|
16 / NAHL - 1
Etâ emrullâhi fe lâ testa’cilûh(testa’cilûhu),
subhânehu ve teâlâ ammâ yuşrikûn(yuşrikûne).
Allah'ın emri geldi. Artık onda (onun muhtevasının
gerçekleşmesinde) acele etmeyin. O'nu tenzih edin.
Ve O, şirk koşulan şeylerden Yüce'dir.
16 / NAHL - 2
Yunezzilul melâikete bir rûhi min emrihî alâ
men yeşâu min ibâdihî en enzirû ennehu lâ ilâhe
illâ ene fettekûn(fettekûni).
Kullarından dilediği üzerine kişi “Benden başka ilâh
yoktur.” tarzında uyarmaları için melekleri,
emrinden ruh ile beraber indirir. Öyleyse Bana karşı
takva sahibi olun (ruhunuzu ölmeden evvel Bana
ulaştırın).
16 / NAHL - 3
Halakas semâvâti vel arda bil hakk(hakkı),
teâlâ âmmâ yuşrikûn(yuşrikûne).
Semaları ve yeryüzünü hak ile yarattı. O, (onların)
şirk koştukları şeylerden Yüce'dir.
16 / NAHL - 4
Halakal insâne min nutfetin fe izâ huve
hasîmun mubin(mubînun).
İnsanı bir nutfeden yarattı. Böyle olmasına rağmen
o, apaçık hasım (düşman)dır.
16 / NAHL - 5
Vel en’âme halakahâ, lekum fîhâ dif’un ve
menâfiu ve minhâ te’kulûn(te’kulûne).
Ve hayvanlar; onları da O, yarattı. Sizin için onda,
(soğuktan) koruyan şeyler ve menfaatler (faydalar)
vardır. Ve de ondan (hayvanlardan) yersiniz.
16 / NAHL - 6
Ve lekum fîhâ cemâlun hîne turîhûne ve hîne
tesrehûn(tesrehûne).
(Onları), akşamları otlaktan döndürdüğünüz zaman ve
sabahları otlatmaya çıkardığınız zaman sizin için
onda bir güzellik vardır.
16 / NAHL - 7
Ve tahmilu eskâlekum ilâ beledin lem tekûnû
bâlıgîhi illâ bi şıkkıl enfus(enfusi), inne
rabbekum le raûfun rahîm(rahîmun).
Ve kendinizin yorulmadan ulaşamayacağınız (ancak çok
meşakkatle gidebileceğiniz) beldeye, ağır
eşyalarınızı (onlarla) taşırsınız. Muhakkak ki sizin
Rabbiniz, gerçekten Rauf'tur (çok şefkatli, çok
merhametli) ve Rahîm'dir (rahmet nuru gönderen).
16 / NAHL - 8
Vel hayle vel bigâle vel hamîre li terkebûhâ
ve zîneh(zîneten), ve yahluku mâ lâ
ta’lemûn(ta’lemûne).
Onlara binmeniz için ve de ziynet olarak (süs
hayvanı olarak), atlar, katırlar ve merkepler ve
daha bilmediğiniz şeyler yaratır.
16 / NAHL - 9
Ve alallâhi kasdus sebîli ve minhâ
câir(câirun), ve lev şâe le hedâkum
ecmaîn(ecmaîne).
Ve sebîllerin (dergâhlardan Sıratı
Mustakîm'e ulaşan bütün yolların
yani mürşidlerin) tayini, Allah'ın üzerinedir. Ve
ondan sapanlar vardır. Ve eğer O dileseydi, sizin
hepinizi hidayete
erdirirdi.
16 / NAHL - 10
Huvellezî enzele mines semâi mâen lekum minhu
şarâbun ve minhu şecerun fîhi tusîmûn(tusîmûne).
Sizin için semadan su indiren, O'dur. İçecek şeyler
ondandır (sudandır). Ve ağaçlar (ve otlar) ondan
olur. Orada (hayvanlarınızı) otlatırsınız.
16 / NAHL - 11
Yunbitu lekum bihiz zer’a vez zeytûne ven
nahîle vel a’nâbe ve min kullis
semerât(semereti), inne fî zâlike le âyeten li
kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Onunla sizin için; ekinler, zeytinler, hurmalıklar
ve bağlar ve bütün ürünlerden (ürünleri, meyveleri)
yetiştirir. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden kavim
için elbette âyet (delil) vardır.
16 / NAHL - 12
Ve sehhara lekumul leyle ven nehâre veş şemse
vel kamer(kamere), ven nucûmu musahharâtun bi
emrih(emrihî), inne fî zâlike le âyâtin li
kavmin ya’kılûn(ya’kılûne).
Ve gece ve gündüz, Güneş ve Ay ve yıldızları sizin
emrinize verdi. Onlar, O'nun (Allahû Tealâ'nın) emri
ile size musahhar (emrinize amade, hazır)
kılındılar. Muhakkak ki bunda, akıl eden bir kavim
için, elbette âyetler (deliller) vardır.
16 / NAHL - 13
Ve mâ zerae lekum fîl ardı muhtelifen
elvânuh(elvânuhu), inne fî zâlike le âyeten li
kavmin yezzekkerûn(yezzekkerûne).
Yeryüzünde sizin için ne yaratıp çoğalttıysa
hepsinin renkleri çeşit çeşittir (muhteliftir).
Muhakkak ki bunda, zikreden (tezekkür eden) bir
kavim için elbette âyet (delil) vardır.
16 / NAHL - 14
Ve huvellezî sehharel bahre li te’kulû minhu
lahmen tariyyen ve testahricû minhu hilyeten
telbesûnehâ, ve terel fulke mevâhira fîhi ve li
tebtegû min fadlihî ve leallekum
teşkurûn(teşkurûne).
Ondan taze et yemeniz için, denizi emrinize veren,
O'dur. Ondan süs eşyası çıkarırsınız, onu
takarsınız. Ve onun içinde, suları yararak giden
gemileri görürsünüz. Ve (bunlar), O'nun fazlından
istemeniz içindir. Ve böylece şükredersiniz.
16 / NAHL - 15
Ve elkâ fîl ardı revâsiye en temîde bikum ve
enhâren ve subulen leallekum
tehtedûn(tehtedûne).
Ve sizinle sarsılır diye (sarsılmamanız için),
yeryüzünde dağlar oluşturdu. Nehirler ve yollar
(oluşturdu). Böylece yolunuzu bulursunuz (hidayete
erersiniz).
16 / NAHL - 16
Ve alâmât(alâmatin), ve bin necmi hum
yehtedûn(yehtedûne).
Ve alâmetler (işaretler) ve yıldızla (devrin
imamıyla) onlar, yol bulurlar (hidayete ererler).
16 / NAHL - 17
E fe men yahluku ke men lâ yahluk(yahluku), e
fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Yaratan kimse, yaratmayan kimse gibi midir? Hâlâ
tezekkür etmez misiniz?
16 / NAHL - 18
Ve in teuddû ni’metallâhi lâ tuhsûhâ,
innallâhe le gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve şâyet, Allah'ın ni'metlerini adet adet (tane
tane) sayarsanız, O'nu sayamazsınız. Muhakkak ki O,
Gafur'dur (mağfiret edendir), Rahîm'dir (rahmet
nurunu gönderendir).
16 / NAHL - 19
Vallâhu ya’lemu mâ tusirrûne ve mâ
tu’linûn(tu’linûne).
Ve Allah, gizlediklerinizi (sırlarınızı,
sakladığınız şeyleri) ve açıkladığınız (alenî olan)
şeyleri bilir.
16 / NAHL - 20
Vellezîne yed’ûne min dûnillâhi lâ yahlukûne
şey’en ve hum yuhlekûn(yuhlekûne).
Allah'tan başkasına dua ettikleri şeyler, bir şey
yaratamazlar. Onlar, kendileri yaratılmışlardır.
16 / NAHL - 21
Emvâtun gayru ahyâ’(ahyâin), ve mâ yeş’urûne
eyyâne yub’asûn(yub’asûne).
Onlar ölüdürler, diri değildirler. Ve ne zaman beas
olunacaklarının (diriltileceklerinin) bilincinde
değillerdir.
16 / NAHL - 22
İlâhukum ilâhun vâhid(vâhidun), fellezîne lâ
yu’minûne bil âhirati kulûbuhum munkiretun ve
hum mustekbirûn(mustekbirûne).
Sizin ilâhınız, bir tek ilâhtır. Hâlâ ahirete (ruhu
ölmeden evvel Allah'a ulaştırmaya) inanmayan
kimselerin kalpleri, inkâr edicidir ve onlar,
kibirlenen kimselerdir.
16 / NAHL - 23
Lâ cereme ennallâhe ya’lemu mâ yusirrûne ve
mâ yu’linûn(yu’linûne), innehu lâ yuhıbbul
mustekbirîn(mustekbirîne).
Onların gizledikleri ve açıkladıkları (alenî olan)
şeyleri, Allah'ın bildiğine şüphe yok. Muhakkak ki
O, kibirlenenleri sevmez.
16 / NAHL - 24
Ve izâ kîle lehum mâ zâ enzele rabbukum kâlû
esâtîrul evvelîn(evvelîne).
Ve onlara “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman:
“Evvelkilerin masallarını.” dediler.
16 / NAHL - 25
Liyahmilû evzârehum kâmileten yevmel kıyâmeti
ve min evzârillezîne yudıllûnehum bi gayri
ilm(ilmin), e lâ sâe mâ yezirûn(yezirûne).
Kıyâmet günü, onların kendi günahlarının tamamını
yüklendikten başka, ilimleri olmaksızın dalâlette
kalmasına sebep oldukları kimselerin günahlarından
(da) yüklenmeleri için. Yüklendikleri şey ne kadar
kötü, öyle değil mi?
16 / NAHL - 26
Kad mekerellezîne min kablihim fe etallâhu
bunyânehum minel kavâıdi fe harre aleyhimus
sakfu min fevkıhim ve etâhumul azâbu min haysu
lâ yeş’urûn(yeş’urûne).
Onlardan öncekiler de hile yapmışlardı. Allah,
onların binalarını temellerinden harap etti, yıktı.
Böylece tavanları, üstlerinden üzerlerine çöktü.
Onlara azap, farkında olmadıkları yerden geldi.
16 / NAHL - 27
Summe yevmel kıyâmeti yuhzîhim ve yekûlu eyne
şurekâiyellezîne kuntum tuşâkkûne fîhim,
kâlellezîne ûtul ilme innel hızyel yevme ves sûe
alel kâfirîn(kâfirîne).
Sonra kıyâmet günü (Allah), onları alçaltacak (rezil
rüsva edecek). Ve onlara: “Ortaklarım nerede?”
diyecek. “Onlar için ayrılıklara düştünüz.”
Kendilerine ilim verilenler şöyle dedi: “Muhakkak ki
rezillik ve azap, bugün kâfirlerin üstünedir.”
16 / NAHL - 28
Ellezîne teteveffâhumul melâiketu zâlimî
enfusihim fe elkavus seleme mâ kunnâ na’melu min
sû’(sûin), belâ innallâhe alîmun bimâ kuntum
ta’melûn(ta’melûne).
Melekler, nefslerine zulmedenleri vefat
ettirecekleri zaman onlar teslim olurken: “Biz, bir
kötülük yapmadık.” dediler. Hayır, muhakkak ki
Allah, yapmış olduğunuz kötü amelleri en iyi
bilendir.
16 / NAHL - 29
Fedhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ fe
lebi’se mesvel mutekebbirîn(mutekebbirîne).
Haydi, orada ebediyyen kalmak üzere cehennemin
kapılarından girin. Kibirlenenlerin (büyüklük
taslayanların) kaldığı yer ne kötüdür.
16 / NAHL - 30
Ve kîle lillezînettekav mâ zâ enzele
rabbukum, kâlû hayrâ(hayren), lillezîne ahsenû
fî hâzihid dunyâ haseneh(haseneten), ve le dârul
âhıreti hayr(hayrun), ve le ni’me dârul
muttekîn(muttekîne).
Ve takva sahiplerine: “Rabbiniz ne indirdi?”
denildi. “Hayır (güzellikler).” dediler. Ahsen
olanlara (iradesini Allah'a teslim edenlere) bu
dünyada haseneler (iyilikler, güzellikler, sevaplar,
pozitif dereceler) vardır. Ve elbette ahiret yurdu
daha hayırlıdır. Ve gerçekten muttakilerin (takva
sahiplerinin) yurdu ne güzeldir.
16 / NAHL - 31
Cennâtu adnin yedhulûnehâ tecrî min tahtihel
enhâru lehum fîhâ mâ yeşâûn(yeşâûne), kezâlike
yeczîllâhul muttekîn(muttekîne).
Onlar (muttakiler), altından nehirler akan Adn
cennetlerine girerler. Orada, onların diledikleri
herşey vardır. İşte Allah, (ahsen olan) muttakileri
(bihakkın takvanın sahiplerini) böyle
mükâfatlandırır.
16 / NAHL - 32
Ellezîne teteveffâhumul melâiketu tayyibîne
yekûlûne selâmun aleykumudhulûl cennete bimâ
kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Melekler, onları tayyib (en güzel, en iyi) bir
şekilde vefat ettirirler. Onlara: “Selâm üzerinize
olsun. Yapmış olduğunuz (güzel, hayırlı) ameller
sebebiyle cennete girin.” derler.
16 / NAHL - 33
Hel yanzurûne illâ en te’tiyehumul melâiketu
ev ye’tiye emru rabbik(rabbike), kezâlike fe
alellezîne min kablihim, ve mâ zalemehumullâhu
ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn(yazlimûne).
Onlar sadece meleklerin gelmesini mi yoksa Rabbinin
emrinin gelmesini mi bekliyorlar? Onlardan öncekiler
de böyle yaptılar. Ve Allah, onlara zulmetmedi.
Fakat onlar, kendi nefslerine zulmediyorlardı.
16 / NAHL - 34
Fe esâbehum seyyiâtu mâ amilû ve hâka bihim
mâ kânû bihî yestehziûn(yestehziûne).
Böylece yaptıkları kötü ameller, onlara isabet etti
(ulaştı). Alay etmiş oldukları şey, onları kuşattı.
16 / NAHL - 35
Ve kâlellezîne eşrekû lev şâallâhu mâ abednâ
min dûnihî min şey’in nahnu ve lâ âbâunâ ve lâ
harremnâ min dûnihi min şey’(şey’in), kezâlike
fe alellezîne min kablihim, fe hel aler rusuli
illel belâgul mubîn(mubînu).
Şirk koşanlar: “Eğer Allah dileseydi, biz O'ndan
başka bir şeye kul olmazdık. Ve babalarımız da (kul)
olmazdı. Ve O'ndan (O'nun emrinden) başka bir şeyi
haram kılmazdık.” dediler. Onlardan öncekiler de
böyle yaptı. Artık resûllerin üzerinde apaçık
tebliğden başka (bir sorumluluk) var mı?
16 / NAHL - 36
Ve le kad beasnâ fî kulli ummetin resûlen
eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe
minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat
aleyhid dalâleh(dalâletu), fe sîrû fîl ardı
fanzurû keyfe kâne âkıbetul
mukezzibîn(mukezzibîne).
Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin,
kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata
getirdik, vazifeli kıldık). (Allah'a ulaşmayı
dileyerek) Allah'a kul olsunlar ve taguttan (insan
ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp
kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, (Resûlün
daveti üzerine Allah'a ulaşmayı dileyenleri) Allah hidayete
erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerinedalâlet hak
oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece
yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın
(görün).
16 / NAHL - 37
İn tahris alâ hudâhum fe innallâhe lâ yehdî
men yudıllu ve mâ lehum min nâsırîn(nâsırîne).
Sen, onların hidayete
ermesini çok istemene rağmen muhakkak ki Allah, dalâlette
bıraktığı kimseyi (onlar Allah'a ulaşmayı
dilemedikçe) hidayete
erdirmez. Ve onlar için bir yardımcı da yoktur.
16 / NAHL - 38
Ve aksemû billâhi cehde eymânihim lâ
yeb’asullâhu men yemût(yemûtu), belâ va’den
aleyhi hakkan ve lâkinne ekseren nâsi lâ
ya’lemûn(ya’lemûne).
Ve “Kim ölürse Allah, onu beas etmez (yeniden
diriltmez).” diye en kuvvetli yeminleri
ile Allah'a kasem ettiler. Hayır, (öyle değil). Bu,
O'nun (Allah'ın) üzerinde hak bir vaaddir. Ve lâkin
insanların çoğu bilmezler.
16 / NAHL - 39
Li yubeyyine lehumullezî yahtelifûne fîhi ve
li ya’lemellezîne keferû ennehum kânû
kâzibîn(kâzibîne).
(Bu diriltme) hakkında ihtilâfa düştükleri şeyin,
onlara beyan edilmesi (açıklanması) için ve inkâr
edenlerin (kâfirlerin), kendilerinin şüphesiz
(kesinlikle) yalancı olduklarını bilmeleri içindir.
16 / NAHL - 40
İnnemâ kavlunâ li şey’in izâ erednâhu en
nekûle lehu kun fe yekûn(yekûnu).
Bir şeyin (olmasını) istediğimiz zaman Bizim
sözümüz, ona sadece: “Ol!” dememizdir. O, hemen
olur.
16 / NAHL - 41
Vellezîne hâcerû fillâhi min ba’di mâ zulimû
li nubevvi ennehum fîd dunyâ haseneh(haseneten),
ve le ecrul âhıreti ekber(ekberu), lev kânû
ya’lemûn(ya’lemûne).
Ve zulme maruz kaldıktan sonra, Allah için (Allah
yolunda) hicret edenleri, dünya hayatında mutlaka
hasenelerle (güzellikler, iyilikler, güzel bir yurt)
yerleştirmemiz içindir. Ve ahiret mükâfatı, elbette
daha büyüktür, şâyet bilmiş olsalardı.
16 / NAHL - 42
Ellezîne saberû ve alâ rabbihim
yetevekkelûn(yetevekkelûne).
Onlar, (kendilerine yapılan zulümlere) sabrettiler.
Ve onlar, Rab'lerine tevekkül ederler.
16 / NAHL - 43
Ve mâ erselnâ min kablike illâ ricâlen nûhî
ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ
ta’lemûn(ta’lemûne).
Ve Biz, senden önce, kendilerine vahyettiğimiz
ricalden (erkeklerden) başkasını (resûl olarak)
göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, o taktirde zikir
ehline (daimi zikir sahiplerine) sorun!
16 / NAHL - 44
Bil beyyinâti vez zubur(zuburi), ve enzelnâ
ileykez zikre li tubeyyine lin nâsi mâ nuzzile
ileyhim ve leallehum
yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Beyyinelerle (ispat vasıtaları ile) ve semavî
kitaplarla (resûller gönderdik) onlara
indirilenleri, insanlara beyan etmen (açıklaman)
için sana da zikri (Kur'ân-ı Kerim'i) indirdik.
Umulur ki böylece onlar, tefekkür ederler.
16 / NAHL - 45
E fe eminellezîne mekerû seyyiâti en
yahsifallâhu bihimul arda ev ye’tiyehumul azâbu
min haysu lâ yeş’urûn(yeş’urûne).
Kötülükler için tuzak kuranlar, Allah'ın onları
yerin dibine geçirmesinden (geçirmeyeceğinden) veya
azabın, farkına varamayacakları bir yerden
gelmesinden (gelmeyeceğinden) emin mi oldular?
16 / NAHL - 46
Ev ye’huzehum fî tekallubihim fe mâ hum bi
mu’cizîn(mu’cizîne).
Veya onlar dönüp dolaşırlarken, Allah'ın onları
yakalamasından (yakalamamasından) emin mi oldular?
Ve onlar, (Allah'ı) aciz bırakamazlar.
16 / NAHL - 47
Ev ye’huzehum alâ tehavvuf(tehavvufin), fe
inne rabbekum le raûfun rahîm(rahîmun).
Veya onları korkuyorlarken yakalar. Buna rağmen
muhakkak ki senin Rabbin, elbette Rauf'tur (çok
şefkatlidir), Rahîm'dir (rahmet nuru gönderendir,
merhametlidir).
16 / NAHL - 48
E ve lem yerev ilâ mâ halakallâhu min şey’in
yetefeyyeu zilâluhu anil yemîni veş şemâili
succeden lillâhi ve hum dâhırûn(dâhırûne).
Onlar, Allah'ın yarattığı herşeyi (elektronları)
görmediler mi? Onun gölgeleri (karşıt elektronları),
tâbî olarak (elektronlara), sağdan (sağ spinli) ve
soldan (sol spinli), Allah'a secde ederek dönerler.
16 / NAHL - 49
Ve lillâhi yescudu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl
ardı min dâbbetin vel melâiketu ve hum lâ
yestekbirûn(yestekbirûne). (SECDE ÂYETİ)
Semalarda olanlar ve yeryüzünde olan dabbelerin
(yürüyen canlıların) hepsi ve melekler, Allah'a
secde ederler. Ve onlar, kibirlenmezler.
16 / NAHL - 50
Yehâfûne rabbehum min fevkıhim ve yef’alûne
mâ yu’merûn(yu’merûne).
Onlar, onların üstlerindeki (emrinde oldukları)
Rab'lerinden korkarlar. Ve emrolundukları şeyleri
yaparlar.
16 / NAHL - 51
Ve kâlallâhu lâ tettehızû
ilâheynisneyn(ilâheynisneyni), innemâ huve
ilâhun vâhıd(vâhıdun), fe iyyâye
ferhebûn(ferhebûne).
Ve Allah, şöyle dedi: “İki ilâh edinmeyin! O, sadece
tek bir ilâhtır. O halde sadece Benden korkun!”
16 / NAHL - 52
Ve lehu mâ fîs semâvâti vel ardı ve lehud
dînu vâsıbâ(vâsıben), e fe gayrallâhi
tettekûn(tettekûne).
Ve semalarda ve yeryüzünde olanlar, O'nundur. Ve
dîn, daima O'na aittir. (Öyleyse) hâlâ Allah'tan
başkasından mı korkuyorsunuz?
16 / NAHL - 53
Ve mâ bikum min ni’metin fe minallâhi summe
izâ messekumud durru fe ileyhi
tec’erûn(tec’erûne).
Sizin olan ne kadar ni'met varsa hepsi Allah'tandır.
Sonra da size bir sıkıntı dokunsa, o zaman O'na
yalvarırsınız.
16 / NAHL - 54
Summe iza keşefad durra ankum izâ ferîkun
minkum bi rabbihim yuşrikûn(yuşrikûne).
Sonra O, sizden zararı (sıkıntıları) giderince o
zaman da sizden bir grup, Rab'lerine şirk (ortak)
koşarlar.
16 / NAHL - 55
Li yekfurû bimâ âteynâhum, fe temetteû,
fesevfe ta’lemûn(ta’lemûne).
Onlara verdiğimiz şeylere nankörlük etsinler! Haydi
faydalanın (meta'lanın). Artık yakında bileceksiniz.
16 / NAHL - 56
Ve yec’alûne li mâ lâ ya’lemûne nasîben mimmâ
razaknâhum, tallâhi le tus’elunne ammâ kuntum
tefterûn(tefterûne).
Onları rızıklandırdığımız şeylerden, bilmediklerine
bir pay (nasip) ayırıyorlar. Allah'a yemin olsun
ki; iftira etmiş olduğunuz şeylerden mutlaka
sorgulanacaksınız.
16 / NAHL - 57
Ve yec’alûne lillâhil benâti subhânehu ve
lehum mâ yeştehûn(yeştehûne).
Ve Allah'a, kızlar isnat ediyorlar. O, Sübhan'dır
(Allah çocuk edinmekten münezzehtir). Ve
beğendikleri (tercih ettikleri; erkek çocuklar) ise
kendilerinin (onların) oluyor.
16 / NAHL - 58
Ve izâ buşşire ehaduhum bil unsâ zalle
vechuhu musvedden ve huve kezîm(kezîmun).
Onlardan birisi, bir kız çocuk ile müjdelendiği
zaman öfkeli olarak, yüzü siyahlaşıp gölgelenir.
16 / NAHL - 59
Yetevârâ minel kavmi min sûi mâ buşşire
bih(bihî), e yumsikuhu alâ hûnin em yedussuhu
fît turâb(turâbi), e lâ sâe mâ
yahkumûn(yahkumûne).
Müjdelendiği şeyin kötülüğünden (dolayı) kavminden
gizlenir. Onu zelillikle tutsun mu yoksa onu toprağa
mı gömsün? Verdikleri hüküm ne kötü (öyle) değil mi?
16 / NAHL - 60
Lillezîne lâ yu’minûne bil âhıreti meselus
sev’(sev’i), ve lillâhil meselul â’lâ, ve huvel
azîzul hakîm(hakîmu).
(Haberin) kötü telâkki edilmesi, ahirete
(hayattayken Allah'a ulaşmaya) inanmayanlara aittir.
Ve âlâ (yüce olma) durumu, Allah'a aittir. Ve O;
Azîz'dir, Hakîm'dir.
16 / NAHL - 61
Ve lev yuâhızullâhun nâse bi zulmihim mâ
tereke aleyhâ min dâbbetin ve lâkin yuahhıruhum
ilâ ecelin musemmâ(musemmen), fe izâ câe
eceluhum lâ yeste’hırûne sâaten ve lâ
yestakdimûn(yestakdimûne).
Ve eğer Allah, insanları zulümleri sebebiyle
sorgulayıp (derhal) cezalandırsaydı, onun
(yeryüzünün) üzerinde yürüyen canlılardan bir canlı
bırakmazdı. Ve fakat onları, belirli bir zamana
kadar tehir eder (erteler). Artık onların ecelleri
geldiği zaman ne bir saat tehir edilir (ertelenir)
ne de (bir saat) evvele alınır.
16 / NAHL - 62
Ve yec’alûne lillâhi mâ yekrehûne ve tesıfu
elsinetuhumul kezibe enne lehumul husnâ, lâ
cereme enne lehumun nâre ve ennehum
mufretûn(mufretûne).
Ve onlar, kerih gördükleri (beğenmedikleri) şeyleri
(kızları) Allah'a isnat ederler (has kılarlar). Ve
onların dilleri, en güzelin “onlara ait olduğu”
yalanını söyler. Ateşin (cehennemin), onların
olduğuna şüphe yok. Ve muhakkak ki onlar, ifratta
olanlar (aşırı davrananlar)dır.
16 / NAHL - 63
Tallâhi lekad erselnâ ilâ umemin min kablike
fe zeyyene lehumuş şeytânu a’mâlehum fe huve
veliyyuhumul yevme ve lehum âzâbun elîm(elîmun).
Allah'a yemin olsun
ki; senden önceki ümmetlere (resûller) göndermiştik.
Fakat şeytan, onlara amellerini süslü gösterdi.
Artık o gün, onların dostu, o (şeytan) olacaktır.
Onlar için elîm azap vardır.
16 / NAHL - 64
Ve mâ enzelnâ aleykel kitâbe illâ li
tubeyyine lehumullezîhtelefû fîhi ve huden ve
rahmeten li kavmin yu’minûn(yu’minûne).
Ve Kitab'ı sana, “hakkında ihtilâfa düştükleri şeyi”
onlara beyan etmenden (açıklamandan) ve âmenûolan
(Allah'a ulaşmayı dileyerek mü'min olan) bir kavme hidayet ve
rahmet olmasından başka bir şey için indirmedik.
16 / NAHL - 65
Vallâhu enzele mines semâi mâen fe ahyâ bihil
arda ba’de mevtihâ, inne fî zâlike le âyeten li
kavmin yesmeûn(yesmeûne).
Ve Allah, semadan suyu indirdi. Böylece onunla,
ölümünden sonra arza (yeryüzüne) hayat verdi.
Muhakkak ki bunda, işiten bir kavim için elbette bir
âyet (delil) vardır.
16 / NAHL - 66
Ve inne lekum fîl en’âmi le ibreh(ibreten),
nuskîkum mimmâ fî butûnihî min beyni fersin ve
demin lebenen hâlisen sâigan liş
şâribîn(şâribîne).
Ve muhakkak ki hayvanlarda, sizin için elbette bir
ibret vardır. Size, onların karnında, fers
(sindirilmiş gıda) ile kan arasından oluşan,
tadanlar için boğazdan kolayca geçen halis (saf) süt
içiriyoruz.
16 / NAHL - 67
Ve min semerâtin nahîli vel a’nâbi
tettehîzûne minhu sekeren ve rızkan
hasenâ(hasenen), inne fî zâlike le âyeten li
kavmin ya’kılûn(ya’kılûne).
Hurma ve üzümden, şeker (hurma şerbeti, üzüm suyu,
şıra) ve güzel bir rızık edinirsiniz. Muhakkak ki
bunda, akıl eden bir kavim için elbette bir âyet
vardır.
16 / NAHL - 68
Ve evhâ rabbuke ilen nahli enittehızî minel
cibâli buyûten ve mineş şeceri ve mimmâ
ya’rişûn(ya’rişûne).
Ve senin Rabbin, balarısına, dağlardan, ağaçlardan
ve onların (insanların) kurdukları çardaklardan,
evler (kovanlar) edinmelerini vahyetti.
16 / NAHL - 69
Summe kulî min kullis semerâti feslukî subule
rabbiki zululâ(zululen), yahrucu min butûnihâ
şarâbun muhtelifun elvânuhu fîhi şifâun lin
nâs(nâsi), inne fî zâlike le âyeten li kavmin
yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Sonra meyvelerin (çiçeklerin) hepsinden yeyin!
Rabbinin emre amade kılınmış yollarında sülûk edin
(uçun, dolaşın). Onun karnından muhtelif (çeşitli)
renklerde içecek (bal) çıkar. Onda insanlar için
şifa vardır. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir
kavim için elbette bir âyet (delil) vardır.
16 / NAHL - 70
Vallâhu halakakum summe yeteveffâkum ve
minkum men yureddu ilâ erzelil umuri li keylâ
ya’leme ba’de ilmin şey’a(şey’en), innallâhe
alîmun kadîr(kadîrun).
Ve Allah, sizi yarattı. Sonra sizi vefat ettirecek.
Ve sizden kim, ömrünün en rezil devresine geri
(hidayetten dalâlete)
döndürülürse bu, bir şey konusunda ilim sahibi
olduktan (hidayeti öğrendikten) sonra bilemediği
(idrak edemediği) içindir. Muhakkak ki Allah, en iyi
bilendir, kaadir olandır (herşeye gücü yetendir).
16 / NAHL - 71
Vallâhu faddale ba’dakum alâ ba’dın fîr
rızk(rızkı), femellezîne fuddılû bi râddî
rızkıhim alâ mâ meleket eymânehum fe hum fîhi
sevâ’(sevâun), e fe bi ni’metillâhi
yechadûn(yechadûne).
Üstün kılınan kimseler, ellerinin altında
bulunanlara rızıklarını veren (verici) değiller
(çünkü rızkı veren sadece Allah'tır). Oysa onlar,
rızıkları konusunda eşittirler. Onlar, Allah'ın
ni'metini bilerek mi inkâr ediyorlar?
16 / NAHL - 72
Vallâhu ceale lekum min enfusikum ezvâcen ve
ceale lekum min ezvâcikum benîne ve hafedeten ve
rezakakum minet tayyibât(tayyibâti), e fe bil
bâtıli yu’minûne ve bi ni’metillâhi hum
yekfurûn(yekfurûne).
Ve Allah, sizin için sizin nefsinizden zevceler
(eşler) ve sizin için zevcelerinizden oğullar ve
torunlar kıldı. Ve sizi tayyib (helâl, temiz)
rızıklarla rızıklandırdı. Hâlâ bâtıla mı
inanıyorlar? Ve onlar, Allah'ın ni'metini inkâr mı
ediyorlar?
16 / NAHL - 73
Ve ya’budûne min dûnillâhi mâ lâ yemliku
lehum rızkan mines semâvâti vel ardı şey’en ve
lâ yestetîûn(yestetîûne).
Ve onlar (müşrikler), semalardan ve yeryüzünden
onlara rızık olarak bir şey vermeye malikolmayan,
Allah'tan başka şeylere (putlara) tapıyorlar. Ve
(onlar, o putlar ki; hiçbir şeye) muktedir
değildirler (güçleri yetmez).
16 / NAHL - 74
Fe lâ tadribû lillâhil emsâl(emsâle),
innallâhe ya’lemu ve entum lâ
ta’lemûn(ta’lemûne).
Artık onları (putları), Allah'ın emsali (benzeri)
tutmayın! Muhakkak ki Allah, bilir ve siz
bilmezsiniz.
16 / NAHL - 75
Daraballâhu meselen abden memlûken lâ yakdiru
alâ şey’in ve men razaknâhu minnâ rızkan hasenen
fe huve yunfiku minhu sırren ve cehrâ(cehren),
hel yestevûn(yestevûne),
elhamdulillâh(elhamdulillâhi), bel ekseruhum lâ
ya’lemûn(ya’lemûne).
Allah şöyle bir misal verdi: Bir şeye muktedir
olmayan (gücü yetmeyen), köle olan bir kul ve
tarafımızdan güzel bir rızık ile rızıklandırdığımız
böylece ondan gizli ve aşikâr infâk eden kimse;
onlar, eşit (müsavi) olabilir mi? Hamd, Allah'a
mahsustur (Allah içindir). Hayır, onların çoğu
bilmezler.
16 / NAHL - 76
Ve daraballâhu meselen raculeyni ehaduhumâ
ebkemu lâ yakdiru alâ şey’in ve huve kellun alâ
mevlâhu eynemâ yuveccihhu lâ ye’ti bi
hayr(hayrin), hel yestevî huve ve men ye’muru
bil adli ve huve alâ sırâtın
mustakîm(mustakîmin).
Allah, iki adamı örnek verdi. İkisinden birisi
dilsiz, bir şeye muktedir değil (gücü yetmez). Ve o,
Mevlâsı'na (Efendisi'ne) yüktür. Onu nereye
yönlendirse (gönderse), bir hayır (fayda) getiremez
(sağlayamaz). O, adaletle emreden (irşad makamının
sahibi olan) ve Sıratı
Mustakîm üzerinde
olan kimse ile eşit (müsavi) olabilir mi?
16 / NAHL - 77
Ve lillâhi gaybus semâvâti vel ard(ardı), ve
mâ emrus sâati illâ kelemhıl basari ev huve
akreb(akrebu), innallâhe alâ kulli şey’in
kadîr(kadîrun).
Ve semaların ve yeryüzünün gaybı Allah'a aittir. O
saatin (kıyâmetin) emri ancak göz kırpmak kadar veya
ondan daha hızlıdır. Muhakkak ki Allah, herşeye
kaadir (gücü yeten)'dir.
16 / NAHL - 78
Vallâhu ahrecekum min butûni ummehâtikum lâ
ta’lemune şey’en ve ceale lekumus sem’a vel
ebsâre vel ef’idete leallekum
teşkurûn(teşkurûne).
Ve Allah, sizi bir şey bilmiyor halde annelerinizin
karnından çıkardı. Ve sizi, işitme hassası, görme
hassası ve idrak etme hassası (sahibi) kıldı. Umulur
ki; böylece şükredersiniz.
16 / NAHL - 79
E lem yerev ilet tayri musahharâtin fî cevvis
semâ(semâi), mâ yumsikuhunne
illallâh(illallâhu), inne fî zâlike le âyâtin li
kavmin yu’minûn(yu’minûne).
Onlar, göklerin boşluğunda emre amade olan kuşları
görmediler mi? Onları, Allah'tan başkası (boşlukta)
tutamaz. Muhakkak ki bunda, mü'min olan bir kavim
için elbette âyetler vardır.
16 / NAHL - 80
Vallâhu ceale lekum min buyûtikum sekenen ve
ceale lekum min culûdil en’âmi buyûten
testehıffûnehâ yevme za’nikum ve yevme
ikâmetikum ve min asvâfihâ ve evbârihâ ve
eş’ârihâ esâsen ve metâan ilâ hîn(hînin).
Ve Allah, sizin için evlerinizden sekînet (huzur)
yeri kıldı. Ve sizin için hayvanların derilerinden,
yolculuk (göç) ettiğiniz gün(ler)de ve ikâmet
ettiğiniz (konakladığınız) gün(ler)de hafif olan
(taşınabilen) evler (çadırlar) ve onların
yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından çeşitli mal
ve bir zamana kadar geçim vasıtası kıldı (yaptı).
16 / NAHL - 81
Vallâhu ceale lekum mimmâ halaka zılâlen ve
ceale lekum minel cibâli eknânen ve ceale lekum
serâbîle tekîkumul harra ve serâbîle tekîkum
be’sekum, kezâlike yutimmu ni’metehu aleykum
leallekum tuslimûn(tuslimûne).
Ve Allah, yarattığı şeylerden sizin için gölgelikler
kıldı. Ve sizin için dağlardan (yağmurdan,
rüzgârdan) barınılacak yerler ve sıcaktan koruyan
giysiler (gömlekler) ve sizi şiddetli (darbelerden)
koruyan gömlekler (zırhlar) kıldı. Sizin
üzerinizdeki ni'metini işte böyle tamamlıyor. Umulur
ki; böylece teslim olursunuz.
16 / NAHL - 82
Fe in tevellev fe innemâ aleykel belâgul
mubîn(mubînu).
Artık yüz çevirirlerse, bundan sonra sana düşen,
sadece açık bir tebliğdir.
16 / NAHL - 83
Ya’rifûne ni’metallâhi summe yunkirûnehâ ve
ekseruhumul kâfirûn(kâfirûne).
Onlar, Allah'ın ni'metini biliyorlar, sonra onu
inkâr ediyorlar.Ve onların çoğu kâfirlerdir.
16 / NAHL - 84
Ve yevme neb’asu min kulli ummetin şehîden
summe lâ yu’zenu lillezînekeferû ve lâ hum
yusta’tebûn(yusta’tebûne).
Ve o gün, bütün ümmetlerden birer şahit göndeririz.
Sonra kâfirlere cehennemden çıkmaları için izin
verilmez. Ve onlardan, (Allah'tan) rıza talepleri
kabul edilmez.
16 / NAHL - 85
Ve izâ raellezîne zalemûl azâbe fe lâ
yuhaffefuanhum ve lâ hum yunzarûn(yunzarûne).
(Cehennemden ayrılmalarına izin verilmeyen)
zalimler, azabı gördükleri zaman artık onlardan
(azap) hafifletilmez. Ve onlara, nazar edilmez
(yüzüne bakılmaz).
16 / NAHL - 86
Ve izâ raellezîne eşrekû şurekâehum kâlû
rabbenâ hâulâi şurekâunellezîne kunnâ ned’û min
dûnik(dûnike), fe elkav ileyhimul kavle innekum
le kâzibûn(kâzibûne).
(Allah'a) şirk (ortak) koşanlar, şirk (ortak)
koştukları şeyleri (putları) gördükleri zaman:
“Rabbimiz! İşte bunlar, senden başka dua etmiş
olduğumuz ortaklarımız.” dediler. O zaman onlar da
(putlar da): “Muhakkak ki siz, gerçekten yalan
söyleyenlersiniz.” diye onlara söz attılar
(söylediler).
16 / NAHL - 87
Ve elkav ilallâhi yevme izinis seleme ve
dalle anhum mâ kânû yefterûn(yefterûne).
İzin günü onlar (putlar), Allah'a teslimiyetlerini
arz ettiler. Ve iftira etmiş oldukları şeyler
(putlar, yalancı ilâhlar), onlardan uzaklaşıp
saptı(lar).
16 / NAHL - 88
Ellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi
zidnâhum azâben fevkal azâbi bimâ kânû
yufsidûn(yufsidûne).
İnkâr edenlere (kâfirlere) ve Allah'ın yolundan men
edenlere, fesat çıkarmış olduklarından dolayı azap
üstüne azabı arttırdık.
16 / NAHL - 89
Ve yevme neb’asu fî kulli ummetin şehîden
aleyhim min enfusihim ve ci’nâbike şehîden alâ
hâulâ(hâulâi), ve nezzelnâ aleykel kitâbe
tibyânen likulli şey’in ve huden ve rahmeten ve
buşrâ lil muslimîn(muslimîne).
Ve o gün, bütün ümmetlerin içinde, onların üzerine,
onların kendilerinden bir şahit beas ederiz
(vazifeli kılarız). Ve seni de onların üzerine şahit
olarak getirdik. Ve sana, herşeyi beyan eden
(açıklayan), hidayete
erdiren ve rahmet olan Kitab'ı, müslümanlara
(Allah'a teslim olanlara) müjde olarak indirdik.
16 / NAHL - 90
İnnallâhe ye’muru bil adli vel ihsâni ve îtâi
zîl kurbâ ve yenhâ anil fahşâi vel munkeri vel
bagy(bagyi), yeizukum leallekum
tezekkerûn(tezekkerûne).
Muhakkak ki Allah, adaletli olmayı ve ihsanı ve
akrabalara vermeyi emreder. Ve fuhuştan, münkerden
(Allah'ın yasakladığı şeylerden) ve azgınlıktan
(hakka tecavüzden) sizi nehyeder. Böylece umulur ki
siz, tezekkür edersiniz diye size öğüt veriyor.
16 / NAHL - 91
Ve evfû bi ahdillâhi izâ ahedtum ve lâ
tenkudûl eymâne ba’de tevkîdihâ ve kad
cealtumullâhe aleykum kefîlâ(kefîlen), innallâhe
ya’lemu mâ tef’alûn(tef’alûne).
(Allah ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi ve iradenizi
teslim etme konusunda) sizinle ahdleştiği
zaman Allah'ın ahdini
ifa edin (yerine getirin). Onu, sağlamlaştırdıktan
(hidayete erdikten ve nefsinizi tezkiye ettikten)
sonra yeminleri
bozmayın (ruhunuzu Allah'a ulaştırdıktan ve
nefsinizi tezkiye ettikten sonradalâlete
düşmeyin). Ve siz, Allah'ı üzerinize kefil
kılmıştınız (Allahû Tealâ, sizi hidayete
erdirerek, ruhunuzu Kendisine ulaştırarak verdiği
sözü, kefaletini yerine getirmişti). Muhakkak ki
Allah, sizin ne yaptığınızı bilir.
16 / NAHL - 92
Ve lâ tekûnû kelletî nekadat gazlehâ min
ba’di kuvvetin enkâsâ(enkâsen), tettehızûne
eymânekum dehalen beynekum en tekûne ummetun
hiye erbâ min ummeh(ummetin), innemâ
yeblûkumullâhu bih(bihî), ve le yubeyyinenne
lekum yevmel kıyâmeti mâ kuntum fîhi
tahtelifûn(tahtelifûne).
İpini kuvvetle büktükten sonra çözüp açan kadın gibi
(hidayete erdikten sonra dalâlete
düşen kişi gibi) olmayın. (Yeminlerini, misaklerini
ve ahdlerini
yok sayan) bir ümmetin sayısının (yeminlerini,misaklerini
ve ahdlerini
yerine getiren) diğer bir ümmetten daha çok olmasına
dayanarak,yeminlerinizi
aranızda hile (konusu) ediniyorsunuz. Oysa Allah,
sizi onunla (yeminlerinizi yerine getirme konusunda)
imtihan ediyor. Ve kıyâmet günü, hakkında ihtilâf
etmiş olduğunuz şeyi (hidayete ermeyi) mutlaka size
açıklayacak (beyan edecek).
16 / NAHL - 93
Ve lev şâallâhu le cealekum ummeten vâhideten
ve lâkin yudıllu men yeşâu ve yehdî men
yeşâ’(yeşâu), ve le tus’elunne ammâ kuntum
ta’melûn(ta’melûne).
Ve eğer Allah dileseydi, elbette sizi tek bir ümmet
kılardı. Fakat O, dilediğini (doğuştan bütün
insanlardalâlette
olduğundan Allah'a ulaşmayı dilemeyeni, Allah
Kendisine ulaştırmaz, böylece onu) dalâlette
bırakır. Ve dilediğini (Allah'a ulaşmayı dileyeni) hidayete
erdirir (verdiği söz gereğince, kefaleti sebebiyle
Kendisine ulaştırır). Ve elbette yaptıklarınızdan
(yapmış olduğunuz amellerinizden) sorgulanacaksınız.
16 / NAHL - 94
Ve lâ tettehızû eymânekum dehalen beynekum fe
tezille kademun ba’de subûtihâ ve tezûkus sûe
bimâ sadedtum an sebîlillâh(sebîlillâhi), ve
lekum azâbun azîm(azîmun).
Yeminlerinizi aranızda hile (konusu) edinmeyin
(kılmayın). Öyle yaptığınız taktirde, yere sağlam
bastıktan (hidayete erdikten) sonra ayak kayar
(dalâlete düşersiniz). Ve kötülüğü (kişinin yoldan
çıktıktan sonra yaşayacağı huzursuzlukları)
tadarsınız. Allah'ın yolundan yüz çevirdiğinizden
dolayı sizin için büyük azap vardır.
16 / NAHL - 95
Ve lâ teşterû bi ahdillâhi semenen
kalîlâ(kalîlen), innemâ indallâhi huve hayrun
lekum in kuntum ta’lemûn(ta’lemûne).
Ve Allah'ın ahdini,
az bir bedelle satmayın. Oysa o (ahd), Allah'ın
indinde (katında) sizin için daha hayırlıdır,
bilseniz (bilmiş olsaydınız).
16 / NAHL - 96
Mâ ındekum yenfedu ve mâ ındallâhi
bâk(bâkın), ve le necziyennellezîne saberû
ecrehum bi ahseni mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Sizin yanınızda olan şeyler biter. Allah'ın indinde
(katında) olan şeyler bakidir (tükenmez). Ve
sabredenleri, yapmış oldukları amellerin ecirlerini
(bedellerini), mutlaka daha güzeli ile
mükâfatlandıracağız (karşılığını vereceğiz).
16 / NAHL - 97
Men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve
mu’minun fe le nuhyiyennehu hayâten
tayyibeh(tayyibeten), ve le necziyennehum
ecrehum bi ahseni mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Mü'min olan kadın ve erkekten kim salih (nefsini
tezkiye ve tasfiye edici) amel işlerse, o taktirde
ona mutlaka tayyib (temiz, helâl) bir hayat
yaşatırız. Ve onları, mutlaka yapmış oldukları
amellerin ecirlerinden (bedellerinden), daha ahseni
(güzeli) ile mükâfatlandıracağız.
16 / NAHL - 98
Fe izâ kare’tel kur’âne festeız billâhi mineş
şeytânir racîm(racîmi).
Öyleyse Kur'ân-ı Kerim'i okuduğun zaman recmedilmiş
(taşlanmış) şeytandan hemen Allah'a sığın.
16 / NAHL - 99
İnnehu leyse lehu sultânun alellezîne âmenû
ve alâ rabbihim yetevekkelûn(yetevekkelûne).
Çünkü onun, âmenû olanlar
ve Rab'lerine tevekkül edenler üzerinde bir
sultanlığı (yaptırım gücü) yoktur.
16 / NAHL - 100
İnnemâ sultânuhu alellezîne yetevellevnehu
vellezîne hum bihî müşrikûn(müşrikûne).
Onun (şeytanın) sultanlığı (yaptırım gücü) sadece
ona (şeytana) yönelenlerin ve onunla (şeytanla),
(Allah'a ulaşmayı dilemedikleri için) Allah'a şirk
koşanların üzerindedir (onları etkiler).
16 / NAHL - 101
Ve izâ beddelnâ âyeten mekâne âyetin vallâhu
a’lemu bimâ yunezzilu kâlû innemâ ente
mufter(mufterin), bel ekseruhum lâ
ya’lemûn(ya’lemûne).
Biz, bir âyeti değiştirerek (onun) yerine başka bir
âyet getirdiğimiz zaman: “Allah neyi indireceğini
bildiğine göre sen sadece bir müfterisin (iftira
edensin).” dediler. Hayır, onların çoğu bilmiyorlar.
16 / NAHL - 102
Kul nezzelehu rûhul kudusi min rabbike bil
hakkı li yusebbitellezîne âmenû ve huden ve
buşrâ lil muslimîn(muslimîne).
De ki: “O'nu (Kur'ân-ı Kerim'i), Rabbinden hak ile âmenû olanları
sebat ettirmek için ve müslümanlara (teslim
olanlara), hidayet ve
müjde olarak Ruh'ûl Kudüs (Cebrail A.S) indirdi.”
16 / NAHL - 103
Ve lekad na’lemu ennehum yekûlûne innemâ
yuallimuhu beşer(beşerun), lisânullezî yulhıdûne
ileyhi a’cemiyyun ve hâzâ lisânun arabiyyun
mubîn(mubînun).
Ve andolsun ki Biz, onların: “Fakat O'nu (Kur'ân-ı
Kerim'i), ona şüphesiz bir beşer (insan) öğretiyor.”
dediğini biliyoruz. Ona isnad ettikleri kişinin
lisanı acemidir (Arapça değildir). Bu (Kur'ân-ı
Kerim) lisanı ise apaçık Arapça'dır.
16 / NAHL - 104
İnnellezîne lâ yu’minûne bi âyâtillâhi lâ
yehdîhimullâhu ve lehum azâbun elîm(elîmun).
Muhakkak ki Allah, Allah'ın âyetlerine inanmayanları
(îmân etmeyenleri) hidayete
erdirmez (onların ruhunu Kendisine ulaştırmaz). Ve
onlar için elîm azap vardır.
16 / NAHL - 105
İnnemâ yefterîl kezibellezîne lâ yu’minûne bi
âyâtillâhi ve ulâike humul kâzibûn(kâzibûne).
Sadece Allah'ın âyetlerine inanmayanlar, yalanla
iftira ederler. İşte onlar; onlar, yalancılardır.
16 / NAHL - 106
Men kefere billâhi min ba’di îmânihî illâ men
ukrihe ve kalbuhu mutmainnun bil îmâni ve lâkin
men şereha bil kufri sadran fe aleyhim gadabun
minallâh(minallâhi), ve lehum azâbun
azîm(azîmun).
Kalbi îmânla mutmain olmuş olduğu halde zorlanan
kimse hariç, fakat kim îmânından (hidayete erdikten)
sonra Allah'ı inkâr ederse ve kim küfre göğüs açarsa
(irşad makamından şüphe edip fıska
düşerse, kişinin küfrü talebi sebebiyle, Allahû
Tealâ, onun göğsünü küfre açar, şerheder), artık
Allah'tan bir gazap onların üzerinedir ve onlar için
azîm azap vardır.
16 / NAHL - 107
Zâlike bi ennehumustehebbûl hayâted dunyâ
alel âhıreti ve ennallâhe lâ yehdîl kavmel
kâfirîn(kâfirîne).
İşte bu, onların dünya hayatını, ahiret hayatına
göre daha çok sevmeleri ve Allah'ın, kâfir kavmihidayete
erdirmemesi sebebiyledir.
16 / NAHL - 108
Ulâikellezîne tabeallâhu alâ kulûbihim ve
sem’ihim ve ebsârihim, ve ulâike humul
gâfilûn(gâfilûne).
İşte onlar, Allah'ın kalplerini, işitme hassalarını
ve görme hassalarını tabettiği (mühürlediği)
kimselerdir. Ve işte onlar; onlar, gâfillerdir.
16 / NAHL - 109
Lâ cereme ennehum fîl âhıreti humul
hâsirûn(hâsirûne).
Onların, ahirette hüsrana düşenler olduğuna şüphe
yoktur.
16 / NAHL - 110
Summe inne rabbeke lillezîne hâcerû min ba’di
mâ futinû summe câhedû ve saberû inne rabbeke
min ba’dihâ le gafûrun rahîm(rahîmun).
Daha sonra da muhakkak ki senin Rabbin, işkenceye
uğratıldıktan sonra hicret (göç) edenlere sonra da
cihad edip sabredenlere, şüphesiz (bütün) bunlardan
sonra, elbette Gafur (mağfiret eden)'dur ve Rahîm
(rahmet nuru gönderen)'dir.
16 / NAHL - 111
Yevme te’tî kullu nefsin tucâdilu an nefsihâ
ve tuveffâ kullu nefsin mâ amilet ve hum lâ
yuzlemûn(yuzlemûne).
O gün, bütün nefsler gelir. Herkes (hayat filmini
görerek, kaybettiği ve kazandığı dereceler
açısından) kendi nefsi ile mücâdele eder. Ve herkese
amelleri (yaptıkları) ödenir. Ve onlara zulmedilmez
(haksız olarak negatif derece yazılmaz).
16 / NAHL - 112
Ve daraballâhu meselen karyeten kânet
âmineten mutmainneten ye’tîhâ rızkuhâ ragaden
min kulli mekânin fe keferet bi en’umillâhi fe
ezâkahallâhu libâsel cûi vel havfi bimâ kânû
yasnaûn(yasnaûne).
Ve Allah, (korkudan) emin ve mutmain (huzurlu,
tatmin olmuş) olan bir şehri (halkını) misal verdi.
Onun rızkı, heryerden bol bol geliyordu. Fakat o
(şehir halkı), Allah'ın ni'metlendirmesine nankörlük
etti. Bundan sonra Allah, onlara yapmış
olduklarından dolayı açlık ve korku libasını
tattırdı.
16 / NAHL - 113
Ve lekad câehum resûlun minhum fe kezzebûhu
fe ehazehumul azâbu ve hum zâlimûn(zâlimûne).
Ve andolsun ki; onlara, kendilerinden (kendi
içlerinden) bir resûl geldi. Fakat onu yalanladılar.
Böylece azap onları yakaladı. Ve onlar zalimlerdir.
16 / NAHL - 114
Fe kulû mimmâ razakakumullâhu halâlen
tayyiben veşkurû ni’metallâhi in kuntum iyyâhu
ta’budûn(ta’budûne).
Öyleyse Allah'ın sizi rızıklandırdığı helâl ve
tayyib (güzel, temiz) olan şeylerden yeyin! Ve eğer
siz, yalnız O'na kul olduysanız, Allah'ın
nimetlerine şükredin!
16 / NAHL - 115
İnnemâ harreme aleykumul meytete veddeme ve
lahmel hınzîri ve mâ uhılle li gayrillâhi
bih(bihî), fe menıdturra gayre bâgın ve lâ âdin
fe innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Size sadece ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah'tan
başkası adına kurban edileni haram kıldı. Artık kim
zarurette (yemek zorunda) kalırsa, haddi aşmadığı ve
hakka tecavüz etmediği taktirde muhakkak ki Allah,
Gafur'dur (mağfiret edendir, affedendir), Rahîm
(rahmet nuru gönderen)'dir.
16 / NAHL - 116
Ve lâ tekûlû limâ tesıfu elsinetukumul kezibe
hâzâ halâlun ve hâzâ harâmun li tefterû
alâllâhil kezib(kezibe), innellezîne yefterûne
alâllâhil kezibe lâ yuflihûn(yuflihûne).
Allah'a yalanla iftira etmek için dillerinizin
vasıflandırması ile “bu helâldir, bu haramdır” diye
yalan söylemeyin. Muhakkak ki Allah'a yalanla iftira
edenler, felâha
(kurtuluşa) eremezler.
16 / NAHL - 117
Metâun kalîlun ve lehum azâbun elîm(elîmun).
Ve onlar için elîm azap ve (dünya üzerinde) az bir
meta vardır.
16 / NAHL - 118
Ve alellezîne hâdû harremnâ mâ kasasnâ aleyke
min kabl(kablu), ve mâ zalemnâhum ve lâkin kânû
enfusehum yazlimûn(yazlimûne).
Ve daha önce sana anlattığımız şeyleri, yahudilere
haram kıldık. Biz, onlara zulmetmedik. Fakat onlar,
kendilerine zulmediyorlardı.
16 / NAHL - 119
Summe inne rabbeke lillezîne amilûs sûe bi
cehâletin summe tâbû min ba’di zâlike ve aslahû
inne rabbeke min ba’dihâ le gafûrun
rahîm(rahîmun).
Sonra muhakkak ki senin Rabbin, cahillikle kötülük
yapıp, sonra bunun arkasından tövbe edip ıslâh
olanlar (nefslerini tezkiye edenler) için, ondan
sonra mutlaka Gafur'dur (mağfiret edendir) ve Rahîm
(rahmet nuru gönderen)'dir.
16 / NAHL - 120
İnne ibrâhîme kâne ummeten kâniten lillâhi
hanîfâ(hanîfen) ve lem yeku minel
muşrikîn(muşrikîne).
Muhakkak ki İbrâhîm (A.S), Allah'a hanif (tek
Allah'a inanan) olarak kanitin olan (yönelen) bir
ümmet idi. Ve o, müşriklerden olmadı.
16 / NAHL - 121
Şâkiren li en’umih(en’umihî), ictebâhu ve
hudâhu ilâ sırâtın mustekîm(mustekîmin).
O'nun (Allah'ın) ni'metlerine şükredici idi.
(Allah), onu seçti. Ve onu Sıratı
Mustakîm'e (Allah'a ulaştıran
yola) hidayet etti
(ulaştırdı).
16 / NAHL - 122
Ve âteynâhu fîd dunyâ haseneh(haseneten), ve
innehu fîl âhıreti le mines sâlihîn(sâlihîne).
Ve ona dünyada (hakettiği) haseneler (pozitif
dereceler) verdik. Muhakkak ki o, ahirette elbette
salihlerdendi.
16 / NAHL - 123
Summe evhaynâ ileyke enittebi’ millete
ibrâhîme hanîfâ(hanîfen), ve mâ kâne minel
muşrikîn(muşrikîne).
Sonra da sana "hanif (vahdet, tevhid ve teslimi esas
alan) olarak İbrâhîm (A.S)'ın dînine tâbî olmayı"
vahyettik. Ve o, müşriklerden olmadı.
16 / NAHL - 124
İnnemâ cuiles sebtu alellezînahtelefû
fîh(fîhî), ve inne rabbeke le yahkumu beynehum
yevmel kıyâmeti fîmâ kânû fîhi
yahtelifûn(yahtelifûne).
Sadece onun hakkında ihtilâfa düşenlerin üzerine
cumartesi (balık avlama yasak) kılındı. Ve muhakkak
ki senin Rabbin, kıyâmet günü, onların arasında
hakkında ihtilâf etmiş oldukları şeyde elbette hüküm
verecek.
16 / NAHL - 125
Ud’u ilâ sebîli rabbike bil hikmeti vel
mev’ızatil haseneti ve câdilhum billetî hiye
ahsen(ahsenu), inne rabbeke huve a’lemu bi men
dalle an sebîlihî ve huve a’lemu bil
muhtedîn(muhtedîne).
Rabbinin yoluna (Allah'a ulaştıran yola, Sıratı
Mustakîm'e) hikmetle ve güzel
(pozitif dereceler kazandıracak) öğütle davet et.
Onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Muhakkak ki
senin Rabbin, O'nun yolundan (Sıratı Mustakîm'den)
sapanları (dalâlete düşenleri) ve hidayete
erenleri bilir.
16 / NAHL - 126
Ve in âkabtum fe âkıbû bi misli mâ ûkıbtum
bih(bihî), ve le in sabertum le huve hayrun lis
sâbirîn(sâbirîne).
Ve şâyet siz, ikab edecekseniz (ceza verecekseniz),
o taktirde onların sizi onunla cezalandırdıklarının
misliyle cezalandırın! Ve eğer gerçekten
sabrederseniz elbette o (sabırları), sabredenler
için daha hayırlıdır.
16 / NAHL - 127
Vasbır ve mâ sabruke illâ billâhi ve lâ
tahzen aleyhim ve lâ teku fî daykın mimmâ
yemkurûn(yemkurûne).
Sabret! Senin sabrın sadece Allah iledir (Allah'ın
tasarrufu iledir). Onların yüzünden mahzun olma ve
onların kurdukları tuzaklar sebebiyle sıkılma
(sıkıntı içinde olma).
16 / NAHL - 128
İnnallâhe meallezînettekav vellezîne hum
muhsinûn(muhsinûne).
Muhakkak ki Allah, takva sahipleri ile beraberdir.
Ve onlar, muhsinlerdir. |