Sohbetler  
line decor

  

line decor
 
 
 
 

 
 
 
 
 
 

REGAİB KANDİLİ ve SALİH AMEL:

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Sizleri selâmların en güzeli olan, Allah’ın selâmıyla selâmlıyoruz:

Es selâmu aleykum ve rahmetullâh ve berekâtuhu.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Bu sohbet konumuzda, mübarek üç ayların başlangıcı olan Recep ayının ilk perşembesi olan Regaib kandilinden  ve salih amelden bahsedeceğiz, inşaallah.

Tabii ki yine her zaman olduğu gibi Kur’ân-ı Kerim ışığı altında ve de Mehdi (A.S)’ın önderliğinde olacak inşaallah.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Bütün İslâm âleminde Recep ayının ilk perşembesi, Regaib kandili olarak kutlanmaktadır.

Regaib kelimesi, rağbet edilen, önem verilen ve itibar gören anlamına gelmektedir. Dînî bilgiler içeren kitaplara baktığımızda da “regaib” kelime olarak; râgibe, nefis, kıymetli, değerli, ihsan gibi mânâlara gelir.

Buna göre Leyle-i Regaib denilince “çok lütuf ve ihsanla dolu, kıymeti ve değeri büyük, iyi değerlendirilmesi gereken gece” anlaşılır.

İslâm alimlerinin açıklamalarına göre bu gecede Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir takım fiilî tecellilere, nuranî mevhibelere erişmiş, bu sebeple Cenâb-ı Hakk’a şükür için bol bol namaz kılmış ve zikir çekmiştir.  

Kelime olarak düşünülünce bile, adı üstünde, anlaşılıyor ki, bu gece, mânevi açıdan çok bereketli, bu sebeple de Müslümanlarca iyi değerlendirilmesi gereken gecelerden biridir. Bu gecenin bir hususiyeti de “Mübarek ramazan ayı”nın ilk habercilerinden olmasıdır.

Receb’in ilk Cuma gecesiyle giren bu kandil, Müslümanlarca ilk hatırlatmayı yapmakta ve hal diliyle “iki ay sonra Ramazan ayı gelecek, ona hazır olunuz, onu karşılayınız, on bir ayın sultanına “hoş geldin ey mübarek Ramazan!” diyebilmenin mânevi gayretine şimdiden girişiniz!..” demektedir.

Mümkünse sıhhati yerinde olan Müslümanlar bu gece bol, bol namaz kılmalı, zikir etmeli, Kur’ân-ı Kerim okumalı, Kur’ân-ı Kerim okuyanı dinlemeli, aile yakınlarıyla bir araya gelip gecenin mânâ ve önemiyle ilgili olarak dinî sohbette bulunmalı, dînimiz ve milletimizin bekası için dua etmeli, günahlara tövbe etmeli, bütün samimiyeti ile Allah’a yalvarmalı ve çok, çok önemlisi, kalben Allah’a yaşarken ulaşmayı dileyip Hacet Namazı kılmalıdır. 

 

Aziz kardeşlerimiz;

Kur’ân-ı Kerim içerisinde Allahû Tealâ’nın önem verdiği kavramlardan birisi de “salih amel”dir.

Günümüz İslâm tatbikatına baktığımızda, özellikle insanların inanca ve itikada dayalı hususları içeren bir akâidden bahsettiklerini görmekteyiz.

Bundan dolayı da zaman içerisinde itikadî mezhepler ortaya çıkmıştır. Bunun ötesinde, bir de inancın uygulaması olan fıkıh ilmi var.

Fıkıh, genellikle amelî konuları içeren, insanın insanla olan ilişkilerini ele alan bir muhtevayı ifade eder.

Günümüzde insanlar dînlerini bu fıkıh kitaplarından öğrenmektedirler.

Dînin aslı Kur’ân-ı Kerim’de mevcut olmasına rağmen “salih amel” gibi bir çok kavramların söz konusu fıkıh kitaplarında değiştirildiğini görmekteyiz. Bu nedenle bu sohbetimizde en önemli kavramlardan birisi olan salih amelden bahsedeceğiz.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Kur’ân-ı Kerim meallerine ve tefsirlere baktığımız zaman, anlamların birbirinden çok farklı olduğunu görmekteyiz; çünkü meal ve tefsir, mutlaka Kur’ân-ı Kerim’in 7 ruhuna girmeyi gerektirir.

Bu nedenle Kur’ân-ı Kerim’e meal veren, tefsir yazan  kişilerin Al-i İmran Suresi’nin 7. âyet-i kerimesinde belirtildiği üzere en alt düzeyde Ulûl’elbab olmasını gerektirmektedir.

 

3/ÂLİ İMRÂN-7: Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmellezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te’vîlih(te’vîlihi), ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).

O (Allah) ki; Kitab’ı, sana O indirdi. O’ndan bir kısmı muhkem (mânâsı açık, yorum götürmez, şüphe kabul etmez) âyetlerdir ki; bunlar, (Levhi Mahfuz’daki) ümmülkitapta (yer alan açık ve kesin âyetler)dir. Diğerleri ise müteşabih (mânâsı kapalı, açıklama isteyen) âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik (ve döneklik) bulunanlar, fitne çıkarmak ve (kendi yararına uygun) tevîlde (yorumda) bulunmak istedikleri için o (Kitab’)ın müteşabih olan kısmına uyarlar. Halbuki onların tevîlini, kimse bilmez ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olan rasihun (rüsuh sahipleri) ise derler ki: “O’na îmân ettik, hepsi de Rabbimiz katından (indirilme)dir.” Bunu kimse tezekkür edemez ancak ulûl’elbab tezekkür edebilir.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Allahû Tealâ her konunun tefsirini en güzel şekilde, Kur’ân-ı Kerim’e koyduğunu Furkan Suresi’nin 33. âyet-i kerimesinde şöyle belirtmektedir:

 

25/FURKÂN-33: Ve lâ ye’tûneke bi meselin illâ ci’nâke bil hakkı ve ahsene tefsîrâ(tefsîren).

Ve sana hak ile ve en güzel (ahsen) tefsir ile ulaştırdığımızdan (meselelerden) başka bir meseleyi sana getirmediler.

 

Allahû Tealâ’nın muhtelif âyet-i kerimelerde belirttiği üzere, her sualin cevabının Kur’ân-ı Kerim’de mevcut olduğunu insanlara söylediğimizde inanmıyor ve ancak edile-i şeriye dedikleri kitap, sünnet, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukahâ ile mümkün olabileceğini ifade ediyorlar.

Aslında sünnet de, icma-i ümmet de kıyas-ı fukahâ da gerçek anlamda incelendiğinde, Kur’ân hükümlerinden başka bir anlam ifade etmemektedir.

Halbuki, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V), bir hadis-i şerifinde:

“Kur’ân-ı Kerim, bir lâfz ve 7 vech üzere okunur” buyurmuştur. İşte bu hadis-i şerifte bahsedilen 7 vechden Allahû Tealâ’nın muradı; Kur’ân-ı Kerim’in 7 tane ruhunun kesin olarak mevcut olduğunun ispatıdır.

Öyleyse, Kur’ân-ı Kerim’in lâfzına ve 7 ruhuna nasıl gireceğimize baktığımızda, bunun ancak salih amelle mümkün olacağını görmekteyiz.

Günümüzde mevcut olan Kur’ân-ı Kerim’lerin meallerini incelediğimizde salih amelin; “iyi iş işlemek” veya “faydalı iş yapmak” gibi aslı ile alâkası olmayan anlamlarla tarif edildiğini görmekteyiz.

Salih amelin gerçek anlamına, Kur’ân-ı Kerim âyetlerinin muhtevasına baktığımızda görürüz ki, salih amel Taha Suresi’nin 75. ve 76. âyet-i kerimelerinin müşterek anlamlarıyla “nefs tezkiyesi” olarak izah edilmektedir.

Bu nedenle Mu’min Suresi’nin 40. âyet-i kerimesinde salih amel işleyen mü’minlerin cennete gidecekleri açıkça ifade edilmektedir.

 

20/TÂHÂ-75: Ve men ye’tihî mu’minen kad amiles sâlihâti fe ulâike lehumud derecâtul ulâ.

Ve kim salih ameller (nefs tezkiyesi) yapmışsa ve O’na (Allah’a) mü’min olarak gelirse o zaman işte onlar, onlar için yüksek dereceler vardır.

20/TÂHÂ-76: Cennâtu adnin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ ve zâlike cezâu men tezekkâ.

İçinde ebedî kalacakları, altından nehirler akan adn cennetleri vardır. Ve işte bu, tezkiye olanların (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yapanların) mükâfatıdır.

 

40/MU'MİN-40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu'minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).

Kim seyyiat (şerr, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilussalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Bu nedenle, salih amelin sıradan bir amel olmayıp insanların dünya ve ahiret mutluluğuna medâr olan yegâne ameldir ve ancak Kur’ân-ı Kerim’de “en büyük ibadet” olarak ifade edilen “zikir” ile gerçekleşmektedir.

Günümüz dîn adamları namaz kılmayı, oruç tutmayı ve zekât vermeyi salih amel olarak kabul ediyorlar.

Halbuki salih amel, Allah’ın zikriyle kalpteki afetlerin yok edilmesi ve yerine Allah’ın nurlarının yerleştirilmesi olayıdır.

Salih amelin ancak Allah’ın zikriyle gerçekleşebileceği Rad Suresi’nin 28. âyet-i kerimesinde açıkça ifade edilmiştir:

 

13/RA'D-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).

Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Bu nedenle Allahû Tealâ, Muzemmil 8’de belirtilen zikri, Ahzab 41’de belirtilen çok zikri ve Nisa 103’te belirtilen daimî zikri üzerimize farz kılmıştır:

 

73/MUZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin ismini zikret ve her şeyden kesilerek O’na ulaş.

 

33/AHZAB-41: Yâ eyyuhellezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran).

Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin.

 

4/NİSA-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alel mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).

Namazı bitirdiğinizde; ayaktayken, otururken ve yan üzeriyken (yan üstü yatarken) Allah’ı hep zikredin! Güvenliğe kavuştuğunuzda namazı erkânıyla kılın. Çünkü; namaz, mü’minlerin üzerine, vakitleri belirlenmiş bir farz olmuştur.

 

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’den sonra aradan asırlar geçince, insanlar Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ve sahâbenin yaşamını unutmuşlar.

Örneğin, günümüzde sahâbenin Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dilediği, mürşidine tâbî olduğu, ruhlarını, fizik bedenlerini (vechlerini), nefslerini ve iradelerini de Allah’a teslim ederek irşadla vazifeli, görevli kılındıkları unutulmuş bulunmaktadır.

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de, Kur’ân’ın tilâvetini ve namaz kılmayı da zikir olarak ifade etmektedir.

Ancak Ankebut Suresi’nin 45. âyet-i kerimesinde Allah’ın zikrini, nefsi tezkiye edici özelliği nedeniyle en büyük ibadet olarak belirtmektedir.

 

29/ANKEBÛT-45: Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn(tasneûne).

Kitaptan sana vahyedilen şeyi oku ve salâtı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak ki salât (namaz), fuhuştan ve münkerden nehyeder (men eder). Ve Allah’ı zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Nefsimiz başlangıç noktasında tamamen karanlıklardan müteşekkil olup nefsimizin kalbinde 19 afet bulunmaktadır.

Bunlar; kin ve nefret, küfür, yalan ve tekzip, zulüm, haset ve düşmanlık, cehalet, cimrilik, öfke ve gayz, isyanlar, sabırsızlık, gurur ve kibir, hırs ve şehvet, nankörlük, dedikodu ve gıybet, zan, iptilâlar, vefasızlık, mürâilik, fitne ve fesat.

Nefsimizin kalbinin takva kapısı kapalı, fücur kapısı açık ve nefsimiz sağır, idraksiz (dilsiz) ve kör durumdadır.

Bu durumda, ne dünya ne de ahiret mutluluğuna ulaşmamız söz konusu değildir.

Bizlerin iki cihanda mutlu olmasını dileyen Yüce Rabbimiz, bu nedenle, nefsimizdeki afetleri önce tezkiye, sonra da tasfiye etmemizi üzerimize farz kılmıştır.

 

5/MÂİDE-105: Yâ eyyuhellezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izehtedeytum ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (bir borçtur, nefsinizin sorumluluğu üzerinizedir). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri, size haber verecektir.

 

Öyleyse, nefsimizdeki afetlerin nasıl tezkiye ve tasfiye edileceğine hadi gelin beraberce bakalım:

Kur’ân-ı Kerim içerisinde Allah ve kul arasındaki ilişkiler 28 basamaklık bir manevî İslâm merdiveninde dizayn edilmiştir.

(Daha geniş, teferruatlı bir bilgi için bakınız: “28 basamak, 7 Furkan, 12 ihsan, 7 ni’met” sohbet konumuz)

Allah’ın yoluna yani rüşd yoluna ilk adım, 3. basamakta, dünya hayatını yaşarken, ruhumuzu Allah’a ulaştırmayı dilemekle atılmaktadır. Yaşarken kalben Allah’a ulaşmayı dileyen kişiyi Allahû Tealâ da Kendisine ulaştırmayı dileyerek, 12 ihsanla mürşidine ulaşmasını sağlıyor ve kişiye 7 de ni’met veriyor.

1.ni’met:Kişinin başının üzerine devrin imamının ruhunun muhafız olarak gelmesi.

2.ni’met:Kişinin kalbinin içerisine “îmân”ın yazılması.

3.ni’met:Kişinin günahlarının sevaba çevrilmesi (şefaat olayının gerçekleşmesi)

4.ni’met:Kişinin ruhunun o gün, Allah’a varmak üzere Sırat-ı Mustakîm’e ulaşması.

5.ni’met:O günden itibaren nefs tezkiyesine başlamak.

6.ni’met:Nefs tezkiyesine paralel olarak iradenin güçlenmesi.

7.ni’met:Fizik bedenimizin (vechimizin) daha üst boyutta Allah’a kul olmaya başlaması.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

7 ni’metle teçhiz edilen bu kişinin yaptığı ameller o     günden itibaren salih amel niteliğinde olduğu için, yani Allah’ın zikri ile Allahû Tealâ’dan gelen fazl, rahmet ve salâvat nurları kişinin kalbine girip kişinin kalbinde afetleri temizlediği cihetle kişi, nefs tezkiyesine başlamış oluyor.

Tâbî olduğu mürşidinden görevlerini alan kişi, o günden itibaren yapacağı ibadetlerle ve özellikle zikirle, kalbindeki afetleri temizlemeye başlar ve kişinin kalbindeki afetler, 7 kademede %51 oranında temizlenince, kişinin ruhu nefsin tezkiye kademelerine paralel olarak 7 gök katı ve 7 âlemi aşarak Yokluk’ta Allah’a teslim olur.

 

Allahû Tealâ bu hususu Fatır-18’de şöyle açıklıyor:

35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salâh(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsih(nefsihî), ve ilâllâh.

Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner ulaşır).

 

Aziz kardeşlerimiz ,

Ruhun 21. basamakta Allah’a teslim eden kişi, dünya mutluluğunun yarısını ve ahiret mutluluğu için de 3. cennet kademesine tekâmül eden Fenâfillâh makamının sahibi olur.

Allah’ın yoluna giren kişi, bundan sonra daha üst cennet makamlarına erişmek ve daha çok mutlu olabilmek için her geçen gün zikrini ve Allah’a olan tevekkülünü artırarak Allah’ın yolunda ilerlemeye devam edecektir.

21. basamakta ruhunu teslim eden kişi, 25. basamakta vechini, 26. basamakta nefsini teslim eder ve böylece irşada ulaşır. 28. basamağın 4. kademesinde iradesini de Allah’a teslim eden kişi, 28. basamağın 5. kademesinde irşadla görevli kılınmış olur ve Allah’a göre Kâmil bir insan olur.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Yukarıdan beri izah edildiği üzere, insanın nefs-i emmâre konumundan alınarak, peygamberlerle haşr olunacak  bir konuma gelebilmesinin ancak, Allahû Tealâ’nın rağbet ettiği salih amel ile mümkün olduğunu görmekteyiz.

Dileyen herkesin, kutlayacağımız Regaib Kandili’nin mânâsına matuf olarak sahâbe gibi Allahû Tealâ’nın nezdinde rağbetli olabilmeleri için, önce yaşarken kalben Allah’a ulaşmayı dileyerek sahâbenin sünnet-i seniyesini yaşamlarına tatbik etmelerini, arz etmiş olduğumuz sistem üzere salih amel işlemek suretiyle, Allahû Tealâ’nın rağbet ettiği insanlar konumuna gelmesini Mehdi (A.S) Efendimiz’in himmetiyle dileyerek sohbetimize burada son veriyoruz.

Sizleri çok ama pek çok seviyoruz.

 

Sevgi ve saygılarımızla…

 

Allah Razı Olsun