Sohbetler  
line decor

  

line decor
 
 
 
 

 
 
 
 
 
 

 

TÂBÎİYET !...

Aziz kardeşlerimiz :
Sizleri selâmların en güzeli olan Allahû Tealâ'nın selâmıyla selâmlıyoruz.
Esselâmu aleykum rahmetullâhu ve berekâtuhu.
 

Aziz kardeşlerimiz ;
Bu sohbet konumuzu da "
TÂBÎİYET !..." kavramına ayırdık.
Tabii, yine her zaman olduğu gibi Kur'ân-ı Kerim ışığı altında ve de Mehdi a.s. önderliğinde konumuzu işleyeceğiz İnşaallah.

Aziz kardeşlerimiz ;

Bu sohbet konumuzu da  tâbî olmaya ayırdık İnşaallah.

Genellikle tatbikatta şeytandan kaynaklanan bir söz ile insanlar hep kendilerini kandırmaktadırlar. Derler ki :

“ Kul ile Allah arasına kimse giremez, İslâm’da ruhban sınıfı yoktur. Allah’ın zatı’na ulaştırmakla vazifeli mürşid hele, hele hiç yoktur. Ve Kur’ân-ı Kerim elimde varken, benim de aklım varken mürşide tâbî olmadan da ben cennete gidebilirim.”

Aziz kardeşlerimiz ;

Kur’ân âyetlerine baktığımız zaman gerçekten böyle midir ?

Konuyu, ancak âyetlerle, delillerle ve bu delilleri yaşayan şahitlerle ispat ettiğimiz zaman, belli olacaktır.

Yüce Rabbimiz, mürşide tâbîiyetin farz olduğunu hemen, hemen kaâlû belâ gününden beri ifade etmiştir.

Çünkü Tâhâ Suresi’nde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor :

 

20/TAHA-123: Kaâlehbitâ minhâ cemiy’an ba’dukum liba’din aduvv, feimmâ ye’tiyennekum minniy huden femenittebe’â hudâye felâ yadıllu ve lâ yeşkaâ.

Birbirinize düşman olarak oradan hepiniz aşağı inin. Bizden size yaşadığınız devrede hidayetimiz geldiği zaman, kim hidayetçimize tâbî olursa o dalâlette kalmaz ve şâki de olmaz.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Âyet “şâkîlerden olmazsınız” diyorsa, (şâki, kıyamet gününde cehenneme gidecek insanların genel adıdır)  Hud Suresi’nin 106. 107. âyet-i kerimelerinde bu ispat ediliyor.

 

11/HUD-106,107 : Fe’emmelleziyne şekuû fefiynnâri lehum fiyhâ zefiyrun ve şehiyk hâlidiyne fiyhâ mâ dâmetissemâvâtu vel’ardu illâ mâ şâe rabbuk, inne rabbeke fe’âlun limâ yuriyd.

Şâki olanlar ateştedirler. Onlar için orada (kahırla, acıyla) nefes alıp vermeler vardır. Onlar gökler ve yer sürüp gittikçe (cennet ve cehennemin tavanı durdukça), süresiz (ebedi) kalacaklardır. Rabbinin dilemesi dışında. Çünkü Rabbin dilediğini yapar.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Allahû Tealâ, burada ; “mürşide tâbî olduğunuz taktirde ancak kurtuluşa eresiniz.” buyuruyor.

Öte yandan “dalâlette kalmazsınız” deyince de hidayete ereceğinizin ancak mürşide tâbîiyetle olabileceğini ispat ediyor.

Aksi taktirde dalâlette kalan her kimsenin şu 7 âyet-i kerime grubu gereğince cehenneme gideceği açıkça Kur’ân-ı Kerim’imizde ifade edilmektedir.

1. Grup :

4/NİSA–167 : İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalalen baîdâ.

Onlar ki, küfür üzeredirler ve Allah’ın yolundan saptırırlar. (Kendileri de Allah’ın yolunda değillerdir) .Andolsun ki onlar uzak bir dalâlet içindedirler. (Mürşidlerine ulaşmamış ve yola girmemiş oldukları için.)

 

4/NİSA–168 :  İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekinillâhu li yag’fire lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ.

Muhakkak ki onlar küfür üzeredirler ve zalimdirler. (Başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptırdıkları için). Allah onlara asla mağfiret etmez (günahlarını sevaba çevirmez) ve yola (Allah’a ulaştıran yola, sırat-ı müstakim’e) ulaştırmaz.

4/NİSA–169 : İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fihâ ebeda , Ve kâne zâlike alallâhi yesîra.

Sadece cehennem yoluna ulaştırır. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Ve bu, Allah için kolaydır.

 

2. Grup :

7/A’RAF–178: Men yehdillâhu fehuvelmuhtediy, ve men yudlil feulâike humulhâsirûn.

Allah kimi kendisine ulaştırırsa o zaman o hidayete erer. Kimi dalâlette bırakırsa o zaman onlar hüsranda olanlardır.(Nefslerini hüsrana düşürenlerdir.)

 

23/MU’MINUN–103 : Ve men haffet mevâziynuhu feulâikelleziyne hasirû enfusehum fiy cehenneme hâlidûn.

Kimin mizanı (sevap tartıları) kıyâmet gününde hafif gelirse onlar nefsleri hüsranda olanlardır. Onlar cehennemde ebedi olarak kalacaklardır.

 

3. Grup :

17/İSRA–97 : Ve men yehdillâhu fehüvelmuhted ve men yudlil felen tecide lehum evliyâ min dunih ve nahşuruhum yevmelkıyâmeti alâ vücûhihim umyen ve bukmen ve summâ me’vâhum cehennem kullemâ habet zidnâhum sa’ıyrâ.

Allah kimi kendisine ulaştırırsa o zaman o kişi hidayete erer. Ve kimi de dalâlette bırakırsa o taktirde o kişi için O’ndan (Allah’tan) başka bir dost bulunmaz. Ve onlar kıyamet günü yüzleri üzere sürüklenirler. sağırlar, körler ve dilsizler olarak. Onların yeri cehennemdir. Onların ateşini artıracağız.

 

4. Grup :

25/FURKAN–34 :  Elleziyne yuhşerûne alâ vucûhihim ilâ cehenneme ulâike şerrun mekânen ve edallu sebiylâ.

Onlar ki yüzleri üstü cehenneme sürülürler. Onların yerleri çok kötüdür. Ve Allah’ın yolundan dalâlete düşmüşlerdir.

 

5. Grup :

18/KEHF-103 : Kul hel nunebbiukum bil’ahseriyne â’mâlâ.

De ki sizlere amellerini hasara uğratanları haber vereyim mi?

 

18/KEHF–104 : Elleziyne dalle sa’yuhum fiylhayâtiddunyâ ve hum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun’a.

Onların dünya hayatındaki amelleri sapmıştır. Ve onlar amellerin en iyisini yaptıklarını hesap ediyorlardı.

 

18/KEHF-105 :  Ulâikelleziyne keferû biâyâti rabbihim ve likaâhî fehabitat a’mâluhum felâ nukıymu lehum yevmelkıyameti veznâ.

Onlar ki, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na (Allah’a) mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhunu Allah’a ulaştırmayı) örttüler. Ve o zaman amelleri boşa gitti. O kişiler için kıyamet günü mizan tutulmaz.

 

6. Grup :

36/YÂSÎN-62 : Ve lekad edalle minkum cibillen kesiyrâ, efelem tekûnû ta’kilûn .

Ve andolsun ki sizden çoğunuz dalâlettesiniz. Halâ akıl etmez misiniz ?

 

36/YÂSÎN-63 :  Hâzihî cehennemulletiy kuntum tû’adûn.

İşte bu sizlere vaat edilen cehennemdir.

 

7. Grup :

54/KAMER-47 : İnnelmucrimiyne fiy dalâlin ve su’ur.

Bütün suçlular dalâlette ; kızgın ateştedirler.

 

54/KAMER-48 : Yevme yushabûne fiynnâri alâ vucûhihim, zûkuû messe sekar.

Yüzleri sürtünerek o gün kızgın ateşe sürüklenirler. “Bu kızgın ateşi tadın” denir.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

O halde hidayetçiye tâbî olunca dalâletten kurtulmak söz konusuysa, hidayetçiye tâbî olunca şâkilerden olmayacaksak her iki açıdan da ahiret saadetine ulaşmanın mürşide tâbî olmakla gerçekleşeceği âyet-i kerimede ifade edilmektedir.

Öte yandan biliyorsunuz Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Kendisine Allah tarafından indirilen Kur’ân-ı Kerim’i  23 sene boyunca sahâbeye açıkladı.

Bu meyanda, İslâm’da ikinci bir kaynak olarak düşünülen, Hadisler söz konusudur. Bu âyet-i kerimelerin açıklamasına paralel Nebiler Sultanı (S.A.V), bir hadis-i şerif’inde şöyle buyuruyor :

                            “ Allah’ın evliyasına tâbî olan şâkilerden olmaz.”    

  

                                                14 ASIR EVVEL

       ASR-I SAADETİN YAŞANMASINDAKİ YEGÂNE FAKTÖR TÂBÎİYETTİR.

 

Bakın bunu Allahû Tealâ Bakara suresinin 151. âyet-i kerimesinde nasıl açıklıyor :

2/BAKARA-151 :  Kemâ erselnâ fikum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkikum ve yü’allimukumulkitâbe velhıkmete ve yu’allimukum mâ lemtekünü ta’lemûn.

Nitekim size; içinizde (görev yapmak üzere) sizden bir resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin,(okuyup açıklasın) ve sizi (nefslerinizi) tezkiye etsin, size kitap ve hikmet öğretsin ve (hikmet’in de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Belki şimdi bir çoğunuz diyeceksiniz ki; “burada tâbîiyeti göremiyoruz.” Tabii ki konu bir tek âyet-i kerime açısından incelendiği taktirde belki Allah’ın o güzel neticelerine kavuşmak mümkün değildir ama, Kur’ân-ı Kerim bir bütündür. Bu bütünün içerisinde meselemizi incelediğimiz zaman net olarak şunu görürüz.

 

3/AL-İ İMRAN-31 : Kul in kuntum tuhibbünallâhe fettebi’ûni yuhbibkumullâhü ve yağfirlekum zunûbekum.

De ki ; “eğer Allah’ı seviyorsanız, o zaman bana tâbî olun ki; Allah’ta sizi sevsin ve sizin günahlarınızı bağışlasın (sevaba çevirsin).

 

Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerine baktığımız zaman her kavim için hidayetçi olduğunu da Allahû Tealâ ifade ediyor :

13/RAD-7 : İnnemâ ente munzirun ve likulli kavmin hâd.

Sen sadece bir uyarıcısın ve bütün kavimler için bir hidayetçi vardır. (zamanın her parçasında ve bütün kavimlerde).

 

Ve yine âyetlerin açıklamasının içerisinde seçilen, onların dilleriyle açıklayan resûl vasıtasıyla olacağını da Rabbimiz bizlere beyan ediyor.

 

14/İBRÂHÎM-4 :  Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bilisani kavmihi liyubeyyine lehum.

Hiçbir resûl’ümüz yoktur ki, Biz onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Resûlullah’tan sonra tâbîiyetin kıyâmet gününe kadar devam edeceğini Resûlullah bizlere ifade ediyor.

Sahâbeden biri diyor ki: “Ey Allah’ın Resûl’ü ! Sen Hatem’ul Enbiyâ’sın (Son Nebi’sin) Senden sonra nebî gelmeyecek. Biz dinimizi senden öğrendik. Bizden sonra gelen insanlar dîni kimden öğrenecekler?

Resûlullah’ın cevabı: “Benim sahâbem gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbî olursanız hidayete erersiniz.”

Acaba Resûlullah bunu Kur’ân-ı Kerim’e dayalı olmayarak mı söyledi dersiniz?

Hayır.

Çünkü, Tevbe Suresi’nin 100. âyet-i kerimesine bakacak olursanız Allahû Tealâ şöyle buyurmaktadır:

9/TEVBE-100:Vessâbikuûnel-evvelûne minelmuhâciriyne vel’ensâri velleziynettebe’uhum biıhsânin  radıyallahu anhum ve râdû anhu.

O sabikûn-el evveliyn (evvelki ulûl elbab, ihlas, salah makamları olan en üst üç makamı işgal edenler) var ya, onların bir kısmı muhaciriynden (mekke’den medine’ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (medinede’ki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhaciriyne ) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahabe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu.) Allah onlardan razı ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razıdır.

 

Bu âyet-i kerimede sahabenin “sâbikûn” olduğunu, bu sâbikûnun içerisinde muhacirin ve ensarın bulunduğunu ve bir de onlara ihsanla tâbî olanların bulunduğunu görüyoruz.

Eğer sahabe Resûlullah’a tâbî olduysa, eğer Allahû Tealâ Tevbe Suresi’nin 100. âyet-i kerimesinde bu tâbîiyeti ispat ediyorsa, acaba bugün “mürşid yoktur” diyenler bu konuda ne söyleyeceklerdir.?

Öte yandan Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) ’e dedirtiyor ki:

“Benden sonra nebî gelmeyecek ama benden sonra imamlar gelecek. Kim zamanın imamına tâbî olmazsa o cahiliye standartlarıyla ölür.”

 

Nebî imamları Allahû Tealâ Enbiya Suresi’nin 73. âyet-i kerimesinde açıklıyor:

 

21/ENBİYA-73: Ve ce’alnâhum eimmeten yehdûne biemrinâ  ve evhaynâ ileyhim fi’lelhayrâti ve ikaâmessalâti ve iytâezzekât ve kânû âbidiyn.

Ve Biz onları emrimizle hidayete erdiren (ruhlarını Allah’a ulaştıran) imamlar kıldık. Onlara hayırlar işlemeyi, namazı kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar Bize kul oldular.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Resûlullah’la nebi imamlar son bulmuştur.

Eğer Resûlullah, “ Benden sonra nebi gelmeyecek,benden sonra imamlar gelecek” diyorsa, o zaman demek ki nebilerin dışında da Allah’ın “imamlık” mevkiinde vazifeli kıldıkları vardır.

İşte bunlar evliyadan seçilenlerdir. Ve Allahû Tealâ genel mânâda bunu Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesinde açıklamaktadır.

 

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yu’kinûn.

Biz onları emrimizle hidayete ulaştırıcı imam tayin ettik. Sabırlarından ve âyetlerimize yakîn sahibi olmalarından dolayı.

 

O halde görülüyor ki, Resûlullah (S.A.V)’den sonra da Kur’ân’daki İslâm’ı yaşamak isteyen herkesin üzerine tâbîiyeti gerçekleştirmek bir farz-ı âyındır.

Tâbîiyet gerçekleşmediği taktirde o insanların Kur’ân’daki İslâm’ı yaşayabilmeleri mümkün değildir.

                       KUR’ÂN-I KERİM’E GÖRE

                      TAM 10 TANE ÂYET-İ KERİMEDE

         MÜRŞİDİNE TÂBÎ OLMAYAN KİŞİ DALÂLETTEDİR !...

 

28/KASAS-50 : Fein lem yesteciybû leke fa’lem ennemâ yettebi’ûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebe’a hevâhu bigayri huden minallâh, innallâhe lâ yehdiylkavmezzâlimiyn.

Eğer sana (senin hidayete erdirme davetine) icabet etmezlerse (uymazlarsa) o zaman bil ki onlar hevalarına (nefslerine) tâbî olmuşlardır. Allah’tan (Allah’ın tayin ettiği) hidayetçiye değil de hevasına (nefsine) tâbî olan kişiden daha çok dalâlette ola kim vardır? Muhakkak ki, Allah zalim kavimleri hidayete erdirmez.

 

46/AHKÂF-32 : Ve men lâ yucib dâ’iyallâhi feleyse bimu’cizin fiyl’ardı ve leyse lehu min dûnihi evliyâ ulâike dalâlin mubiyn.

Allah’a davet edene icabet etmeyen (tâbî olmayan) kişi dünya üzerinde Allah’ı aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah’tan başka dostu da yoktur. Onlar (Allah’ın davetçisine tâbî olmayanlar) açık bir dalâlet içindedirler.

 

18/KEHF-17: Men yehdillâhu fehuvelmuhted, ve men yudlil felen tecide lehu veliyyen murşidâ.

Allah kimi kendisine hidayet etmişse (kimin ruhunu kendisine ulaştırmışsa) o muhakkak ki hidayete ermiştir. Kim de dalâlette düşmüşse onun için bir veli mürşid bulunmaz. ( Mürşid yoktur diyenlere!..)

 

3/AL-İ İMRAN-164 : Lekad mennallahu alel mu’minîne iz be’ase fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihi ve yuzekkihim ve yu’allimuhumulkitâbe velhikmeh, ve in kânû min kablu lefî dalâlin mubîn.

Andolsun ki; mü’minlerin (başlarının) üzerine (resûllerin ruhları) bir ni’met olmak üzere kendi zamanlarında kendi içlerinden bir resûl be’as ederiz. Onların aralarında (her kavmin içinde) onlara Allah’ın âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (bu mürşid resûllere tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler.   

 

62/CUMA-2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Onlara, onların içinde Allah’ın âyetlerini okusun, onları tezkiye etsin ve onlara kitap ve hikmeti öğretsin diye, ümmîler için onların aralarından resûl beas eden (vazifeli kılan, hayata getiren) O Allah’tır. Ondan evvel (bu resûle tâbî olmadan evvel) onlar, açık bir dalâlet içinde idiler.

 

20/TAHA-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun), fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.

(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetçime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”

 

16/NAHL-36: Ve le kad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâleh(dalâletu),fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki; Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde bir resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının da üzerine dalâlet hak oldu. (Resûllere tâbî olanlar hidayete erdi, tâbî olmayanların ise üzerine dalâlet hak oldu.) Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

 

7/A'RAF-186: Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye leh(lehu), ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).

Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terk eder (bırakır).

 

45/CASİYE-23: E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevalarını (nefslerini) kendilerine ilâh edinenleri görmedin mi (habibim)? Allah, onları bir ilim üzere dalâlette bırakır. Onların kalplerindeki sem’î (işitme) hassasını ve kalplerini (kalpteki idrak hassasını) mühürler ve onların kalplerindeki basar (görme) hassasının üzerine gışavet (isimli bir perde) çeker. Öyleyse (artık) Allah’tan sonra kim bu kişiyi hidayete erdirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?

 

39/ZUMER-23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).

Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (rahmet-fazl ve rahmet-salâvât), Kitab'a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sukûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.

Aziz kardeşlerimiz ;

Allahû Tealâ, hidayetçiye tâbî olmamız halinde Allah’ın evliyasından olacağımızı da bize ifade ediyor.

2/BAKARA-38: Kulnâhbitû minhâ cemîa(cemîan), fe immâ ye’tiyennekum minnî hudenfe men tebia hudâye fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).

Biz dedik ki: “Hepiniz oradan (aşağıya) inin. Benden size mutlaka hidayet gelecektir. O zaman kim hidayetime tâbî olursa, artık onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.”

 

ALLAH’IN EVLİYASINDAN OLMAK ANCAK TÂBÎİYETLE MÜMKÜNDÜR.

 

3/AL-İ İMRAN-95: Kul sadakallâhu fettebî’û millete ibrâhîme hanîfâ. Ve mâ kâne minel muşrikîn.

De ki: “Allah doğru buyurdu. Öyle ise, HANÎF olarak İbrâhîm’in dînine tâbî olun. Ve (zaten O) müşriklerden değildi.”

 

Hz. İbrâhîm’in hanîf milletinden olmak, ancak tâbîiyetle mümkündür.

 

Yine Yüce Rabbimiz, Enfâl Suresi’nin 64. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

 

8/ENFAL-64: Yâ eyyuhennebîyyu hasbukallâhu ve menittebe’ake minelmu’minîn.

Ey Allah’ın Nebîsi! Allah sana ve sana tâbî olan mü’minlere yeter.

 

14/İBRÂHÎM-36: Rabbî innehunne adlalne kesîren minennâs, fe men tebi’anî feinnehû minnî, ve men asânî feinneke gafûrun rahîm.

Hz. İbrâhîm: Rabbim, “O putlar, muhakkak ki; insanların çoğunu saptırdı. Kim bana tâbî olursa o bendendir; kim de isyan ederse muhakkak ki; Sen Gafûr ve Rahîm’sin.” dedi.

 

KURTULUŞ, ANCAK TÂBÎİYETLEDİR VE TÂBÎİYET, PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)’İN SÜNNETİDİR.

 

3/AL-İ İMRAN-68: İnne evlennâsi biibrâhîme lellezînettebe’ûhu ve hâzannebîyyu vellezîne âmenû. Vallâhu veliyyul mu’minîn.

Hiç şüphesiz, İbrâhîm’e insanların en yakın olanları, elbette (onun zamanında) kendisine tâbî olanlar ile bu Peygamber  ve ÂMENÛ olanlardır. Allah mü’minlerin dostudur.

 

26/ŞU’ARÂ-215: Vahfid cenâhake limenittebe’ake minel mu’minîn.

Ve mü’minlerden, sana tâbî olanlara (koruyucu) kanatlarını ger.

 

Öte yandan Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

(Veda hutbesinde) “Ümmetime iki rehber bırakıyorum; birisi Kur’ân-ı Kerim, diğeri de sünnetimdir.”

 

İşte gerçekten Resûlullah (S.A.V)’in sünnetine baktığımız zaman:

Sünnetin 1. safhası: Sahâbenin hepsi Allah’a ulaşmayı dilemişlerdir.

Sünnetin 2. safhası: Hepsi Resûlullah (S.A.V)’e tâbî olmuşlardır.

Sünnetin 3. safhası: Hepsi ruhlarını Allah’a teslim etmişlerdir.

Sünnetin 4. safhası: Hepsi fizik bedenlerini Allah’a teslim etmişlerdir.

Sünnetin 5. safhası: Hepsi nefslerini Allah’a teslim etmişlerdir.

 

13/RAD-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

Ve sahâbenin hepsi ruhlarını Allah’a teslim etmişlerdir:

 

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleridir).

 

Hidayet, insan ruhunun Allah’a ulaşmasıdır.

 

İnsan ruhu, Allah’a ulaştıktan sonra Allah’a teslim olur:

 

39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). Sonra yardım olunmazsınız.

 

Ve yine sahâbenin hepsinin vechlerini de Allah’a teslim ederek sünnetin dördüncü safhasını yaşadıklarını biliyoruz. Al-i İmran Suresi’nin 20. âyet-i kerimesi bu konuyu ispat ediyor:

3/AL-İ İMRAN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).

Eğer seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki: “Ben ve bana tâbî olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah’a teslim ettik.” O kitap verilenlere ve ÜMMΒlere de ki: “Siz de (fizik vücudunuzu Allah’a) teslim ettiniz mi?” Eğer teslim ettilerse o zaman (onlar) andolsun ki; hidayete ermişlerdir. Eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen (görev) ancak tebliğdir. Allah kullarını BASÎR’dir (görendir).

 

O halde, “hidayete ermişlerdir” demek, “ruhlarını Allah’a teslim etmişlerdir” manasındadır; çünkü 21. basamakta ruh Allah’a ulaşır, 22. basamakta ise ruh Allah’a teslim olur.

 

Nisa Suresi’nin 125. âyet-i kerimesi bu konunun ispat vasıtalarından sadece bir başka nev’idir:

 

4/NİSA-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen), vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).

O kişiden, vechi (fizik vücudu) dînde daha ahsen kim vardır? O kişi ki; vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuştur. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost ittihaz etmiştir.

 

Hz. İbrâhîm, Allah’ın nebî mürşididir.

Nefsini Allah’a teslim edenleri, Allahû Tealâ Yusuf Suresi’nin 108. ve Fussilet Suresi’nin 33. âyet-i kerimesinde bize açıklıyor:

 

12/YUSUF-108: Kul hâzihî sebîlî ed’û ilallâhi alâ basîretin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).

De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.”

 

41/FUSSİLET-33: Ve men ahsenu kavlen mimmen  de’â ilallâhi ve amile sâlihan ve kâle innenî minelmuslimîn.

“Muhakkak ki; ben Allah’a teslim oldum.” diyerek Allah’a çağırandan ve nefsi ıslâh edici ameller işleyenden  daha güzel söz söyleyen kim vardır?

Aziz kardeşlerimiz ;

Allah’ın Zatı’na çağıranın nefsini de Allah’a teslim eden olduğunu bu âyet-i kerime zaten bize açıklıyor. Çünkü, Allahû Tealâ’nın ancak nefsini Allah’a teslim eden Tövbe-i Nasuh’la tövbe edip salâha ulaşan, Allah’ın kölesi olup Allah’ın Zatı’na çağırmakla vazifeli kıldığını biliyoruz. Kur’ân-ı Kerim bunu söylüyor. Ve Resûlullah (S.A.V)’in sünnetinde de bu ispat vasıtası Yusuf Suresi’nin 108. âyet-i kerimesinde yer alıyor.

 

Resûlullah (S.A.V)’in 23 sene boyunca Allah’ın Zatı’na çağırdığını biz biliyoruz ama Resûlullah (S.A.V) kendisine tâbî olanların da Allah’ın Zatı’na çağırdığını söylüyor. Bu, sahâbenin hepsinin irşadla vazifeli kılındığının ifadesidir. (Tevbe-100)

 

O halde âyetlere baktığımız zaman konunun ispat vasıtalarının yüzlercesini bulabiliriz.

 

İBLİS VE AVANESİNE KARŞI GALİP OLANLAR VE ZAFERE ULAŞANLAR, ALLAH’IN RESÛLLERİNE TÂBÎ OLANLARDIR.

 

3/AL-İ İMRAN-53: Rabbenâ âmennâ bimâ enzelte vetteba’nerrasûle fektubnâ ma’aş şâhidîn.

“Rabbimiz, Senin indirdiğin şeye (İncil’e) inandık ve Resûl’üne tâbî olduk. Artık bizi şahit olanlarla birlikte yaz.”

 

7/A'RAF-157: Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî yecidûnehu mektûben indehum fît tevrâti vel incîli ye’muruhum bil ma’rûfi ve yenhâhum anil munkeri ve yuhıllu lehumut tayyibâti ve yuharrimu aleyhimul habâise ve yedau anhum ısrahum vel aglâlelletî kânet aleyhim, fellezîne âmenû bihî ve azzerûhu ve nasarûhu vettebeûn nûrellezî unzile meahu ulâike humul muflihûn(muflihûne).

Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları ümmî, nebî, resûle tâbî olurlar. Onlara ma’ruf ile (irfanla) emreder, onları münkerden nehyeder ve onlara tayyib olanları (temiz ve güzel olan şeyleri), helâl kılar. Habis olanları (kötü ve pis şeyleri), onlara haram kılar. Ve onların, ağırlıklarını (günahlarını sevaba çevirip, günahlarının ağırlığını) kaldırır. Ve üzerlerindeki zincirleri, (ruhu vücuda bağlayan bağ ve fetih kapısının üzerindeki 7 baklalı altın zincir) kaldırır. Artık onlar, O’na îmân ettiler ve O’na saygı gösterdiler ve O’na yardım ettiler ve O’nunla beraber indirilen Nur’a (Kur’ân-ı Kerim’e) tâbî oldular. İşte onlar, onlar felâha (kurtuluşa, cennet mutluluğuna ve dünya mutluluğuna) erenlerdir.

 

10/TEVBE-117: Lekad tâballâhu alennebiyyi velmuhâcirîne  vel ensârillezînettebe’ûhu fî sâ’atil’usreti min ba’di  mâ kâde yezîgu kulûbu ferîkin minhum summe tâbe aleyhim, innehu bihim ra’ûfun rahîm.

Andolsun Allah, Peygamber’in, muhacirlerin ve ensarın üzerine  tövbe ihsan etti. Ki onlar, içlerinde bir bölümün kalbi neredeyse kaymak üzereyken, ona güçlük saatinde tâbî oldular. Sonra onların tövbelerini kabul etti. Çünkü O; onlara (karşı) çok şefkatlidir, çok esirgeyicidir.

28/KASAS-35: Kâle seneşuddu adûdeke biahîke ve nec’alu lekumâ sultânen felâ yasilûne ileykumâ biâyâtinâ, entumâ ve menittebe’akumel gâlibûn.

(Allah) dedi ki: “Pazunu kardeşinle pekiştirip güçlendireceğiz, sizin ikinize de öyle bir güç ve yetki vereceğiz ki, âyetlerimiz sayesinde siz erişemeyecekler. Siz ve size uyanlar galip olanlarsınız.”

 

KABİR AZABI GELMEDEN EVVEL, ÖLÜM GELMEDEN EVVEL MUTLAKA ALLAH’IN DAVETİNE İCABET ETMEK VE MUTLAKA ALLAH’IN RESÛLܒNE, MÜRŞİDİNE TÂBÎ OLMAK BİR FARZ-I ÂYINDIR.

 

14/İBRÂHÎM-44: Ve enzirinnâse yevme ye’tîhimul’azâbu feyekûlullezîne  zalemû rabbenâ ahhirnâ ilâ ecelin karîbin nucib da’veteke ve nettebi’ırrusûl e velem tekûnû aksemtu min kablu mâ lekum min zevâl.

Azabın kendilerine geleceği gün (ile) insanları uyar ki, (o gün) zulmedenler, şöyle diyecekler: “Bizi yakın bir süreye kadar ertele ki, Senin çağrına cevap verelim ve resûllerine tâbî olalım.” Oysa daha önce, kendiniz için hiç zeval yoktur diye and içenler, sizler değil miydiniz?”

Aziz kardeşlerimiz ;

Ama iş işten geçtiğini Allahû Tealâ birçok âyet-i kerimede ifade ediyor. Çünkü, davete icabet etmek ve mürşide tâbî olmak yaşarken geçerlidir.

Davete icabet edenlerin alacağı mükâfat, ancak hayattayken mümkündür.

 

20/TAHA-134: Ve lev ennâ ehleknâhum bi’azâbin min kablihi lekâlû rabbenâ lev lâ erselte ileynâ resûlen fenettebi’a âyâtike min kalbi en nezille ve nahzâ.

Eğer Biz onları daha evvel azap ile azap etseydik, yok etseydik, muhakkak diyeceklerdi ki: “Ey Rabbimiz, ne olurdu bize bir resûl gönderseydin, biz de o resûle tâbî olsaydık.”

 

İnsanlar bu âyetlerden ders almayacaklarsa, acaba nasıl kurtuluşa ulaşmayı bekliyorlar?

 

28/KASAS-47: Ve lev lâ en tusîbehum musîbetun bimâ kaddemet eydîhim fe yekûlû rabbenâ lev lâ erselte ileynâ resûlen fe nettebia âyâtike ve nekûne minel mu’minîn(mu’minîne).

Ve eğer elleriyle takdim ettikleri (yaptıkları) sebebiyle onlara bir musîbet isabet ederse: “ Rabbimiz keşke bize bir resûl gönderseydin, böylece biz Senin âyetlerine tâbî olur ve mü’minlerden olurduk. “ diyecek olmasalardı (seni Nebî-Resûl olarak göndermezdik).

 

39/ZUMER-55: Vettebiû ahsene mâ unzile ileykum min rabbikum min kabli en ye’tiyekumul azâbu bagteten ve entum lâ teş’urûn(teşurûne).

Ve size Rabbinizden indirilmiş olan ahsen (emre) tâbî olun, size, farkında olmadan ve ansızın azap gelmesinden önce!

2/BAKARA-143: Ve kezâlike cealnâkum ummeten vasatan li tekûnû şuhedâe alen nâsi ve yekûner resûlu aleykum şehîdâ(şehîden), ve mâ cealnâl kıbletelletî kunte aleyhâ illâ li na’leme men yettebiur resûle mimmen yenkalibu alâ akibeyh(akibeyhi), ve in kânet le kebîreten illâ alellezîne hedallâh(hedallâhu) ve mâ kânallâhu li yudîa îmânekum innallâhe bin nâsi le raûfun rahîm(rahîmun).

İşte böylece insanların üzerine (hak) şahitler olmanız için Biz, sizi vasat (hayırlı, üstün ve faziletli) bir ümmet kıldık. Resûl de sizin üzerinize şahit olsun. Biz sadece Resûl’e uyanı, topuğu üzerinde geriye dönenden ayırıp bilmeniz için, halen o üzerine (yönelmekte) olduğunuz (Kâbe’yi) kıble yaptık. Bu elbette zor bir iştir, ancak Allah’ın hidayete erdirdiği kimseler hariç (bu onlara zor gelmez). Allah sizin îmânınızı zayi edecek değildir. Muhakkak ki Allah, insanlara (çok şefkatli ve merhametli) Rauf’ur Rahîm’dir.

       Aziz kardeşlerimiz,

Namaz kılarken iki şeye çok dikkat edilir: Bir tanesi niyet, diğeri de kıble.

Namazda niyet şarttır ve kıbleye dönmek de farzdır. Acaba bu bize ne hatırlatmalı? Fizik bedenin amelinin Allah için olabilmesi, bu ameli Allah için yerine getirmeye bağlı ama o ameli Allah için yerine getirebilmek ancak ruhun talebine tâbî olmaya bağlı. Ruhun talebini de gerçekleştirecek Allah’ın mürşididir. Mürşidin bütün talepleriyle ruhun talepleri paraleldir. Sizin nefsinize uysa da, uymasa da böyledir.

 

MÜRŞİDE TÂBÎ OLMAYAN, RUHUNUN TALEBİNE UYMAYANDIR.

 

4/NİSA-115: Ve men yuşâkıkır resûle min ba’di mâ tebeyyene lehul hudâ ve yettebi’ gayre sebîlil mu’minîne nuvellıhî mâ tevellâ ve nuslihî cehennem(cehenneme) ve sâet masîrâ(masîran).

Kim kendisine hidayet beyan edildikten, açıkladıktan, sonra resûle muhalefet ederse ve mü’minlerin yolunun dışında bir yola tâbî olursa, onu döndüğü yolda bırakırız ve onu cehenneme sokarız. O gidilen yer (yani cehennem) ne kötüdür.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Nebîler Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, “İsteyen cennete gider, istemeyen gitmez.” buyuruyor.

Sahâbe soruyor:

-Ey Allah’ın Resûlü! Cenneti istemeyen bir insan olabilir mi?

Resûlullah (S.A.V)’in verdiği cevap gayet açık:

“Beni istemeyen, cenneti istememiştir.”

 

Bunu demekle, aslında bir noktada Allah’a ulaşmayı dilemeyeceklerin kurtuluşa ermeyeceğini ifade ediyor. Allah’a ulaşmayı dileyenlerin de mutlaka ömür sermayesi vefa ederse, mürşidlerine tâbî olan kişiler olduğunu ispat ediyor.

 

22/HAC-54: Ve li ya’lemellezîne ûtul ılme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).

Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, resûlün, nebînin) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, ona îmân etmeleri, onların kalplerinin onu, (Allah’ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm’e hidayet edendir.

 

O halde tâbîiyet, burada da devreye girmektedir.

Allahû Tealâ, “Yâ İsa, sana tâbî olanlara Biz ruhbaniyeti farz kılmadık, onlar icat ettiler.” diyor.

Ruhbaniyette, Allah’ın söylemediği bir uygulama var. Bunlar, özellikle, tamamen dünyadan kesilmek ve belki evlenmemek ve özellikle, birçok rahibin de Allahû Tealâ’nın yerine geçmeleridir. “Biz günah affediyoruz.” diyerek Allah’ın emrine uygun hareket etmeyenleri Allah adına cezalandırmalarıdır.

Aziz kardeşlerimiz ;

Allah’ın âyetlerine uymayan böylesi bir negatif uygulamanın rahiplerdeki izharı mürşidlere de sirayet ediyor, sanki mürşidler de böyleymiş gibi görülüyor. Halbuki hiçbir mürşid, “Ben senin günahını affediyorum.” demez. Affeden Allahû Tealâ’dır. Tâbîiyetle, mürşide tâbî olmak noktasında “Allah’ın günahları mağfiret edeceğini” Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de yüzlerce âyet-i kerimede ispat ediyor. O halde bu bize şunu anlatmalıdır:

MUTLAKA MÜRŞİDE TÂBÎ OLMAMIZ BİZİ KURTULUŞA ULAŞTIRACAKTIR.

 

7/A'RAF-3: Ittebiû mâ unzile ileykum min rabbikum ve lâ tettebiû min dûnihî evliyâ(evliyâe), kalîlen mâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Rabbinizden size indirilene tâbî olun. Ve ondan başka dostlar edinmeyin. Ne kadar az tezekkür ediyorsunuz.

 

3/AL-İ İMRAN-21: İnnellezîne yekfurûne bi âyâtillâhi ve yaktulûnen nebiyyîne bi gayri hakkın ve yaktulûnellezîne ye’murûne bil kıstı minen nâsi, fe beşşirhum bi azâbin elîm(elîmin).

Muhakkak, o Allah’ın âyetlerini inkâr edenleri, haksız yere peygamberlerini öldürenleri, insanlardan adalet ile emredenleri öldürenleri, işte onları elîm bir azap ile müjdele.

 

2/BAKARA-170: Ve izâ kîle lehumuttebiû mâ enzelallâhu kâlû bel nettebiu mâ elfeynâ aleyhi âbâenâ e ve lev kâne âbâuhum lâ ya’kılûne şey’en ve lâ yehtedûn(yehtedûne).

Ve onlara: “Allah’ın indirdiği şeye tâbî olun!” denildiğinde; “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yola) tâbî oluruz.” dediler. Ve eğer, onların ataları hiçbir şeyi akıl etmiyor ve hidayete ermemiş olsalar bile mi?

 

5/MAİDE-104: Ve izâ kîle lehum teâlev ilâ mâ enzelallâhu ve iler resûlî kâlû hasbunâ mâ vecednâ aleyhi âbâenâ e ve lev kâne âbâuhum lâ ya’lemûne şey’en ve lâ yehtedûn(yehtedûne).

Onlara: “Allah’ın indirdiğine (Kur’ân’a) ve Resûl’e (itaate) gelin.” denildiğinde: “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz şey (dîn) bize yeter (kâfi) “derler. Ya onların babaları (bu gerçeklere ait) bir şey bilmiyorlarsa ve de hidayete ermemişlerse de mi?

 

Rabbimizden indirilen Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın vahiy ettiği kişiye gelir.

 

ALLAHÛ TEALÂ İRŞADLA, KENDİLERİNE VAHYETTİĞİ KİŞİLERİ VAZİFELİ KILIYOR.

 

21/ENBİYA-7: Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).

Ve senden önce, vahyettiğimiz rical (erkekler)den başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (daimî zikrin sahiplerine) sorun.

 

O halde eğer Rabbimizden indirilene tâbî olacaksak, Allahû Tealâ’nın irşadla vazifeli kıldığı zikir ehline sormamız lâzımdır. Sahâbenin Nebîler Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e sorduğu gibi…

 

16/NAHL-43: Ve mâ erselnâ min kablike illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).

Ve Biz, senden önce, kendilerine vahiy ettiğimiz ricalden (erkeklerden) başkasını (resûl olarak) göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, o taktirde zikir ehline sorun!

 

16/NAHL-44: Bil beyyinâti vez zubur(zuburi), ve enzelnâ ileykez zikre li tubeyyine lin nâsi mâ nuzzile ileyhim ve leallehum yetefekkerûn(yetefekkerûne).

Beyyinelerle (ispat vasıtaları ile) ve semavî kitaplarla (resûller gönderdik) onlara indirilenleri, insanlara beyan etmen (açıklaman) için sana da zikri (Kur’ân-ı Kerim’i) indirdik. Umulur ki böylece onlar, tefekkür ederler.

Aziz kardeşlerimiz ;

Bu âyet-i kerime; “Benim aklım var, Kur’ân-ı Kerim de elimde, Allahû Tealâ da “O’na tâbî olun.” diyor. O halde ben kendi kendime tâbî olurum.” diyenlere cevaptır.

 

Ne yazık ki; başlangıç noktasında akla yol gösteren, aklın Allah’ın âyetlerine nasıl adapte edilmesi gerektiğini ifade eden, Allah’ın bir vazifeli mürşidi yoksa sizin kendi kendinize bunu yapmanız mümkün değildir.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Bu neye benziyor? Evinizin elektrik ihtiyacını doğrudan doğruya gidip 180’lik 380 watt’lık hatlardan mı alıyorsunuz? “Nasıl olsa evimin önünden geçiyor, haydi ben buraya bağlanayım.” diyebilir misiniz? Haydi yapın bakalım. Yapamazsınız! ancak evinizin ihtiyacı olan elektrik, trafolardan dağıtılır ve ancak o zaman kullanabilirsiniz. İşte Kur’ân-ı Kerim, Allahû Tealâ’nın vahyidir ve bizimle Allah’ın vahyi arasında, vahyi alan ve bizim akıl seviyemize indirgeyen bir trafo (Allah’ın Mürşidi) her zaman vardır ve farzdır. O, idrak seviyemiz neyi gerektiriyorsa, o seviyede indirir. Aksi taktirde siz, Kur’ân-ı Kerim’e kendi kendinize (Allah’ın istemediği) bir mana  verirseniz ve insanlar da bu âyet-i kerimelere tâbî olurlarsa, insanlar arasında fitne ve fesadın çıkmasına sebep olunmuş olur. Yani insanlar Allah’ın yolundan saptırılırlar. Fesat nedir? Fesat, insanların Allah’ın yolundan saptırılması işlemidir.

O halde, kalbinde zeyg olanlar, müteşabih âyet-i kerimelere tâbî olmak suretiyle insanları Allah’ın yolundan saptırırlar. Halbuki; her âyet-i kerime, insanların Allah’ın yoluna tâbî olması için Allah tarafından bizlere yapılan bir açıklamadır.

Aziz kardeşlerimiz;

Akılıma şimdi geldi!.Burada bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum. İnanıyorum ki, sizlere de çok enteresan gelecek .

Olay şu;

Bir büyüğümle sohbet ediyorduk  bana çıkardı bir kitap gösterdi Kitapta diyor ki; “ Asır ve zamanlar değiştikçe yenileşen ve insanların gönüllerini nurî Muhammediye bağlayan bu mürşid ve müceddidler “trafo” merkezleri gibidirler. Barajlardan aldıkları ışık cereyanını, kendilerine bağlanan en ücra köşelere kadar ulaştırırlar. Çünkü, böyle bir merkez kurulmazsa ışık zayıflar ve etrafa verilemez hale gelir. İşte bu merkezler ana kaynaktan gelen enerji ve ışığı o etrafa yaydıkları gibi, mürşidler de ilâhi feyizlerin oluklarıdır. O feyizleri oradan alır, Mü’minlerin kalbine aktarırlar. Böylece mürşidler, imanın sevgi ve aşkını zamanlarında tazeler, nuri Muhammediyeyi eski parlaklığına çevirirler. İşte Resûl-i Ekrem’in; “mürşidler Peygamberlerin varisleridir” buyurmasının sırrı da ilmi tecrübelerde bunun böyle olduğunu kabul ederek, selef ve halef bu yola sarılmışlardır.” Noktasına virgülüne dokunmadan sizlere aktardım. Ve bendeniz bu kitabın peşine düştüm.

Bu kitap, diyanetin teftiş kurulu üyeliğini yapmış Sn. Ahmet serdaroğlu’na ait. Kitap diyanetin yayınlarında yok. Sözde araştımacıyız ya! araştırırken yazar’ın damadı ile tanıştım . Bende var sana getiriyim dedi .Ertesi gün yanına gittim evde bulamadığını söyledi . İlk günü bir saat bu yazılanı konuştuk ayrıldık. İkinci gün daha etraflı bir konuşmamız oldu .Sükünetle beni sonuna kadar dinledikten sonra bana şu cümleyi söyledi “ Bu ilmi nerden aldın” Bende dilim döndüğünce anlattım. öylece yüzüme bakakaldı ve de tokalaşıp ayrıldık. arada bir görüşüyoruz. Ve ben bununla da yetinmedim.

Hacı Bayram Camii’nin orada bulunan kitapçıları gezerken bir kitapevinin de akrabaları olduğunu öğrendim . Onlarda bizde var yarin gel verelim dediler. Ertesi gün gittiğimde kitabı bulamadıklarını söylediler.Ve ben kendilerine yazar’ın bunu nasıl yazdığını sorduğumda yaşlı bir zat şunu söyledi “ O’nun babası veya dedesi tasavvuf ehli imiş O, ilmi onlardan almış.Enteresan değil mi? Tabi ben yetinmedim kitabı basan matbaayı biliyor musunuz? dedim  karşımızdaki dükkân dediler. Ama şimdi cıncık, boncuk satıyorlar dediler.o dükkana varıp kitabı sorduğumda bulamazsın dediler .Bende dedim ki sizin kütüphaneniz vardır veya arşiviniz vardır ,basmış olduğunuz kitaplardan bir tane saklarsının dedim Hayır saklamıyoruz dediler ve neden bu kitabı bu kadar üstüne düşüp arıyorsun dediklerinde elimdeki fotokopi yi onlara okuttum. Onlarda öylece yüzüme baka kaldılar. Düşünebiliyor musunuz? Bu gün bu camia ve bir çok ilâhiyat profesörleri Mürşid yoktur, Mürşid puttur. Diyor.

Kitabın adı: Tasavvufi Hakikâtler.

Yazar’ın adı; Ahmet Serdar oğlu.

Matbaa: Yeni İlâhiyat kitap evi.

Allah Ondan Razı Olsun.

   

Evet biz konumuza dönelim:

İlimde rüsuh sahibi olan “râsihûn” da muhkem ve müteşabih âyetlerin Allah’tan olduğuna îmân etmektedir ama bunların da müteşabih âyet-i kerimeleri açıklama yetkileri yoktur. Âyetleri tezekkür edemezler. Müteşabih âyet-i kerimeleri kim açıklayabilir? “İllâ ulûl’elbab.” O halde Kur’ân-ı Kerim’le sizin aranızda ehl-i zikir (ulûl’elbab) olan birisinin olması gerekir. İşte bu, Allah’ın mürşididir. Siz Allah’ın açıklamalarına kulak vermezseniz, o zaman kurtuluşa ulaşmanız mümkün değildir. 14 asır evvel ana lisanı Arapça olan Arap bedevîlerin hepsi:

“Ey Allah’ın Resûlü! Kur’ân-ı Kerim’i biz okuyoruz, sana gerek yok.” demediler.

 

ALLAHÛ TEALÂ, “RABBİNİZİN KATINDAN GELEN KUR’ÂN’A TÂBÎ OLUN! DERKEN MÜRŞİDİN DE ALLAH’IN KATINDAN GELEN VAHYE TÂBÎ OLMASINI İSTİYOR.

 

47/MUHAMMED-14: E fe men kâne alâ beyyinetin min rabbihî ke men zuyyine lehu sûu amelihî vettebeû ehvâehum.

Öyleyse, Rabbinden beyine (delil) üzerinde olan kişi, kötü ameli kendisine süslü gösterilen ve hevalarına tâbî olan kişiler gibi midir?

 

Resûl, “Ben sizin hevânıza tâbî olmam! Ben, bana vahyolunana tâbî olurum.” diyor.

 

6/EN'AM-50: Kul lâ ekûlu lekum indî hazâinullâhi ve lâ a’lemul gaybe ve lâ ekûlu lekum innî melek(melekun), in ettebiu illâ mâ yûhâ ileyy(ileyye), kul hel yestevîl a’mâ vel basîr(basîru),e fe lâ tetefekkerûn(tetefekkerûne).

De ki: “Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Ve gaybı bilmiyorum. Size, muhakkak ki ben bir meleğim demiyorum. Ancak bana vahyedilene tâbî olurum.” “Basiretle gören ve görmeyen bir olur mu, hâlâ tefekkür etmiyor musunuz?” de.

 

6/EN'AM-56: Kul innî nuhîtu en a’budellezîne ted’ûne min dûnillâh(dûnillâhi), kul lâ ettebiu ehvâekum kad dalaltu izen ve mâ ene minel muhtedîn(muhtedîne).

De ki: “Muhakkak ki ben, dua ettiğiniz Allah’tan başka şeylere kul olmaktan men edildim.” De ki: “Sizin heveslerinize (nefsinizin afetlerinin dileklerine) uymam, eğer uyarsam (öyle olursa), dalâlette olmuş olurum ve hidayete erenlerden olmam.”

 

7/A'RAF-203: Ve izâ lem te’tihim biâyetin kâlû lev lectebeytehâ, kul innemâ ettebiu mâ yûhâ ileyye min rabbî hâzâ besâiru min rabbikum ve huden ve rahmetun li kavmin yu’minûn (yu’minûne).

Ve onlara bir âyet getirmediğin zaman “Onu derleyip toplasaydın (bir âyet düzseydin) olmaz mıydı?” dediler. De ki: “Rabbimden bana ne vahyolunursa ben ancak ona tâbî olurum.” Bu, Rabbinizden basiretler (kalp gözlerinizin görmesini sağlayacak olan yardımlar)dır. Ve hidayete erdiren (Allah’a ulaştıran)dır. Ve mü’min olan (kalbine îmân yazılan) bir kavim için rahmettir.

 

10/YUNUS-15: Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin kâlellezîne lâ yercûne likâena'ti bi kur'ânin gayri hâzâ ev beddilh(beddilhu), kul mâ yekûnu lî en ubeddilehû min tilkâi nefsî, in ettebiu illâ mâ yûhâ ileyy(ileyye), innî ehâfu in asaytu rabbî azâbe yevmin azîm(azîmin).

Ve onlara âyetlerimiz, delillerle okunduğu zaman Bize ulaşmayı dilemeyen kimseler şöyle dedi: “Bize bundan başka bir Kur’ân getir veya O’nu değiştir.” De ki: “O’nu, kendi nefsimden (bir şey) ilka ederek benim değiştirmem olamaz. Ben ancak bana vahyolunan şeye tâbî olurum. Şâyet Rabbime asi olursam muhakkak ki ben, büyük günün azabından korkarım.”

 

46/AHKÂF-9: Kul mâ kuntu bid’an miner rusuli ve mâ edrî mâ yuf’alu bî ve lâ bikum, in ettebiu illâ mâ yûhâ ileyye ve mâ ene illâ nezîrun mubîn(mubînun).

“Ben diğer resûllerden farklı bir (bidat) ortaya çıkarmış değilim.” de. Ve bana ve size ne yapılacağını ben bilemem. Ben sadece bana vahyedilene tâbî olurum. Ve ben apaçık bir nezirden başka bir şey değilim.

 

2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve leinitteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).

Sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden (asla) razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (var ya) işte o, hidayettir.” Sana gelen bunca ilimden sonra eğer onların hevalarına uyarsan andolsun ki; Allah’tan sana ne bir dost ve ne de bir yardımcı olur.

 

2/BAKARA-145: Ve le in eteytellezîne ûtûl kitâbe bi kulli âyetin mâ tebiû kıbletek(kıbleteke) ve mâ ente bi tâbîın kıbletehum, ve mâ ba’duhum bi tâbîın kıblete ba’d(ba’dın), ve le initteba’te ehvâehum min ba’di mâ câeke minel ilmi inneke izen le minez zâlimîn(zâlimîne).

Andolsun ki; kendilerine kitap verilenlere âyetlerin (kanıt, belge) hepsini getirsen yine de senin kıblene tâbî olmazlar (uymazlar). (Elbette) sen de onların kıblesine uymazsın. (Zaten) onlar da birbirlerinin kıblesine uymazlar. Andolsun ki; sana gelen bunca ilimden sonra onların hevalarına uyacak olursan; hiç şüphesiz o zaman sen de, elbette zalimlerden olursun.

 

5/MAİDE-48: Ve enzelnâ ileykel kitâbe bil hakkı musaddıkan limâ beyne yedeyhi minel kitâbi ve muheyminen aleyhi fahkum beynehum bimâ enzelallâhu ve lâ tettebi’ ehvâehum ammâ câeke minel hakk(hakkı) li kullin cealnâ minkum şir’aten ve minhâcâ(minhâcen) ve lev şâallâhu le cealekum ummeten vâhıdeten ve lâkin li yebluvekum fî mâ âtâkum festebikûl hayrât(hayrâti) ilâllâhi merciukum cemîan fe yunebbiukum bimâ kuntum fîhi tahtelifûn(tahtelifûne).

Sana (Ey Muhammed)! Ellerindeki kitapları tasdik edici (doğrulayıcı) ve onu koruyucu olarak bu Kitab’ı hak ile indirdik. Artık onların aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana Hakk’tan gelenden ayrılıp da, onların hevalarına uyma. Sizden hepiniz için bir şeriat ve açık bir yol belirlemiştik. Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Ancak bu sizi, verdikleri ile denemek içindir. O halde hayırlarda yarışın. Sizin hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri, size haber verecek.

 

5/MAİDE-49: Ve enıhkum beynehum bimâ enzelallâhu ve lâ tettebi’ ehvâehum vahzerhum en yeftinûke an ba’dı mâ enzelallâhu ileyk(ileyke) fe in tevellev fa’lem ennemâ yurîdullâhu en yusîbehum bi ba’dı zunûbihim ve inne kesîran minen nâsi le fâsıkûn(fâsıkûne).

Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet, onların hevalarına uyma. Allah’ın sana indirdiği (şeyler) nin bir kısmından seni fitneye düşürmelerinden sakın. Eğer (haktan) yüz çevirirlerse bil ki; Allah, bir kısım günahları yüzünden, onları bir musîbete uğratmak istiyor. Muhakkak ki; insanların çoğu, gerçekten fasıklardır.

 

O halde bugün Kur’ân-ı Kerim’le çelişen, el yazması kitaplarda dercedilen geleneksel İslâm tatbikatının karşısına kim çıkabilir? Ancak Allah’ın vahye mazhar kıldığı, Allah’ın vazifeli kıldığı mürşid. Nitekim Mehdi (A.S) bu görevin bu gün yegâne sahibidir.

Aziz kardeşlerimiz ;

İnsanlar ne düşünürlerse düşünsünler, ne söylerlerse söylesinler O sadece Allah’ın doğrularını Kur’ân-ı Kerim’le ispat ediyor ve bizlere öğretip bizlere yaşattırıyor.

 

ALLAHÛ TEALÂ TÂBÎ OLMAMAMIZ GEREKEN YOLLARI ÖĞÜTLÜYOR.

 

7/A'RAF-142: Ve vâadnâ mûsâ selâsîne leyleten ve etmemnâhâ bi aşrin fe temme mîkâtu rabbihî erbaîne leyleh(leyleten), ve kâle mûsâ li ahîhi hârûnahlufnî fî kavmî ve aslıh ve lâ tettebi’ sebîlel mufsidîn(mufsidîne).

Musa (A.S)’a otuz gece vaad ettik ve onu on ile tamamladık. Böylece onun Rabbinin kararlaştırdığı zaman, kırk geceye tamamlandı. Ve Musa (A.S), kardeşi Harun’a şöyle dedi: “Kavmimde bana halef ol (benim yerime geç) ve ıslâh et ve müfsidlerin (fesat çıkaranların) yoluna tâbî olma.”

 

Allah, Resûlü’ne sesleniyor:

 

a-) Müfsidlerin yoluna tâbî olma! Mürşidlerin yoluna tâbî ol!

Ne demektir bu? Siz mürşide tâbî olmazsanız mutlaka müfsidlerin yoluna tâbîsiniz. Onların tuzağından kurtulamazsınız.

 

O halde insanoğlu için iki durum söz konusudur: Ya mürşidlerine tâbîdirler ya nefslerine tâbîdirler. Bir üçüncü alternatif söz konusu değildir.

“Efendim, ben mürşide tâbî olmayacağım; ama ben nefsime de tâbî olmayacağım.” Hayır, böyle bir durum mümkün değildir. İşte Allah, Resûlü’ne sesleniyor:

 

10/YUNUS-89: Kâle kad ucîbet da’vetukumâ festekîmâ ve lâ tettebi ânni sebîlellezîne lâ ya’lemûn(ya’lemûne).

(Allahû Tealâ) şöyle buyurdu: “İkinizin duasına icabet edilmiştir (kabul edilmiştir). Artık ikiniz de (kendinizi dîne) ikame edin (Allah’a çağırmaya devam edin). Bilmeyen kimselerin Benden (uzaklaşan) yoluna tâbî olmayın.” dedi.