbe velhikmeh, ve in kânû min kablu lefî dalâlin mubîn. Andolsun ki; müminlerin (başlarının) üzerine (resûllerin ruhları) bir nimet olmak üzere kendi zamanlarında kendi içlerinden bir resûl beas ederiz. Onların aralarında (her kavmin içinde) onlara Allahın âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (bu mürşid resûllere tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler.
62/CUMA-2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin). Onlara, onların içinde Allahın âyetlerini okusun, onları tezkiye etsin ve onlara kitap ve hikmeti öğretsin diye, ümmîler için onların aralarından resûl beas eden (vazifeli kılan, hayata getiren) O Allahtır. Ondan evvel (bu resûle tâbî olmadan evvel) onlar, açık bir dalâlet içinde idiler.
20/TAHA-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan badukum li badın aduvv(aduvvun), fe immâ yetiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ. (Allahû Tealâ şöyle) dedi: İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetçime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.
16/NAHL-36: Ve le kad beasnâ fî kulli ummetin resûlen enibudûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâleh(dalâletu),fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne). Ve andolsun ki; Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde bir resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). Allaha kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının da üzerine dalâlet hak oldu. (Resûllere tâbî olanlar hidayete erdi, tâbî olmayanların ise üzerine dalâlet hak oldu.) Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).
7/A'RAF-186: Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye leh(lehu), ve yezeruhum fî tugyânihim yamehûn(yamehûne). Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terk eder (bırakır).
45/CASİYE-23: E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ semihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min badillâh(badillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne). Hevalarını (nefslerini) kendilerine ilâh edinenleri görmedin mi (habibim)? Allah, onları bir ilim üzere dalâlette bırakır. Onların kalplerindeki semî (işitme) hassasını ve kalplerini (kalpteki idrak hassasını) mühürler ve onların kalplerindeki basar (görme) hassasının üzerine gışavet (isimli bir perde) çeker. Öyleyse (artık) Allahtan sonra kim bu kişiyi hidayete erdirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?
39/ZUMER-23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin). Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (rahmet-fazl ve rahmet-salâvât), Kitab'a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rablerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allahın zikriyle yumuşar, sukûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allahın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur. Aziz kardeşlerimiz ; Allahû Tealâ, hidayetçiye tâbî olmamız halinde Allahın evliyasından olacağımızı da bize ifade ediyor. 2/BAKARA-38: Kulnâhbitû minhâ cemîa(cemîan), fe immâ yetiyennekum minnî hudenfe men tebia hudâye fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne). Biz dedik ki: Hepiniz oradan (aşağıya) inin. Benden size mutlaka hidayet gelecektir. O zaman kim hidayetime tâbî olursa, artık onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.
ALLAHIN EVLİYASINDAN OLMAK ANCAK TÂBÎİYETLE MÜMKÜNDÜR.
3/AL-İ İMRAN-95: Kul sadakallâhu fettebîû millete ibrâhîme hanîfâ. Ve mâ kâne minel muşrikîn. De ki: Allah doğru buyurdu. Öyle ise, HANÎF olarak İbrâhîmin dînine tâbî olun. Ve (zaten O) müşriklerden değildi.
Hz. İbrâhîmin hanîf milletinden olmak, ancak tâbîiyetle mümkündür.
Yine Yüce Rabbimiz, Enfâl Suresinin 64. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:
8/ENFAL-64: Yâ eyyuhennebîyyu hasbukallâhu ve menittebeake minelmuminîn. Ey Allahın Nebîsi! Allah sana ve sana tâbî olan müminlere yeter.
14/İBRÂHÎM-36: Rabbî innehunne adlalne kesîren minennâs, fe men tebianî feinnehû minnî, ve men asânî feinneke gafûrun rahîm. Hz. İbrâhîm: Rabbim, O putlar, muhakkak ki; insanların çoğunu saptırdı. Kim bana tâbî olursa o bendendir; kim de isyan ederse muhakkak ki; Sen Gafûr ve Rahîmsin. dedi.
KURTULUŞ, ANCAK TÂBÎİYETLEDİR VE TÂBÎİYET, PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)İN SÜNNETİDİR.
3/AL-İ İMRAN-68: İnne evlennâsi biibrâhîme lellezînettebeûhu ve hâzannebîyyu vellezîne âmenû. Vallâhu veliyyul muminîn. Hiç şüphesiz, İbrâhîme insanların en yakın olanları, elbette (onun zamanında) kendisine tâbî olanlar ile bu Peygamber ve ÂMENÛ olanlardır. Allah müminlerin dostudur.
26/ŞUARÂ-215: Vahfid cenâhake limenittebeake minel muminîn. Ve müminlerden, sana tâbî olanlara (koruyucu) kanatlarını ger.
Öte yandan Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: (Veda hutbesinde) Ümmetime iki rehber bırakıyorum; birisi Kurân-ı Kerim, diğeri de sünnetimdir.
İşte gerçekten Resûlullah (S.A.V)in sünnetine baktığımız zaman: Sünnetin 1. safhası: Sahâbenin hepsi Allaha ulaşmayı dilemişlerdir. Sünnetin 2. safhası: Hepsi Resûlullah (S.A.V)e tâbî olmuşlardır. Sünnetin 3. safhası: Hepsi ruhlarını Allaha teslim etmişlerdir. Sünnetin 4. safhası: Hepsi fizik bedenlerini Allaha teslim etmişlerdir. Sünnetin 5. safhası: Hepsi nefslerini Allaha teslim etmişlerdir.
13/RAD-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi). Ve onlar Allahın (ölümden evvel), Allaha ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), Ona (Allaha) ulaştırırlar. Ve Rablerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar. Ve sahâbenin hepsi ruhlarını Allaha teslim etmişlerdir:
39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi). Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allahın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûlelbabtır (daimî zikrin sahipleridir).
Hidayet, insan ruhunun Allaha ulaşmasıdır.
İnsan ruhu, Allaha ulaştıktan sonra Allaha teslim olur:
39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en yetiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne). Ve Rabbinize (Allaha) yönelin (ruhunuzu Allaha ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce Ona (Allaha) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allaha teslim edin). Sonra yardım olunmazsınız.
Ve yine sahâbenin hepsinin vechlerini de Allaha teslim ederek sünnetin dördüncü safhasını yaşadıklarını biliyoruz. Al-i İmran Suresinin 20. âyet-i kerimesi bu konuyu ispat ediyor: 3/AL-İ İMRAN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi). Eğer seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki: Ben ve bana tâbî olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allaha teslim ettik. O kitap verilenlere ve ÜMMÎlere de ki: Siz de (fizik vücudunuzu Allaha) teslim ettiniz mi? Eğer teslim ettilerse o zaman (onlar) andolsun ki; hidayete ermişlerdir. Eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen (görev) ancak tebliğdir. Allah kullarını BASÎRdir (görendir).
O halde, hidayete ermişlerdir demek, ruhlarını Allaha teslim etmişlerdir manasındadır; çünkü 21. basamakta ruh Allaha ulaşır, 22. basamakta ise ruh Allaha teslim olur.
Nisa Suresinin 125. âyet-i kerimesi bu konunun ispat vasıtalarından sadece bir başka nevidir:
4/NİSA-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen), vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen). O kişiden, vechi (fizik vücudu) dînde daha ahsen kim vardır? O kişi ki; vechini (fizik vücudunu) Allaha teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur ve hanif olarak Hz. İbrâhîmin dînine tâbî olmuştur. Ve Allah, Hz. İbrâhîmi dost ittihaz etmiştir.
Hz. İbrâhîm, Allahın nebî mürşididir. Nefsini Allaha teslim edenleri, Allahû Tealâ Yusuf Suresinin 108. ve Fussilet Suresinin 33. âyet-i kerimesinde bize açıklıyor:
12/YUSUF-108: Kul hâzihî sebîlî edû ilallâhi alâ basîretin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne). De ki: Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allahı görerek) Allaha davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allahı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.
41/FUSSİLET-33: Ve men ahsenu kavlen mimmen deâ ilallâhi ve amile sâlihan ve kâle innenî minelmuslimîn. Muhakkak ki; ben Allaha teslim oldum. diyerek Allaha çağırandan ve nefsi ıslâh edici ameller işleyenden daha güzel söz söyleyen kim vardır? Aziz kardeşlerimiz ; Allahın Zatına çağıranın nefsini de Allaha teslim eden olduğunu bu âyet-i kerime zaten bize açıklıyor. Çünkü, Allahû Tealânın ancak nefsini Allaha teslim eden Tövbe-i Nasuhla tövbe edip salâha ulaşan, Allahın kölesi olup Allahın Zatına çağırmakla vazifeli kıldığını biliyoruz. Kurân-ı Kerim bunu söylüyor. Ve Resûlullah (S.A.V)in sünnetinde de bu ispat vasıtası Yusuf Suresinin 108. âyet-i kerimesinde yer alıyor.
Resûlullah (S.A.V)in 23 sene boyunca Allahın Zatına çağırdığını biz biliyoruz ama Resûlullah (S.A.V) kendisine tâbî olanların da Allahın Zatına çağırdığını söylüyor. Bu, sahâbenin hepsinin irşadla vazifeli kılındığının ifadesidir. (Tevbe-100)
O halde âyetlere baktığımız zaman konunun ispat vasıtalarının yüzlercesini bulabiliriz.
İBLİS VE AVANESİNE KARŞI GALİP OLANLAR VE ZAFERE ULAŞANLAR, ALLAHIN RESÛLLERİNE TÂBÎ OLANLARDIR.
3/AL-İ İMRAN-53: Rabbenâ âmennâ bimâ enzelte vettebanerrasûle fektubnâ maaş şâhidîn. Rabbimiz, Senin indirdiğin şeye (İncile) inandık ve Resûlüne tâbî olduk. Artık bizi şahit olanlarla birlikte yaz.
7/A'RAF-157: Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî yecidûnehu mektûben indehum fît tevrâti vel incîli yemuruhum bil marûfi ve yenhâhum anil munkeri ve yuhıllu lehumut tayyibâti ve yuharrimu aleyhimul habâise ve yedau anhum ısrahum vel aglâlelletî kânet aleyhim, fellezîne âmenû bihî ve azzerûhu ve nasarûhu vettebeûn nûrellezî unzile meahu ulâike humul muflihûn(muflihûne). Onlar ki, yanlarındaki Tevratta ve İncilde yazılı buldukları ümmî, nebî, resûle tâbî olurlar. Onlara maruf ile (irfanla) emreder, onları münkerden nehyeder ve onlara tayyib olanları (temiz ve güzel olan şeyleri), helâl kılar. Habis olanları (kötü ve pis şeyleri), onlara haram kılar. Ve onların, ağırlıklarını (günahlarını sevaba çevirip, günahlarının ağırlığını) kaldırır. Ve üzerlerindeki zincirleri, (ruhu vücuda bağlayan bağ ve fetih kapısının üzerindeki 7 baklalı altın zincir) kaldırır. Artık onlar, Ona îmân ettiler ve Ona saygı gösterdiler ve Ona yardım ettiler ve Onunla beraber indirilen Nura (Kurân-ı Kerime) tâbî oldular. İşte onlar, onlar felâha (kurtuluşa, cennet mutluluğuna ve dünya mutluluğuna) erenlerdir.
10/TEVBE-117: Lekad tâballâhu alennebiyyi velmuhâcirîne vel ensârillezînettebeûhu fî sâatilusreti min badi mâ kâde yezîgu kulûbu ferîkin minhum summe tâbe aleyhim, innehu bihim raûfun rahîm. Andolsun Allah, Peygamberin, muhacirlerin ve ensarın üzerine tövbe ihsan etti. Ki onlar, içlerinde bir bölümün kalbi neredeyse kaymak üzereyken, ona güçlük saatinde tâbî oldular. Sonra onların tövbelerini kabul etti. Çünkü O; onlara (karşı) çok şefkatlidir, çok esirgeyicidir. 28/KASAS-35: Kâle seneşuddu adûdeke biahîke ve necalu lekumâ sultânen felâ yasilûne ileykumâ biâyâtinâ, entumâ ve menittebeakumel gâlibûn. (Allah) dedi ki: Pazunu kardeşinle pekiştirip güçlendireceğiz, sizin ikinize de öyle bir güç ve yetki vereceğiz ki, âyetlerimiz sayesinde siz erişemeyecekler. Siz ve size uyanlar galip olanlarsınız.
KABİR AZABI GELMEDEN EVVEL, ÖLÜM GELMEDEN EVVEL MUTLAKA ALLAHIN DAVETİNE İCABET ETMEK VE MUTLAKA ALLAHIN RESÛLÜNE, MÜRŞİDİNE TÂBÎ OLMAK BİR FARZ-I ÂYINDIR.
14/İBRÂHÎM-44: Ve enzirinnâse yevme yetîhimulazâbu feyekûlullezîne zalemû rabbenâ ahhirnâ ilâ ecelin karîbin nucib daveteke ve nettebiırrusûl e velem tekûnû aksemtu min kablu mâ lekum min zevâl. Azabın kendilerine geleceği gün (ile) insanları uyar ki, (o gün) zulmedenler, şöyle diyecekler: Bizi yakın bir süreye kadar ertele ki, Senin çağrına cevap verelim ve resûllerine tâbî olalım. Oysa daha önce, kendiniz için hiç zeval yoktur diye and içenler, sizler değil miydiniz? Aziz kardeşlerimiz ; Ama iş işten geçtiğini Allahû Tealâ birçok âyet-i kerimede ifade ediyor. Çünkü, davete icabet etmek ve mürşide tâbî olmak yaşarken geçerlidir. Davete icabet edenlerin alacağı mükâfat, ancak hayattayken mümkündür.
20/TAHA-134: Ve lev ennâ ehleknâhum biazâbin min kablihi lekâlû rabbenâ lev lâ erselte ileynâ resûlen fenettebia âyâtike min kalbi en nezille ve nahzâ. Eğer Biz onları daha evvel azap ile azap etseydik, yok etseydik, muhakkak diyeceklerdi ki: Ey Rabbimiz, ne olurdu bize bir resûl gönderseydin, biz de o resûle tâbî olsaydık.
İnsanlar bu âyetlerden ders almayacaklarsa, acaba nasıl kurtuluşa ulaşmayı bekliyorlar?
28/KASAS-47: Ve lev lâ en tusîbehum musîbetun bimâ kaddemet eydîhim fe yekûlû rabbenâ lev lâ erselte ileynâ resûlen fe nettebia âyâtike ve nekûne minel muminîn(muminîne). Ve eğer elleriyle takdim ettikleri (yaptıkları) sebebiyle onlara bir musîbet isabet ederse: Rabbimiz keşke bize bir resûl gönderseydin, böylece biz Senin âyetlerine tâbî olur ve müminlerden olurduk. diyecek olmasalardı (seni Nebî-Resûl olarak göndermezdik).
39/ZUMER-55: Vettebiû ahsene mâ unzile ileykum min rabbikum min kabli en yetiyekumul azâbu bagteten ve entum lâ teşurûn(teşurûne). Ve size Rabbinizden indirilmiş olan ahsen (emre) tâbî olun, size, farkında olmadan ve ansızın azap gelmesinden önce! 2/BAKARA-143: Ve kezâlike cealnâkum ummeten vasatan li tekûnû şuhedâe alen nâsi ve yekûner resûlu aleykum şehîdâ(şehîden), ve mâ cealnâl kıbletelletî kunte aleyhâ illâ li naleme men yettebiur resûle mimmen yenkalibu alâ akibeyh(akibeyhi), ve in kânet le kebîreten illâ alellezîne hedallâh(hedallâhu) ve mâ kânallâhu li yudîa îmânekum innallâhe bin nâsi le raûfun rahîm(rahîmun). İşte böylece insanların üzerine (hak) şahitler olmanız için Biz, sizi vasat (hayırlı, üstün ve faziletli) bir ümmet kıldık. Resûl de sizin üzerinize şahit olsun. Biz sadece Resûle uyanı, topuğu üzerinde geriye dönenden ayırıp bilmeniz için, halen o üzerine (yönelmekte) olduğunuz (Kâbeyi) kıble yaptık. Bu elbette zor bir iştir, ancak Allahın hidayete erdirdiği kimseler hariç (bu onlara zor gelmez). Allah sizin îmânınızı zayi edecek değildir. Muhakkak ki Allah, insanlara (çok şefkatli ve merhametli) Raufur Rahîmdir. Aziz kardeşlerimiz, Namaz kılarken iki şeye çok dikkat edilir: Bir tanesi niyet, diğeri de kıble. Namazda niyet şarttır ve kıbleye dönmek de farzdır. Acaba bu bize ne hatırlatmalı? Fizik bedenin amelinin Allah için olabilmesi, bu ameli Allah için yerine getirmeye bağlı ama o ameli Allah için yerine getirebilmek ancak ruhun talebine tâbî olmaya bağlı. Ruhun talebini de gerçekleştirecek Allahın mürşididir. Mürşidin bütün talepleriyle ruhun talepleri paraleldir. Sizin nefsinize uysa da, uymasa da böyledir.
MÜRŞİDE TÂBÎ OLMAYAN, RUHUNUN TALEBİNE UYMAYANDIR.
4/NİSA-115: Ve men yuşâkıkır resûle min badi mâ tebeyyene lehul hudâ ve yettebi gayre sebîlil muminîne nuvellıhî mâ tevellâ ve nuslihî cehennem(cehenneme) ve sâet masîrâ(masîran). Kim kendisine hidayet beyan edildikten, açıkladıktan, sonra resûle muhalefet ederse ve müminlerin yolunun dışında bir yola tâbî olursa, onu döndüğü yolda bırakırız ve onu cehenneme sokarız. O gidilen yer (yani cehennem) ne kötüdür.
Aziz kardeşlerimiz ; Nebîler Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, İsteyen cennete gider, istemeyen gitmez. buyuruyor. Sahâbe soruyor: -Ey Allahın Resûlü! Cenneti istemeyen bir insan olabilir mi? Resûlullah (S.A.V)in verdiği cevap gayet açık: Beni istemeyen, cenneti istememiştir.
Bunu demekle, aslında bir noktada Allaha ulaşmayı dilemeyeceklerin kurtuluşa ermeyeceğini ifade ediyor. Allaha ulaşmayı dileyenlerin de mutlaka ömür sermayesi vefa ederse, mürşidlerine tâbî olan kişiler olduğunu ispat ediyor.
22/HAC-54: Ve li yalemellezîne ûtul ılme ennehul hakku min rabbike fe yuminû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin). Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, resûlün, nebînin) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, ona îmân etmeleri, onların kalplerinin onu, (Allahı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allaha ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîme hidayet edendir.
O halde tâbîiyet, burada da devreye girmektedir. Allahû Tealâ, Yâ İsa, sana tâbî olanlara Biz ruhbaniyeti farz kılmadık, onlar icat ettiler. diyor. Ruhbaniyette, Allahın söylemediği bir uygulama var. Bunlar, özellikle, tamamen dünyadan kesilmek ve belki evlenmemek ve özellikle, birçok rahibin de Allahû Tealânın yerine geçmeleridir. Biz günah affediyoruz. diyerek Allahın emrine uygun hareket etmeyenleri Allah adına cezalandırmalarıdır. Aziz kardeşlerimiz ; Allahın âyetlerine uymayan böylesi bir negatif uygulamanın rahiplerdeki izharı mürşidlere de sirayet ediyor, sanki mürşidler de böyleymiş gibi görülüyor. Halbuki hiçbir mürşid, Ben senin günahını affediyorum. demez. Affeden Allahû Tealâdır. Tâbîiyetle, mürşide tâbî olmak noktasında Allahın günahları mağfiret edeceğini Allahû Tealâ Kurân-ı Kerimde yüzlerce âyet-i kerimede ispat ediyor. O halde bu bize şunu anlatmalıdır: MUTLAKA MÜRŞİDE TÂBÎ OLMAMIZ BİZİ KURTULUŞA ULAŞTIRACAKTIR.
7/A'RAF-3: Ittebiû mâ unzile ileykum min rabbikum ve lâ tettebiû min dûnihî evliyâ(evliyâe), kalîlen mâ tezekkerûn(tezekkerûne). Rabbinizden size indirilene tâbî olun. Ve ondan başka dostlar edinmeyin. Ne kadar az tezekkür ediyorsunuz.
3/AL-İ İMRAN-21: İnnellezîne yekfurûne bi âyâtillâhi ve yaktulûnen nebiyyîne bi gayri hakkın ve yaktulûnellezîne yemurûne bil kıstı minen nâsi, fe beşşirhum bi azâbin elîm(elîmin). Muhakkak, o Allahın âyetlerini inkâr edenleri, haksız yere peygamberlerini öldürenleri, insanlardan adalet ile emredenleri öldürenleri, işte onları elîm bir azap ile müjdele.
2/BAKARA-170: Ve izâ kîle lehumuttebiû mâ enzelallâhu kâlû bel nettebiu mâ elfeynâ aleyhi âbâenâ e ve lev kâne âbâuhum lâ yakılûne şeyen ve lâ yehtedûn(yehtedûne). Ve onlara: Allahın indirdiği şeye tâbî olun! denildiğinde; Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yola) tâbî oluruz. dediler. Ve eğer, onların ataları hiçbir şeyi akıl etmiyor ve hidayete ermemiş olsalar bile mi?
5/MAİDE-104: Ve izâ kîle lehum teâlev ilâ mâ enzelallâhu ve iler resûlî kâlû hasbunâ mâ vecednâ aleyhi âbâenâ e ve lev kâne âbâuhum lâ yalemûne şeyen ve lâ yehtedûn(yehtedûne). Onlara: Allahın indirdiğine (Kurâna) ve Resûle (itaate) gelin. denildiğinde: Babalarımızı üzerinde bulduğumuz şey (dîn) bize yeter (kâfi) derler. Ya onların babaları (bu gerçeklere ait) bir şey bilmiyorlarsa ve de hidayete ermemişlerse de mi?
Rabbimizden indirilen Kurân-ı Kerim, Allahın vahiy ettiği kişiye gelir.
ALLAHÛ TEALÂ İRŞADLA, KENDİLERİNE VAHYETTİĞİ KİŞİLERİ VAZİFELİ KILIYOR.
21/ENBİYA-7: Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim feselû ehlez zikri in kuntum lâ talemûn(talemûne). Ve senden önce, vahyettiğimiz rical (erkekler)den başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (daimî zikrin sahiplerine) sorun.
O halde eğer Rabbimizden indirilene tâbî olacaksak, Allahû Tealânın irşadla vazifeli kıldığı zikir ehline sormamız lâzımdır. Sahâbenin Nebîler Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimize sorduğu gibi
16/NAHL-43: Ve mâ erselnâ min kablike illâ ricâlen nûhî ileyhim feselû ehlez zikri in kuntum lâ talemûn(talemûne). Ve Biz, senden önce, kendilerine vahiy ettiğimiz ricalden (erkeklerden) başkasını (resûl olarak) göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, o taktirde zikir ehline sorun!
16/NAHL-44: Bil beyyinâti vez zubur(zuburi), ve enzelnâ ileykez zikre li tubeyyine lin nâsi mâ nuzzile ileyhim ve leallehum yetefekkerûn(yetefekkerûne). Beyyinelerle (ispat vasıtaları ile) ve semavî kitaplarla (resûller gönderdik) onlara indirilenleri, insanlara beyan etmen (açıklaman) için sana da zikri (Kurân-ı Kerimi) indirdik. Umulur ki böylece onlar, tefekkür ederler. Aziz kardeşlerimiz ; Bu âyet-i kerime; Benim aklım var, Kurân-ı Kerim de elimde, Allahû Tealâ da Ona tâbî olun. diyor. O halde ben kendi kendime tâbî olurum. diyenlere cevaptır.
Ne yazık ki; başlangıç noktasında akla yol gösteren, aklın Allahın âyetlerine nasıl adapte edilmesi gerektiğini ifade eden, Allahın bir vazifeli mürşidi yoksa sizin kendi kendinize bunu yapmanız mümkün değildir.
Aziz kardeşlerimiz; Bu neye benziyor? Evinizin elektrik ihtiyacını doğrudan doğruya gidip 180lik 380 wattlık hatlardan mı alıyorsunuz? Nasıl olsa evimin önünden geçiyor, haydi ben buraya bağlanayım. diyebilir misiniz? Haydi yapın bakalım. Yapamazsınız! ancak evinizin ihtiyacı olan elektrik, trafolardan dağıtılır ve ancak o zaman kullanabilirsiniz. İşte Kurân-ı Kerim, Allahû Tealânın vahyidir ve bizimle Allahın vahyi arasında, vahyi alan ve bizim akıl seviyemize indirgeyen bir trafo (Allahın Mürşidi) her zaman vardır ve farzdır. O, idrak seviyemiz neyi gerektiriyorsa, o seviyede indirir. Aksi taktirde siz, Kurân-ı Kerime kendi kendinize (Allahın istemediği) bir mana verirseniz ve insanlar da bu âyet-i kerimelere tâbî olurlarsa, insanlar arasında fitne ve fesadın çıkmasına sebep olunmuş olur. Yani insanlar Allahın yolundan saptırılırlar. Fesat nedir? Fesat, insanların Allahın yolundan saptırılması işlemidir. O halde, kalbinde zeyg olanlar, müteşabih âyet-i kerimelere tâbî olmak suretiyle insanları Allahın yolundan saptırırlar. Halbuki; her âyet-i kerime, insanların Allahın yoluna tâbî olması için Allah tarafından bizlere yapılan bir açıklamadır. Aziz kardeşlerimiz; Akılıma şimdi geldi!.Burada bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum. İnanıyorum ki, sizlere de çok enteresan gelecek . Olay şu; Bir büyüğümle sohbet ediyorduk bana çıkardı bir kitap gösterdi Kitapta diyor ki; Asır ve zamanlar değiştikçe yenileşen ve insanların gönüllerini nurî Muhammediye bağlayan bu mürşid ve müceddidler trafo merkezleri gibidirler. Barajlardan aldıkları ışık cereyanını, kendilerine bağlanan en ücra köşelere kadar ulaştırırlar. Çünkü, böyle bir merkez kurulmazsa ışık zayıflar ve etrafa verilemez hale gelir. İşte bu merkezler ana kaynaktan gelen enerji ve ışığı o etrafa yaydıkları gibi, mürşidler de ilâhi feyizlerin oluklarıdır. O feyizleri oradan alır, Müminlerin kalbine aktarırlar. Böylece mürşidler, imanın sevgi ve aşkını zamanlarında tazeler, nuri Muhammediyeyi eski parlaklığına çevirirler. İşte Resûl-i Ekremin; mürşidler Peygamberlerin varisleridir buyurmasının sırrı da ilmi tecrübelerde bunun böyle olduğunu kabul ederek, selef ve halef bu yola sarılmışlardır. Noktasına virgülüne dokunmadan sizlere aktardım. Ve bendeniz bu kitabın peşine düştüm. Bu kitap, diyanetin teftiş kurulu üyeliğini yapmış Sn. Ahmet serdaroğluna ait. Kitap diyanetin yayınlarında yok. Sözde araştımacıyız ya! araştırırken yazarın damadı ile tanıştım . Bende var sana getiriyim dedi .Ertesi gün yanına gittim evde bulamadığını söyledi . İlk günü bir saat bu yazılanı konuştuk ayrıldık. İkinci gün daha etraflı bir konuşmamız oldu .Sükünetle beni sonuna kadar dinledikten sonra bana şu cümleyi söyledi Bu ilmi nerden aldın Bende dilim döndüğünce anlattım. öylece yüzüme bakakaldı ve de tokalaşıp ayrıldık. arada bir görüşüyoruz. Ve ben bununla da yetinmedim. Hacı Bayram Camiinin orada bulunan kitapçıları gezerken bir kitapevinin de akrabaları olduğunu öğrendim . Onlarda bizde var yarin gel verelim dediler. Ertesi gün gittiğimde kitabı bulamadıklarını söylediler.Ve ben kendilerine yazarın bunu nasıl yazdığını sorduğumda yaşlı bir zat şunu söyledi Onun babası veya dedesi tasavvuf ehli imiş O, ilmi onlardan almış.Enteresan değil mi? Tabi ben yetinmedim kitabı basan matbaayı biliyor musunuz? dedim karşımızdaki dükkân dediler. Ama şimdi cıncık, boncuk satıyorlar dediler.o dükkana varıp kitabı sorduğumda bulamazsın dediler .Bende dedim ki sizin kütüphaneniz vardır veya arşiviniz vardır ,basmış olduğunuz kitaplardan bir tane saklarsının dedim Hayır saklamıyoruz dediler ve neden bu kitabı bu kadar üstüne düşüp arıyorsun dediklerinde elimdeki fotokopi yi onlara okuttum. Onlarda öylece yüzüme baka kaldılar. Düşünebiliyor musunuz? Bu gün bu camia ve bir çok ilâhiyat profesörleri Mürşid yoktur, Mürşid puttur. Diyor. Kitabın adı: Tasavvufi Hakikâtler. Yazarın adı; Ahmet Serdar oğlu. Matbaa: Yeni İlâhiyat kitap evi. Allah Ondan Razı Olsun.
Evet biz konumuza dönelim: İlimde rüsuh sahibi olan râsihûn da muhkem ve müteşabih âyetlerin Allahtan olduğuna îmân etmektedir ama bunların da müteşabih âyet-i kerimeleri açıklama yetkileri yoktur. Âyetleri tezekkür edemezler. Müteşabih âyet-i kerimeleri kim açıklayabilir? İllâ ulûlelbab. O halde Kurân-ı Kerimle sizin aranızda ehl-i zikir (ulûlelbab) olan birisinin olması gerekir. İşte bu, Allahın mürşididir. Siz Allahın açıklamalarına kulak vermezseniz, o zaman kurtuluşa ulaşmanız mümkün değildir. 14 asır evvel ana lisanı Arapça olan Arap bedevîlerin hepsi: Ey Allahın Resûlü! Kurân-ı Kerimi biz okuyoruz, sana gerek yok. demediler.
ALLAHÛ TEALÂ, RABBİNİZİN KATINDAN GELEN KURÂNA TÂBÎ OLUN! DERKEN MÜRŞİDİN DE ALLAHIN KATINDAN GELEN VAHYE TÂBÎ OLMASINI İSTİYOR.
47/MUHAMMED-14: E fe men kâne alâ beyyinetin min rabbihî ke men zuyyine lehu sûu amelihî vettebeû ehvâehum. Öyleyse, Rabbinden beyine (delil) üzerinde olan kişi, kötü ameli kendisine süslü gösterilen ve hevalarına tâbî olan kişiler gibi midir?
Resûl, Ben sizin hevânıza tâbî olmam! Ben, bana vahyolunana tâbî olurum. diyor.
6/EN'AM-50: Kul lâ ekûlu lekum indî hazâinullâhi ve lâ alemul gaybe ve lâ ekûlu lekum innî melek(melekun), in ettebiu illâ mâ yûhâ ileyy(ileyye), kul hel yestevîl amâ vel basîr(basîru),e fe lâ tetefekkerûn(tetefekkerûne). De ki: Ben size Allahın hazineleri yanımdadır demiyorum. Ve gaybı bilmiyorum. Size, muhakkak ki ben bir meleğim demiyorum. Ancak bana vahyedilene tâbî olurum. Basiretle gören ve görmeyen bir olur mu, hâlâ tefekkür etmiyor musunuz? de.
6/EN'AM-56: Kul innî nuhîtu en abudellezîne tedûne min dûnillâh(dûnillâhi), kul lâ ettebiu ehvâekum kad dalaltu izen ve mâ ene minel muhtedîn(muhtedîne). De ki: Muhakkak ki ben, dua ettiğiniz Allahtan başka şeylere kul olmaktan men edildim. De ki: Sizin heveslerinize (nefsinizin afetlerinin dileklerine) uymam, eğer uyarsam (öyle olursa), dalâlette olmuş olurum ve hidayete erenlerden olmam.
7/A'RAF-203: Ve izâ lem tetihim biâyetin kâlû lev lectebeytehâ, kul innemâ ettebiu mâ yûhâ ileyye min rabbî hâzâ besâiru min rabbikum ve huden ve rahmetun li kavmin yuminûn (yuminûne). Ve onlara bir âyet getirmediğin zaman Onu derleyip toplasaydın (bir âyet düzseydin) olmaz mıydı? dediler. De ki: Rabbimden bana ne vahyolunursa ben ancak ona tâbî olurum. Bu, Rabbinizden basiretler (kalp gözlerinizin görmesini sağlayacak olan yardımlar)dır. Ve hidayete erdiren (Allaha ulaştıran)dır. Ve mümin olan (kalbine îmân yazılan) bir kavim için rahmettir.
10/YUNUS-15: Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin kâlellezîne lâ yercûne likâena'ti bi kur'ânin gayri hâzâ ev beddilh(beddilhu), kul mâ yekûnu lî en ubeddilehû min tilkâi nefsî, in ettebiu illâ mâ yûhâ ileyy(ileyye), innî ehâfu in asaytu rabbî azâbe yevmin azîm(azîmin). Ve onlara âyetlerimiz, delillerle okunduğu zaman Bize ulaşmayı dilemeyen kimseler şöyle dedi: Bize bundan başka bir Kurân getir veya Onu değiştir. De ki: Onu, kendi nefsimden (bir şey) ilka ederek benim değiştirmem olamaz. Ben ancak bana vahyolunan şeye tâbî olurum. Şâyet Rabbime asi olursam muhakkak ki ben, büyük günün azabından korkarım.
46/AHKÂF-9: Kul mâ kuntu bidan miner rusuli ve mâ edrî mâ yufalu bî ve lâ bikum, in ettebiu illâ mâ yûhâ ileyye ve mâ ene illâ nezîrun mubîn(mubînun). Ben diğer resûllerden farklı bir (bidat) ortaya çıkarmış değilim. de. Ve bana ve size ne yapılacağını ben bilemem. Ben sadece bana vahyedilene tâbî olurum. Ve ben apaçık bir nezirden başka bir şey değilim.
2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve leinittebate ehvâehum badellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin). Sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden (asla) razı olmazlar. De ki: Muhakkak ki Allaha ulaşmak (var ya) işte o, hidayettir. Sana gelen bunca ilimden sonra eğer onların hevalarına uyarsan andolsun ki; Allahtan sana ne bir dost ve ne de bir yardımcı olur.
2/BAKARA-145: Ve le in eteytellezîne ûtûl kitâbe bi kulli âyetin mâ tebiû kıbletek(kıbleteke) ve mâ ente bi tâbîın kıbletehum, ve mâ baduhum bi tâbîın kıblete bad(badın), ve le inittebate ehvâehum min badi mâ câeke minel ilmi inneke izen le minez zâlimîn(zâlimîne). Andolsun ki; kendilerine kitap verilenlere âyetlerin (kanıt, belge) hepsini getirsen yine de senin kıblene tâbî olmazlar (uymazlar). (Elbette) sen de onların kıblesine uymazsın. (Zaten) onlar da birbirlerinin kıblesine uymazlar. Andolsun ki; sana gelen bunca ilimden sonra onların hevalarına uyacak olursan; hiç şüphesiz o zaman sen de, elbette zalimlerden olursun.
5/MAİDE-48: Ve enzelnâ ileykel kitâbe bil hakkı musaddıkan limâ beyne yedeyhi minel kitâbi ve muheyminen aleyhi fahkum beynehum bimâ enzelallâhu ve lâ tettebi ehvâehum ammâ câeke minel hakk(hakkı) li kullin cealnâ minkum şiraten ve minhâcâ(minhâcen) ve lev şâallâhu le cealekum ummeten vâhıdeten ve lâkin li yebluvekum fî mâ âtâkum festebikûl hayrât(hayrâti) ilâllâhi merciukum cemîan fe yunebbiukum bimâ kuntum fîhi tahtelifûn(tahtelifûne). Sana (Ey Muhammed)! Ellerindeki kitapları tasdik edici (doğrulayıcı) ve onu koruyucu olarak bu Kitabı hak ile indirdik. Artık onların aralarında Allahın indirdiğiyle hükmet ve sana Hakktan gelenden ayrılıp da, onların hevalarına uyma. Sizden hepiniz için bir şeriat ve açık bir yol belirlemiştik. Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Ancak bu sizi, verdikleri ile denemek içindir. O halde hayırlarda yarışın. Sizin hepinizin dönüşü Allahadır. Artık hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri, size haber verecek.
5/MAİDE-49: Ve enıhkum beynehum bimâ enzelallâhu ve lâ tettebi ehvâehum vahzerhum en yeftinûke an badı mâ enzelallâhu ileyk(ileyke) fe in tevellev falem ennemâ yurîdullâhu en yusîbehum bi badı zunûbihim ve inne kesîran minen nâsi le fâsıkûn(fâsıkûne). Aralarında Allahın indirdiğiyle hükmet, onların hevalarına uyma. Allahın sana indirdiği (şeyler) nin bir kısmından seni fitneye düşürmelerinden sakın. Eğer (haktan) yüz çevirirlerse bil ki; Allah, bir kısım günahları yüzünden, onları bir musîbete uğratmak istiyor. Muhakkak ki; insanların çoğu, gerçekten fasıklardır.
O halde bugün Kurân-ı Kerimle çelişen, el yazması kitaplarda dercedilen geleneksel İslâm tatbikatının karşısına kim çıkabilir? Ancak Allahın vahye mazhar kıldığı, Allahın vazifeli kıldığı mürşid. Nitekim Mehdi (A.S) bu görevin bu gün yegâne sahibidir. Aziz kardeşlerimiz ; İnsanlar ne düşünürlerse düşünsünler, ne söylerlerse söylesinler O sadece Allahın doğrularını Kurân-ı Kerimle ispat ediyor ve bizlere öğretip bizlere yaşattırıyor.
ALLAHÛ TEALÂ TÂBÎ OLMAMAMIZ GEREKEN YOLLARI ÖĞÜTLÜYOR.
7/A'RAF-142: Ve vâadnâ mûsâ selâsîne leyleten ve etmemnâhâ bi aşrin fe temme mîkâtu rabbihî erbaîne leyleh(leyleten), ve kâle mûsâ li ahîhi hârûnahlufnî fî kavmî ve aslıh ve lâ tettebi sebîlel mufsidîn(mufsidîne). Musa (A.S)a otuz gece vaad ettik ve onu on ile tamamladık. Böylece onun Rabbinin kararlaştırdığı zaman, kırk geceye tamamlandı. Ve Musa (A.S), kardeşi Haruna şöyle dedi: Kavmimde bana halef ol (benim yerime geç) ve ıslâh et ve müfsidlerin (fesat çıkaranların) yoluna tâbî olma.
Allah, Resûlüne sesleniyor:
a-) Müfsidlerin yoluna tâbî olma! Mürşidlerin yoluna tâbî ol! Ne demektir bu? Siz mürşide tâbî olmazsanız mutlaka müfsidlerin yoluna tâbîsiniz. Onların tuzağından kurtulamazsınız.
O halde insanoğlu için iki durum söz konusudur: Ya mürşidlerine tâbîdirler ya nefslerine tâbîdirler. Bir üçüncü alternatif söz konusu değildir. Efendim, ben mürşide tâbî olmayacağım; ama ben nefsime de tâbî olmayacağım. Hayır, böyle bir durum mümkün değildir. İşte Allah, Resûlüne sesleniyor:
10/YUNUS-89: Kâle kad ucîbet davetukumâ festekîmâ ve lâ tettebi ânni sebîlellezîne lâ yalemûn(yalemûne). (Allahû Tealâ) şöyle buyurdu: İkinizin duasına icabet edilmiştir (kabul edilmiştir). Artık ikiniz de (kendinizi dîne) ikame edin (Allaha çağırmaya devam edin). Bilmeyen kimselerin Benden (uzaklaşan) yoluna tâbî olmayın. dedi. | |||||||||