RUHUMUZ (3.
VÜCUDUMUZ)
Aziz
kardeşlerimiz;
Sizleri
selâmların en güzeli olan Allahû Tealâ’nın selâmı ile selâmlıyoruz:
“Es selâmu
aleykum ve rahmetullâh ve berekâtuhu”.
Aziz
kardeşlerimiz;
Bu sohbet
konumuzu da 3. vücudumuz olan ruhumuza, ruh vücudumuza ayırdık;
tabii yine her zaman olduğu gibi Yüce Kitabımız Kur’ân-ı Kerim ışığı
altında ve de Mehdi (A.S) önderliğinde, O’nun eşsiz öğretisiyle
konumuzu işleyeceğiz inşaallah.
Aziz
kardeşlerimiz;
Allahû Tealâ,
ruh konusunda İsra Suresi’nin 85. âyet-i kerimesinde şöyle
buyuruyor:
17/İSRÂ-85:
Ve yes’elûneke anir rûh(rûhı), kulir rûhu min emri rabbî ve mâ
ûtîtum minel ilmi illâ kalîlâ(kalîlen).
Ve sana ruhtan
sorarlar. De ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir.” Ve size, (ruha ait)
ilimden sadece az bir şey verildi.
Peki o zaman
emir nedir?
Emir, bildiğiniz
gibi sadece kumanda etmek değildir.
Emir, Allah’tan
gelen, bir görev yapacak olan, tekrar Allah’a geri dönecek olan
sistemlerin hepsine Kur’ân-ı Kerim’in verdiği genel addır.
Meselâ Allah’ın
katından gelen, elektronları çalıştıran, sonra tekrar Allah’a geri
dönen enerji partikülleri olan nötrinolar birer emirdir.
Allahû Tealâ bu
konuda diyor ki:
34/SEBE-2:
Ya’lemu mâ yelicu fîl ardı ve mâ yahrucu minhâ ve mâ yenzilu mines
semâi ve mâ yarucu fîhâ, ve huver rahîmul gafûr(gafûru).
(O, Allah) yere
gireni ve ondan çıkanı, semadan ineni ve oraya yükseleni bilir. Ve
O; Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir), Gafûr’dur (mağfiret eden,
günahları sevaba çeviren).
İşte bu bir
emirdir.
Aziz
kardeşlerimiz;
Allahû Tealâ
bizlere bir emanet vermiş; üflemiş. Üflediği: RUH.
Bu ruh bizde
kalacak, ama bir emanet olarak. Mutlaka Allahû Tealâ’ya dönecek.
Böylece “emir” olmanın standartlarını yaşayacak.
Allah’tan gelen
her türlü nur, rahmet, fazl ve salavat hepsi aynı standartlardadır.
Fazıllar eğer göğsümüzden içeri girip kalbimize ulaşıp
yerleşmeseydi, başlangıçta olduğu gibi tekrar Allahû Tealâ’ya geri
dönecekti. Salavatın tekrar geri dönmesi gibi.
Aziz
kardeşlerimiz;
Allahû Tealâ’nın
bize gönderdiği ve bizden tekrar Allah’a geri dönecek olan bütün
sistemler “emir” adını alır. İşte bunlardan bir tanesi de ruh’tur.
Kalp gözünüz
açılmadıkça ruhunuzu göremezsiniz!...
Nefsinizi
çoğunuz tanıyorsunuz. Onu yüzlerce, binlerce defa gördünüz. Ne zaman
bir rüya görürseniz, o rüyayı yaşarsınız. Aklınız o sırada nefs
denilen vücudunuza kumanda eder.
Ayırt
edemezsiniz; bu fizik vücudunuz mudur, nefsiniz midir...
Ve çoğu zaman
rüyayı hangisiyle yaşadığınızı fark edemezsiniz. İşte o fark
edemediğiniz vücudunuzun adı nefstir, 2.vücudunuz!...
Eğer kalp
gözünüz açılıp da Allahû Tealâ size, gerek sizin gerek başka
insanların ruhunu göstermemişse, o zaman ruhu görmüş değilsiniz.
Onun hakkında
hüküm vermeniz de çok zordur.
Ama ne zaman
daimi zikre ulaşırsanız, o zaman size bir şey anlatmamıza gerek
kalmayacak, ruhun ne olduğunu zaten kendiniz göreceksiniz.
O zaman Allahû
Tealâ size daha zemin katın sırlarını verirken ana dergahta Hz.Ebu
Bekir’in ruhunu göreceksiniz, onarlık saflar halinde oturan insan
ruhları dizisini göreceksiniz.
Birinci safın
sağ tarafında sağ kanat velisi, sol tarafında sol kanat velisi
vardır ve Allahû Tealâ’nın indinde, arkaya doğru uzanan sıralar
göreceksiniz.
1.sıra, 2.sıra,
3.sıra, 4.sıra, 5.sıra, 6.sıra, 7.sıra…
Her sırada on
tane ruh vardır. Hepsinin üzerinde atlastan, ait oldukları yerlerin
elbiseleri vardır.
Eğer kişi
kırklardan birisi ise, siyah cüppesi vardır, yakası koyu gri
kürklüdür.
Eğer kişi
yetmişlerden birisi ise, bal rengi cüppesi vardır, hepsinin başında
sarık vardır.
Eğer kişi
tamamen beyazlardan ibaretse, o zaman da kutuplardan birisidir.
Aziz
kardeşlerimiz;
Allahû Tealâ’nın
dizaynında, Allah’ın manevi ruhlarının (kıymet verdiği ruhların) her
birinin bir kıyafeti vardır. Kıyafetler genellikle birbirinin
aynıdır. Hepsinde sarık vardır, hepsinde cüppe vardır. Hepsinde
mintan yakalı gömlek vardır. Hepsinde bileklerden bağlı pantolon
vardır. Kuşak tipi bir kemer vardır ve sadece bir tek ruhun boynunda
asılı bir kese vardır; o Abdülkâdir Geylâni Hazretleri’dir.
Ayaklarında
çorap diyemezsiniz, yüz derisi kadar ince bir deriden, deri gibi bir
nesneden yapılmış ve genellikle sarı renkte, uçları yukarıya doğru
kıvrık ayakkabılar vardır. (ayakkabı değil ama) Bir nev’i çarık
görünümündedir. Altları bizim ayakkabılar gibi kösele değil, herkes
namazını İnd-i İlâhi’de onunla kılıyor. Ayaklarından çıkarmıyorlar;
çünkü kirlenmeleri mümkün değil. İşte ruhlar dediğimiz zaman, genel
kıyafet yapıları böyledir.
Aziz
kardeşlerimiz;
Ruhlar, İnd-i
İlâhi’de Allahû Tealâ’nın Huzurunda namaz kılarlar. Huzur namazının
başlangıcına baktığınız zaman, sadece üç kişiyi değişik kıyafetle
göreceksiniz. Zamanın (devrin) imamı (Huzur namazının imamı)
arkasında iki kişi, üçünün de başında sarık yerine kefye vardır.
Üçünün de üzerinde beyaz, üzeri vişne rengi çok ince çizgili
cüppeleri vardır. Böyle olduğu için renkleri bej gibi görünür.
Ondan sonra
zamanın gavs’ı geliyor. Onun elbisesi, başında sarıkla birlikte
Allahû Tealâ’nın oradaki diğer vazifeli ruhları gibi, ondan sonra
sağ kanat velisi, sol kanat velisi, onlardan sonra yedi tane vezir,
kutuplar, dört sıra halinde kırklar, kıyafetlerinin önlerinde altın
sırmaları var ve çapraz bir şekilde, sonra yetmişler var, ondan
sonra da başka grubun mensupları var. Sonsuza kadar uzanan bir
kuyruk oluştururlar, onarlık sıralar halinde oluşur bu kuyruk.
Aziz
kardeşlerimiz;
Huzur namazını
Allahû Tealâ’nın İnd-i İlâhisinde ruhlar kılar.
Ruhlar,
birbirleriyle bizim gibi konuşmazlar. Öyle konuşmalarına gerek
yoktur, çünkü kalpleri konuşur.
Huzur namazının
imamı namazı kıldırırken, kalbindeki sesle kıldırır.
Bunu manâsı
nedir biliyor musunuz?
Kilometrelerce,
belki sonsuz kilometrelerce uzayan kuyruğun en sonundaki kişiler de,
birinci sıradakilerle aynı anda duyarlar. Onlar da kalpleriyle
işitirler. Böylece ister sünnet kılınsın ister farz, hepsi yüksek
sesle kılınmış gibi bütün sıradakiler tarafından duyulur.
Bu sebeple
sonsuz bir sıranın en başındaki zamanın imamıyla sondakiler
(kilometreler sonrası) hepsi aynı anda rükûya girerler, hepsi aynı
anda kıyama kalkarlar ve secdeye giderler; hepsinin işlemleri aynı
andadır.
İmamın oradaki
farzı kıldırmasıyla, sünneti kıldırması arasında sesin aynı anda
duyulması itibariyle hiçbir fark yoktur.
Ama farz, farz
olarak kılınır.
Sünnet, sünnet
olarak kılınır.
Ne demek
istiyoruz?
Farzlarda imama
tabi olunur, aynı anda kılınır.
Sünnetlerde
imama tabi olunmaz ama yine aynı anda kılınır.
Çünkü, imamın
kalbinden geçen her sözü, herkes işitir.
İşittiği anda da
imamla aynı anda secdeye giderler.
Aziz
kardeşlerimiz;
İnd-i İlâhi’de
tahtlar göreceksiniz. Huzur namazı kılanlar dağıldığı zaman, oranın
ahalisinin tahtlara, diğerlerinin ise aşağıya doğru uçtuğunu
göreceksiniz.
Huzur namazının
kılındığı yerdeki ışığın kaynağını şimdiye kadar kimse bilememiştir.
Güneş ışığının en parlak olduğundan daha parlak bir ışık, aydınlık.
Her taraf pırıl pırıl.
Ama bizim
anladığımız anlamda bir gök değil. Bizim anladığımız anlamda bir
güneş yok. Her taraf aydınlık. Aydınlığın nereden geldiği belli
değil.
Bir yeri
düşünüyorsunuz “buradandır” diyorsunuz, orada hiç bir şey
göremiyorsunuz. Gölgeler var mı? Orada da biraz şaşıracaksınız. Bir
kısım insan ruhlarının gölgesi var, bir kısım insan ruhlarının
gölgesi yok!...
Neden yok?
Aziz
kardeşlerimiz;
Oranın
ahalisinden olmayanların gölgesi seccadelere düşmez.
Kim oranın
ahalisi?
O altın
tahtlarda oturanlar!...
Yukarı çıkarken
de birtakım yerlerde hep birilerinin beklediğini görürsünüz.
Birinci kata
çıkabilenler, birinci katta beklerler. 2,3,4,5,6. kata çıkıp da
altıncı kattan tekrar 5,4,3,2,1. kata geri dönecek olanları
seccadede beklerler. Herkes döndüğünde, zemin kata dönerler hep
birlikte ve altın kapıdan çıkıp secde ederler, sonra da yerlerine
geçerler; ait oldukları dergâhlara dağılırlar.
İkinci katta
bekleyenleri de göreceksiniz, onlar da ikinci kata kadar
çıkabilenlerdir. İşte böylece üçüncü katta, dördüncü katta, beşinci
katta, altıncı katta hep bekleyenler vardır.
Bunlar birinci
grubu oluştururlar, (altıncı kata kadar çıkabilenler). Bunlara Hz.
Ebu Bekir’in ruhu öğretmenlik yapar. Oradaki adı müderristir. Ders
verir.
Her sabah ruhlar
o onarlık sıralardan kalkarlar, sağ kanat velisinden başlayarak
herkes Hz. Ebu Bekir’in elini öper ve giderler, altın kapının
bulunduğu tarafta secde ederler.
Secdeden sonra,
sağ kanat velisinden başlayan, sonra sol kanat velisinin takip
ettiği bir sıra dahilinde herkes altın kapıdan uçarak yükselir.
Hemen
yükseldikleri an, birbirlerinin yanında saflar oluştururlar. En
sağda sağ kanat velisi, en solda sol kanat velisi ve erkekler, ondan
sonra hanım sultan ve hanımlar yatay bir saf husule getirirler.
Böyle bir saf
halinde hepsi birden yukarıya doğru yükselirler. Bunun bir tek
istisnası vardır. Üçüncü kattan dördüncü kata çıkarken mihenk
menfezinden geçersiniz.
Bu üçüncü katı
dördüncü kata bağlayan iki başlı sonsuz bir silindirdir ve birinci
giren sağ kanat velisi, oradan yükselmeye başlarken, ikinci giren
sol kanat velisi onun hemen arkasındadır. Sonra sırayla herkes gelir
ve bir evvelkiyle bir sonrakinin arasında 20 veya 30 cm.lik bir
boşluk vardır.
Herkes aynı anda
gittiği için kimse kimseye çarpmaz; ama öndeki bir sonrakinin
başının üzerindedir. Arkadaki, bir evvelkinin ayakları altındadır.
Anlıyor musunuz?
Hani Beyazıt-ı Bestami Hazretleri, “Bizim ayaklarımız onların
başının üzerindeydi” demekle neyi kast ediyor?
İşte bu mihenk
menfezini kast ediyor.
Aziz
kardeşlerimiz;
Daima, Mescidi’l-Haram’la,
Mescidi’l-Aksa’ya kapıdan uçarak girilir. Üst kata çıkarken de
kubbeden çıkılır. Geri dönerken de kubbeden girilir, kapıdan
çıkılır.
Bütün giriş ve
çıkışlar uçarak yapılır. Gördüğünüz kubbeler ve kapılar hiç kimseyi
engellemez, mani olmaz.
Peki ruhlar için
bir değişiklik söz konusu mudur?
Evet. Ruhlar iki
yerde, bir nevi tecrübeden geçerler. İkinci katın iki özelliği
vardır: Birincisi suvarılma işlemi, ikincisi de nurlanma işlemi.
Ne zaman normal
yolu bir ruh takip etmeden, daha ilk defa geldiğinde camdan içeri
kendisini atarsa, camdan geçebilir. Ama suvarılma havuzlarının
olduğu salona böyle giren (zulmet derisi alınmadan) bir ruh için
orada, yığılıp kalmak söz konusudur. Ruh bir çuval gibi oraya
yığılır kalır.
Sonra
vazifeliler gelir, onu arka taraftaki odaya götürürler ve bir nevi
yılların devam ettirdiği bir sistem içinde, vücuttan rengi
koyulaşmış bir şey çıkar, ona zulmet derisi diyoruz, asıl adını
Allahû Tealâ biliyor!...
Evet. Orada
herkes için görevliler vardır. Böyle bir dizayn bütün insanlar için
geçerlidir. Ruhlar, orada bir nevi ameliyata tâbi tutulurlar.
Kahverengiye
benzeyen koyu sarı bir şey, içinizden çıkar. Bütün ruhlar için bütün
katlar söz konusudur. Yedinci katta yedi tane âlemde bir nevi
tecrübe edinirler.
Aziz
kardeşlerimiz;
“Ruhların
tekâmülü” diye bir müessese söz konusu değildir, böyle bir şey
düşünülemez bile. Çünkü, tekâmülden hiç geçmeyen ruhları da Allahû
Tealâ Zatı’na kabul eder. Burada bir nevi tecrübe geçirir. Nerelerde
ne yapıldığı öğrenilir.
Altıncı katta
bir nurlanma işlemi göreceksiniz. Buz kalıbına benzeyen (Allah’ın)
nuru… Bir nurdan aşağıya, sıra halinde ayakta bekleyen bütün
ruhların üzerine nurlar ulaşır.
Oradaki ruhların
yüzünü, (aslında ruhlar bizim rengimizdedir) beyaza boyar. Fosfor
yeşiline benzeyen çok açık yeşil bir beyaz. Aslında beyaz, fakat çok
açık yeşil renkli ve altıncı kattaki ruhların, hepsinin açıkta olan
yerleri (yüzleri ve elleri) çatlar.
Nasıl, bazı
topraklar çamur olur, çatır çatır çatlarlar yağmurdan sonraki güneş
ışıklarıyla; işte onun gibi, oradaki buz kalıbından çıkan nurlar da,
oradaki ruhların ellerini ve yüzlerini çatlatır.
Bu çatlama devam
ettiği sürece onlar, o gün, nurlanma işleminden sonra tekrar aşağıya
ineceklerdir. Bir gün bu ruhlardan bir tanesinin ne elleri ne de
yüzünün artık çatlamadığını göreceksiniz.
Renkleri artık
beyaz, çok açık yeşil renk olmuştur.
Kur’ân-ı Kerim
buna “Sıbgatullah olma” diyor. Allah’ın boyasıyla boyanma diyor:
2/BAKARA-138: Sıbgatallâh(sıbgatallâhi) ve men ahsenu minallâhi
sıbgaten, ve nahnu lehu âbidûn(âbidûne).
Allah’ın boyası
(ile boyan). Allah’ın boyası ile boyanandan daha güzel (ahsen) olan
kimdir? Ve (işte) biz, O’na kul olanlarız.
Aziz
kardeşlerimiz;
İşte Allahû
Tealâ’nın indindeki bu dizaynda bir olgu görüyoruz. Allah’ın boyası,
ruhları, Allah’ın sıbgatullah olma rengine boyar.
Ve çatlaya
çatlaya o ruhların derileri, o nuru alır, alır, hazmeder, bir gün
çatlamaz hale gelir. İşte o zaman o ruha bir nevi Kafkas
kıyafetlerine çok benzeyen savaş elbisesi giydirilir.
Bir de eline
kılıç verilir. Kişi kılıcı yukarı doğru kaldırarak,”E’ûzu besmele”
ile kubbeden yukarı doğru yükselir.
Fetih kapısı,
yedinci katın girişini ifade eder. Orada iki tarafında trabzan olan
yedi beyaz merdiven vardır. Yaklaşık bir buçuk metreyle iki metre
arasında bir sahanlık. Merdivenlerin genişliği de aynı.
Beşinci
basamakta, iki trabzanı birbirine bağlayan bir altın zincir. Yedi
tane baklası var. Ve baklalar biri birine bağlı. Son uçları da
trabzanlara bağlı ve arka tarafı, zemin kattaki altın kapıyla
tamamen aynı.
İşte burası
fetih kapısıdır. Üzerinde yaklaşık 30 cm. büyüklüğünde çapraz gelen
baklava dilimli. Bu baklava dilimlerinin bulunduğu kapının üzerinde
ne bir tokmak görebilirsiniz ne de bir kapı eli, hiçbir şey yok. Ve
tamamen baklava dilimleri şekliyle çizilmiş bir altın kapı.
Böylece yukarıya
elindeki kılıçla çıkan evliya namzedi olan kişinin ruhu, elindeki
kılıçla, “E’ûzu besmele” ile o altın zincirin üzerine bir defa vurur
ve altın zincir ikiye ayrılır, aynı anda da altın kapı açılır. İşte
burası fetih kapısıdır. Kişi böylece fethe nail olur.
Aziz
kardeşlerimiz;
Allah’a yaşarken
ulaşma, yani sülûkunu tamamlamada normal süre 5-6 aydır.
Zamanımızda bir ayda bile sülûk yapabilenler vardır. Fethi
tamamlamak (yedinci kata çıkmak) artık Allahû Tealâ’ya
ulaşılacağının işaretidir.
Evvelâ oradaki
tavandan yukarı çıktığınız zaman, bilin ki, zamanın o anında
çıkıyorsunuz. O ana göre, geçmiş, sol tarafınızdır. Solunuzda bir
duvar göreceksiniz. Sadece taşlardan oluşan, üzerinde hiçbir sıva
veya başka bir şey bulunmayan, taşları üst üste yığılarak oluşmuş
bir duvar vardır.
Aziz
kardeşlerimiz;
Bu duvar
geçmişinizi temsil eder. Geleceğinize bakmak isterseniz, sağ tarafa
döneceksiniz. O zaman hemen önünüzden başlayan, sonsuza kadar
uzayan, tıpkı bal peteklerine benzeyen altıgen kader hücrelerini
göreceksiniz.
Kader hücreleri,
24 saatlik süre ile dolu olan hücrelerdir.
Her birisi
birbirinin arkasından gelerek, önünüzü sonsuza kadar açar. Sonsuza
kadar açık bir kader hücreleri dizisi!...
Sonra,
Ümmü’l-Kitab’a, kader hücrelerinden sonsuz bir hızla üzerinden
geçmek mecburiyetindesiniz.
Ümmü’l-Kitab’a
vardığınız zaman farklı bir ortam göreceksiniz.
Boşlukta duran,
on katlı apartman büyüklüğünde bir kitap, iki sayfası açık, altında
kocaman bir kürsü, üstü düz bilardo masası şeklinde, tam altmış kişi
de çevresinde hilâl şeklinde dizilmiş. Zamanın İmamı, orada da o
iki açık sayfayı gösterir.
Ümmü’l-Kitab’ın
ne olduğu hakkında, orada devamlı o konuda ders verir.
Demek ki zamanın
imamı:
Huzur namazının
imamıdır.
Burada ders
veriyor.
Zikir
hücrelerinde de sohbet yapıyor.
Aziz
kardeşlerimiz;
Zikir
hücrelerine ulaştığınız zaman, diğer yerler gibi aydınlık olmadığını
göreceksiniz. Yüksek olmayan bir tavan, yerden yaklaşık 2,5 metre
veya 3 metre yüksekliğinde, deniz anaları gibi şeffaf küreler
göreceksiniz.
Her birinin
içerisinde insan ruhlarından biri oturur. Ruhlar bizim gibi nefes
almak ihtiyacında değillerdir. O kürelerin de kapısı yoktur.
Kürelerin içine doğrudan doğruya giriliyor.
Küreler yine
küre olma vasfını devam ettirirler ve çıkarken de bir kapıdan değil
doğrudan doğruya çıkılır. Ama kürenin bir bütün olduğunu görürsünüz.
Yani bizim
âlemle, orası arasında böyle bir farklılık vardır.
Sonra, ileriye
doğru baktığınız zaman, art arda küreler vardır. Sağdan sola
baktığınız zaman da art arda küreler vardır. Her bir kürenin
arkasında uzantı paralel olduğu için, bir tek küreymiş gibi görünür.
Arkasında bir
sürü daha aşağı doğru inen küreler vardır. Biraz yandan baktığınız
zaman, sıraların son derece muntazam olduğunu göreceksiniz.
İşte bu
kürelerin her birinde bir insan ruhu devamlı tespih çeker, tespih
zikri (vird) yaparlar. Burası, başka yerlerdeki gibi çok aydınlık
değil, loş bir salondur.
İşte zamanın
imamının bir görevi de bu zikir hücrelerindedir ve her sabah, zikir
hücrelerinden insan ruhları çıkar ve bir hilâl meydana getirir.
Kocaman bir tane ay. Bu ayın birbirine yaklaştığı yerde (ön
tarafında) yıldızın olduğu yerde (Türk bayrağındaki Ay’la Yıldız
gibi) zamanın imamı ve Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve Hz. İsa (A.S)
beraberdirler.
Öyleyse, o, hem
huzur namazının imamı, sol taraftaki tahtlardan en üstteki tahtın
sahibi .
Hem
Ümmü’l-Kitab’ın altında görevi var hem de zikir hücrelerinde sohbet
yapar. El öpmekle birlikte dört sıradan oluşan kocaman bir hilâl
oluştururlar.
Sohbet bittikten
sonra, el öperek tekrar herkes kendi hücrelerine dağılır ve
zikirlerine devam eder.
Burası yedinci
kattaki varlıklar âleminde sondan bir evvelki duraktır.
Zikir hücreleri
tecrübesini tamamlamış olan Allahû Tealâ’nın bir evliya namzedinin
ruhu, buradan Sidretü’l-Münteha’ya ulaşır.
Sidretü’l-Münteha’dan da Yokluk’a yükselerek Allah’ın Zatı’na
ulaşır; yani Allah’ın Zatı’nda ifna olur. Allah’ın Zatı, bu ruha
sığınak olur.
Kur’ân-ı Kerim
tabiriyle “meâb” olur.
32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî…
Sonra (Allah),
onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan
üfürdü…
Aziz
kardeşlerimiz;
Bizim sevgili
âlimlerimiz, sevgili dostlarımız ruhla nefsi aynı şey zannediyorlar,
tarif veriyorlar: “Eğer böyle bir şey, iyi olmak vasfını kazanırsa
onun adı ruhtur. Kötü olursa, onun adı nefstir” diyorlar. Bazıları
da hayvani ruh, rahmani ruh diyorlar nefsten bihaberler.
Bizim sevgili
âlimlerimiz böyle diyor da, Kur’ân-ı Kerim hiç de öyle demiyor…
Aziz
kardeşlerimiz;
Evvelâ şöyle bir
vâkıadan hareket etmek mecburiyetindeyiz: Bütün ruhlar, Allah’ın
üfürmesiyle insan vücudunda oluşur; ama bütün nefsler, Allah’ın
sevva etmesiyle, dizayn etmesiyle, şekil vermesiyle oluşur.
Öyleyse insanın
fizik vücudunun, nefsinin ve ruhunun oluşması stratejisine
baktığımız zaman, Allahû Tealâ’nın üç fiil kullandığını görürsünüz:
15/HİCR-26: Ve le kad halaknel insâne min salsâlin min hamein
mesnûn(mesnûnin).
Andolsun ki; Biz
insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli
verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık.
Yaratmak
fiiliyle şu fizik vücudumuz, Âdem (A.S)’ın fizik vücudu olarak halk
edilmiş, yaratılmıştır.
91/ŞEMS-7:
Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.
Nefse ve onu (7
kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevvâ edene (dizayn edene)
(andolsun).
Demek ki Allahû
Tealâ, nefsimizi dizayn etmiş, sevvâ etmiş.
32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî…
Sonra (Allah),
onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan
üfürdü…
Öyleyse ruh,
üfürme fiiliyle bize ulaşıyor.
Nefsimiz sevvâ
ediliyor, şekilleniyor, dizayn ediliyor.
Fizik
vücudumuzsa halk ediliyor, yaratılıyor.
Nefsle ruhu aynı
şey zanneden zavallı insanlar bilmezler ki, ruh Allah’tan gelmiştir,
mutlaka ait oldukları yere geri dönecektir:
89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh (mutmainnetu).
Ey mutmain olan
nefs!
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh (mardıyyeten).
Rabbine dön
(Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
Aziz
kardeşlerimiz;
Rücû fiili, “ait
olduğu yere geri dönmek” demektir.
Allah ruhu
üfürmüş, bize emanet olarak vermiş. Ama O Allah, o emanetin sahibi.
“Rabbine geri dön” diyor, rücû et diyor. “Geldiğin yer Rabbindir,
Rabbine tekrar geri dön”.
Nitekim
ruhumuzun dönüş yeri Allah’tır. Bütün insanların ruhları Allah’tan
gelmiştir. İnsanoğlu, eğer şu dünya üzerinde yaşarken hidayete
ermeyi murat ediyorsa (yaşarken kalben Allah’a ulaşmayı diliyorsa) o
zaman ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştıracaktır.Rabbimizin de
garanti sözü var:
42/ŞÛRÂ-13: …Allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men
yunîb(yunîbu).
Allah,
dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır
(ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).
Böyle bir niyeti
yoksa, bunu hiçbir zaman yapmayacaktır ve de dalâlette kalacaktır.
13/RA'D-27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min
rabbih(rabbihi), kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men
enâb(enâbe).
Ve kâfirler:
“Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De
ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na
yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”
O zaman kişi
öldüğünde vücudundaki ruh çıkacak ve Azrail (A.S) onu alıp Allah’a
ulaştıracaktır.
İşte bir yanlış
da burada!...
Bizim sevgili
âlimlerimizin çoğu zannediyorlar ki, “Azrail (A.S) gelir ruhumuzu
alır, ruhumuzu aldığı için de ölürüz.”
Demek ki, bütün
insanların ruhları ancak öldükten sonra Allah’a ulaşır ve bir defa
ulaşır”.
İşte yeni bir
yanılgıyla karşı karşıyasınız.
Ruh, hidayete
eren insanlar için iki defa Allah’a ulaşır.
İşte Bakara
Suresi’nin 45 ve 46. âyet-i kerimeleri:
2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(sâlâti), ve innehâ le
kebîretun illâ alel hâşiîn(hâşiîne).
(Allah’tan)
sabırla ve namazla istiane (yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (Hacet
Namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi
olanlardan başkasına elbette ağır gelir.
2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum
ileyhi râciûn(râciûne).
O (huşû
sahipleri) ki; onlar, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki
olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn
derecesinde inanırlar.
Aziz
kardeşlerimiz,
Allahû Tealâ
diyor ki: Sabırla ve Hacet Namazı’yla istianeyi isteyin. Ruhunuzu
yaşarken Allah’a ulaştıracak olan yardımı Allah’tan isteyin (istiane
= mürşid’dir). Allah size mürşidinizi göstersin, mürşidinize ulaşın,
ruhunuz vücudunuzdan ayrılsın ve Allah’a geri dönsün.
Bu zor bir iştir
(kebîretun) ama huşû sahipleri için değildir, ki onlar
ruhlarını Allah’a mülâki kılacaklarına yakîn hasıl ederek kesin
şekilde inanırlar. Ölümden sonra da tekrar ruhlarının Allah’a geri
döndürüleceğine, yine yakîn hasıl ederek inanırlar.
Öyleyse, yakîn
hasıl ederek inanmanın en üstün standardı neymiş? Hayattayken
ruhumuzun Allah’a ulaşması, ama ölümden sonra tekrar döndürülmesi.
Birincisinde,
ruhumuz bizim irademizle geri döner.
İkincisinde,
artık bizim irademizin bir dahli yoktur, ölmüşüzdür. Azrail (A.S)
vasıtasıyla ruhumuz Allah’a ulaştırılır. Her halükârda ruhun geldiği
yer Allah’tır. Döneceği yer yine Allah’tır.
Oysa ki nefsin
vücuda getirilmesi, şekillendirme suretiyle Allahû Tealâ tarafından
yapılır ve nefs, fizik vücudun içine girer.
Kişi öldüğü gün,
fizik vücutla nefsi bağlayan bağ, üç veya dört günde gevşer, erir,
çürür, nefs serbest kalır.
Vücudu terk
etmez. Orada beraber oldukları (40 gün olduğundan bahsediliyor bu
sürenin) bu süre içerisinde size hayat filminiz gösterilir.
Hayat filminizde
yaptığınız bütün sevapların karşılığı ferahlık olarak, inşirah
olarak yaşatılır. Ölümden sonra mutluluk duyarsınız yaptığınız güzel
şeyler için.
Ama neler
günahsa, nerelerde hata yapmışsak, onların karşılığı da azap olarak
yaşatılır.
Aziz
kardeşlerimiz;
Bu manevi bir
azaptır. Bu sebeple Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de, “Hiçbir
günahınız yoktur ki, onun bedelini azap ederek ödemiş olmayasınız.
Hiçbir sevabınız yoktur ki, onların da mutluluğunu yaşamayasınız.”
buyurmaktadır.
Bunların
yaşandığı yer kabirdir. Bütün sevaplarınızın ve günahlarınızın
bedelini kabirde, 40 günlük bir süre içerisinde mutlaka ödersiniz.
Nefsiniz;
nefsiniz mi? 40. günden sonra vücudunuzu terk eder, berzah âlemine
gider. Kıyamete kadar nefsiniz berzah âleminde kalacaktır,
yaşayacaktır.
Sonra kıyamet
günü İnd-i İlâhi’ye ulaşacak, fizik vücudunuzun içine girecektir.
Cennet ve
cehennem hayatını fizik vücudunuzla nefsiniz birlikte, beraber
yaşayacaklardır.
Öyleyse nefsle
ruhunuzu mukayese ettiğiniz zaman şunu görürsünüz: Ruhun, ölümle
birlikte mutlaka Allah’a dönmesi söz konusudur. Aslında ölmeden
evvel de hidayete ermesi söz konusudur.
Ama nefsiniz
Allah’a ulaşamaz. Nefsiniz, fizik vücudunuzla beraber toprak da
olmaz. Fizik vücudunuz toprak olur, ama nefsiniz olmaz. Berzah
âleminde yaşantısına devam eder.
Öyleyse,
nefsiniz ile ruhunuz arasında, hedefler itibarı ile çok büyük
farklılıklar vardır.
Nefsiniz
şekillendirilmiştir. İnsanın iç dünyasına verilmiştir.
Ondan sonra
kişinin ölümüyle beraber, onunla kalacağı sürenin (40 gün) ötesinde
nefsiniz artık kıyamete kadar berzah âleminde yaşayacaktır. Kıyamet
günü de tekrar vücudunuzun içine girecektir.
Cennet ve
cehennem hayatı, nefsinizin ve fizik vücudunuzun beraber hazırladığı
bir hayattır. İkisi de aynı derecede suçludurlar.
Bu sebeple
cenneti veya cehennemi yaşayacak olan fizik vücudunuzla
nefslerinizdir.
Bir mükâfat söz
konusuysa, ikisi beraber cennete girer.
Bir ceza söz
konusuysa, fizik vücudunuzla nefsiniz cehenneme girer.
Öyleyse kabir
azabıyla cehennem azabı arasında büyük bir farklılık vardır. Kabir
azabı manevi bir azaptır. Cehennem azabı maddi bir azaptır.
İşkencedir.
Aziz
kardeşlerimiz;
Fizik
standartlarda nasıl bir çimdik atıldığında eliniz acırsa, o
duyduğunuz acının kaç milyon katını, cehennemde çekmeniz söz
konusudur.
Ateşlerin içinde
bütün derileriniz yanar, vücudunuz yanar ve ölmek istersiniz, ama
ölemezsiniz.
Öyleyse Allahû
Tealâ’nın dizaynı, nefs ve ruh için, birbirinden farklıdır.
Nefsiniz cennet
veya cehenneme gidecek, ama ruhunuz Allah’a…
Öyleyse, nefs
ile ruh aynı şey olabilir mi?
Mümkün değil.
Ruhunuz Allah
tarafından üfürülüyor, nefsinizin ise üfürülmeyle bir alâkası
yoktur.
Ruhunuzun
geldiği yer Allah, döneceği yer Allah. Nefsinizin geldiği yer Allah
değil, o da fizik vücudunuz gibi bir yaratıktır. Ve o yaratığın
muhtevasında, başlangıç olarak sadece afetler var.
Ruhunuzla
nefsiniz burada da çok büyük bir ayrılık gösterir.
Nefsinizin kalbi
afetlerle doludur ve nefs tezkiye ve tasfiyeye muhtaçtır.
Ruhunuzun
kalbinde ise, bir tek afet bile yoktur. O programlandığı an,
hasletlerle yaratılmış ve bünyesi hiç değişmez.
Öyleyse,
nefsiniz istihale geçirerek, ruhunuzun hüviyetine dönmek
mecburiyetindedir. Bunu yapabilir veya yapamaz, ayrı bir konu.
Ama bütün
nefsler, ruh hüviyetini kazanabilecek olan özelliklerle
yaratılmıştır. Eğer bunu yarı yarıya yaparsa adı nefs tezkiyesi,
tamamlarsa, adı nefs tasfiyesidir.
Aziz
kardeşlerimiz;
Nefsinizin
kalbindeki afetlerin azalmasına paralel olarak, kaybettiğiniz
dereceler aynı oranda azalır.
Ruhunuzun
hasletlerinin çoğalmasına paralel olarak, kazandığınız dereceler
aynı oranda çoğalır.
Öyleyse
başlangıç mı?
Çoğunlukla günah
işliyorsunuz.
Sonuç mu?
Hep sevap
işliyorsunuz.
Orta nokta, nefs
tezkiyesinden bir evvelki, %50-%50 olduğu nokta.
Öyleyse
nefsinizle ruhunuz yirmi puanlık bir dizayn içerisinde bir bütün
teşkil eder. Nefsinizin bir afeti bilfarz 7 puansa, onun karşılığı
olan ruhunuzun hasleti mutlaka 13 puandır. İkisinin toplamı mutlaka
20’ye tamamlanacaktır.
Başka bir olay
düşünelim: Bir insanın, diyelim ki, isyan afeti 11 puan. Ruhunuzun
itaat hasleti, 9 puan olmak mecburiyetindedir. İkisinin toplamı 20
puanı oluşturacaktır.
Öyleyse
nefsinizle ruhunuz bu açıdan bir bütünlüğü simgeler, (anlamanızı
kolaylaştırmak için, Allahû Tealâ’nın onar puan verdiğini
düşünüyoruz).
Nefsin 19 tane
afetinin toplam puanı 190’dır. Ruh hasletlerinin toplam puanı da
yine 190’dır. Bu 190’ı 190 milyon kabul edin; her birinde, afetleri
ve hasletleri birbirine eşit olarak dizayn edilmiş bir tane insan
bulamazsınız.
Herkesin iç
dünyasındaki durumu devamlı değişiklik gösterir. Başlangıçta herkes
eşittir. Nefs baştan aşağı afetlerle doludur. 10’ar puan, hepsi
afet.
Ruh baştan aşağı
hasletlerle dolu, 10’ar puan. Ama yaratıldığınız andan itibaren,
nefsinizin afetleriyle ruhunuzun hasletleri arasındaki ilişkiler
değişiklik gösterir. Devamlı nefsinizin afetlerini azaltırsınız.
Devamlı ruhunuzun hasletlerinden nefsinize ulaştırırsınız. Öyle ki
sonunda nefsinizin bütün afetleri de 190 puan birden haslet haline
dönüşecektir.
Öyleyse, olaya
dikkatle bakınız!...
Nefsinizle
ruhunuz bir bütünü teşkil eder. Ama ruhun kalbinde yalnız hasletler
vardır başlangıçta, nefsin kalbinde ise yalnız afetler vardır ve bir
değişim tablosu sergileyeceksiniz. Zikrinize paralel olarak bunu
yapacaksınız.
Dikkat edin,
ruhunuz hiçbir değişiklik göstermeyecektir.
İç dünyanızda
190 puanlık pozitif şeyler aynen devam edecektir ve nefsinizin
dizaynında ise, afetlerle hasletler devamlı yer değiştireceklerdir.
Neticede 380
puan, ruhun bütün güzellikleri (190 puanı ruhta, 190 puanı nefste
olmak üzere) olarak tamamlanacaktır.
Öyleyse, değişen
şey, ruhtan nefse bir geçiş değildir. Değişen şey, Allah’ın Katından
gelen fazılların, nefse girip yerleşmesidir.
Acaba farkı
anlatabildik mi?
Ruhunuz
başlangıçta, onar puandan 190 puanlık bir güzellikler dizisini
sergiliyor. Hiç değişmez. Sonuna kadar bu 190 puanlık dizayn devam
eder.
Şimdi nefsinize
gelelim:
190 negatif
puan. İşte bu 190 negatif puanın devamlı değişmesi söz konusudur.
Bu değişme,
ruhtan aldığı hasletlerle değil, Allah’ın Katından gelen
faziletlerle oluşur.
Ruhunuz hep 190
tam puan üzerinden hayatını devam ettirir. O, mükemmele erişmiş bir
varlıktır, ahsendir.
Yani, Allah’ın
bütün emirlerini mutlaka yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili
hiçbir şekilde işlemesi mümkün olmayan bir özellik gösterir.
Nefsinizin
afetlerinin tam zıddı olan bütün hasletler, ruhunuzun bünyesinde
toplanmıştır. Şimdi nefsinizin kalbinde, (Allah’ın Katından gelen)
faziletlerin yavaş yavaş yerleşmeye başladığını görelim, ne olur?
O nefsinizin
kalbindeki 10 puanı iki kat düşünün: 20 puan, değişikler başlar.
Eğer 2 puan ruhun özelliklerinden gelirse, 18 puan kalır. Bunlar
arttıkça dizayn değişir, değişir, değişir.
Nerede,
nefsinizin iç dünyasındaki her şey, daimi zikre ulaştığınız anda,
ruhunuzun hasletleriyle eşit duruma gelir.
Yani ikisinin
toplamı 20 puan olur. İkisi de sadece hasletlerden oluşur.
Ama Allahû
Tealâ’nın Katından geldiği için, ruhunuzda da bu istikamette bir
eksilme olmadığı için, ikisi de ruhun aynı yapısında olmasına
rağmen, birisi ruhun hasletlerini, öteki, Allah’ın Katından gelen,
ruhun hasletlerinin benzerini oluşturur, adı faziletlerdir.
Aziz
kardeşlerimiz;
Nefsinizin
kalbini dizayn eden, ruhun hasletleri değildir. Allah’ın Katından
gelen faziletlerdir.
Onun için
ruhunuz %100 hayrı dileyen bir bütün, nefsiniz başlangıçta %100
şerri dileyen bir bütündür. Yavaş yavaş bu dizaynın nefs açısından
değiştiğini düşünün.
Tam orta noktada
(%50-%50) nefsinizin kalbinde afetlerle, faziletler dengeye gelir ve
nurlanma devam ettiği sürece, artık o kişinin nefsinin kalbinde
nurlar duruma hakim olmuştur.
Şeytanın
hakimiyeti yalnız afetlere olduğu için, nefsinizin kalbindeki
şeytanın hakimiyeti %50’den aşağıya düştüğü andan itibaren artık
nurlar duruma hakimdir, o kişi nefsini tezkiye etmiştir.
Aziz
kardeşlerimiz,
Daimi zikre
ulaştığınızda ne olur?
Kişinin nefsinde
hiç afet kalmaz. %100 faziletlerden oluşan bir nefs kalbinin sahibi
oluruz.
İşte böyle bir
dizaynı ait olduğu yere oturtursanız, ne demek istediğimizi güzelce
anlayacaksınız. Ruhunuzun kalbindeki sistem başlangıçta nasılsa, siz
ölene kadar aynı şekilde devam eder.
Ruhunuzun kalbi
her zaman tam olarak Allah’ın güzelliklerini emreder. Allah’ın bütün
emirlerini mutlaka yerine getirmek ister. Yasak ettiği hiçbir fiili
işlemek istemez.
Ruhunuzun yapısı
öyle bir yapıdır ki, hiçbir zaman değişmez. Yaratıldığı andan
itibaren, enerjiye tekrar dönüşeceği güne kadar bütün ruhlar,
Allah’ın bütün emirlerini mutlaka yerine getirmek isteyen, yasak
ettiği hiçbir fiili asla işlemeyen ahsen bir örnek taşır.
Böyle olduğu
için, ruhunuzun Allah’a teslim olması, ahsen olmakla gerçekleşmez,
çünkü zaten ahsendir.
Sırf bu sebeple
ruhunuz Allah’ın Zatı’na ulaşarak Allah’a teslim olmaz; onlar ahsen
olarak Allah’a teslim olurlar.
Çünkü
başlangıçta ikisi de (fizik vücut ve nefs) ahsen değildir.
Fizik vücut, bu
istikamette adeta nefsin dümen suyuna bir zavallıdır. Ve nefsinizin
afetleri, şeytanla işbirliği ederek devamlı aklınızı çeler ve
aklınız nefsinize devamlı yeşil ışık yakar, böylece devamlı günah
işlersiniz.
Aziz
kardeşlerimiz;
Allahû Tealâ’nın
yoluna girmeden önceki halinizi bir düşünün bakalım. Her an hata
işliyordunuz .
Allah’ın
emirleri bir kulağınızdan giriyordu, bir kulağınızdan çıkıyordu.
Allah’ın
yasakları mı?
Umurunuzda bile
değildi. Ve devamlı günah işleyen birisiydiniz.
Ya şimdi?
Temizlenebildiğiniz oranda günahlarınız azaldı. Daimi zikre
ulaştığınız zaman ise sıfıra inecektir.
Öyleyse, ruhunuz
bir olgunluk kutbudur, kemâl kutbudur. Nefsiniz bir faziletsizlik
kutbudur. Ve başlangıç seviyesi böyle olan bir şeyin sonunda
ikisinin de fazilet kutbu olması gerçekleşir.
Böylece öyle bir
duruma ulaşırsınız ki, nefsiniz de ruhunuzun özelliğini tamamen
kazanır.
Ruhunuzun
yapısıyla nefsinizin yapısını inceleyecek olursak;
Fizik
vücudunuzun ve nefsinizin bütün elektronları dört enerji küresinden
oluşur. Zahiri âleme ait olan enerji küresi, berzah âlemine ait olan
enerji küresi, gayb âlemine ait olan enerji küresi, gayb âleminin
berzah âlemine ait enerji küresi, bu fizik vücudunuzun elektron
yapısıdır.
Nefsinizin
elektronlarının yapısı, berzah âleminin enerji küresi, zahiri âlemin
enerji küresi, cinlerin berzah âleminin enerji küresi, cinlerin gayb
âleminin enerji küresi.
Nefsinizin bu
dizaynının bir benzeri, cinlerin fizik vücutlarında vardır. Gayb
âleminin enerji küresi, onun berzah âleminin enerji küresi ve
dünyadaki berzah âleminin enerji küresi, zahiri âlemin enerji
küresi.
Öyleyse, böyle
bir dizaynda nefsin ve fizik vücudun enerji küreleri, gayb
âlemindeki cinlerin ve cinlerin nefslerinin enerji küreleri, hepsi 4
tane enerji küresinden oluşurlar.
Ama bir ruh, 6
enerji küresini birden ihtiva eder.
Aziz
kardeşlerimiz;
Allahû Tealâ
diyor ki:
Allah 6 yevmde,
6 âlem yarattı. Sonra da arşa çıktı, istiva etti.
6 yevmde (gün) 6
âlem. 3 yevmde 3 asıl, ikinci 3 günde de bunların karşıtları.
Öyleyse, zahiri
âlemi yaratıyor, birinci yevm. Onun karşıtını yaratıyor, ikinci
yevm. İki yevmde ikisini yaratıyor. Dördüncü yevmde gayb âlemini ve
gayb âleminin karşıtını, altıncı yevmde, emr âlemini ve emr âleminin
karşıtını.
Ama 7 tane âlem
var?
Yedincisi
Yokluk’tur. Yedincisi de yaratılsaydı yedi olamazdı; sekiz olması
gerekirdi, çünkü Allahû Tealâ “Her şeyi zıddıyla kaim kılar ve çift
yaratır”.
51/ZÂRİYÂT-49: Ve min kulli şey’in halaknâ zevceynî leallekum
tezekkerûn(tezekkerûne).
Ve Biz, her
şeyden (zıddıyla kaim kılarak) çift yarattık. Umulur ki böylece siz
tezekkür edersiniz.
54/KAMER-49: İnnâ kulle şey’in halaknâhu bi kader(kaderin).
Hiç şüphesiz
Biz, her şeyi kader ile yarattık.
“Bir denge,
kader üzere yarattık” diyor.
Aziz
kardeşlerimiz;
Böyle bir
dizaynda hepiniz ruh müessesesini ve nefs müessesesini birbirinden
ayrı standartlara oturtmak mecburiyetindesiniz.
Nefsinizle
ruhunuz hiçbir şekilde aynı değildir.
Zaten
görevlerine de baktığınız zaman, farklılık göreceksiniz.
Allahû Tealâ,
nefsinizden ne istiyor?
Tezkiye
olmasını, arkadan da tasfiye olmasını istiyor. Yani, nefsteki bütün
afetleri yok ederek, Allah’ın Katından gelen faziletleri (ruhun
hasletlerinin benzerlerini) nefsinizin kalbinin tamamına mal
edebilmenizi istiyor.
Nefsin Allah’tan
aldığı emir budur.
Allahû Tealâ’nın
ruha verdiği emir; Allah’a yaşarken geri dönmesidir.
Neden?
Ruh zaten ahsen,
teslim olabilmek için sadece geldiği yere geri dönmesi söz
konusudur.
Ruhtan sadece
Allah’a geri dönmesini isteyen Allahû Tealâ, nefsten tezkiye
olmasını ve tasfiye olmasını istiyor. Yemin, tezkiye
istikametindedir.
Yani kişi,
nefsinin kalbindeki afetlerin yarısından fazlasını teslim ettiği
gün, Allah’a verdiği yemini yerine getirmiştir. Nefsin yemini,
nefsin kalbindeki afetlerin yarıdan daha fazlasının yok olması,
yerine ruhun hasletlerinin faziletler olarak gelip yerleşmesidir.
Ruhun yemini
ise, Allah’a yaşarken geri dönerek, Allah’ın rızasına ulaşmasıdır.
Hadi gelin
Kur’ân-ı Kerim âyetleriyle bakalım ikisinin yeminlerine:
74/MUDDESSİR-38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehîneh(rehînetun).
Bütün nefsler,
iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı
olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).
74/MUDDESSİR-39: İllâ ashâbel yemîn(yemîni).
Yemin sahipleri
(yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.
74/MUDDESSİR-40: Fî cennât(cennâtin), yetesâelûn (yetesâelûne).
Onlar
cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar.
91/ŞEMS-9:
Kad efleha men zekkâhâ.
Kim onu
(nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.
Görüyorsunuz ki,
bir insanın nefsini tezkiye etmesi, yani yarıdan fazla Allah’ın
nurlarını kalbine yerleştirmesi söz konusu.
Bu, nefsinizin
Allah’a verdiği yemindir.
Ruhunuzsa,
Allah’a misak adlı yemini vermiştir.
13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve
yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar
Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi
(ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû
duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.
Aziz
kardeşlerimiz;
Allahû Tealâ,
ruhunuzu yaşarken, hayattayken Allah’a ulaştırmayı emretmiştir.
Bunu 12 defa
üzerimize farz kılmıştır.
Öyleyse ruhunuz
ahsen olduğu için, Allah’a yaşarken ulaşmak, teslim olmak üzere emir
almıştır. Ama nefsiniz, içindeki afetleri temizlemek istikametinde
emir almıştır.
Görüyorsunuz ki,
yapıları birbirine hiç uygun değildir. Görevleri de birbirinden
farklıdır.
İnsanın
mutluluğu, nefsinin mutlaka değişmesini icap ettirir.
Allahû Tealâ Tin
Suresi’nde diyor ki:
95/TÎN-4:
Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm(takvîmin).
Andolsun ki Biz,
insanı (nefsini), ahsen-i takvim içinde (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi
yaparak en güzele ulaşabilecek özellikte) yarattık.
95/TÎN-5:
Summe redednâhu esfele sâfîlîn(sâfîlîne).
Sonra onu,
esfel-i safiline (en sefil hale, nefsinin karanlıklarına) iade ettik
(çevirdik).
Görüyorsunuz ki,
nefsin ahsen-i takvime ulaşacak ulaşabilecek olan bir özelliği var.
Ruhun bütün
hasletlerini alacak, ruh hüviyetine bürünecek, görevi budur.
Fizik vücudunuz
şeytana kul olmaktan kurtulacak, Allah’a kul olacaktır.
Aziz
kardeşlerimiz;
Ruhun elektron
yapısına baktığınız zaman, 6 tane enerji küresinden oluştuğunu
göreceksiniz.
1-Emr âleminin
enerji küresi
2-karşıt emr
âleminin enerji küresi (zulmani âlemin)
3-zahiri âlemin
enerji küresi
4-zahiri âlemin
berzah âleminin enerji küresi
5-gayb âleminin
enerji küresi
6-gayb âleminin
berzah âleminin enerji küresi.
Bir ruh dilediği
an fizik vücudun içine girer, dilediği an çıkar. Bir nefs, o fizik
vücut bayılmadıkça, ölmedikçe veya uykuya dalmadıkça fizik vücudu
terk edemez.
Aralarında kesin
bir farklılık vardır.
Ruh ahsendir.
Ahsen olmanın vasıflarıyla donatılmıştır.
Dilediği gibi
hareket etmekte serbesttir.
Ruhunuz,
hayatınız boyunca işlediğiniz hiçbir günaha iştirak etmez. Mutlaka o
günahı işlemeye başladığınızda vücudunuzu terk ederek olayı
dışarıdan seyreder. Ve ne kadar cezalanmanız gerekirse, o cezayı
size mutlaka arkasından tatbik eder.
Her günah
işledikten sonra duyduğunuz, o “vicdan azabı” diye düşündüğünüz şey,
aslında ruhunuzun nefsinize yaptığı azaptır.
Ruh, sizin için
bir güzellikler manzumesidir.
Nefs,
başlangıçta bir çirkinlikler manzumesidir.
Görüyorsunuz ki,
nefsinizle ruhunuz her alanda birbirinden farklı iki yapının
sahibidir.
Ama ikisinden de
Allahû Tealâ, Allah’a yaşarken teslim olunmasını istiyor, emrediyor.
Ruhunuz ahsen
olduğu için Allah’ın Zatı’na ulaşarak teslim olur. Nefsinizse, ahsen
olduğu zaman, (bütün afetleri yok olarak, ruhun hasletleri
yerleştiği zaman) Allah’a teslim olur.
Neticede İslâm
olmak istiyorsanız, önce ruhunuzu, sonra fizik vücudunuzu, sonra da
nefsinizi ve en sonra da iradenizi Allah’a teslim etmek
mecburiyetindesiniz.
Yaşamınızın tek
gayesi budur.
Aziz
kardeşlerimiz;
17/İSRÂ-85: Ve yes’elûneke anir rûh(rûhı), kulir rûhu min emri rabbî
ve mâ ûtîtum minel ilmi illâ kalîlâ(kalîlen).
Ve sana ruhtan
sorarlar. De ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir.” Ve size, (ruha ait)
ilimden sadece az bir şey verildi.
Gördüğünüz gibi,
size ruhu sorarlar, de ki: Ruh Rabbinin emrindendir. Size pek az
bilgi verilmiştir.
Evet, size pek
az bilgi verilmiş ama, bu açıkladıklarımızdan sonra, Allah’ın bu
devrin İmamı olan Mehdi (A.S)’a ikram ettiği Onun da bize ikram
ettiği bilgiyi siz de öğrendiniz.
Din
adamlarımızın çoğu demiyor mu? “Hayvani ruh var, rahmani ruh var,
bir de fizik vücut var.”
Öyleyse “ruh
nedir, nefs nedir” diye ayrım yapamayan bizim sevgili din adamlarına
bu konuyu ithaf ederiz.
Aziz
kardeşlerimiz,
Hepinizin
Allah’ın cennet saadetine ve dünya saadetine ulaşmanızı Yüce
Rabbimizden dileyerek bu sohbetimizi de burada noktalıyoruz
inşaallah.
Sizleri çok ama
pek çok seviyoruz
Sevgi ve
saygılarımızla.
Allah razı
olsun.
Yaşar Coşkun
GSM: 0536 445 10
05
www.sahihiyesari.com
info@sahihiyesari.com