|
43 / ZUHRUF - 1
Hâ mim.
Hâ, Mim.
43 / ZUHRUF - 2
Vel kitâbil mubîni.
“Kitab-ı Mübin (Apaçık Kitap)'e andolsun ki!
43 / ZUHRUF - 3
İnnâ cealnâhu kur’ânen arabiyyen leallekum
ta’kılûn(ta’kılûne).
Muhakkak ki Biz, O'nu Arapça Kur'ân kıldık. Umulur
ki böylece akıl edersiniz.
43 / ZUHRUF - 4
Ve innehu fî ummil kitâbi ledeynâ le alîyyun
hakîm(hakîmun).
Ve muhakkak ki O (Kur'ân), katımızda
Ümmülkitap'tadır. Gerçekten Âli'dir (yücedir),
Hakîm'dir (hüküm ve hikmet sahibidir).
43 / ZUHRUF - 5
E fe nadribu ankumuz zikre safhan en kuntum
kavmen musrifîn(musrifîne).
Öyleyse zikri size (beyandan) vazgeçip bırakalım mı?
Siz müsrif (haddi aşan) bir kavim oldunuz diye.
43 / ZUHRUF - 6
Ve kem erselna min nebîyin fîl
evvelîn(evvelîne).
Ve sizden evvelki (ümmetlerin) içinde nice nebîler
(peygamberler) gönderdik.
43 / ZUHRUF - 7
Ve mâ yetîhim min nebîyin illâ kânû bihî
yestehziûn(yestehziûne).
Ve onlara hiçbir peygamber gelmez ki (gelmemiştir
ki), onunla alay etmiş olmasınlar.
43 / ZUHRUF - 8
Fe ehleknâ eşedde minhum batşen ve medâ
meselul evvelîn(evvelîne).
Bu sebeple (Mekkelilerden) daha güçlü olanları da
şiddetle yakalayarak helâk ettik. Evvelki
(ümmetlere) ait misaller (daha önce) geçmişti.
43 / ZUHRUF - 9
Ve le in seeltehum men halakas semâvâti vel
arda le yekûlunne halakahunnel azîzul
alîm(alîmu).
Ve muhakkak ki onlara: “Gökleri ve yeri kim
yarattı?” diye sorarsan, mutlaka: “Onları, Azîz
(yüce ve üstün) ve Alîm (en iyi bilen) yarattı.”
derler.
43 / ZUHRUF - 10
Ellezî cealekumul arda mehden ve cealelekum
fîhâ subulen leallekum tehtedûn(tehtedûne).
Size yeryüzünü döşek kılan ve sizin için orada
yollar yapan O'dur. Umulur ki böylece siz hidayete
erersiniz.
43 / ZUHRUF - 11
Vellezî nezzele mines semâi mâenbi
kader(kaderin), fe enşernâ bihî beldetenmeyten,
kezâlike tuhrecûn(tuhrecûne).
Suyu semadan bir kader ile (taktir edilmiş bir ölçü
ile) indiren O'dur. Böylece onunla ölü beldeyi
dirilttik (kuru topraktan bitkiler çıkardık). İşte
bunun gibi (mezarlarınızdan) çıkarılacaksınız.
43 / ZUHRUF - 12
Vellezî halakal ezvâce kullehâve ceale lekum
minel fulki vel enâmi mâ terkebûn(terkebûne).
Onların (bitkilerin) hepsinden çiftler (dişi ve
erkek olarak) yaratan O'dur. Sizin için gemilerden
ve hayvanlardan bineceğiniz şeyler kıldı.
43 / ZUHRUF - 13
Li testevû alâ zuhûrihî summe tezkurû ni’mete
rabbikum izesteveytum aleyhi, ve tekûlû
subhânellezî sehhare lenâ hâzâ ve mâ kunnâ lehu
mukrinîn(mukrinîne).
Onların sırtlarına yerleşmeniz için. Sonra onun
üzerine yerleştiğiniz zaman Rabbinizin ni'metini
zikredin! Ve: “Bunu bize musahhar (emrimize amade)
kılan (Allah) Sübhan'dır. Ve biz, O'na (kendimiz)
güç yetiremezdik.” deyin!
43 / ZUHRUF - 14
Ve innâ ilâ rabbinâ le
munkalibûn(munkalibûne).
Muhakkak ki biz, Rabbimize mutlaka dönecek
olanlarız.
43 / ZUHRUF - 15
Ve cealû lehu min ibâdihî cuz’â(cuz’en),
innel insâne le kefûrun mubîn(mubînun).
Ve O'na, kullarından bir kısmını isnad ettiler.
Muhakkak ki insan, mutlaka apaçık inkâr edicidir.
43 / ZUHRUF - 16
Emittehaze mimmâ yahluku benâtin ve asfâkum
bil benîn(benîne).
Yoksa O, yarattıklarından kızları kendisine seçti ve
oğlanları size mi ayırdı?
43 / ZUHRUF - 17
Ve izâ buşşire ehaduhum bi mâ darabe lir
rahmâni meselen zalle vechuhu musvedden ve huve
kezîm(kezîmun).
Onlardan birisi, Rahmân'a isnad ettikleri (kız
çocuğu) ile müjdelendiği zaman hiddetlenerek, yüzü
gölgelenir ve kararır.
43 / ZUHRUF - 18
E ve men yuneşşeu fîl hılyeti ve huve fîl
hısâmi gayru mubîn(mubînin).
Ziynet için yetiştirilen ve mücâdeleye gücü
yetmeyeni mi (Allah'a isnad ediyorlar)?
43 / ZUHRUF - 19
Ve cealûl melâiketellezîne hum ibâdur rahmâni
inâsâ(inâsen), e şehidû halkahum, setuktebu
şehâdetuhum ve yus’elûn(yus’elûne).
Ve Rahmân'ın kulları olan melekleri, dişi saydılar.
Onların yaratılışına şahit mi oldular? Onların
şahadetleri yazılacak ve sorgulanacaklar.
43 / ZUHRUF - 20
Ve kâlû lev şâer rahmânu mâ abednâhum, mâ
lehum bi zâlike min ilmin in hum illâ
yahrusûn(yahrusûne).
Ve (onlar): “Eğer Rahmân dileseydi, biz onlara
tapmazdık.” dediler. Onların bu konuda bir ilimleri
(bilgileri) yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.
43 / ZUHRUF - 21
Em âteynâhum kitâben min kablihî fe hum bihî
mustemsikûn(mustemsikûne).
Yoksa ondan önce, onlara kitap verdik de böylece
onlar, ona (o kitaba) mı sarıldılar?
43 / ZUHRUF - 22
Bel kâlû innâ vecednâ âbâenâ alâ ummetin ve
innâ alâ âsârihim muhtedûn(muhtedûne).
Hayır, (onlar) dediler ki: “Gerçekten biz,
babalarımızı bir ümmet (dîn) üzerinde bulduk. Ve
muhakkak ki biz, onların izi üzerinde hidayete
erenleriz.”
43 / ZUHRUF - 23
Ve kezâlike mâ erselnâ min kablike fî
karyetin min nezîrin illâ kâle mutrefûhâ innâ
vecednâ âbâenâ alâ ummetin ve innâ alâ âsârihim
muktedûn(muktedûne).
Ve tıpkı bunun gibi, senden önce bir ülkeye bir
nezir göndermiş olmadık ki, onun (o ülkenin) refah
içinde olanları: “Muhakkak ki biz, babalarımızı bir
ümmet (dîn) üzerinde bulduk. Ve mutlaka biz, onların
izlerine tâbî olanlarız.” dememiş olsunlar.
43 / ZUHRUF - 24
Kâle e ve lev ci’tukum bi ehdâ mimmâ vecedtum
aleyhi âbâekum, kâlû innâ bi mâ ursıltum bihî
kâfirûn(kâfirûne).
(Nezirlerin hepsi): “Size babalarınızı üzerinde
bulduğunuz şeyden (dînden) daha çok hidayete
erdirecek olanı getirmiş olsam da mı?” dediler.
(Onlar da): “Muhakkak ki biz, sizin kendisiyle
gönderildiğiniz şeyi inkâr edenleriz.” dediler.
43 / ZUHRUF - 25
Fentekamnâ minhum fanzur keyfe kâne âkıbetul
mukezzibîn(mukezzibîne).
Bunun üzerine onlardan intikam aldık. İşte bak,
yalanlayanların akıbeti (sonu) nasıl oldu!
43 / ZUHRUF - 26
Ve iz kâle ibrâhîmu li ebîhi ve kavmihî
innenî berâun mimmâ ta’budûn(ta’budûne).
Ve Hz. İbrâhîm, babasına ve kavmine: “Muhakkak ki
ben, sizin taptığınız şeylerden uzağım.” demişti.
43 / ZUHRUF - 27
İllellezî fataranî fe innehu se
yehdîn(yehdîne).
Ancak beni yaratan hariç. Çünkü muhakkak ki O, beni hidayete
erdirecektir.
43 / ZUHRUF - 28
Ve cealehâ kelimeten bâkıyeten fî akıbihî
leallehum yerciûn(yerciûne).
Ve onu, zürriyeti içinde bâki (kalıcı) bir kelime
kıldı. Umulur ki böylece onlar (putlardan) dönerler.
43 / ZUHRUF - 29
Bel metta’tu hâulâi ve âbâehum hattâ câehumul
hakku ve resûlun mubîn(mubînun).
Hayır, ben onları ve babalarını, onlara Hakk
(Kur'ân) ve O'nu açıklayan bir resûl gelinceye kadar
metalandırdım.
43 / ZUHRUF - 30
Ve lemmâ câe humul hakku kâlû hâzâ sihrun ve
innâ bihî kâfirûn(kâfirûne).
Ve onlara Hakk (Kur'ân) geldiği zaman: “Bu bir
sihirdir ve şüphesiz biz, onu inkâr edenleriz.”
dediler.
43 / ZUHRUF - 31
Ve kâlû lev lâ nuzzile hâzel kur’ânu alâ
raculin minel karyeteyni azîm(azîmin).
Ve dediler ki: “Bu Kur'ân'ın, iki beldeden, bir
büyük adama indirilmesi gerekmez miydi?”
43 / ZUHRUF - 32
E hum yaksimûne rahmete rabbik(rabbike),
nahnu kasemnâ beynehum maîşetehum fîl hayâtid
dunyâve refa’nâ ba’dahum fevka ba’dın derecâtin
li yettehıze ba’duhum ba’dan
suhriyyâ(suhriyyen), ve rahmetu rabbike hayrun
mimmâ yecmaûn(yecmaûne).
Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Biz
onların dünya hayatında maişetlerini (geçimlerini)
aralarında taksim ettik. Onların bir kısmının
derecelerini, diğerlerinin üzerine yükselttik (üstün
kıldık). Onların bir kısmı diğerlerini emrinde
çalıştırsın diye. Ve senin Rabbinin rahmeti, onların
topladığı şeylerden (başka insanları çalıştırmayıp
biriktirdikleri paradan) daha hayırlıdır.
43 / ZUHRUF - 33
Ve lev lâ en yekûnen nâsu ummeten vâhıdeten
le cealnâ limen yekfuru bir rahmâni li buyûtihim
sukufen min fıddatin ve meârice aleyhâ
yazherûne.
Eğer insanlar tek bir ümmet haline gelecek
olmasaydı, Rahmân'ı inkâr edenlerin evlerine mutlaka
gümüşten tavanlar ve üzerinde yükseldikleri
merdivenler yapardık.
43 / ZUHRUF - 34
Ve li buyûtihim ebvâben ve sururen aleyhâ
yettekiûn(yettekiûne).
Ve onların evlerine kapılar ve de üzerine
yaslandıkları koltuklar (onları da gümüşten
yapardık).
43 / ZUHRUF - 35
Ve zuhrufâ(zuhrufen), ve in kullu zâlike
lemmâ metâul hayâtid dunyâ, vel âhiretu inde
rabbike lil muttekîn(muttekîne).
Ve (üstlerine) süsler (mücevherler yapardık). Ve
bunların hepsi sadece dünya hayatının meta'ıdır. Ve
ahiret ise Rabbinin katındadır ve takva
sahiplerinindir.
43 / ZUHRUF - 36
Ve men ya’şu an zikrir rahmâni nukayyıd lehu
şeytânen fe huve lehu karîn(karînun).
Ve kim Rahmân'ın zikrinden yüz çevirirse, şeytanı
ona musallat ederiz. Böylece o (şeytan), onun yakın
arkadaşı olur.
43 / ZUHRUF - 37
Ve innehum le yasuddûnehum anis sebîli ve
yahsebûne ennehum muhtedûn(muhtedûne).
Ve muhakkak ki onlar (şeytanlar), onları mutlaka
(Allah'ın) yolundan men ederler (alıkoyarlar). Ve
onlar kendilerinin hidayette
olduğunu sanırlar.
43 / ZUHRUF - 38
Hattâ izâ câenâ kâle yâ leyte beynî ve
beyneke bu’del meşrikayni fe bi’sel
karîn(karînu).
O (onlardan biri), sonunda (kıyâmet günü) bize
geldiği zaman: “Keşke benimle senin aran, iki doğu
kadar uzak olsaydı.” dedi (der). İşte bu kötü bir
yakınlık.
43 / ZUHRUF - 39
Ve len yenfeakumul yevme iz zalemtum ennekum
fîl azâbi muşterikûn(muşterikûne).
Bugün size asla (hiçbir şey) fayda vermez. Siz
zulmetmiştiniz. Muhakkak ki azapta ortaksınız.
43 / ZUHRUF - 40
E fe ente tusmius summe ev tehdîl umye ve men
kâne fî dalâlin mubîn(mubînin).
Yoksa sağırlara sen mi işittireceksin? Veya körleri
ve apaçık dalâlette
olanları sen mi hidayete
erdireceksin?
43 / ZUHRUF - 41
Fe immâ nezhebenne bike fe innâ minhum
muntekımûn(muntekımûne).
Fakat seni de aralarından mutlaka gidereceğiz
(hayatına son vereceğiz). İşte o zaman mutlaka biz,
onlardan intikam alacak olanlarız.
43 / ZUHRUF - 42
Ev nuriyennekellezî vaadnâhum fe innâ aleyhim
muktedirûn(muktedirûne).
Ya da onlara vaadettiğimizi (azabı) sana mutlaka
göstereceğiz. Çünkü Biz, onların üzerinde mutlaka
muktedir olanlarız (gücü yetenleriz).
43 / ZUHRUF - 43
Festemsik billezî ûhıye ileyk(ileyke), inneke
alâ sırâtın mustekîm(mustekîmin).
Artık sana vahyedilene sarıl. Muhakkak ki sen, Sıratı
Mustakîm üzerindesin.
43 / ZUHRUF - 44
Ve innehu le zikrun leke ve li
kavmik(kavmike), ve sevfe tus’elûn(tus’elûne).
Muhakkak ki O (Kur'ân), senin için ve senin kavmin
için mutlaka bir zikirdir (öğüttür). Ve siz,
(Kur'ân'dan) sorumlu olacaksınız.
43 / ZUHRUF - 45
Ves’el men erselnâ min kablike min rusulinâ e
cealnâ min dûnir rahmâni âliheten
yu’bedûn(yu’bedûne).
Ve senden önce gönderdiğimiz resûllerimizden sor
(bakalım), Rahmân'dan başka tapılacak ilâhlar kıldık
mı?
43 / ZUHRUF - 46
Ve lekad erselnâ mûsâ bi âyâtinâ ilâ fir’avne
ve melâihî fe kâle innî resûlu rabbil
âlemîn(âlemîne).
Ve andolsun ki Musa (A.S)'ı âyetlerimizle
(mucizelerimizle), firavuna ve onun (kavminin) ileri
gelenlerine gönderdik. (O zaman onlara): “Muhakkak
ki ben, âlemlerin Rabbinin Resûl'üyüm.” dedi.
43 / ZUHRUF - 47
Fe lemmâ câehum bi âyâtinâ izâhum minhâ
yadhakûn(yadhakûne).
Fakat (Musa A.S), onlara âyetlerimizle
(mucizelerimizle) gelince, onlar o zaman onlara
(mucizelere) gülüyorlardı (alay ediyorlardı).
43 / ZUHRUF - 48
Ve mâ nurîhim min âyetin illâ hiye ekberu min
uhtihâ ve ehaznâhum bil azâbi leallehum
yerciûn(yerciûne).
Biri diğerinden daha büyük olmadıkça, onlara bir
âyet (mucize) göstermedik. Ve onları azapla
yakaladık ki, böylece belki onlar (Allah'a) dönerler
diye.
43 / ZUHRUF - 49
Ve kâlû yâ eyyuhes sâhırud’u lenâ rabbeke
bimâ ahide ındeke innenâ le muhtedûn(muhtedûne).
Ve (onlar): “Ey sihirbaz, senin Allah'a olan ahdin
hürmetine, Rabbine bizim için dua et (bu azabı
kaldırsın)! ( O taktirde) gerçekten biz, mutlaka hidayet üzere
oluruz.” dediler.
43 / ZUHRUF - 50
Fe lemmâ keşefnâ an humul azâbe izâ hum
yenkusûn(yenkusûne).
Fakat onlardan azabı kaldırınca, o zaman onlar
(verdikleri sözleri) bozuyorlar.
43 / ZUHRUF - 51
Ve nâdâ fir’avnu fî kavmihî kâle yâ kavmi e
leyse lî mulku mısra ve hâzihil enhâru tecrî min
tahtî, e fe lâ tubsirûn(tubsirûne).
Ve firavun, kavmi içinde seslendi: “Ey kavmim, bütün
Mısır benim mülküm değil mi? Ve altımdan akan bu
nehirler? Hâlâ görmüyor musunuz?” dedi.
43 / ZUHRUF - 52
Em ene hayrun min hâzellezî huve mehînun ve
lâ yekâdu yubîn(yubînu).
Yoksa ben, o acizden daha hayırlı (değil miyim) ki,
o neredeyse sözü açıklayamıyor (normal konuşamıyor).
43 / ZUHRUF - 53
Fe lev lâ ulkıye aleyhi esviretun min zehebin
ev câe meahul melâiketu mukterinîn(mukterinîne).
“Öyleyse ona takılmış altından bilezikler olmalı
veya onunla beraber ona yakın olan melekler gelmeli
değil miydi?”
43 / ZUHRUF - 54
Festehaffe kavmehu fe atâûh(atâûhu), innehum
kânû kavmen fâsikîn(fâsikîne).
Böylece (firavun) kavmini hafife aldı (küçümsedi).
Bunun üzerine (kavmi) ona itaat etti. Muhakkak ki
onlar fasık bir kavim oldular.
43 / ZUHRUF - 55
Fe lemmâ âsefûnentekamnâ minhum fe agraknâhum
ecmaîn(ecmaîne).
Bunun üzerine, bizi eseflendirdiler (üzdüler), biz
de onlardan intikam aldık. Bu sebeple onların
hepsini boğduk.
43 / ZUHRUF - 56
Fe cealnâhum selefen ve meselen lil
âhırîn(âhırîne).
Böylece onları sonraki (ümmetler) için bir selef
(gelip geçmiş bir kavim) ve örnek (ibret) kıldık.
43 / ZUHRUF - 57
Ve lemmâ duribebnu meryeme meselen izâ
kavmuke minhu yasıddûn(yasıddûne).
Meryemoğlu (Hz. İsa) misal verilince, o zaman senin
kavmin (alay ederek) bağırıyorlardı.
43 / ZUHRUF - 58
Ve kâlû e âlihetunâ hayrun em huve, mâ
darebûhu leke illâ cedelâ(cedelen), bel hum
kavmun hasımûn(hasımûne).
Ve: “Bizim ilâhlarımız mı hayırlı yoksa o mu?”
dediler. Sana bu örneği, seninle mücâdeleden başka
bir şey için söylemediler. Hayır, onlar düşman bir
kavimdir.
43 / ZUHRUF - 59
İn huve illâ abdun en’amnâ aleyhi ve cealnâhu
meselen li benî isrâîl(isrâîle).
O (Hz. İsa), sadece ni'metlendirdiğimiz bir kuldur.
Ve onu İsrailoğullarına örnek (ibret) kıldık.
43 / ZUHRUF - 60
Ve lev neşâu le cealnâ minkum melâiketen fîl
ardı yahlufûn(yahlufûne).
Eğer biz dileseydik mutlaka sizden, yeryüzünde
yerinize geçecek melekler kılardık (yaratırdık).
43 / ZUHRUF - 61
Ve innehu le ilmun lis sâati, fe lâ
temterunne bihâ vettebiûni, hâzâ sırâtun
mustekîm(mustekîmun).
Ve muhakkak ki o, gerçekten o saat (kıyâmetin
zamanı) için bir ilimdir (bilgidir). Öyleyse ondan
sakın şüphe etmeyin! Ve Bana (Allah'a) tâbî olun!
İşte bu, Sıratı
Mustakîm'dir.
43 / ZUHRUF - 62
Ve lâ yasuddennekumuş şeytân(şeytânu), innehu
lekum aduvvun mubîn(mubînun).
Ve şeytan sakın sizi, (Sıratı Mustakîm'den) men
etmesin. Muhakkak ki o, sizin için apaçık düşmandır.
43 / ZUHRUF - 63
Ve lemmâ câe îsâ bil beyyinâti kâle kad
ci’tukum bil hikmeti ve li ubeyyine lekum
ba’dellezî tahtelifûne fîh(fîhi), fettekûllâhe
ve etîûni.
Ve Hz. İsa, beyyineler (mucizeler, deliller) ile
geldiği zaman: “Ve hakkında ihtilâf ettiğiniz şeyin
bir kısmını size açıklamak için size hikmeti
getirdim. Öyleyse Allah'a karşı takva sahibi olun ve
bana itaat edin!” dedi.
43 / ZUHRUF - 64
İnnellâhe huve rabbî ve rabbukum
fa’budûh(fa’budûhu), hâzâ sırâtun
mustekîm(mustekîmun).
Muhakkak ki Allah, O benim de sizin de Rabbinizdir.
Öyleyse O'na kul olun! İşte bu, Sıratı
Mustakîm'dir.
43 / ZUHRUF - 65
Fahtelefel ahzâbu min beynihim, fe veylun
lillezîne zalemû min azâbi yevmin elîm(elîmin).
Sonra gruplar kendi aralarında ihtilâf etti. Artık
elîm günün azabından, zulmedenlerin vay haline!
43 / ZUHRUF - 66
Hel yenzurûne illes sâate en te’tiyehum
bagteten ve hum lâ yeş’urûn(yeş’urûne).
O saatin (kıyâmetin) onlar farkında değilken,
ansızın onlara gelmesinden başka bir şey mi
bekliyorlar?
43 / ZUHRUF - 67
El ehillâu yevme izin ba’duhum li ba’dîn
aduvvun illel muttekîn(muttekîne).
İzin günü, takva sahipleri hariç, samimi dostlar
birbirine düşmandır.
43 / ZUHRUF - 68
Yâ ibâdi lâ havfun aleykumul yevme ve lâ
entum tahzenûn(tahzenûne).
Ey kullarım! O gün size korku yoktur ve siz mahzun
(da) olmayacaksınız.
43 / ZUHRUF - 69
Ellezîne âmenû bi âyâtinâ ve kânû
muslimîn(muslimîne).
Onlar ki âyetlerimizle âmenû olmuşlardır
ve (Allah'a) teslim olmuşlardır.
43 / ZUHRUF - 70
Udhulûl cennete entum ve ezvâcukum tuhberûn
(tuhberûne).
Siz ve zevceleriniz (eşleriniz) cennete girin!
(Orada) ferahlatılacaksınız.
43 / ZUHRUF - 71
Yutâfu aleyhim bi sıhâfin min zehebin ve
ekvâb(ekvâbin), ve fîhâ mâ teştehîhil enfusu ve
telezzul a’yun(a’yunu), ve entum fîhâ
hâlidûn(hâlidûne).
Onların etrafında altından tepsiler ve kadehlerle
(bardaklarla) dolaşılır. Ve orada nefslerin
iştahlandığı ve gözlerin lezzet aldığı şeyler
vardır. Ve siz orada ebediyyen kalacak olanlarsınız.
43 / ZUHRUF - 72
Ve tilkel cennetulletî ûristumûhâ bi mâ
kuntum ta’melûn(ta’melûne).
İşte bu, amellerinizden dolayı varis kılındığınız
cennet.
43 / ZUHRUF - 73
Lekum fîhâ fâkihetun kesîretun minhâ
te’kulûn(te’kulûne).
Sizin için orada, yiyeceğiniz pekçok meyve vardır.
43 / ZUHRUF - 74
İnnel mucrimîne fî azâbi cehenneme
hâlidûn(hâlidûne).
Muhakkak ki mücrimler (suçlular), cehennem azabı
içinde ebediyyen kalacak olanlardır.
43 / ZUHRUF - 75
Lâ yufetteru anhum ve hum fîhi
mublisûn(mublisûne).
(Azap) onlardan hafifletilmez. Ve onlar, orada
(Allah'ın rahmetinden) ümit kesmiş olanlardır.
43 / ZUHRUF - 76
Ve mâ zalemnâhum ve lâkin kânû humuz
zâlimîn(zâlimîne).
Ve Biz onlara zulmetmedik. Ve lâkin onlar zalimler
oldular.
43 / ZUHRUF - 77
Ve nâdev yâ mâliku li yakdi aleynâ
rabbuk(rabbuke), kâle innekum mâkisûn(mâkisûne).
Ve (mücrimler): “Ey malik (ey
cehennem bekçisi)! Rabbin bizim üzerimize hüküm
versin (bizi öldürsün).” diye seslendiler. (Malik):
“Muhakkak ki siz, (bu azabın içinde) kalacak
olanlarsınız.” dedi.
43 / ZUHRUF - 78
Lekad ci’nâkum bil hakkı ve lâkinne ekserekum
lil hakkı kârihûn(kârihûne).
Andolsun ki size hakkı getirdik. Ve lâkin sizin
çoğunuz hakkı kerih görenlerdir.
43 / ZUHRUF - 79
Em ebremû emren fe innâ mubrimûn(mubrimûne).
Yoksa onlar işi sağlam mı tuttular? Muhakkak ki asıl
biz, işi sağlam tutanlarız.
43 / ZUHRUF - 80
Em yahsebûne ennâ lâ nesmeu sırrehum ve
necvâhum, belâ ve rusulunâ ledeyhim
yektubûn(yektubûne).
Yoksa onların sırlarını ve fısıltılarını
işitmeyeceğimizi mi zannediyorlar? Hayır, onların
yanında resûllerimiz (elçilerimiz) (herşeyi)
yazıyorlar.
43 / ZUHRUF - 81
Kul in kâne lir rahmâni veledun fe enâ
evvelul âbidîn(âbidîne).
De ki: “Eğer Rahmân'ın çocuğu olsaydı, o zaman O'na
kul olanların ilki ben olurdum.”
43 / ZUHRUF - 82
Subhâne rabbis semâvâti vel ardı rabbil arşi
ammâ yasıfûn(yasıfûne).
Göklerin ve yerin de Rabbi olan arşın Rabbi, onların
vasıflandırdıkları şeylerden münezzehtir.
43 / ZUHRUF - 83
Fe zerhum yahûdû ve yel’abû hattâ yulâkû
yevme humullezî yû’adûn(yû’adûne).
Artık onları bırak! Vaadolundukları güne mülâki
oluncaya (kavuşuncaya) kadar boş şeylere dalsınlar
ve oynasınlar.
43 / ZUHRUF - 84
Ve huvellezî fîs semâi ilâhun ve fîl ardı
ilâh(ilâhun), ve huvel hakîmul alîm(alîmu).
Ve O, gökte İlâh'tır ve yerde İlâh'tır. Ve O,
Hakîm'dir (hüküm ve hikmet sahibidir), Alîm'dir (en
iyi bilendir).
43 / ZUHRUF - 85
Ve tebârekellezî lehu mulkus semâvâti
vel’ardı ve mâ beynehumâ, ve indehu ilmus
sâah(sâati), ve ileyhi turceûn(turceûne).
O, öyle yüce ve mübarektir ki, göklerin ve yerin ve
ikisi arasındakilerin mülkü O'nundur. O saatin
(kıyâmet vaktinin) ilmi, O'nun indindedir. Ve O'na
döndürüleceksiniz.
43 / ZUHRUF - 86
Ve lâ yemlikullezîne yed’ûne min dûnihiş
şefâte illâ men şehide bil hakkı ve hum
ya’lemûn(ya’lemûne).
Ve onların, O'ndan (Allah'tan) başka taptıkları
şeyler şefaate malik değildir.
Hakk'a şahit olanlar hariç ve onlar (Hakk'ı)
bilirler.
43 / ZUHRUF - 87
Ve le in se’eltehum men halakahum le
yekûlunnallahu fe ennâ yu’fekûn(yu’fekûne).
Ve eğer gerçekten onlara: “Kendilerini kim yarattı?”
diye sorarsan, mutlaka “Allah” diyeceklerdir. Buna
rağmen (Hakk'tan) nasıl döndürülüyorlar?
43 / ZUHRUF - 88
Ve kîlihi yâ rabbi inne hâulâi kavmun lâ
yu’minûn(yu’minûne).
O'nun (Hz. Muhammed (S.A.V)'in): “Ey Rabbim, bunlar
gerçekten mü'min olmayan bir kavimdir.” demesine
andolsun.
43 / ZUHRUF - 89
Fasfah anhum ve kul selâm(selâmun), fe sevfe
ya’lemûn(ya’lemûne).
Bundan sonra onlardan vazgeç ve: “Selâm olsun.” de.
Artık yakında bilecekler. |