Sorular ve Cevaplar  
line decor

  

line decor
 
 
 
 

 
 
 
 
 

SORU: Her devirde yaşayan Allah’ın resûllerini görüp tanıyan ve tâbî olanlar olduğu gibi, onlara baktıkları halde görmeyen insanlar çoğunlukta. Bu insanlar arasındaki farklılıklar nelerdir?

 

CEVAP : Allahû Tealâ buyuruyor:

 

7/A’RAF-198: Ve in ted’ûhum ilel hudâ lâ yesmu’û ve terâhum yenzurûne ileyke ve hum lâ yubsirûn.

Ve onları eğer hidayete (Allah’a ulaşmaya) çağırırsanız işitmezler. Ve onları sana bakar görürsün ve onlar görmezler.

 

Aziz kardeşimiz;

Burada bu âyet-i kerimeyle anlatılan insanlar var. Bunlar yaşarken kalben Allah’a ulaşmayı dilememişler. Dilemedikleri için, Allah kalplerinde Allah’a ulaşma dileğini görmediği sürece o kişiye Rahîm esmasıyla tecelli etmez.

Bunun için, o kişinin gözlerindeki hicab-ı mesture alınmaz. Hicab-ı mesture alınmadığı sürece o kişi irşad makamına sadece bakar. Bakar ama görmez.

Gözün bir bakması vardır, bakar; ancak gören göz değildir. Göz baktıklarını, aldığı olguyu zihne nakleder; bakar, görmez. Görünüşü idrak etmek, görünen şeyin ne olduğunu anlamak, göze ait değildir, akla aittir.

Bir başka ifadeyle göz bakar, akıl görür.

 

Görmek, karşısındaki nesnenin ne olduğunun farkına varmaktır; onun mânâsına varmak, mahiyetini anlamaktır.

Öyleyse, baş gözlerimiz bakar. Baş gözlerimizin görmesi söz konusu değildir. Ama aklımız görür. Baktığımız şeyin mahiyetini aklımız anlar. O görmektir. Kulaklar duyar; kendisine gelen sesi, duyar, algılar ve algıladığını akla iletir. Akıl işitir, yani mânâsına varır. Kulakların duyduğunun mânâsına varır, gözlerin gördüğünün mânâsına varır.

Mânâya varan, hüküm noktasına ulaşan, gözler ve kulaklar değil, akıldır.

İşte Allahû Tealâ başlangıçta gözlere ve kulaklara koyduğu engellerle, muhtevayı anlaşılır veya anlaşılmaz duruma ulaştırır.

 

Bütün insanlar için başlangıç anlaşılmazdır. Yani Allah’a açılması lâzım gelen bütün kapılar kapalıdır. Kilitlidir.

Gözlerimizde hicab-ı mesture adlı bir perde vardır. Bakarız ve göremeyiz. Sadece bakmış oluruz.

İrşad makamına, herhangi bir insana bakar gibi bakarız, onun bir mürşid olduğunu anlayabilme yeteneğimiz henüz yoktur. Gözlerimiz onun mürşid olduğunu görmez.

Burada Allahû Tealâ’nın kullandığı ifade dikkat çekicidir. Baş gözleri için “basar” kullanmış “lâ yubsırûn”. “Onlar kalp gözünün idrak hassasıyla görmezler” manasına.

Hicab-ı mesture, baş gözlerinin; gışavet, ise nefsin kalbinin basar hassasının üzerindeki perdedir. İkisi de perdedir.

 

Allahû Tealâ, baş gözünün ya da kalp gözünün bakması ve görmesi arasındaki  farklılığı bize izah etmek için bazen “rae” kullanıyor, (“rea” kullanıyor), “ru’yet” kullanıyor. Üçü de aynı kökten geliyor. Bazen de Allahû Tealâ basar kullanıyor, ebsar kullanıyor ve burada olduğu gibi yubsirun kullanıyor, basar hassasının çalışması…

 

Öyleyse bir vakıayla karşı karşıyayız. İnsanlar var, bakıyorlar; ama onlar ölüler. Gözlerindeki hicab-ı mesture alınmadan evvel bütün insanlar ölüdür. Allahû Tealâ o durumu söylüyor: “Ölüler basar edemezler, idrak edemezler. Gözlerinin baktıkları şeyi göremezler”.

 

Bugün dîn öğretisi öyle bir hüviyette tatbikata girmiş ki, 1400 yıldır Kur’ân-ı Kerim’in dışındaki kitaplardan öğrenilen bir dîn öğretisi var ve bütün dünyada üniversitelerde bu dîn öğretisi öğretiliyor.

Orada, o öğretide İslâm’ın hiçbir safhası mevcut değildir.

 

İslâm, 7 safhadan teşekkül eder. 7 hidayet, 7 takva kademesinden teşekkül eder:

 

1-    Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dilemek.

2-    Mürşide ulaşıp, tâbî olmak.

3-    Ruhu yaşarken Allah’a ulaştırıp teslim etmek.

4-    Fizik vücudu(vechi) muhsin kılarak, Allah’a teslim etmek.

5-    Nefsi ahsen kılarak, Allah’a teslim etmek.

6-    İrşada ulaşmak.

7-    İradeyi Allah’a teslim etmek.

 

     Aziz kardeşimiz ;

7 safhalık bir İslâm omurgasının, bir İslâm bütünlüğünün tamamı unutulmuş 14 asırda.

Hal böyle olunca onlar sadece bakıyorlar ama göremiyorlar.

 

Çağın insanı, dînini öğrendiğini zannediyor. Öğrendiği şey, İslâm’ın 5 tane şartı. 32 veya 54 tane farzı ve alabildiğine geniş bir statü içerisinde fıkıh !...

Çok ders isimleri var; ama ne yazık ki, Kur’ân-ı Kerim’e ters düşen bir çok faktör, bu derslerin temelini oluşturuyor. O zaman o insanlar, Allah’a ulaşmayı dilemedikleri için baş gözlerindeki hicab-ı mesture alınmamıştır.

Onlar irşad makamına baktıkları zaman orada irşad makamını görmezler, her hangi bir adamı görürler. Mürşid falan değildir. Herhangi bir kişi ile irşad makamı arasında bir fark görmezler.

Allahû Tealâ’nın buradaki “basar” fiilinden muradı, baş gözlerinizin görebilmesi değil, bakılan şeyin idrakidir.

 

Öyleyse, insanlar bakıyorlar ve 7 safhayı söyleyen kişiyi, kendilerinin hiç duymadığı, işitmediği birtakım safsataları söyleyen birisi olarak düşünüyorlar.

 “Allah’a ulaşmak da neymiş, eski köye yeni âdet. Mürşide ulaşıp tâbî olmak, ne münasebet? Hiç kimse hayattayken ruhunu Allah’a ulaştıramaz; ancak ölülerin ruhu Allah’a ulaştırılır. Çünkü ruh vücuttan ayrılırsa o kişi ölür. Fizik vücudun Allah’a teslimi, nefsin Allah’a teslimi, bunlar İslâm’ın 5 şartını zaten oluşturan şeyler. Senin söylediğin, konuyu sadece dallandırmak, budaklandırmak.

İslâm’ın 5 şartı vardır. İslâm, Allah’a teslim olmak demektir. Kim o 5 şartı yerine getirirse, Allah’a teslim olmuştur.  

E biz de evvelallah namaz kılarız, oruç tutarız, zekât veririz, hacca gideriz, kelime-i şahadet de getiririz, sık sık: ”Lâ ilâhe illallâh Muhammeden resûlullâh” deriz.

Tamam, öyleyse biz Allah’a teslim olanlarız. İradenin teslimi diye bir şey yoktur” diyorlar. Kur’ân-ı Kerim’i de, 7 safhayı da bitiriyorlar.

 

Aziz kardeşimiz ;

14 küsûr asırlık bir devre geçmiş, Kur’ân  indirildiğinden bu tarafa. Bu asırlar boyunca yüzlerce, binlerce âlim yazılar yazmış, kitaplar yazmış.

Her nesil kendisinden evvel yazılanları doğru kabul edip kendileri de bir şeyler ilâve etmişler. Bu her neslin yazdığı bir evvelki yazılara ilâveten yazdıkları yazılarla beraber toplamı bir sonraki nesil için tamamen doğru kabul edilmiş ve 14 asır geçtikten sonra her şey çorba olmuş.

 

Allah’ın bütün söylediği temel faktörler unutulmuş, İslâm’ın 7 safhası, yani Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dilemek, mürşide ulaşıp tâbî olmak, ruhu Allah’a ulaştırıp teslim etmek, fizik vücudu, nefsi teslim etmek, irşada ulaşmak, iradeyi de Allah’a teslim etmek !...

Bunların hiç birisi yok artık İslâm literatüründe.

 

Geniş kapsamlı bir fıkıh öğretimi İslâm’ın yerini almış ve İslâm kaybolmuş. İslâm kalesinden bütün burçlar koparılmış, aşağı alınmış.

İblis, insanları cennet saadetine ulaştıracak olan faktörleri yok ederek İslâm’ın kollarını da kesmiş. İslâm’ı bitkisel hayata itmiş. Şu anda İslâm bitkisel hayatta.

 

İşte bu sebeple insanlar, hep baş gözlerinde hicab-ı mesture olduğu için bakarlar, ama göremezler.

İnsanların gözlerinde hicab-ı mesture, kulaklarında vakra var. Vakra sebebiyle kulaklar duyuyor; ama insanlar işitemiyor, mânâya varamıyorlar. Baş gözlerindeki hicab-ı mesture sebebiyle insanlar bakıyorlar; ama göremiyorlar, irşad makamına her hangi bir insan olarak bakıyorlar. Şimdi 2 âyete bakıyoruz :

 

6/EN'AM-36: İnnemâ yestecîbullezîne yesmeûn(yesmeûne), vel mevtâ yeb’asuhumullâhu summe ileyhi yurceûn(yurceûne).

(Davete) ancak işitenler icabet eder. Ve Allah, ölüleri (ölü olan sem’î isimli işitme hassasını, ölü olan fuad isimli idrak hassasını, ölü olan basar isimli görme hassasını) diriltir. Sonra ona döndürülürler. (Hayatta iken ruhu mürşid eliyle Allah’a döndürülür.)

 

7/A'RAF-198: Ve in ted’ûhum ilel hudâ lâ yesme’û, ve terâhum yenzurûne ileyke ve hum lâ yubsırûn(yubsırûne).

Ve onları eğer hidayete (Allah’a ulaşmaya) çağırırsanız işitmezler. Ve onları sana bakar görürsün ve onlar görmezler.

 

En’am Suresi’nin 36., A’raf Suresi’nin 198. âyet-i kerimesinde de işitmeyenlerin davete icabet etmedikleri ifade ediliyor. A’raf 198’de “Eğer onları hidayete davet ederseniz, işitmezler” diyor. En’am 36’da da işitmenin daveti oluşturduğunu ifade ediyor Allahû Tealâ.

 

Öyleyse, kulaklarda vakra var. Diyor ki, İsra 45 ve 46’da:

 

17/İSRA-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhıreti hicâben mestûrâ(mestûren).

Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).

 

17/İSRA-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren).

O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.

 

Allah ile olan ilişkilerimizde burada farklı bir durum görüyoruz. İnsanlar Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dilemedikçe, Allah onların gözlerindeki hicab-ı mestureyi almıyor, kulaklarındaki vakrayı almıyor, kalplerindeki ekinneti alıp yerine ihbat koymuyor.

Öyleyse, o insanlar Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dilemedikçe, Allah’ın müdahalesi hiçbir zaman vücut bulmayacaktır. Vücut bulmadığı için de o insanlar görmeyeceklerdir, işitmeyeceklerdir ve idrak edemeyeceklerdir.

 

Öyleyse, bu iki âyet arasındaki muhtevada işitme hassası, Allah’ın davetini işitebilme yeteneği, her iki âyet-i kerimede de mevcut.

İnsanlardan, davete icabet edemeyenlerin işitemeyenler olduğunu görüyoruz. Gözlerinde hicab-ı mesture olanlar olduğunu görüyoruz. Bu hicab-ı mesture var olduğu sürece o insanların davete icabet etmeyeceklerini görüyoruz. Kulaklarda vakra olduğu sürece insanların davete icabet etmeyeceklerini görüyoruz.

 

Allahû Tealâ: “Ölüler görmez” diyor. A’raf 198’de. Görmeyenlerin ve işitmeyenlerin kör ve sağır olduğunu ifade ediyor. Onların Allahû Tealâ’nın yolunda, Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı diledikleri taktirde, bir hedefe gittiklerini, gözlerindeki hicab-ı mesturenin, kulaklarındaki vakranın, kalplerindeki ekinnetin alınmasıyla ölülerin hayata kavuşturulduğunu görüyoruz.

Böyle bir dizaynda Allah’ın bir şeyler işaret ettiğini görüyoruz. “Görmeyenler, işitmeyenler, idrak etmeyenler, onlar ölülerdir” diyor.

 

Aslında bu insanlar canlı. Hayata gelmişler; ama Allah’ın insanları diriltmesi söz konusu. Allah’a göre; hayatta olan, yaşamakta olan bütün insanlar başlangıçta ölü. Gözleri açısından ölü, gözlerinde hicab-ı mesture var, irşad makamını göremiyorlar. Kulakları açısından ölü, irşad makamının söylediklerini işitemiyorlar, mânâsına varamıyorlar. Kalpleri açısından ölü, irşad makamının söylediklerini idrak edemiyorlar.

 

İrşad makamını göremeyenler, irşad makamı olarak onu yerli yerine oturtamayanlar, söylediklerini işitemeyenler, mânâsına varamayanlar, kulaklarına gelen şeyi kalplerine indirip de idrak edemeyenler; görme açısından da, işitme açısından da, idrak açısından da onların ölü olduğunu söylüyor.

Allahû Tealâ, onların mezardaki ölüler gibi olduğunu söylüyor. Ve En’am Suresi’nin 36. âyet-i kerimesi buyuruyor: “Davete ancak işitenler icabet eder ve Allah ölüleri diriltir”.

Yani, Allahû Tealâ, o kişinin gözlerindeki hicab-ı mestureyi aldığı zaman, onu görme açısından diriltiyor. Kulaklarındaki vakrayı aldığı zaman, işitme açısından diriltiyor. Ve kalpteki ekinneti alıp yerine ihbat koyarak onu idrak açısından diriltiyor.

 

3 ayrı cepheden de Allah’ın ölüleri diriltmesi söz konusu. Yeni bir dünyaya gözleriyle, kulaklarıyla ve kalbiyle kişinin canlı olarak girmesi söz konusu.

A’raf 198’de “Eğer onları hidayete çağırırsanız, işitmezler” diyor. Burada da davete ancak işitenler icabet eder.

 

Aziz kardeşimiz ;

Önce fikir platformunda hidayet, âmenû olduğunuz noktada oluşur. Hidayetin fiziki olarak başlangıcı, 14. basamakta mürşidinize tâbî olduğunuz zamandır.

1.                    hidayet, ruhunuzu yaşarken Allah’a ulaştırıp teslim ettiğinizde 21. basamakta tahakkuk eder.

2.                    hidayet, fizik vücudunuzun hidayeti, 25. basamakta tahakkuk eder.

3.                    hidayet, nefsinizin hidayeti, 26. basamakta tahakkuk eder. İrşada ulaşmanız 28. basamağın 4 kademesinde teşekkül eder. İradenizi Allah’a teslim etmenizse, iradenizin hidayeti ise, 5. kademesinde oluşur. Bunların hepsi hidayettir.

 

Hidayete çağırmak, hidayete davet, Allah’a davettir. Ama davet 7 safha içerir. İnsanların ruhlarını Allah’a ulaştırmaya davet ise 3 safha içerir.

 

     Ama Allah’a davetin daha ötesi, Allah’a ruhu ulaştırmaya davet, fizik vücudu ulaştırmaya davet, fizik vücudu teslime davet, nefsi teslime davet, iradeyi teslime davettir.

 

Hidayet 7 mertebeden oluşur. Allah’a davetle vücut bulması lâzım gelen teslimler yine 7 safhadan oluşur. Her ikisi de 7 safhadan oluşur. Âmenû olmak da 7 safhadan oluşur. Takva sahibi olmak da 7 safhadan oluşur. Allah’a kul olmak da yine 7 safhadan oluşur. Hepsinin arasında ilişkinin olduğu kesindir.

 

Allah Razı Olsun…          

 

   YAŞAR COŞKUN

 ARAŞTIRMACI YAZAR

Bana ulaşabileceğiniz telefon numaram: 0 536 445 10 05

Bana ulaşabileceğiniz e-mail adresim: info@sahihiyesari.com