Nefs Vücudumuz (2. vücudumuz)

 

Aziz kardeşlerimiz;

Sizleri selâmların en güzeli olan Allahû Tealâ’nın selâmı ile selâmlıyoruz;

“Es selâmu aleykum ve rahmetullâh ve berekâtuhu.”

 

Aziz kardeşlerimiz;

Bu sohbet konumuzu da 2. vücudumuz olan nefs vücudumuza ayırdık; tabii yine her zaman olduğu gibi Yüce Kitabımız Kur’ân-ı Kerim ışığı altında ve de Mehdi (A.S) önderliğinde, O’nun eşsiz öğretisiyle konumuzu işleyeceğiz inşaallah.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Nefs, doğuşumuzdan itibaren afetlerle dolu bir varlık olarak karşımıza çıkmaktadır.

Üç vücudumuzdan bir tanesidir. Geceleri uykuya daldığımız zaman, vücudumuzdan ayrılan bir başka vücudumuz daha vardır.

Rüyalarımızı onun (nefsimizin) gözleriyle görürüz.

O vücutta aklımız yaşar, o vücuda aklımız kumanda eder.

İşte, rüyamızda aklımızın kumanda ettiği vücudun adına Kur’ân-ı Kerim, “NEFS” diyor.

 

91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.

Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevvâ edene (dizayn edene) (andolsun).

 

Aziz kardeşlerimiz;

Nefsimizi daha yakından tanıdığımız zaman, muhtevasının karanlıklarla dolu olduğunu görürüz. 19 tane afetten, karanlıklardan oluşuyor.

Afetler biliyorsunuz ki, kötülüğe dönük, şerre dönük sistemlerdir.

Kin ve nefret, küfür, yalan-tekzip, zan ve zulüm, haset-düşmanlık, cehalet, cimrilik, öfke ve gayz, isyan, sabırsızlık, gurur-kibir, hırs ve şehvet, nankörlük, dedikodu, gıybet-iftira,  iptilâlar, vefasızlık, mürailik (riya) ve fitne-fesat.

Bunların hepsi nefsinizin birer afetidir.

Bunların toplamı Kur’ân-ı Kerim’de 19 tanedir. 19 ayrı cephede oluşan bir kötülükler zinciri!...

 

Aziz kardeşlerimiz;

Doğuşumuzdan itibaren nefsimizde sadece ve sadece afetler vardır. Afetler karanlıklarla temsil edilirler.

İşte karanlıklarla temsil edilen bu afetler, tıpkı karanlık bir mağaradaki yarasalara benzerler.

Bu karanlık mağaralardaki yarasaları oradan çıkartmak istiyorsak, mağarayı aydınlatmamız gerekecektir.

İşte nefsimizin o kapkaranlık olan kalbi, aydınlatılmak üzere yaratılmıştır.

Kur’ân-ı Kerim, Allahû Tealâ’ya müracaat eden iki melekten bahsediyor, Harut ve Marut adında iki melek:

 

2/BAKARA-102: Vettebeû mâ tetlûş şeyâtînu alâ mulki suleymân(suleymâne) ve mâ kefere suleymânu ve lâkinneş şeyâtîne keferû yuallimûnen nâses sihrâ, ve mâ unzile alel melekeyni bi bâbile hârûte ve mârût(mârûte), ve mâ yuallimâni min ehadin hattâ yekûlâ innemâ nahnu fitnetun fe lâ tekfur fe yeteallemûne minhumâ mâ yuferrikûne bihî beynel mer’i ve zevcih(zevcihî), ve mâ hum bi dârrîne bihî min ehadin illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve yeteallemûne mâ yadurruhum ve lâ yenfeuhum ve lekad alimû le menişterâhu mâ lehu fîl âhireti min halâkın, ve le bi’se mâ şerev bihî enfusehum lev kânû ya’lemûn(ya’lemûne).

Onlar, Süleyman (A.S)’ın mülkü üzerine şeytanların okuduğu (anlattığı, tilâvet ettiği) şeylere tâbî oldular (uydular). Süleyman (A.S), inkâr etmedi (sihir yapmadı ve kâfir olmadı). Fakat şeytanlar insanlara, sihri ve Babil Şehri’ndeki iki meleğe, Harut ve Marut’a indirilen şeyleri öğretmekle kâfir oldular. Oysa onlar: “Biz sadece bir fitneyiz (sizin için bir imtihanız). O halde (sakın sihir ilmini öğrenerek) kâfir olmayın.” demedikçe hiç kimseye bunu öğretmezlerdi. Fakat o ikisinden, erkek ile karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı ve de onlar, Allah’ın izni olmadan onunla (sihirle) hiç kimseye zarar verebilecek değillerdir. Ve onlar kendilerine fayda vermeyen, zarar veren şeyleri öğreniyorlar. Andolsun ki onlar, onu (sihri ve ona ait bilgileri) satın alan kimsenin ahirette bir nasibi olmadığını kesin olarak öğrendiler. Elbette onunla (sihre karşılık) nefslerini sattıkları şey ne kötü, keşke bilselerdi.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Harut ve Marut adlı iki melek diyorlar ki, “Ya Rabbi, Âdem (A.S)’ı yarattın. Bize secde etmeyi emrettiğine göre, biz de secde ettiğimize göre, o, bizden üstün bir varlık, neden bizden üstün?”

Allahû Tealâ buyuruyor ki:

“O’na nefs verdim. Nefsini tezkiye ettiği ve tasfiye ettiği takdirde sizden üstün. Yoksa değil”.

Melekler diyorlar ki, “Öyleyse bize de nefs ver. Biz ondan daha üstün olduğumuzu ispat edelim”.

Allahû Tealâ diyor ki, “siz nefsle yapamazsınız.” İki melek de diyorlar ki, “Yaparız.” Allahû Tealâ da “Peki, inin aşağı.” diyor. (Âdem (A.S)’a yukarıda yapılan secdeden hemen sonraki bir olay) Aşağıda, dünyada ise çoktan Babil şehri kurulmuş; binlerce sene geçmiş.

Allahû Tealâ, Babil şehrine iki meleği indiriyor...

İki melek, bir kadına çok kötü bir muamele yapıyorlar. Arkasından kadının kocası gelip de, “siz benim karıma bunu nasıl yaparsınız” diye karşı çıkınca, o kadar öfkeleniyorlar ki, adamı öldürüyorlar. Tabii hemen yukarı alınıyorlar.     

Allahû Tealâ diyor ki, “Ben size yapamazsınız demedim mi?” İki melek sus pus, hiç sesleri çıkmıyor.

İşte bu kötülükleri, onlara yaptıran şey, nefsleri!...

Eğer Allahû Tealâ, onlara o nefsi vermeseydi, onlar yine melek olarak kalacaklardı.

Allah, kendilerine hangi konuda bir emirde bulunmuşsa, sadece Sünnetullah’ın o emrini gerçekleştireceklerdi.

Günahları ve sevapları olmayan mahluklar olarak sonsuza kadar yaşayacaklardı.

Ama nefs verilince, günahlar, sevaplar işlenmeye başlandı ve kaybettiler.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Bütün dünyaya büyüyü ve hüddamı, bu iki melek öğretmiştir. Büyü ve hüddam da, nefsin afetleri sebebiyle insanların ulaştığı bir kötülük zincirinin iki halkasıdır.

Şeytanın insanlara öğrettiği zulmanî ilimlerden birisi büyüdür.

Birtakım âyetlerin şeytan tarafından ilâve edilmiş ve değiştirilmiş şekilleriyle vücuda getirilen negatif dalga boylarının, insanlar üzerindeki tesirine büyü diyoruz, yani sihir.

Bir diğer olay da hüddam. Yine şeytanla alâkalıdır. Cinlerin insanlara musallat edilmesi halidir. Her ikisinde de nefs devreye giriyor.

İnsanlar başka insanlara para karşılığı kötülük ediyorlar. İşte bu kötülükleri yapanlar, şeytanla işbirliği olan insanlardır. Onlara bunları nefsleri yaptırıyor.

Kim bir günah işlerse, (hangi günahı işlerse işlesin) bilsin ki, o, nefsindendir.

Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’de diyor ki: “Hayr bizdendir, şerr sizin nefsinizdendir”.

 

4/NİSÂ-79: Mâ esâbeke min hasenetin fe minallâh(minallâhi), ve mâ esâbeke min seyyietin fe min nefsik(nefsike), ve erselnâke lin nâsi resûlâ(resûlen), ve kefâ billâhi şehîdâ(şehîden).

Sana ne iyilik (hasenat) isabet ederse, Allah’tandır. Sana ne kötülük (seyyiat) isabet ederse, kendi nefsindendir. (Eğer derecat kaybedecek bir şey yapmış olsaydın.) Ve seni, insanlar için Resûl olarak gönderdik ve Allah şahit olarak yeter.

 

Neden öyle? diye soracak olursanız;

Çünkü nefsimizde sadece afetler var da onun için. Yalnız afetlerden oluşan nefsimiz, aklımıza yaptığı her müracaatta yalnız şerr talepte bulunur.

Akıl onun şerr talebini kabul ederse, günah işleyecektir ve derecat kaybedeceğiz.

Derecatın kaybedilmesine Allah, hiçbir zaman sebep olmaz, ama hiçbir zaman.

Öyleyse, ne ruhumuz ne de Allah, derecat kaybetmemize sebebiyet veren bir davranışı bize yaptırmaz, bu imkânsızdır.

Neden imkânsızdır?

 

Aziz kardeşlerimiz;

Allah’ın vücuda getirdiği olaylar dizisine “kader” diyoruz.

Kader, iki şekilde tecelli eder. Ya bize bir zarar verir veya fayda verir. Zarar verdiği takdirde bir derecat kaybetmeyiz, kazanırız.

Fayda sağlandığı takdirde de derecat kazanmayız, ama kaybetmeyiz de. Bu durumda görülüyor ki, kader bize hiçbir şekilde derecat kaybettirmez.

Öyleyse, insanların davranış biçimlerini dizayn eden sistem, onların nefsleri ve ruhlarıdır.

Ruh, 19 tane haslet ile güzellikleri ve Allah’ı temsil eder; nefs, 19 tane afet ile çirkinlikleri ve şeytanı temsil eder. Nefsin 19 tane afetini saymıştık, şimdi de ruhun 19 tane hasletini verelim inşaallah: sevgi, iman, doğruluk, adalet, edep, kemâlat-olgunluk, cömertlik, sükunet, itaat, sabır, tevazu, kanaat, şükür, ketumiyet (sır saklamak), hakikat, meziyet, vefa, samimiyet ve tevhid (Allah’ın Tekliği).

Başlangıçta nefs açısından  durum böyledir. İşte nefsimizin afetleri sebebiyle, bizim için söz konusu olan şey, o afetleri iyi tanımak ve onları ruhun hasletlerine dönüştürmektir.

Nerede mutsuz bir insan görürseniz bilin ki, arkasında mutlaka onun nefsi vardır. Afetlerden oluşan nefs, devamlı şeytanın açık kapısından giren karanlıklarla, her geçen gün  daha çok kararmaya mahkumdur.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Allahû Tealâ’nın yoluna girmedikçe kişi, bu konu böylece devam eder, gider. Kişinin kalbi kararır, kararır, kararır. Kişi mutsuzluk yolunda ilerler, ilerler, ilerler.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın yoluna girmek, nefsin tezkiyesi ve tasfiyesi için asıldır ve çok önemlidir.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Nefs, öyle bir varlıktır ki; ahsene dönmek onun hedefidir. Tin Suresi’nin 4. ve 5. âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ diyor ki:

95/TÎN-4: Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm(takvîmin).

Andolsun ki Biz, insanı (nefsini), ahseni takvim içinde (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yaparak en güzele ulaşabilecek özellikte) yarattık.

95/TÎN-5: Summe redednâhu esfele sâfîlîn(sâfîlîne).

Sonra onu, esfeli safiline (en sefil hale, nefsinin karanlıklarına) iade ettik (çevirdik).

 

“Biz insanı bir ahsen-i takvim içinde yarattık”.

 Burada “insan” kelimesinden Allahû Tealâ’nın muradı, nefstir.

Onun afetlerle dolu olan nefsinin ahsene dönüşmesi, tamamen hasletlere dönüşmesi, yüzde yüz karanlıklarını kişinin nefsinden atması halidir. Yerine Allah’ın nurlarının gelip “îmân” kelimesinin etrafına yerleşmesi ve kalbi tamamen Allah’ın nurlarıyla doldurması halidir.

İşte buna “tasfiye” diyoruz. Bu olayın başlangıcına (yarıyı aşana kadar) nefsin tezkiyesi diyoruz. Nefsin tezkiyesi bize öyle bir sonuç hazırlar ki, (burada nefsin afetleri yarıdan daha fazla yok olmuştur) ruhun hasletleri, nefsinizin kalbini yarıdan daha fazla doldurmuştur.

Böylece başlangıçta şeytan, nefsinizin kalbine yüzde yüz tesir etmek imkânının sahibi iken, bu noktada şeytanın hakimiyet alanı yüzde yüzden, yüzde kırk dokuza düşmüştür, yani yarıdan aşağı düşmüştür.

Yüzde yüz hakimiyetin sahibi olan şeytanın hakimiyet alanı artık yarının altındadır. Bunun anlamı, hakimiyet Allah’ın nurlarındadır.

İşte burası tezkiye noktasıdır.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Kişinin nefsinin kalbinde şeytanın hakimiyetinin sona ermesi, Allah’ın nurlarının hakimiyetinin başlama noktasıdır!...

Burası ruhumuzun Allah’a ulaştığı nokta, burası vechimizin yani fizik vücudumuzun şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmaya başladığı noktadır.

 

39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi).

Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!

 

Ondan evvel, ne yazık ki, ondan evvel Allahû Tealâ bütün insanları şeytanın kulu (şeytanın emrine itaat edenler) olarak kabul ediyor.

İşte nefsimizin dizaynına baktığımız zaman, afetlerle dolu olan bir nefs görüyoruz. Nefsimizi tezkiye ve tasfiye edecek olan sistem, zikir sistemidir. “ZİKRULLAH”…

Yüce Kitabımız Kur’ân-ı Kerim, adına zikrullah diyor ve  ekliyor; “zikir farz” diyor ve de âyet-i kerimelerini sıralıyor:

 

13/RA'D-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).

Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?

 

73/MUZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve her şeyden kesilerek O’na ulaş.

 

33/AHZÂB-41: Yâ eyyuhellezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran).

Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin.

 

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alel mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).

Namazı bitirdiğinizde; ayaktayken, otururken ve yan üzeriyken (yan üstü yatarken) Allah’ı hep zikredin! Güvenliğe kavuştuğunuzda namazı erkânıyla kılın. Çünkü; namaz, mü’minlerin üzerine, vakitleri belirlenmiş bir farz olmuştur.

 

29/ANKEBÛT-45: Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn(tasneûne).

Kitaptan sana vahyedilen şeyi oku ve salâtı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak ki salât (namaz), fuhuştan ve münkerden nehyeder (men eder). Ve Allah’ı zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Allahû Tealâ zikrin, bütün ibadetlerden daha ötede olduğunu söylüyor ve bu zikrullah’tır ki, (Allah’ın ismini “ALLAH, ALLAH, ALLAH…” diye tekrar etmektir) bunu yaptığınız zaman, Allah’ın katından iki tane nur gelir.

Birisi salavat nuru, diğeri rahmet nuru.

Mürşidimize ulaştığımız zaman, bunun gibi bir grup daha nur gelir, salavatla, fazl nuru.    

Mürşidimize ulaştıktan sonra demek ki, nefsimizin kalbine salavatla, rahmet ve salavatla, fazl nurları geliyor.

Görüyorsunuz ki, ikisinde de salavat nuru var, salavatı bir kargo uçağı  olarak düşünün; nurlandıran bir kargo uçağı. Nurları taşıyan bir kargo uçağı!...

Ne yapıyor?

Allah’ın katından aldığı nurları, götürüyor nefsimizin kalbine kadar ulaştırıyor. Nefsimizin kalbine onları bırakıyor. O bıraktığı yerdeki karanlıkları alıp dışarı çıkartıyor ve böylece gelen ve dönen sonsuz sayıdaki kargo uçağı!...

Nefsimizin kalbine fazlı ve rahmeti bırakıyor.

Peki bu nurlardan “fazl” adlı nur nedir?

Fazl, ruhumuzun hasletleridir, çoğulu, fazilettir.

Bu hasletler, eğer ruhumuzdan gelseydi nur olarak, onlara “hasletler” diyecektik. Ama ruhumuzdan gelmiyor, Allah’ın Katından geliyorlar. Aynı hüviyette olmasına rağmen, ruhun hasletlerini temsil etmesine rağmen, nefsimizin kalbine gelen nurların, ruhumuzdan gelmediği cihetle, (isimlendirme yapıldığı zaman) isminin fazl olduğunu görüyoruz.

Öyleyse, fazl neyi ifade eder?

Gelen fazlın, nefsimizin kalbine (mürşidimize ulaştığımız gün) yazılan “îmân” kelimesinin çekim alanına girmesi ve o çekim alanında “îmân” tarafından devamlı çekilmesi sebebiyle “îmân” kelimesinin etrafına yerleşmeye başlamasıdır.

İşte bu, nefs tezkiyesinin başlamasıdır.

Salavat  nurunun fonksiyonu, îmân kelimesindeki çekim gücünü, karanlıkların hafifletmesine, azaltmasına mani olmaktır.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Îmân kelimesi, bir cazibe merkezidir. Fazl’a açıktır. Fazlı kendisine çeker. İşte bu çekişe mani olabilen tek şey, nefsin kalbindeki şeytanın karanlıklarıdır. Bu karanlıkların, îmân kelimesinin çekim gücüne etki etmemesini temin edecek olansa, salavat isimli bu nurdur.

Allahû Tealâ irşad makamına ulaştıktan sonra bu nuru vazifeli kılar.

 

33/AHZÂB-43: Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhu li yuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mu’minîne rahîmâ(rahîmen).

Sizi (nefsinizin kalbini), karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, üzerinize salâvât (vasıtasıyla nur) gönderen, O ve O’nun melekleridir ki O, mü’minlere Rahîm’dir (Rahîm esmasıyla tecelli eden).

 

Aziz kardeşlerimiz;

Allahû Tealâ’nın nefsimizin kalbine iki grup nur gönderdiğini nereden biliyoruz?

Nisa Suresi’nin 175. âyet-i kerimesinde diyor ki:

 

4/NİSÂ-175: Fe emmellezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).

Allah’a âmenû olanları ve O’na sarılanları (sarılmayı dileyenleri), Allah kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran Sırat-ı Mustakîm’e (Allah’a ulaştıran yola) hidayet edecektir, ulaştıracaktır.

 

Neyin içine koyuyormuş?

Rahmetinin ve fazlının!...

 

Bakara Suresi’nin 157. âyet-i kerimesinde ise Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

 

2/BAKARA-157: Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).

Onlar (dünya hayatında Allah’a mutlaka döneceklerinden emin olanlar var ya), Rab’lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, hidayette olanlardır.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Birinci âyet-i kerimede (Nisa-175), rahmetin ve fazlın insanların üzerine olduğunu gördük.

İkinci âyet-i kerimede (Bakara-157), rahmetin ve salavatın insanların üzerine olduğunu gördük.

Öyleyse dört tane nur var. İkisi taşıyıcı, ikisi de kalıcı nur.

Böylece nefsimizin kalbinde karanlıklara adım adım hakim olmak söz konusudur.

Peki, neyle hakim oluruz?

Tabii ki zikirle!...

Zikir yaptığımız zaman, Allah katından mutlaka (mürşidimize ulaşamamışsak) rahmet ve salavat isimli iki tane nur gelir, göğsümüzden kalbimize ulaşır.

Ama kalbimiz mühürlüdür!...

Kalbimiz mühürlü olduğu için (bunu fizik bedenimizin kalbiyle karıştırmayın, o kalp ettendir ve sadece kan pompalar.

Biz, nefsimizin kalbinden bahsediyoruz), kalbimize kadar gelen bu nurlar kalbimizden içeriye giremez.

Yalnız rahmet adlı nur, hafif bir şekilde içeriye sızar, bu sızıntı %2 nispetinde rahmet nurunu oluşturduğu zaman huşû sahibi oluruz.

 

57/HADİD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi…

Âmenû olanların kalplerinde, Allah’ın zikri ile (ve bu zikirle) Hakk’tan inen şeyle (nurla) huşûya ulaşmak (huşû sahibi olmak) zamanı gelmedi mi?...

 

O zaman Allah’tan Hacet Namazı ile mürşidimizi sorarız, Allah mutlaka sözünü tutar ve bize mürşidimizi gösterir.

Mürşidimize ulaştığımız zaman, nefsimizin kalbindeki mührü açar ve nefsimizin kalbinin içine îmânı yazar.

Ne zaman yazar?

Mürşidimizin elini öpüp tövbe ettiğimiz ve

“Lâ ilâhe illallâh Muhammedun resûlullah” dediğimizde, bu olay tahakkuk eder.

Bu olayın tahakkuku ise açık bir olguyu bize gösterir.

Allahû Tealâ, nefsimizin kalbine îmânı yazıyor, mürşidimizin ruhu başımızın üstüne geldiği anda bu işlemi gerçekleştiriyor!...

Peki kalbimizin içine îmân nasıl yazılabiliyor?

 

Aziz kardeşlerimiz,

Kalbimizin mührünün açılması gerek. Bütün insanların kalpleri mühürlüdür.

Neye göre?

Casiye Suresi’nin 23. âyet-i kerimesine göre; önce âyete bakalım ne diyor?

 

45/CASİYE-23: E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevâsını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) kıldı (çekti). Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

 

Evet, âyet-i kerimeye göre, mürşidinize ulaştığınız güne kadar, hidayete adım attığınız güne kadar, dalâlette olduğunuz sürece bütün insanların kalpleri mühürlüdür. İşitme hassası da mühürlüdür. Kalplerinizdeki “basar” isimli görme hassasının üzeri de “gışavet” adlı bir perde ile örtülüdür.

Öyleyse insanlar görüyoruz ki, nefs sahibidirler ve nefsler sadece huzursuzluk verir. Çünkü nefs, sadece şerri işler ve şerri ister.

Akla yaptığı bütün müracaatlarda, (başlangıç kademesinde) nefs, sadece şerri talep eder. İşte bu şerrin oluşmasında, vücuda gelmesinde, nefsin talebi asıldır.

Ne zaman nefs, akla müracaatını yaparsa, ruh bundan haberdar olur ve derhal o da akla müracaat eder ve hayrı ister. Böylece bir şerr talebi, bir hayr talebi beraberce akla ulaşır ve akıl karar verir.

İşte aklın verdiği karar, nefsin istikametinde ise şerr işlemesine, ruhun istikametinde ise hayır işlemesine müsaade eder.

Aziz kardeşlerimiz;

Nefs denilen varlığa dikkatlice bakın!...

Şu anda hangi noktadaysanız, nasıl bir görünüşünüz varsa, nefsiniz de aynı görüntüdedir.

Rüyanızda aynaya baktığınız zaman, genel olarak kendinizi görürsünüz. Bazen orada (Berzah âleminde) geçmişe, geleceğe doğru, zamanı geçebileceğiniz için, kendinizi daha yaşlı, bazen daha genç görebilirsiniz.

Hepsi sadece sizin nefsinizdir.

Nefslere dikkat edin!...

Rüyanızda diyelim ki, birisi sizi öldürmek istiyor. Üzerinize tabancayla ateş etseler, kocaman bir delik göğsünüzde açılsa, delik arkaya kadar uzansa, ölemezsiniz.

Çünkü nefslerin ölmesi mümkün değildir.

 

21/ENBİYÂ-35: Kullu nefsin zâikatul mevt(mevti), ve neblûkum biş şerri vel hayri fitneh(fitneten), ve ileynâ turceûn(turceûne).

Bütün nefsler, ölümü tadıcıdır. Sizi, hayır ve şerr fitneleri ile imtihan ederiz. Ve Bize döndürüleceksiniz.

 

Yunus Emre ne diyor:

“Tenler ölesidir, canlar ölesi değil”. Can dediği nefs beden.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Ruhların da ölmesi mümkün değildir.

Ne ruh ne de nefs ölmezler.

Peki, ne olur?

Sonsuza kadar yaşarlar.

Öldüğümüz zaman, nefsimiz bir süre kabir azabının cevaplarını verdikten sonra, vücudumuzdan ayrılarak Berzah âlemine gider, kıyamete kadar orada yaşar. Onun için rüya gördüğümüzde bizden evvel ölmüşlerimizle rüyamızda beraber oluruz!...

 

Aziz kardeşlerimiz;

Biliniz ki, tasavvufa giren kişi, kabir azabının ancak tasavvufa girdikten sonraki bölümünden sorumludur.

Neden böyle söylüyoruz?

Çünkü, ondan evvelki günahları mürşidin önünde yapmış olduğu tövbe ile Allahû Tealâ tarafından sevaba çevrilmişti:

 

25/FURKAN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet gönderendir).

 

İşte, günahlar mı dediğimiz zaman, bunu işleyen nefsimizdir.

Neden?

Nefsimizin muhtevasında bulunan afetler nedeni ile.

Nefs, muhtevasındaki afetler dolayısıyla, hep günaha yönelik taleplerde bulunur, akıldan. Akıldan hep günah işlemesini ister; çünkü bünyesinde –başlangıçta- afetlerden başka bir şey yoktur.

İşte hepiniz için Allahû Tealâ’nın gelen emri, nefsinizi tezkiye etmek ve tasfiye etmektir.

 

Aziz kardeşlerimiz,

Tezkiye ettiğiniz zaman, nasıl bir işlem yapıyorsunuz?

Devamlı zikir çekiyorsunuz, zikrinizi arttırıyorsunuz, yaptığınız zikir sebebiyle nefsinizin kalbine her “Allah” deyişinizde bir nur giriyor ve Allah’ın Allah’tan gelen nurları birikiyor, birikiyor, birikiyor.

Bu nurlar biriktikçe, nefsinizin kalbindeki karanlıklar dışarıya atılıyorlar.

Öyleyse, hepiniz için söz konusu olan şey, nefsinizi iyi tanımaktır.

 

Aziz kardeşlerimiz,

Bilesiniz ki, nefsinizden daha büyük düşmanınız yoktur.

 

“Men arefe nefsehu, fe kad arefe rabbehu”

Nefsine arif olan, Rabbine arif olur.

 

Yunus Emre ne diyor:

 

Biz kimseye kin tutmazız
Ağyar dahi dosttur bize

Nerde ıssızlık var ise
Mahalle vü şardır bize


Adımız miskindir bizim

Düşmanımız kindir bizim
Biz kimseye kin tutmazız
Kamu alem birdir bize

 

Eğer Allah’ın yoluna girerseniz, yolunuza devam ederseniz, sonuçta nefsinizin ruhunuz gibi olacağını, ona dönüşeceğini, yani ahsene ulaşacağını göreceksiniz.

İşte Allah’ın bütün insanlardan istediği budur!...

Bu İSLÂM OLMAK demektir.

Yani nefsinizdeki afetlerin hepsinin yok olması!...

O afetlerin yerlerini, ruhunuzun hasletlerinin, faziletler adıyla gelip alması hali!...

Öyleyse neden nefsiniz kâinattaki en büyük düşmanınızdır?

Çünkü bütün huzursuzluğunuz, nefsinize dayalıdır.

Nefsiniz sebebiyle, sadece o sebeple huzursuzsunuz!...

Bu huzursuzluğunuzun arkasında yatan sebeplere hadi gelin beraberce bakalım:

Nefsiniz devamlı günaha davet eder. Aklınız bunu kabul ederse günah işlemiş olursunuz ve ne zaman bir günah işlerseniz, arkasından mutlaka huzursuzluk duyarsınız.

Öyleyse günah işleten kimmiş?

Nefsinizdeki afetler. Nefsiniz!...

Öyleyse huzursuzluğu yaşamanızın sebebi, nefsiniz.

Ruhunuz sadece hayrı ister. 

Başlangıçta nefsiniz %100 afetlerden, ruhunuz da %100 hasletlerden oluştuğu için, aralarında bir anlaşmazlık olacağı kesindir.

Ruhunuz devamlı hayrı isteyecektir. Nefsiniz de devamlı şerri isteyecektir. İkisi de taleplerinden vazgeçemeyeceği için, kavga kaçınılmaz olacaktır.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Nefsinizi dikkatle tanımaya çalışın!...

Nefs, öldüğünüz zaman, vücudunuzdan bir sigara dumanı gibi ayrılır. Başınızın üzerinde sol tarafta yerini alır. Ruhunuz da sağ tarafta yerini alır.

Azrail (A.S)’ın görevi, ruhunuzu Allah’a götürmektir.

Azrail (A.S)’ın nefsinizle bir işi yoktur.

Nefsiniz vücudunuzdan ayrılır, kırk gün süreyle kabirde kalır, Münker ve Nekir adlı iki meleğin suallerine cevap verir.

Eğer, hatası varsa, (tasavvuf ehli için) sadece tasavvufa girdikten sonra işlenen günahların kabir azabını öder.

Eğer, salâha ulaşmışsa (salâh makamına), o makama gelenlerin günahlarını Allahû Tealâ örttüğü için, bir kabir azabı çekmesi söz konusu değildir.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Nefsiniz, afetlerden örülü bir mahluktur.

İşte o afetler, sizi huzursuzluğa taşır. İç dünyanızda huzursuz olursunuz; çünkü nefsiniz günahlar işler. Aklınız onu kabul ettiği için her günahın arkasından huzursuzluk duyarsınız. Arkadan; “Akletmeyene azap ederiz.” âyet-i kerimesi gereğince:

  

“10/YÛNUS-100: Ve mâ kâne li nefsin en tu’mine illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve yec’alur ricse alellezîne lâ ya’kılûn(ya’kılûne).

Ve Allah’ın izni olmaksızın, bir kimsenin (bir nefsin) mü’min olması (mümkün) olamaz. Ve (Allah), akıl etmeyen kimselerin üzerine ceza (azap, pislik) verir.”

 

Ruhunuz nefsinize azap eder. Yeniden üzülürsünüz. Sonra da kabirde bir defa daha üzülürsünüz, azap çekersiniz.

Eğer kişi cehenneme gidecekse, cehennemde sonsuza kadar azap çeker.

Bütün bunların arkasında, biliniz ki; nefsiniz vardır. Şeytanın fonksiyonu, nefsinize tesir etmektir. Nefsinize yaptığı tesirlerle nefsinizi sıkıntıya sokmak ister. Nefsiniz de bilmeden şeytanın tavsiyelerine âlet olur ve sizi huzursuz kılar.

Peki öldüğünüz zaman nefsiniz ne oluyor?

Kırk gün kabirde kaldıktan sonra, kırk birinci gün oradan ayrılıp berzah alemine gider. (Berzah alemini hepiniz gördünüz. Eğer gördüğünüz rüyada her şey fizikse, koltuklara dokunabiliyorsanız, bir koltukta oturuyor iseniz, merdivenlerden çıkıyor iseniz, duvarların içinden geçemiyor iseniz nefs adlı vücudunuzla, berzah alemindesiniz.)

Nefsler orada kıyamete kadar kalır. Kıyamet günü berzah aleminden gelen nefsleriniz, orada kıyamet günü, öldürülen ve tekrar diriltilen fizik vücutlarınızın içine yeniden girecektir. Ve hesapları ikisi birden görecekler, yani amel defterlerinizin filmini (hayat filminizi) ikisi birden seyredeceklerdir. Nefsiniz, şimdi olduğu gibi orada da fizik vücudunuzun içinde olacaktır.

Kıyamet günü Allahû Tealâ sur’a ikinci defa üfleterek bizi öldürdükten sonra, üçüncü üflemesinde yeniden diriltmesinin akabinde, nefsimiz gelecek, fizik vücudumuzun içine yeniden girecektir.

İşte bundan sonra hayat filmlerimize ulaşıyoruz. İnd-i İlahî’deki birinci alem, mahşer meydanı. Kıyamet günü oraya gideceğiz.

Sonra İnd-i İlahî’ye ulaşacağız. Orada hayat filmlerimizi seyredeceğiz. İşte nefsinizin hayat filmi, negatif dereceleri ifade eder. Ruhunuzun hayat filmi ise, pozitifleri ifade eder.

Öyleyse kim ne kadar günah işlemişse, bu günahlardan hiçbirisinin ruha ait olması mümkün değildir. Ruh, tekâmülün son safhasında yaratılmıştır. Nefs ise başlangıç kademesinde. Nefs, başlangıçtan itibaren sadece afetlerle doludur.

Kiramen kâtibin meleklerinden sol taraftakiler, günahlara ait olan filmi tutarlar. Sağ tarafınızdakiler de sevaplara ait olan filmi tutarlar. Böylece gördüğümüz şu: O filmlerin rakamları kümülatiftir ve son rakam asıldır ikisinde de.

Hemen bir bakışta günahlara ait olan filmlerin son rakamı da, sevaplara ait olan filmlerin son rakamı da görülür. İşte bu görünen filmler, sizi bir yerlere götürecektir.

Nasıl bir yere götürecektir?

Kıyamet günü bu filmlerden rakamsal olarak hangisi çoksa, pozitifler çoksa, negatif taraftaki yani sol taraftaki kiramen kâtibin melekleri ellerindeki filmi sağ tarafa verirler. Eğer kişinin günahları daha fazlaysa, o zaman sağdaki kiramen kâtibin melekleri ellerindeki hayat filmini sol taraftakilere verirler. Birincisinde film, sağ tarafta tamamlanır, bize de sağımızdan verilir, teslim edilir. İkincisinde film, sol tarafta tamamlanır ve bize solumuzdan teslim edilir.

Öyleyse muhtevaya baktığımız zaman, nefsimizin hep karanlıklarla dolu olduğunu görüyoruz, günaha dönük olduğunu görüyoruz. Ve bütün huzursuzluğumuzun nefsimizden kaynaklandığını görüyoruz.

Aziz kardeşlerimiz;

Nefsimizi önce tezkiye etmek mecburiyetindeyiz. Allah’ın farzlarından bir tanesi de nefsimizin tezkiyesidir. İşte Maide Suresi’nin 105. âyet-i kerimesi:

 

5/MÂİDE-105: Yâ eyyuhellezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izehtedeytum...

Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez…

 

Neden âyet böyle söylüyor?

Hidayete adım attığınız an, mürşidinize ulaştınız demektir. Onun için hidayete adım atarsınız. Mürşidinizin ruhu, başınızın üzerine gelip önden arkaya doğru yere paralel olarak uzanarak, daima sizinle beraber olur. İşte böyle bir dizaynda nefsinizin, afetlerle dolu olan nefsinizin tezkiyesi asıldır.

İşte Muddessir Suresi’nin 38.,39. ve 40. âyet-i kerimeleri bunu işaret ediyor:

 

74/MUDDESSİR-38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehîneh(rehînetun).

Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).

74/MUDDESSİR-39: İllâ ashâbel yemîn(yemîni).

Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.

74/MUDDESSİR-40: Fî cennât (cennâtin), yetesâelûn (yetesâelûne).

Onlar cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar.

 

Nefs tezkiyesi konusunda Allah’a verdiğimiz yemin sebebiyle onu gerçekleştiren insanlara “nefslerini tezkiye etmiş olanlar” diyor Allahû Tealâ. Nefs tezkiyesi, Nur Suresi’nin 21. âyet-i kerimesinde şöyle anlatılıyor:

 

24/NUR-21: Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).

Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).

 

Böylece nefs tezkiyesine ulaşmanız söz konusudur. Nefsinizin kalbinin içine Allah’ın rahmeti ve fazlı girmedikçe, Allah’ın rahmeti ve fazlı üzerinize olmadıkça, içinizden hiçbiriniz ebediyen nefsinizi tezkiye edemezsiniz, diyor Allahû Tealâ.

Nefs tezkiyesi, gördüğünüz gibi, üzerimize farz kılınmış. Peki ne zaman bunu başarmış oluyorsunuz? Şems Suresi’nin 9. âyet-i kerimesi, bunun cevabını veriyor:

 

91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.

Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.

 

Öyleyse nefs tezkiyesi denilen bir olayı yaşamak, kişiyi felâha erdirir, yani cennet saadetine ulaştırır. Bundan 14 asır evvel kim Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olduysa, işte onlar sahâbedir. Ve sahâbenin hepsinin felâha erdiğini söylüyor Allahû Tealâ A’raf Suresi’nin 157. âyet-i kerimesinde. Diyor ki:

 

7/A'RAF-157: Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî yecidûnehu mektûben indehum fît tevrâti vel incîli ye’muruhum bil ma’rûfi ve yenhâhum anil munkeri ve yuhıllu lehumut tayyibâti ve yuharrimu aleyhimul habâise ve yedau anhum ısrahum vel aglâlelletî kânet aleyhim, fellezîne âmenû bihî ve azzerûhu ve nasarûhu vettebeûn nûrellezî unzile meahu ulâike humul muflihûn(muflihûne).

Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları ümmî, nebî, resûle tâbî olurlar. Onlara ma’ruf ile (irfanla) emreder, onları münkerden nehyeder ve onlara tayyib olanları (temiz ve güzel olan şeyleri), helâl kılar. Habis olanları (kötü ve pis şeyleri), onlara haram kılar. Ve onların, ağırlıklarını (günahlarını sevaba çevirip, günahlarının ağırlığını) kaldırır. Ve üzerlerindeki zincirleri, (ruhu vücuda bağlayan bağ ve fetih kapısının üzerindeki 7 baklalı altın zincir) kaldırır. Artık onlar, O’na îmân ettiler ve O’na saygı gösterdiler ve O’na yardım ettiler ve O’nunla beraber indirilen Nur’a (Kur’ân-ı Kerim’e) tâbî oldular. İşte onlar, onlar felâha (kurtuluşa, cennet mutluluğuna ve dünya mutluluğuna) erenlerdir.

 

Kimler felâha erermiş bakıyoruz:

91/ŞEMS-9:“Kad efleha men zekkâhâ” diyor Allahû Tealâ.

Andolsun ki, onu (nefsini) tezkiye eden, felâha erer (cennete girer).

 

Öyleyse nefs ve ruh, birbirinden ayrı vücutlardır.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Bugün İslâm dîninde, her şeyin yanlışa dönüştüğü bir facia yaşanıyor. 14 asırda Allah’ın bütün doğruları ters yüz olmuş, yanlışlara çevrilmiş. İşte yanlışlıklar her tarafta kol geziyor.

Tabiatıyla nefsimiz konusunda da ruhumuz konusunda da yanlışlar yapılacak. Deniyor ki; “İnsan iki vücuttan oluşur; birisi ruhtur, birisi de vechidir, yani fizik vücududur.”

Allahû Tealâ da, “İnsan, üç vücuttan oluşur.” diyor. Ruhumuzdan bahsediyor, nefsimizden bahsediyor ve bir de vechimizden bahsediyor, yani fizik vücudumuzdan.

 

15/HİCR-26: Ve le kad halaknel insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin).

Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık.

 

91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.

Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun).

 

32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel ef’ideh(efidete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).

Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.

 

Şimdilik  konumuz: NEFSİMİZ.

Nefsimiz, bizi bütün kötülüklere davet eden, kötülüklere ulaştırmaya çalışan, hep şerr işlememize sebebiyet veren bir sistem.

Dikkat edin, ne zaman huzursuzluk hissediyorsanız, bunun müsebbibi mutlaka nefsinizdir. O, kendisine göre mutluluk reçeteleri icat eder ve hiçbiri de tabiatıyla Allah’ın kanununa uygun değildir, o kanunlar için uygulanamaz.

İşte nefsiniz, bütün güzellikleri perdeler. O, sadece günaha dönük bir yaşantının içinde olmak ister. Söylediğimiz gibi, bünyesinde afetlerden başka bir şey bulunmadığı için tabii ki tabiatına uygun hareketler sergileyecektir.

Ne zaman nefsiniz, aklınızı kandırırsa, arkasından yaşayacağınız olay hangisi olursa olsun, mutlaka sizi huzursuz kılan, sıkıntıya sokan bir olay olacaktır.

Nefsinizi terbiye etmek istiyorsanız, başkalarıyla olan ilişkilerinizde nefsinize tâbî olmayın. Karşınızdakinin size yaptığı kötü davranışlara kendinizi müdafaa ederek cevap vermeyin.

Onlardan tarafa olduğunuzu gösterin. Siz bir tarafsınız. Kendinizden tarafsınız. Öyle olduğunuz sürece, tekâmül yolunda hedefinize ulaşamazsınız. Öyle bir insan olmalısınız ki, karşınızdakinden yana olmalısınız. Onu başarabildiğiniz zaman, tasavvuf yolunda hızla ilerlediğinizi göreceksiniz.

Kolay bir olay olmadığını söylemek mecburiyetindeyiz; ama yapamayacağınız bir olay da değildir.

Çünkü hepiniz, hanif fıtratıyla yaratıldınız. Yani nefsinizi tasfiyeye kadar götürmek yetkisinin ve bu konunun özelliklerinin fıtraten sahibisiniz. Yani fıtratınızda, yaratılışınızda size verilen yeteneklerde, şeytanı nasıl yeneceğiniz, daimî zikre nasıl ulaşacağınız ve içinizdeki afetlerden nasıl kurtulacağınız hususlarının hepsi var.

İşte nefsinizin kalbindeki, o karanlıklarla temsil edilen afetleri %50’nin altına düşürdüğünüz zaman, nefs tezkiyesini gerçekleştirdiniz. %100’e ulaştırdığınız zaman, nefs tasfiyesini gerçekleştirdiniz. Her ikisi de sizin zikrinizle ilişkili. Burada nefsiniz olmasaydı, bu huzursuzlukların hiçbirini yaşamayacaktınız. Ama hayatta da nefssiz bir insan hiç olmadı.

Üstün olmanızın arkasında bilesiniz ki,  nefsiniz var.

Ona hakim olmakla mükellefsiniz.

Yetmez.

Onun bütün afetlerini yok etmekle mükellefsiniz.

Bakınız, nefsinizin kalbindeki o karanlıklardan tamamen kurtulmadıkça, dünya saadetine ulaşmanız mümkün değildir.

 

Aziz kardeşlerimiz;

     Yolun yarısında cennet saadetini elde edersiniz.

Kim nefsini tezkiye ederse, %50’den fazla Allah’ın nurlarını nefsinin kalbine doldurursa, o kişi nefsini tezkiye etmiştir. Ama henüz tasfiye etmemiştir. Yarıya kadar, yarıdan biraz fazlaya kadar nefsinin kalbini aydınlatmayı başarmıştır. Bu sadece birinci teslimi ifade eder.

İslâm olmak, “dört teslim”i gerektirir.

Birinci teslim, ruhunuzun teslimidir. Ne zaman nefsinizi %51 nurla doldurarak tezkiye noktasına getirirseniz, ruhunuz da 7 gök katını aşıp Allah’ın Zatı’na ulaşır.

Bundan sonra ne olur? Bundan sonra yapacağınız zikir artışı ile nefsinizin kalbini %71 nurlandırarak fizik vücudunuzu (vechinizi), Allah’a teslim edeceksiniz. Tekrar aynı işlemi yaparak yani zikrinizi daha da artırarak, %81 nurlanarak muhsinlerden olacaksınız. Bundan sonra iş daha zorlanacak, adeta bir dik yokuşa tırmanacaksınız. Daha çok, çok daha fazla zikretmeniz lazım gelecek ve sonunda daimî zikre ulaşacaksınız…

 

Aziz kardeşlerimiz;

Daimi zikre ulaşmak mecburiyetindesiniz. Kim daimî zikre ulaşırsa, nefsinin kalbindeki bütün afetleri yok etmiştir ve yok olan o afetlerin yerini, ruhun hasletleri almıştır.

Öyleyse bütün bu güzelliklerin yaşanmasında, hepiniz için söz konusu olan şey, nefsinize hakimiyeti, özellikle tam hakimiyeti sağlamaktır.

Tezkiye olduğunuz nokta, sizi cennete ulaştırır; ama İslâm olmanın sadece birinci safhasını gerçekleştirirsiniz, sadece nefsinizi tezkiye edersiniz. Yani %50’den fazla nurla doldurursunuz.

Ne zaman (daimî zikre yaklaşırken bir gün) fizik vücudunuz, Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir konuma gelirse, o zaman ikinci kademeyi de aştınız demektir. İkinci teslim tamamlandı: Fizik vücudunuz. Ne zaman, nefsinizin tasfiye olmasını gerçekleştirirseniz, işte o zaman “zu’l-cenâhayn” olursunuz. Cennet kanadı da sizin olur, dünya kanadı da sizin olur. Hem cennet saadetinin hem dünya saadetinin sahibi olursunuz.

Nefsinizin kalbinde yer alan afetlerini yok ederek, ruhun hasletlerini %100 nefsinizin kalbine yerleştirmek, asıl hedefinizdir. İslâm olmak, o demektir. Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe, nefs tezkiyesini gerçekleştirip irşada ulaşmışlardı.

Ulaşmışlar mı? İşte Hucurat Suresi’nin 7. âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ buyuruyor:

 

49/HUCURAT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).

Bilin ki, içinizde Allah’ın resûlü var. Şâyet emirlerin çoğunda size uysaydı lânetlenirdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi, kalplerinizde onu (îmânı) müzeyyen kıldı (fazılları îmân kelimesinin etrafında toplayarak kalbinizi tamamen nurla doldurdu). Size; küfrü, fıskı ve isyanı kerih gösterdi. İşte onlar, irşad olanlardır.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Nefslerindeki bütün afetleri yok eden, ruhlarının hasletlerini nefslerinin kalbine yerleştirip nefslerini Yunus’un tabiriyle “pür nûr” eden, yalnız nurlardan ibaret hale getiren insanlar onlardır.

 Burası, nefsin sonudur. Yunus diyor ki: “Nefsimin başını kestim.” Nefs ölmez. Başı da hiçbir zaman kesilmez, ama muradı başka.

Anlamı: “Nefsimdeki bütün afetleri yok ettim.” Yunus, nefsindeki bütün afetleri yok etmiş ve arkasından da diyor ki: “İçim dışım pür nûr oldu.” İhlâs makamı, nefsinizin Allah’a teslim olduğu makamdır. Salâh makamı ise, nefsinizin %100 aydınlığının ötesinde, başınızın üzerinde bir bulut şeklinde salâh nurunun sizinle beraber olması halidir.

Ne olur?

Güzellikler asıl burada başlar. Her an mutluluğu öylesine yaşarsınız ki, şükretmekten ve hamd etmekten başka bir şey yapamazsınız. Ve göz yaşlarınız hiç dinmez. Allah’ın size karşı yaptığı ihsanların karşılığında, sizin O’na yapabileceğiniz, bir karıncayla bir Everest dağının mukayesesi gibidir veya bir karıncayla bir Dünya’nın mukayesesi gibidir.

O, (ALLAH) sonsuzun sahibidir. Vermek, almadan vermek sadece O’nun işidir. Bütün insanlar, Allah’ın kendilerine veya başkalarına verdiklerinden kendilerinin aldığı paya sahiptirler. Ve hiçbir zaman kendileri bir şey yaratamazlar.

İşte Allahû Tealâ, münafıklar hakkında diyor ki: “Onlar, bir sinek bile yaratamazlar. Ama Allah’la aşık atmaya kalkarlar.”

Öyleyse Allahû Tealâ her şeyi yaratmış. Mikro alemi ve makro alemi.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Nefsinizin boyutlarına dikkatle bakın. Huzursuzsanız, nefsinizden başka bir şey yoktur sizi huzursuz eden.

Nefsiniz, zikir yapmamışsa, işte o zaman tehlikeli bir durumdasınız.

Hadid Suresi’nin 16. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

 

57/HADİD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).

Âmenû olanların kalplerinde, Allah’ın zikri ile (ve bu zikirle) Hakk’tan inen şeyle (nurla) huşûya ulaşmak (huşû sahibi olmak) zamanı gelmedi mi? Daha önce kendilerine kitap verilen ve sonra aradan uzun zaman geçen kalpleri kasiyet bağlayan (kalpleri zikirsizlikten veya zikirden kararan ve sertleşen ve hastalanan) kimseler gibi olmasınlar. Onların çoğu fasıklardır.

 

İşte Kur’ân-ı Kerim’de “zikir” adlı bir müessese var ki, Allahû Tealâ nefsler için şunu söylüyor: “Nefslerin kalpleri ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur.”

 

13/RA'D-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).

Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?

 

Öyleyse nefsinizin kalbinde afetler doludur. O afetlere dikkatle bakın. Afetler, nefsinizin kalbini yüzde (%) hangi oranda işgal ediyorsa, huzursuzluğunuz da aynı orandadır.

Sizi huzursuzluğa ulaştıran tek şey, nefsinizdeki afetlerdir.

Ancak nefsiniz, bir gün gelip de bu afetlerden kurtulduğu zaman, ruhunuzun bütün hasletleri gelip nefsinizin kalbini tamamen işgal ettiği zaman, artık siz bir nefs kalbine sahip değilsiniz.

Siz bir ruh kalbine sahipsiniz, nefsinizde de.

Ne oluyor?

Ruhunuz hayrı istiyordu, nefsiniz şerri istiyordu, iç dünyanızda kavga vardı. Ayrıca devamlı günah işliyordunuz ve arkadan onun huzursuzluğunu çekiyordunuz.

Nefsinizdeki kavga sebebiyle huzursuzdunuz. Arkasından günahlar işlediğiniz için huzursuzdunuz. Arkasından ruhunuz nefsinize azap ettiği için huzursuzdunuz. Ama huzursuzluğunuzun arkasında sadece nefsiniz vardı.

Eğer nefsiniz, şeytanın telkinlerine açık olmazsa, şeytanın telkinlerinden etkilenmezse, zaten hiçbir zaman huzursuz olmanız söz konusu değildir.

Öyleyse, huzursuzluğunuzun arkasında sadece ve sadece nefsiniz var. Huzursuzluğunuzun bütün sıkıntıları da sadece size ait. Sizin yüzünüzden oluşmuş.

Allahû Tealâ, “Hayır bizdendir, şerr sizin nefsinizdendir.” buyuruyor.

 

4/NİSÂ-79: Mâ esâbeke min hasenetin fe minallâh(minallâhi), ve mâ esâbeke min seyyietin fe min nefsik(nefsike), ve erselnâke lin nâsi resûlâ(resûlen), ve kefâ billâhi şehîdâ(şehîden).

Sana ne iyilik (hasenat) isabet ederse, Allah’tandır. Sana ne kötülük (seyyiat) isabet ederse, kendi nefsindendir. (Eğer derecat kaybedecek bir şey yapmış olsaydın.) Ve seni, insanlar için Resûl olarak gönderdik ve Allah şahit olarak yeter.

 

Gerçekten ruhunuz hiçbir zaman size derecat kaybettirecek olan bir olayı işlemenize müsaade etmez. Kendisine kalsa, hiçbir zaman bir günah işlemesi mümkün değildir.

Eğer bir günah işlemişseniz, derecat kaybetmişseniz, şerr işlemişseniz, ruhunuzun bunu işlemesi mümkün olmadığı gibi, Allahû Tealâ’nın da bunu istemesi mümkün değildir. Şerri sadece nefsiniz işleyebilir.

Öyleyse nefsinizden bahsediyoruz. Baştan aşağı karanlıklara gömülmüş, baştan aşağı karanlığa dönük, baştan aşağı günah işlemeye yönelik bir nefs.

Bütün insanlarda başlangıç seviyesi budur. Üstelik o kişi, mürşidine ulaşıncaya kadar, nefs tezkiyesine başlayıncaya kadar her geçen gün nefsinin kalbindeki karanlıklar artar, artar, artar. Ve sizin mutsuzluğunuz nefsinizdeki karanlıklarla orantılıdır.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Allah’a olan sevginiz ve sevgisizliğiniz, denge unsuru olarak nefsinizin kalbinde tecelli eder. Bir günlük (24 saatlik) bir sürede, bunun %20’sinde Allah’ı zikrediyorsunuz. (24 saatin 4,8 saatinde), 5 saatten daha az bir sürede zikrediyorsunuz ve Allahû Tealâ’yı sadece %20 seviyorsunuz. Allahû Tealâ’yı %80 sevmiyorsunuz.

Sevgi, fedakarlık gerektirir. Nefsinizin de huzursuz olmaması için, o fedakarlığı yapmak mecburiyetindesiniz. Ve nefsiniz, hiçbir veçhile size yön verememeli. Siz nefsinizi en güzel bir statü içinde yönlendirmelisiniz.

Nefsiniz aslında iç aleminde, ahsene dönük bir hüviyetin sahibidir; çünkü hepiniz, hanif fıtratıyla yaratıldınız.

Öyleyse nefsiniz de tasfiye olmaya hazırdır.

Tasfiye olmak için vardır.

Bütün afetlerinden kurtulmak için vardır.

 

Aziz kardeşlerimiz;

İşte bu güzellikleri, nefsinizin kalbinde yaşadığınız zaman, her şeyin mükemmel olduğunu göreceksiniz. Ve o zaman şeytanın size ne kadar büyük yanlışlıklar yaptırdığını idrak edeceksiniz.

Nefsiniz, sadece şerre dönük taleplerde bulunacaktır. Hep günah işlemek konusunda bir talebin sahibi olacaktır. Hep o günahları işleyen birisi hüviyetinde olacaksınız. O zaman bu sizi devamlı huzursuz edecek, devamlı huzursuz edecektir.

Bir gün karar vereceksiniz, karar vereceksiniz ki, “nefs tezkiyesi yapmalıyım”.

İşte o zaman zikir, tek silahınız olacaktır.

Yani zikir, “Allah, Allah, Allah, Allah, Allah…” diye Allah’ın ismini devamlı tekrar etme hali.

İşte bu tekrarı yaptığınız sürece nefsinizin kalbine Allah’ın nurları gelip yerleşecektir, yerleşecektir, yerleşecektir.

Öyleyse ruh hastalıkları diye hastalık olabilir mi? Hayır, ruhunuz mükemmeldir, eksiksizdir. Hiçbir zaman bir hastalığa maruz kalması mümkün değildir.

Öyleyse ne hastalığıdır bu?

Akla müteallik olduğu iddia edilen hastalıklar, aslında aklın eksiksiz, tam ve tekâmül etmiş olması sebebiyle akıl hastalığı hüviyetinde değildir.

Vücudunuzdaki gelişmelerdeki eksikliklerden kaynaklanan bir olgudur. Fizik vücudunuzun hangi sisteminde eksiklik varsa, ona göre hastalık oluşur. Yoksa akıl, herkese eşit olarak verilmiştir. Ve fonksiyonlarını eşit olarak uygulamak ister, ama fizik vücudunuzun yapısı buna engeldir.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Bir insan düşünün, beynindeki hafıza dosyaları bir kaza dolayısıyla hasara uğramış. Bu takdirde kişi geçmişi hatırlayamaz. Kendi ismine varıncaya kadar her şeyi unutmuş olması dahi mümkündür.

 Ama duruma müdahale edildiği zaman, nefsin kalbindeki güzellikler adım adım gerçekleşmeye başlar.

Nefsiniz kötülükleri yenecektir ve Allah’ın nurları sizin nefsinizin de kalbine yerleşecektir. Böylece en iyiye ulaşacaksınız.

Nefsiniz, başlangıçta geceyi temsil eder. Sonuna ulaştığınız zaman ise gündüzü temsil eder. Geceyle gündüz arasında geçen süreçte sizin için bütün güzellikler gizlenmiştir.

İşte nefsinizin bu kötülüğe dönük bölümünü aşıp onu bütün yönleriyle Allah’ın nurlarıyla doldurmanız halinde, nefsiniz size sadece mutluluk verici bir hüviyete mutlaka dönüşecektir.

Zikri unutanlar gibi olmayın. Kalbiniz (nefsinizin kalbi) kararmasın. Kalbinizin her kararmasında biraz daha, biraz daha, biraz daha, sadece mutsuz olursunuz.

İşte hepinizin nefslerinizi tezkiye ederek, nefslerinizin kalbine en az yarıdan daha fazla nur yerleştirmenizi Yüce Rabbimizden diliyoruz 1, nefsinizin kalbini tamamen aklamanızı, Allah’ın nurlarıyla doldurmanızı Allahû Tealâ’dan diliyoruz, 2.

Ve böylece hepinizin zu’l-cenâhayn olmanızı, hem cennet kanadının hem de dünya kanadının sahipleri olmanızı Allahû Tealâ’dan dileyerek sohbetimize burada son veriyoruz inşaallah.…

 

Sizleri çok ama pek çok seviyoruz.

Sevgi ve saygılarımızla.

Allah razı olsun.

 

 

Yaşar Coşkun

GSM: 0 536 445 10 05

www.sahihiyesari.com

info@sahihiyesari.com

 

Bir Önceki Menü    

              

              

              

 

              

             

 

 
 

Online Sayaç