![]() |
Mutluluğun Sitesine Hoş Geldiniz |
![]() |
|||||||||||||||
| Sorular ve Cevaplar | |||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
SORU: Kurân-ı Kerimde kalpleri kasitûn olanlar kimlerdir? Tarikat nedir? Tasavvuf nedir?
CEVAP: Allahû Tealâ buyuruyor:
72/CİNN-14: Ve ennâ minnel muslimûne ve minnel kâsitûn(kâsitûne), fe men esleme fe ulâike teharrev raşedâ(raşeden). Ve gerçekten bizden, (Allaha) teslim olanlar da var ve bizden kasitûn (kalpleri kasiyet bağlamış) olanlar da var. Artık kim (Allaha) teslim olmuşsa (ruhunu teslim etmişse) işte onlar, irşad olmayı (nefsin ve iradenin teslimini) arayanlardır (dileyenlerdir).
Aziz kardeşimiz ; Kalpleri kasitûn olanlar, zikirsiz oldukları için kalpleri kapkaranlık olanlardır. Zikretseler bile kalpleri aydınlanamaz. Kalbin aydınlığı, teslim olanlar için geçerlidir. Teslim olanlar; ruhlarını, fizik vücutlarını (vechlerini), nefslerini, iradelerini yaşarken Allaha teslim edenlerdir. Her birisi bir teslimi içerir.
Allahû Tealâ buyuruyor : 72/CİNN-15: Ve emmel kâsitûne fe kânû li cehenneme hatabâ(hataben). Ve lâkin, kasitûn olanlar (kalpleri zikirsizlikten kasiyet bağlayanlar), işte onlar cehenneme odun oldular.
Allahû Tealâ burada cinlerden bahsediyor; ama insanlar için de aynı şey söz konusudur. Allaha yaşarken kalben ulaşmayı dilemeyenler, kalpleri kasitûn olanlardır.
39/ZUMER-22: E fe men şerehallâhu sadrehu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin). Allah kimin göğsünü İslâm için (Allaha teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allahın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.
Allaha teslim olmak isteyenlerin, mürşidlerini aramaları gerektiği belirtilmektedir.
Aziz kardeşimiz ; Bir insanın Allaha teslim olabilmesi, mutlaka mürşidine ulaşmasıyla mümkündür; çünkü, kişi ancak mürşidine ulaştığı zaman, teslim olmanın, kalbini kasitûn olmaktan kurtaracak olan temel standartları sağlamış olur. Ne zaman bir insan mürşidine ulaşıp, 12 ihsanla tâbî olursa o zaman Allahû Tealâ, o kişinin kalbinin içine îmân kelimesini yazıyor. Kalp, zikir yapınca nefs tezkiyesini sağlayacak olan bir güzellik kazanır. Kişi zikir yaptığı zaman, Allahın katından gelen rahmet, fazl ve salâvat ismindeki üç nur, hareketli hale gelmiş olan kalbin mührünü kalbin zulmanî kapısına kadar indirir, zulmanî kapıyı kilitler. Rahmetin, fazlın ve salâvatın ardı ardına, kesintisiz olarak gelmesi ve mührün üzerine baskı yapması sebebiyle mühür, zulmanî kapıyı hep kapalı tutacaktır. Zikir boyunca şeytanın karanlıkları o kişinin kalbine giremeyecektir. Bundan evvel, o kişinin kalbi %100 karanlıklarla doluydu. O karanlıkları çekecek olan küfür kelimesi artık kalpte yoktur. Kalbe, fazılları kendine çekecek ve yapıştıracak olan îman kelimesi yazılmıştır. Bunun üzerine, kişi zikir yaptıkça rahmet, fazl ve salâvat nurları bütün kalbi mutlaka %100 doldurur ve kalbin içindeki bütün afetleri kapı dışarı eder. Çünkü, o afetleri nefsin kalbinde tutabilecek olan bir güç artık mevcut değildir, küfür kelimesi kalpten alınmıştır. Îman kelimesinin manyetik alanı ile fazılların manyetik alanı birbirine terstir. Birisi (N) kutbu, birisi (S) kutbudur. Bu sebeple birbirlerini çekerler ve sabit olan îman kelimesinin etrafında Allahın katından gelen, hareketli olan fazıllar yerleşirler. Onlar da sabit olmayı tamamlarlar, kalbin îman kelimesinin etrafında toparlanmaya başlarlar. Zikir bittikten sonra kalbin içindeki nurlar dışarı atılacaktır ama, îman kelimesinin etrafında yapışmış olanlar, dışarı atılamazlar. Niçin atılacaklardır? Çünkü, zikir bittiği zaman, mührün üzerine baskı yapan rahmet, fazl ve salâvat nurları artık gelmeyecektir. Gelmeyince mührün üzerindeki baskı kalktığı için aşağıdan, topraktan kişinin ayaklarına, bacaklarına ve kalbine ulaşan karanlıklar, afetler kalbin kapısını zorlayacaklar ve kalbin içini dolduracaklardır. Îman kelimesinin etrafında yapışan fazılların dışındaki bütün kalbin boşluğu karanlıklarla yeniden dolacaktır ve her seferinde kalbin îman kelimesinin etrafında toplanan fazıllar artacağı için, ruh Allaha doğru yolculuk yapacaktır. Nefsin kalbi ise, devamlı fazıllarla %7, %7 dolacaktır. 7 gök katını aşarak %49 fazl, %2 rahmetten oluşan %51 nur dolumu tamamlandığında kişinin ruhu, 7 gök katını aşmış ve Allaha ulaşmış olacaktır. Nefsin kalbinin %51i nurlarla dolu olacaktır. Burası o kişinin ruhunun hidayete erdiği noktadır ve bu noktada ruh Allaha yaşarken dönmüştür, ulaşmıştır. Nefs de tezkiye olmuştur. Önce ruh Allaha kul olacaktır. Bu, yaşarken kalben Allaha ulaşmayı dilemekle başlar.
39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en yabudûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi). Onlar ki; tâguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allaha yöneldiler (Allaha ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!
Aziz kardeşimiz ; Eğer kişi tâbî olmasaydı, kalbinin içine îmân kelimesi yazılmayacaktı ve kalpte faziletlerin birikimi ve ruhun Allaha teslimi, yaşarken mümkün olmayacaktı. Bu nurların %81i bulduğu noktadaki fizik vücudun (vechin) teslimi mümkün olmayacaktı. Kişinin daimî zikre ulaşmasıyla, nefsin Allaha yaşarken teslimi mümkün olmayacaktı. Ve nihayet 19 defa kalbin müzeyyen olmasıyla iradenin Allaha yaşarken teslimi mümkün olmayacaktı. Hepsi irşad makamına tâbî olduktan sonra başlayan bir güzelliği simgeler. Tâbîiyetle nefsin kalbinin temizlenmesi arasında, tâbî olmakla Allaha teslim olmak arasında bir illiyet rabıtası vardır.
Allahû Tealâ buyuruyor: 72/CİNN-16: Ve en levistekâmû alet tarîkati le eskaynâhum mâen gadekâ(gadekan). Ve eğer onlar, tarikat üzere olarak (Allaha) yönelselerdi, onları mutlaka bol su (rahmet) ile sulardık (bol bol rahmet ulaştırırdık) ki.
Allahû Tealâ sadece tarikat üzere olanlara, (ruhlarını, Allaha doğru yola çıkarmış olanlara) kanacakları kadar rahmet göndereceğini (nefslerinin kalbinin rahmetle dolacağını) ifade ediyor. Allahın kalpte toplanacak nuru; rahmet açısından alırsak, %2dir, ama doldukları nokta, nefsin kalbinin %100 Allahın nurlarıyla dolduğu yerdir. %98i fazıllar, %2si rahmettir. Öyleyse, neden Allahû Tealâ sadece rahmet kelimesini kullanmamış, mâi verilecek diyor? Çünkü, rahmet kelimesi Türkçemizde yağmur olarak kullanılır. Rahmet yağıyor dediğimiz zaman, yağmur yağıyor mânâsınadır o. Gerçekten rahmet ve fazıllar, yağmur yağışının aynıdır. Kapalı bir binanın içinde yağmur yağdığını görürsünüz ama aslında dışarıda zannedersiniz yağmuru. Bakarsınız ki dışarıda yağmur yağmıyor. O zaman anlarsınız ki Allahû Tealâ size kalp gözünüzle Allahın nurlarını gösteriyor. Rahmet nuru da yağmur gibidir. Fazıllar da yağmur gibidir. Salâvat da yağmur gibidir. Allahû Tealânın gönderdiği nurlar (yağmur, sıvı olduğu cihetle) rahmet de, fazl da salâvat da mâi hüviyetindedir. Onlara kanacakları kadar mâi veririz diyor Allahû Tealâ. Daimî zikirle nefslerinin kalbi tamamen doluncaya, arkasından da 19 mertebe kalpleri müzeyyen oluncaya kadar mâi indirdik diyor, Allahû Tealâ.
ALLAHÛ TEALÂ, İSLÂMDA TARİKATIN VAR OLDUĞUNU SÖYLÜYOR.
Tarikat nedir? Tarik, yol; tarikat da yollar demektir. Gerçekten iki ayrı cepheden yollar var. Birincisi, yaşarken kalben Allaha ulaşmayı dilediğiniz noktadan itibaren başlayan ve 7. basamakta biten ilk tarik veya sırattır. 7 safhada, 7 tarik söz konusudur. 7. basamaktan 14. basamağa kadar 2. tarik. 14. basamaktan 21. basamağa kadar devam edeni Sırat-ı Mustakîm adını alır. Orada fiilî olarak, Allaha ulaştıran bir yol söz konusudur. Diğer Sırat-ı Mustakîmler; ruhu Allaha teslim eden Sırat-ı Mustakîm, fizik vücudu Allaha teslim kılan Sırat-ı Mustakîm, nefsi Allaha teslim kılan Sırat-ı Mustakîm, iradeyi Allaha teslim kılan Sırat-ı Mustakîm olmak üzere dört tane Sırat-ı Mustakîm oluştururlar. 14-28 basamaklarını kaplarlar. Öyleyse tarikat dediğimiz zaman, bütün bu yollar anlaşılır. Aslında bunlar teslim yollarıdır. Sadece ruhumuz için Allaha ulaştıran bir yol söz konusudur. Diğerlerinde bir ulaşma değil, bir arınma, bir tekâmül (kemâl derecelerinde olgunlaşmak) söz konusudur. Tarikatı insanlar inkâr ediyorlarsa, o zaman Kurân-ı Kerimin bu âyet-i kerimesini inkâr ediyorlar, demektir. Bu da küfürdür. Zaten bunu inkâr edebilen kişi, hiçbir zaman yaşarken kalben Allaha ulaşmayı dilemeyecek olan bir insandır. Zaten o kişi tarikatı inkâr etse de etmese de yaşarken kalben Allaha ulaşmayı dilemediğine göre kurtuluşu da söz konusu değildir. Dileyen Kurân-ı Kerime inanır, dileyen inanmaz. O, inkâr edenin veya îmân edenin kendisinin bileceği şeydir. Allah ona karışmaz. Çünkü, kişiyi, bütün yaptıklarından kendi amel defteriyle hesaba çeker. Mükâfatı hak edene, mükâfatı tam olarak verilir. Cezayı hak edene, cezası tam olarak verilir. Öyleyse, Allahû Tealâ, amellerimize müdahale etmez.
Tarikatı inkâr edenler, Allaha yaşarken kalben ulaşmayı dilemeyenlerdir. Allah indindeki durumlarını, kurtuluşa (felaha) ulaşamayanlar, Allahın cennetine giremeyenler, dünya saadetini yaşayamayanlar olarak tasvir etmek lâzımdır. Tarikat deyince, genel çerçeve içerisinde ruhun yaşarken Allaha ulaşması istikâmetindeki 7 gök katını birbirine bağlayan Tarik-i Mustakîm anlaşılmaktadır. Oysa ki, hem Tarik-i Mustakîmin başladığı ana dergâhtaki altın kapının bulunduğu yere kadar kişinin tâbî olduğu yerden, ruhunun ulaşması söz konusudur; hem de 7. gök katından sonra 7 âlemin geçilmesi söz konusudur. 7. âlemin sonunda da Sidretul-Müntehadan Allaha kadar bir dördüncü tarikle Allaha ulaşmak söz konusudur ve bu bir bütünü içerir. Tarikat yolcuları (yolların yolcuları) Allaha aslında ruhlarını, fizik vücutlarını(vechlerini), nefslerini ve iradelerini teslim edenlerdir. Ama diğerleri böyle bir teslimi bilmedikleri için onu kabul etmeyebilirler. Etmezlerse hesabı kendileriyle Allah arasındadır. Sadece iki nevi insan vardır, Kurân-ı Kerimde: Yaşarken kalben Allaha ulaşmayı dileyenler ve dilemeyenler. Dilemeyenlerin muhtevası ne olursa olsun, ne yazık ki, kurtuluşları mümkün değildir.
TASAVVUF NEDİR? Tasavvuf, konunun bütünüdür. İslâmı yaşamaktır. Tarikat, konunun seyr-i sulûkla ve diğer teslimlerle alâkalı kesimleridir. Tasavvuf, İslâmın hayatımıza geçirilmesi, bütün boyutlarıyla yaşanmasıdır. Mutlaka 4 teslimi içerir. Tarikat, sadece bu teslimleri muhtevasına alan temeli ifade eder.Bu hedeflere ulaşmak için dünyada yaşanması lâzım gelen hayat da tarikatın muhtevası içerisine girmektir. Tarikat, manevi bir hayattır. Tasavvuf, maddi hayatın da bunun içine ilâve edilmesidir. Tarikat mensupları, ruhlarını Allaha yaşarken ulaştırmak üzere yola çıkanlardır. Daha sonra fizik vücutlarını(vechlerini) de nefslerini de iradelerini de Allaha teslim etmek gereğini duyarlarsa onu da yapacaklardır. Tarikat da, tasavvuf da bir ana hedefe dayalıdır. Bu hedef; bir insanın ruhunu, vechini, nefsini ve iradesini Allaha teslim etmesidir. İslâmın muhtevası budur. Tasavvufta, tarikattan daha geniş kapsamlı bir muhteva söz konusudur. Allah Razı Olsun
YAŞAR COŞKUN ARAŞTIRMACI YAZAR Bana ulaşabileceğiniz telefon numaram: 0 536 445 10 05 Bana ulaşabileceğiniz e-mail adresim: info@sahihiyesari.com
|
|
|
|||||||||||||