|
18 / KEHF - 1
El hamdulillâhillezî enzele alâ abdihil kitâbe ve lem
yec'al lehu ıvecâ(ıvecen).
Allah'a hamdolsun ki O, kuluna Kitab'ı (Kur'ân-ı Kerim'i)
indirdi. Ve O'nda, bir eğrilik kılmadı.
18 / KEHF - 2
Kayyimen li yunzire be'sen şedîden min ledunhu ve
yubeşşirel mu'minînellezîne ya'melûnes sâlihâti enne
lehum ecren hasenâ(hasenen).
(Kur'ân-ı Kerim), kayyum (kıyâmete kadar devam edecek)
olarak, katından şiddetli azapla uyarmak ve salih amel yapan
mü'minlere en güzel ecrin onların olduğunu müjdelemek için
(indirildi).
18 / KEHF - 3
Mâkisîne fîhi ebedâ(ebeden).
Orada ebedî olarak kalıcıdırlar (kalacaklardır).
18 / KEHF - 4
Ve yunzirellezîne kâlûttehazellâhu veledâ(veleden).
Ve (Kur'ân-ı Kerim), “Allah, bir çocuk edindi.” diyenleri
uyarır.
18 / KEHF - 5
Mâ lehum bihî min ilmin ve lâ li âbâihim, keburet
kelimeten tahrucu min efvâhihim, in yekûlûne illâ
kezibâ(keziben).
Onların ve babalarının (atalarının), ona (buna; Allah'ın
evlât edinmeyeceğine) dair bir ilimleri yoktur. Onların
ağızlarından çıkan kelimeler (sözler) çok büyük! Onlar,
(söylerlerse) ancak yalan söylüyorlar.
18 / KEHF - 6
Fe lealleke bâhiun nefseke alâ âsârihim in lem
yu'minû bi hâzel hadîsi esefâ(esefen).
Bu durumda eğer onlar, (Kur'ân-ı Kerim'deki) bu sözlere
inanmazlarsa, onların arkalarından üzülerek neredeyse
kendini helâk edeceksin.
18 / KEHF - 7
İnnâ cealnâ mâ alel ardı zîneten lehâ li nebluvehum
eyyuhum ahsenu amelâ(amelen).
Muhakkak ki Biz, yeryüzünde olan şeyleri, onların hangisi
daha güzel amel edecek diye imtihan etmemiz için, ona (arza)
ziynet kıldık.
18 / KEHF - 8
Ve innâ le câilûne mâ aleyhâ saîden curuzâ(curuzen).
Ve muhakkak ki onun (arzın) üzerinde olan şeyleri, kuru
toprak yapacak olan elbette Biziz.
18 / KEHF - 9
Em hasibte enne ashâbel kehfi ver rakîmi kânû min
âyâtinâ acabâ(acaben).
Yoksa sen, Ashabel Kehf ve Rakîm'in, bizim acayip
âyetlerimizden biri olduğunu mu sandın?
18 / KEHF - 10
İz evel fityetu ilel kehfi fe kâlû rabbenâ âtinâ min
ledunke rahmeten ve heyyi' lenâ min emrinâ
reşedâ(reşeden).
Gençler mağaraya sığındıkları zaman şöyle dediler:
“Rabbimiz, bize Senin katından bir rahmet ver. Ve bize
emrimizden (bizim içimizden, senin emirlerinden bize ait
olan rahmet ve salâvâtı ulaştıracak kişiyi) mürşidi tayin
et.”
18 / KEHF - 11
Fe darabnâ alâ âzânihim fîl kehfi sinîne
adedâ(adeden).
Böylece mağarada kulakları üzerine (kalplerinin zikrini
duyabilmeleri için yan üstü) senelerce yatırdık (uyuttuk).
18 / KEHF - 12
Summe beasnâhum li na'leme eyyul hızbeyni ahsâ limâ
lebisû emedâ(emeden).
Sonra ne kadar süre kaldıklarını, iki topluluktan hangisinin
daha iyi hesap edeceğini bilmemiz (belirtmemiz) için onları
beas ettik (dirilttik, uyandırdık).
18 / KEHF - 13
Nahnu nakussu aleyke nebeehum bil hakk(hakkı),
innehum fityetun âmenû bi rabbihim ve zidnâhum
hudâ(huden).
Biz, sana onların haberlerini gerçek olarak kıssa ediyoruz.
Muhakkak ki onlar, Rab'lerine âmenûolmuş
gençlerdi. Ve onlara hidayeti
artırdık.
18 / KEHF - 14
Ve rabatnâ alâ kulûbihim iz kâmû fe kâlû rabbunâ
rabbus semâvâti vel ardı len ned'uve min dûnihî ilâhen
lekad kulnâ izen şetatâ(şetaten).
Onların kalpleri üzerine rabıta kurduk (kalplerini Bize
bağladık). Ayağa kalktıkları zaman (kalkınca) şöyle dediler:
“Bizim Rabbimiz, semaların ve arzın Rabbidir. O'ndan
başkasına ilâh olarak asla dua etmeyiz. Öyle yaparsak,
andolsun ki haddi aşarak yanlış söylemiş olurduk.”
18 / KEHF - 15
Hâulâi kavmunettehazû min dûnihî âliheh(âliheten),
lev lâ ye'tûne aleyhim bi sultânin beyyin(beyyinin), fe
men azlemu mimmenifterâ alâllâhi kezibâ(keziben).
İşte bu bizim kavmimizdir. Onlara açıkça bir delil (sultan)
gelmemesine rağmen Allah'tan başkasını ilâhlar edindiler.
Öyleyse Allah'a yalanla iftira edenden daha zalim kim
vardır?
18 / KEHF - 16
Ve izi'tezeltumûhum ve mâ ya'budûne illâllâhe fe'vû
ilel kehfi yenşur lekum rabbukum min rahmetihî ve
yuheyyi' lekum min emrikum mirfekâ(mirfekan).
Ve siz, Allah'tan başkasına kul olmayarak onlardan
ayrıldığınız zaman artık bir mağaraya sığının! Rabbiniz size
rahmetini neşretsin (ulaştırsın). Ve size, refik (destek)
olarak işlerinizi kolaylaştırsın.
18 / KEHF - 17
Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel
yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî
fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi),
men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil
fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından
geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından
geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası
içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah'ın âyetlerinden
(mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte
o hidayete
ermiştir. Ve kimi dalâlette
bırakırsa (kim Allah'a ulaşmayı dilemezse) artık onun için
velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.
18 / KEHF - 18
Ve tahsebuhum eykâzan ve hum rukûd(rukûdun), ve
nukallibuhum zâtel yemîni ve zâteş şimâl(şimâli), ve
kelbuhum bâsitun zirâayhi bil vasîd(vasîdi),
levittala'te aleyhim le velleyte minhum firâren ve le
muli'te minhum ru'bâ(ru'ben).
Ve onlar, uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırsın.
Ve onları sağa ve sola doğru çeviririz. Onların köpeği, ön
ayaklarını (mağaranın) giriş kısmına uzatmış vaziyettedir.
Eğer sen, onlara muttali olsaydın (yakından görseydin),
mutlaka onlardan kaçarak (geri) dönerdin. Ve mutlaka sen,
onlardan korkuyla dolardın (çok korkardın).
18 / KEHF - 19
Ve kezâlike beasnâhum li yetesâelû beynehum, kâle
kâilun minhum kem lebistum, kâlû lebisnâ yevmen ev ba'da
yevm(yevmin), kâlû rabbukum a'lemu bi mâ lebistum
feb'asû ehadekum bi verıkıkum hâzihî ilel medîneti fel
yanzur eyyuhâ ezkâ taâmen fel ye'tikum bi rızkın minhu
vel yetelattaf ve lâ yuş'ırenne bikum ehadâ(ehaden).
Ve böylece aralarında sorsunlar diye onları dirilttik
(uyandırdık). Onlardan konuşan biri şöyle dedi: “Ne kadar
kaldınız?” “Günün bir kısmı veya bir gün (kadar).” dediler.
(Diğerleri de): “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi
bilir.” dediler. Artık sizden birisini, sizin bu gümüş
paranızla şehre gönderin. Böylece en temiz yiyecek hangisi,
baksın (da) ondan size bir rızık getirsin. Ve tedbirli
(dikkatli) olsun. Sakın sizi bir kimseye sezdirmesin
(varlığınızı hiç kimseye hissettirmesin).
18 / KEHF - 20
İnnehum in yazherû aleykum yercumûkum ev yuîdûkum fî
milletihim ve len tuflihû izen ebedâ(ebeden).
Muhakkak ki onlar, eğer size karşı gâlip gelirlerse, sizi
taşlarlar veya sizi kendi dînlerine döndürürler. O zaman
asla ebediyyen kurtuluşa eremezsiniz.
18 / KEHF - 21
Ve kezâlike a'sernâ aleyhim li ya'lemû enne
va'dallâhi hakkun ve ennes sâate lâ reybe fîhâ, iz
yetenâzeûne beynehum emrehum fe kâlûbnû aleyhim
bunyânâ(bunyânen), rabbuhum a'lemu bihim, kâlellezîne
galebû alâ emrihim le nettehızenne aleyhim
mescidâ(mesciden).
Ve böylece “Allah'ın vaadinin hak olduğunu ve o saat
(kıyâmet) hakkında şüphe olmadığını” bilsinler diye onları
(şehir halkına) bildirdik. Aralarında onların durumu
hakkında niza ediyorlar (çekişiyorlar)dı. “Onların üzerine
binalar inşa edin.” dediler. Onların Rabbi, onları en iyi
bilir. Onların işlerinde gâlip olanlar (sözü geçenler):
“Onların üzerine mutlaka mescid yapacağız.” dedi.
18 / KEHF - 22
Se yekûlûne selâsetun râbiuhum kelbuhum, ve yekûlûne
hamsetun sâdisuhum kelbuhum recmen bil gayb(gaybi), ve
yekûlûne seb'atun ve sâminuhum kelbuhum, kul rabbî
a'lemu bi ıddetihim mâ ya'lemuhum illâ kalîl(kalîlun),
fe lâ tumâri fîhim illâ mirâen zâhirâ(zâhiren), ve lâ
testefti fîhim minhum ehâdâ(ehâden).
Ve gaybı taşlayarak (bilmeden tahminde bulunarak) diyecekler
ki: “(Onların sayısı) üçtür, dördüncü onların köpeğidir.”
“Beştir, altıncı onların köpeğidir.” diyecekler. Ve
“Yedidir, sekizinci onların köpeğidir.” diyecekler. De ki:
“Onların adedini en iyi Allah bilir. Pek azı hariç, onlar
bilmezler.” Onlar hakkında, zahir olandan (bilinenden) başka
tartışma (mücâdele etme)! Onlar hakkında, onlardan birisine
soru sorma (açıklama isteme)!
18 / KEHF - 23
Ve lâ tekûlenne li şey'in innî fâılun zâlike
gadâ(gaden).
Bir şey hakkında “Ben, bunu yarın mutlaka yapacağım deme.”
18 / KEHF - 24
İllâ en yeşâallâhu vezkur rabbeke izâ nesîte ve kul
asâ en yehdiyeni rabbî li akrabe min hâzâ
reşedâ(reşeden).
Ancak Allah'ın dilemesiyle (yapacağım de). Ve unuttuğun
zaman Rabbini zikret ve de ki: “Rabbimin beni (Allah'a)
bundan daha yakın (daha üstün) bir irşad seviyesine
ulaştırmasını umarım.”
18 / KEHF - 25
Ve lebisû fî kehfihim selâse mietin sinîne vezdâdû
tis'â(tis'an).
Onlar, mağaralarında 9 fazlasıyla 300 yıl kaldılar.
18 / KEHF - 26
Kulillâhu a'lemu bimâ lebisû, lehu gaybus semâvâti
vel ard(ardı), ebsır bihî ve esmı', mâ lehum min dûnihî
min veliyyin ve lâ yuşriku fî hukmihî ehadâ(ehaden).
De ki: “Ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir.” Semaların
ve arzın gaybı, O'na (Allah'a) aittir. Onu (gaybı) en iyi
işitir, en iyi görür. Onların, O'ndan başka dostları yoktur.
Hükmüne kimseyi ortak etmez.
18 / KEHF - 27
Vetlu mâ ûhıye ileyke min kitâbi rabbik(rabbike), lâ
mubeddile li kelimâtihî ve len tecide min dûnihî
multehadâ(multehaden).
Sana, Rabbinin Kitab'ından, vahyolunanı oku! O'nun
kelimesini değiştirecek yoktur. Ve O'ndan (Allah'tan) başka
yönelinecek bulamazsın (yönelinecek yoktur).
18 / KEHF - 28
Vasbır nefseke meallezîne yed'ûne rabbehum bil gadâti
vel aşiyyi yurîdûne vechehu ve lâ ta'du aynâke anhum,
turîdu zînetel hayâtid dunyâ ve lâ tutı' men agfelnâ
kalbehu an zikrinâ vettebea hevâhu ve kâne emruhu
furutâ(furutan).
Sabah akşam, O'nun Vechi'ni (Zat'ını) isteyerek Rabbine dua
edenlerle beraber nefsini sabırlı tut. Dünya hayatının
ziynetini dileyerek gözünü onlardan çevirme! Kalbini
zikrimizden gâfil kıldığımız ve hevasına (heveslerine) tâbî
olan kimselere isteyerek, işinde haddi aşmış olanlara itaat
etme!
18 / KEHF - 29
Ve kulil hakku min rabbikum fe men şâe fel yu'min ve
men şâe fel yekfur innâ a'tednâ liz zâlimîne nâren ehâta
bihim surâdikuhâ, ve in yestegîsû yugâsû bi mâin kel
muhli yeşvîl vucûh(vucûhe), bi'seş şerab(şerabu) ve sâet
murtefekâ(murtefekan).
De ki: “Hak Rabbinizdendir.” Bundan sonra artık dileyen
inansın ve dileyen inkâr etsin. Muhakkak ki Biz, zalimler
için kenarları, onları (kâfirleri) ihata eden (saran,
kaplayan) bir ateş hazırladık. Ve eğer onlar yağmur
isterlerse (ateşe karşı), erimiş maden gibi koyu ve kaynar,
yüzleri kavuran bir su yağdırılır. Ne kötü bir içecek ve ne
kötü bir dost (yardımcı).
18 / KEHF - 30
İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti innâ lâ nudîu
ecre men ahsene amelâ(amelen).
Muhakkak ki âmenû olanlar
(ölmeden önce ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenler) ve
salih amel (nefs tezkiyesi) yapanlar, Biz kesinlikle en
güzel amel işleyen kimselerin ecrini (karşılığını) zayi
etmeyiz.
18 / KEHF - 31
Ulâike lehum cennâtu adnin tecrî min tahtihimul
enharu yuhallevne fîhâ min esâvire min zehebin ve
yelbesûne siyâben hudren min sundusin ve istebrekın
muttekiîne fîhâ alel erâik(erâiki), ni'mes
sevâb(sevâbu), ve hasunet murtefekâ(murtefekan).
İşte onlara (onlar için) adn cennetleri vardır. Onların
altından nehirler akar. Orada altın (dan) bileziklerle
süslenirler. İnce ipek ve atlastan yeşil elbiseler giyerler.
Orada tahtlar üzerine yaslanırlar. Ne güzel bir sevap ve ne
güzel bir destek.
18 / KEHF - 32
Vadrıb lehum meselen raculeyni cealnâ li ehadihimâ
cenneteyni min a'nâbin ve hafefnâhumâ bi nahlin ve
cealnâ beynehumâ zer'â(zer'an).
Onlara, iki adamın durumunu örnek ver. İkisinden birisine
üzüm bağından iki bahçe kıldık (yaptık). Ve ikisini de
hurmalıklarla kuşattık (çevirdik). Ve ikisinin arasında
ekinler bitirdik.
18 / KEHF - 33
Kiltel cenneteyni âtet ukulehâ ve lem tazlim minhu
şey’en ve feccernâ hılâlehumâ neherâ(neheren).
İki bahçenin ikisi de meyvelerini verdi. Ve ondan bir şey
eksik kalmadı. İkisinin arasından bir nehir akıttık.
18 / KEHF - 34
Ve kâne lehu semer(semerun), fe kâle li sâhıbihî ve
huve yuhâviruhû ene ekseru minke mâlen ve eazzu
neferâ(neferen).
Ve onun serveti (de) vardı. Bu sebeple arkadaşı ile
konuşurken ona: “Benim senden daha çok malım var ve
(ailemdeki) fertler bakımından senden daha üstünüm.” dedi.
18 / KEHF - 35
Ve dehale cennetehu ve huve zâlimun li
nefsih(nefsihî), kâle mâ ezunnu en tebîde hâzihî
ebedâ(ebeden).
Ve o, nefsine zulmederek bahçesine girdi. Şöyle dedi: “Bunun
(bu bağın) ebediyyen helâk olacağını zannetmiyorum.”
18 / KEHF - 36
Ve mâ ezunnus sâate kâimeten ve le in rudidtu ilâ
rabbî le ecidenne hayren minhâ munkalebâ(munkaleben).
Ve ben, (kıyâmet) saatinin kaim olacağını (vukû bulacağını)
zannetmiyorum. Ve eğer Rabbime döndürülürsem mutlaka ondan
daha hayırlısına dönüşmüş olanı bulurum.
18 / KEHF - 37
Kâle lehu sâhıbuhu ve huve yuhâviruhû e keferte
billezî halakake min turâbin summe min nutfetin summe
sevvâke raculâ(raculen).
Onunla konuşan (sohbet eden) arkadaşı, ona dedi ki: “Seni,
(önce) topraktan, sonra bir nutfeden (bir damla sudan)
yaratan sonra da seni bir adam hüviyetine sevva (dizayn)
edeni (Allah'ı), sen inkâr mı ediyorsun?”
18 / KEHF - 38
Lâkinne huvallâhu rabbî ve lâ uşriku bi rabbî
ehadâ(ehaden).
Fakat O, Allah ki; benim Rabbimdir. Ve ben, Rabbime hiçbir
şey ile şirk koşmam.
18 / KEHF - 39
Ve lev lâ iz dehalte cenneteke kulte mâ şâallâhu lâ
kuvvete illâ billâh(billâhi), in tereni ene ekalle minke
mâlen ve veledâ(veleden).
Beni mal ve evlât (bakımından) daha az (yetersiz) görsen
bile, sen bahçene girdiğin zaman: “(Bu bağ), Allah'ın
dilediği (bağ)dır. Allah'tan başka kuvvet yoktur.” deseydin
olmaz mıydı?”
18 / KEHF - 40
Fe asâ rabbî en yu’tiyeni hayran min cennetike ve
yursile aleyhâ husbânen mines semâi fe tusbiha saîden
zelekâ(zelekan).
Belki Rabbim, bana senin bahçenden daha hayırlısını verir.
Ve onun (senin bahçenin) üzerine semadan (husbân) felâketler
gönderir. Böylece kaygan bir toprak haline gelir.
18 / KEHF - 41
Ev yusbiha mâuhâ gavren fe len testetîa lehu
talebâ(taleben).
Veya onun (bahçenin) suyu, yerin içine çekilir. Artık onu
elde etmeye asla gücün yetmez (sen muktedir olamazsın).
18 / KEHF - 42
Ve uhîta bi semerihî fe asbeha yukallibu keffeyhi alâ
mâ enfeka fîhâ ve hiye hâviyetun alâ urûşihâ ve yekûlu
yâ leytenî lem uşrik bi rabbî ehadâ(ehaden).
Onun (o kimsenin) ürünleri ihata edildi (mahvedildi). Ve
çardakları, (bahçenin) üzerine yıkılmış haldeydi. Orada
sarfettiği (emek ve para) için ellerini (avuçlarını)
ovuşturuyor ve “Keşke ben, Rabbime (hiç)bir şeyle şirk
koşmasaydım.” diyor(du).
18 / KEHF - 43
Ve lem tekun lehu fietun yansurûnehu min dûnillâhi ve
mâ kâne muntesirâ(muntesiren).
Ve Allah'tan başka ona yardım edecek kimseler yoktu. Ve o,
yardım alan (yardım edilen) olmadı.
18 / KEHF - 44
Hunâlikel velâyetu lillâhil hakk(hakkı), huve hayrun
sevâben ve hayrun ukbâ(ukben).
İşte burada velâyet (yardım, dostluk) Allah'a ait bir
haktır. O (Allah), sevap (mükâfat) açısından da akıbet
(sonuç) açısından da hayırlıdır.
18 / KEHF - 45
Vadrıb lehum meselel hayâtid dunyâ ke mâin enzelnâhu
mines semâi fahteleta bihî nebâtul ardı fe asbeha
heşîmen tezrûhur riyâh(riyâhu), ve kânallâhu alâ kulli
şey'in muktedirâ(muktediren).
Onlara dünya hayatını örnek ver ki; o, semadan indirdiğimiz
su gibidir. Yeryüzünün nebatları (bitkileri), onunla karıştı
(yeşerdi, büyüdü). Sonra da kuruyup, ufalandı ki rüzgâr, onu
savurur. Ve Allah, herşeye muktedir olandır (gücü yetendir).
18 / KEHF - 46
El mâlu vel benûne zînetul hayâtid dunyâ, vel
bâkıyâtus sâlihâtu hayrun inde rabbike sevâben ve hayrun
emelâ(emelen).
Mal ve çocuklar dünya hayatının ziynetidir (süsüdür). Bâki
(kalıcı) olan salih ameller (nefsi ıslâh edici ameller),
sevap olarak ve emel (ümit) olarak, Rabbinin katında daha
hayırlıdır.
18 / KEHF - 47
Ve yevme nuseyyirul cibâle ve terel arda bârizeten ve
haşernâhum fe lem nugâdir minhum ehadâ(ehaden).
Ve o gün dağları yürüteceğiz. Ve (o gün) yeryüzünü bariz
(açık ve net) olarak görürsün. Ve onları, (huzurumuzda)
haşredip toplamak suretiyle (insanlardan) onlardan (hiç)
birini bırakmayacağız.
18 / KEHF - 48
Ve uridû alâ rabbike saffâ(saffen), lekad ci'tumûnâ
kemâ halaknâkum evvele merreh(merretin), bel zeamtum
ellen nec'ale lekum mev'ıdâ(mev'ıden).
Saf saf Rabbine arz olundular (sunulacaklar). Andolsun ki
siz, Bize, ilk yarattığımız gibi geldiniz (geleceksiniz).
Hayır, size vaadedileni yapmayacağımız zannında bulundunuz.
18 / KEHF - 49
Ve vudıal kitâbu fe terel mucrimîne muşfikîne mimmâ
fîhi ve yekûlûne yâ veyletenâ mâli hâzel kitâbi lâ
yugâdiru sagîreten ve lâ kebîreten illâ ahsâhâ, ve
vecedû mâ amilû hâdırâ(hâdıren), ve lâ yazlimu rabbuke
ehadâ(ehaden).
Ve kitap (hayat filmi ortaya) kondu. O zaman mücrimleri
görürsün. Onun (kitabın) içindekilerden korkarlar ve “Bize
yazıklar olsun. Bu kitap, nasıl ki (nasıl bir kitap ki),
küçük ve büyük hiçbir şeyi sayıp hesap etmeden bırakmıyor.”
derler. Ve yaptıkları şeyleri (hayat filmlerinde) hazır
buldular. Ve senin Rabbin, (hiç) kimseye zulmetmez.
18 / KEHF - 50
Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû
illâ iblîs(iblîse), kâne minel cinni fe feseka an emri
rabbih(rabbihî), e fe tettehızûnehu ve zurriyyetehû
evliyâe min dûnî ve hum lekum aduvv(aduvvun), bi'se liz
zâlimîne bedelâ(bedelen).
Ve meleklere, “Âdem'e secde edin.” demiştik. İblis hariç,
hemen secde ettiler. O cinlerdendi. Böylece Rabbinin emrini
(yapmayarak) fıska
düştü. Hâlâ onu ve onun zürriyyetini (neslini), onlar sizin
düşmanınız (olduğu halde), Benim yerime dostlar mı
ediniyorsunuz? Zalimler için ne kötü bir bedel (cehennem).
18 / KEHF - 51
Mâ eşhedtuhum halkas semâvâti vel ardı ve lâ halka
enfusihim ve mâ kuntu muttehızel mudıllîne
adudâ(aduden).
Ben, onları (iblis ve zürriyyetini) semaların ve arzın
yaratılışına ve onların (kendilerinin de) yaratılışına şahit
tutmadım. Ve Ben, dalâlette
bırakanları yardımcı edinmedim.
18 / KEHF - 52
Ve yevme yekûlu nâdû şurekâiyellezîne zeamtum fe
deavhum fe lem yestecibû lehum ve cealnâ beynehum
mevbikâ(mevbikan).
O gün (kıyâmet günü Allahû Tealâ) şöyle diyecek: “Benim
ortaklarım olduğu, zannında bulunduğunuz şeyleri çağırın!”
Böylece onları davet ettiler (edecekler). Fakat onlara
(kâfirlere), icabet etmediler (etmeyecekler). Ve onların
aralarına helâk edici (bir engel) kıldık (kılacağız).
18 / KEHF - 53
Ve reel mucrimûnen nâre fe zannû ennehum muvâkıûhâ ve
lem yecidû anhâ masrifâ(masrifen).
Ve mücrimler, ateşi (cehennemi) gördü. O zaman içine
düşeceklerini zannettiler (idrak ettiler). Ve ondan
uzaklaşacak (kaçacak) bir yer bulamadılar.
18 / KEHF - 54
Ve lekad sarrafnâ fî hâzel kur'âni lin nâsi min kulli
mesel(meselin), ve kânel insânu eksere şey'in
cedelâ(cedelen).
Ve andolsun ki; bu Kur'ân-ı Kerim'de, insanlara bütün
meseleleri (misalleri) açıkladık. Ve insan, konuların
çoğunda cidalleşen (kavga eden)dir.
18 / KEHF - 55
Ve mâ menean nâse en yu’minû iz câe humul hudâ ve
yestagfirû rabbehum illâ en te’tiyehum sunnetul evvelîne
ev ye’tiyehumul azâbu kubulâ(kubulen).
Ve insanları, onlara hidayet geldiği
(hidayete davet edildikleri) zaman Rab'lerinin mağfiretini
dilemekten ve mü'min olmaktan men eden (alıkoyan) şey,
sadece evvelkilerin sünnetinin, onların başına gelmemesi
veya azapla karşı karşıya kalmamalarıdır.
18 / KEHF - 56
Ve mâ nursilul murselîne illâ mubeşşirîne ve
munzirîn(munzirîne), ve yucâdilullezîne keferû bil
bâtılı li yudhıdû bihil hakka vettehazû âyâtî ve mâ
unzirû huzuvâ(huzuven).
Biz, resûlleri sadece müjdeleyici ve uyarıcı olarak
göndeririz. Kâfirler (ise) hakkı bâtılla iptal etmek için
mücâdele ederler. Âyetlerimi ve uyarıldıkları şeyleri alay
(konusu) ederler.
18 / KEHF - 57
Ve men azlemu mimmen zukkire bi âyâti rabbihî fe
a’rada anhâ ve nesiye mâ kaddemet yedâh(yedâhu), innâ
cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî
âzânihim vakrâ(vakren) ve in ted’uhum ilel hudâ fe len
yehtedû izen ebedâ(ebeden).
Rabbinin âyetleri zikredildiği (hatırlatıldığı) zaman ondan
yüz çeviren ve elleriyle takdim ettiklerini (günahlarını)
unutan kimseden daha zalim kim vardır? Muhakkak ki Biz,
onların kalplerinin üzerine (fıkıh etmeyi engelleyen)
ekinnet kıldık. Ve onların kulaklarında (işitmeyi
engelleyen) vakra vardır. Sen, onları hidayete
davet etsen de bundan sonra onlar, ebediyyen asla hidayete
eremezler.
18 / KEHF - 58
Ve rabbukel gafûru zur rahmeh(rahmeti), lev
yuâhızuhum bi mâ kesebû le accele lehumul azâb(azâbe),
bel lehum mev’ıdun len yecidû min dûnihî
mev’ilâ(mev’ilen).
Senin Rabbin, mağfiret ve rahmet sahibidir. Eğer onları
muaheze etseydi (sorgulasaydı) elbette onlara azap için
acele ederdi. Hayır, onlara, vaadedilmiş bir zaman vardır.
Onlar, O'ndan (Allah'tan) başka sığınacak bir yer asla
bulamazlar.
18 / KEHF - 59
Ve tilkel kurâ ehleknâhum lemmâ zalemû ve cealnâ li
mehlikihim mev’ıdâ(mev’ıden).
Ve işte o ülkeler (halkı), zulmettikleri zaman onları helâk
ettik. Ve onların helâk edilmesi için bir zaman kıldık
(tayin ettik).
18 / KEHF - 60
Ve iz kâle mûsâ li fetâhu lâ ebrehu hattâ ebluga
mecmeal bahreyni ev emdıye hukubâ(hukuben).
Ve Musa, genç arkadaşına: “İki denizin birleştiği yere
ulaşıncaya kadar (yoluma) devam edeceğim veya senelerce
(uzun süre) gideceğim.” demişti.
18 / KEHF - 61
Fe lemmâ belega mecmea beynihimâ nesiyâ hûtehumâ
fettehaze sebîlehu fîl bahri serebâ(sereben).
Böylece ikisinin (iki denizin) birleştiği yere ulaştıkları
zaman ikisi de balığı unuttu. O zaman (balık), denizin içine
doğru kendi yolunu tuttu.
18 / KEHF - 62
Fe lemmâ câvezâ kâle li fetâhu âtinâ gadâenâ lekad
lekînâ min seferinâ hâzâ nasabâ(nasaben).
(Buluşma yerini) geçtikten sonra (Musa A.S) genç arkadaşına
(şöyle) dedi: “Sabah kahvaltımızı getir. Andolsun ki bu
yorgunluğa, yolculuğumuz sebebiyle maruz kaldık.”
18 / KEHF - 63
Kâle eraeyte iz eveynâ ilas sahrati fe innî nesîtul
hût(hûte), ve mâ ensânîhu illeş şeytânu en
ezkureh(ezkurehu), vettehaze sebîlehu fîl bahri
acebâ(aceben).
(Genç şöyle) dedi: “Gördün mü kayaya sığındığımız zaman ben
gerçekten balığı unuttum. Onu hatırlamamı, bana şeytandan
başkası unutturmadı. Ve o (balık), acayip bir şekilde
denizin içine doğru kendi yolunu tuttu.”
18 / KEHF - 64
Kâle zâlike mâ kunnâ nebgı ferteddâ alâ âsârihimâ
kasasâ(kasasan).
(Musa A.S): “Bizim aradığımız şey, işte bu.” dedi. Böylece
kendi izlerini takip ederek geri döndüler.
18 / KEHF - 65
Fe vecedâ abden min ibâdinâ âteynâhu rahmeten min
indinâ ve allemnâhu min ledunnâ ilmâ(ilmen).
Böylece katımızdan, kendisine rahmet verdiğimiz ve ledun
(gizli) ilmimizden öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul
buldular.
18 / KEHF - 66
Kâle lehu mûsâ hel ettebiuke alâ en tuallimeni mimmâ
ullimte ruşdâ(ruşden).
Musa (A.S) ona şöyle dedi: “Rüşde ulaşmak üzere, sana
öğretilen (ilmi ledun) den bana öğretmen için, sana tâbî
olabilir miyim?”
18 / KEHF - 67
Kâle inneke len testetîa maiye sabrâ(sabren).
(Hızır A.S): “Muhakkak ki sen, benim maiyetimde (iken vuku
bulacak olaylara) sabretmeye asla güç yetiremezsin.” dedi.
18 / KEHF - 68
Ve keyfe tesbiru alâ mâ lem tuhıt bihî hubrâ(hubren).
Ve haberdar edilmediğin cihetle, ihata edemediğin şeye nasıl
sabredeceksin?
18 / KEHF - 69
Kâle se tecidunî inşâallahu sâbiren ve lâ a’sî leke
emrâ(emren).
(Musa A.S): “İnşaallah (Allah dilerse), beni sabırlı
bulacaksın. Ve sana emirlerde asi olmayacağım.” dedi.
18 / KEHF - 70
Kâle fe initteba’tenî fe lâ tes’elnî an şey’in hattâ
uhdise leke minhu zikrâ(zikren).
(Hızır A.S): “Bana tâbî olduğun taktirde, sana anlatmadığım
konularda (anlatmadıkça) bana bir şey sorma.” dedi.
18 / KEHF - 71
Fentalakâ, hattâ izâ rakibâ fîs sefîneti harakahâ
kâle e haraktehâ li tugrika ehlehâ, lekad ci’te şey’en
imrâ(imren).
Böylece ikisi (yola) çıktılar. Gemiye bindikleri zaman onu
deldi. (Musa A.S): “Onun ehlini (gemide bulunanları), boğmak
için mi onu deldin? Andolsun ki sen, (vebali) büyük bir iş
yaptın.” dedi.
18 / KEHF - 72
Kâle e lem ekul inneke len testetîa maiye
sabrâ(sabren).
(Hızır A.S şöyle) dedi: “Muhakkak ki sen, benimle beraber
sabırlı olmaya asla güç yetiremezsin, demedim mi?”
18 / KEHF - 73
Kâle lâ tuâhıznî bimâ nesîtu ve lâ turhıknî min emrî
usrâ(usren).
(Musa A.S): “Unutmam sebebiyle beni muaheze etme (azarlama),
(bana verdiğin) emirlerinde, bana zorluk çıkarma.” dedi.
18 / KEHF - 74
Fentalekâ, hattâ izâ lekıyâ gulâmen fe katelehu kâle
e katelte nefsen zekiyyeten bi gayri nefs(nefsin), lekad
ci’te şey’en nukrâ(nukren).
Böylece bir (erkek) çocuğa rastlayıncaya kadar gittiler.
(Hızır A.S), onu (çocuğu) öldürdü. (Musa A.S): “Sen, temiz
(masum) bir kişiyi (başka) bir nefse karşılık olmaksızın mı
öldürdün? Andolsun ki sen, kötü (şeriate uymayan) bir şey
yaptın.” dedi.
18 / KEHF - 75
Kâle e lem ekul leke inneke len testetîa maıye
sabrâ(sabren).
(Hızır A.S şöyle) dedi: “Sana, 'muhakkak ki sen, benimle
beraber sabırlı olmaya asla güç yetiremezsin.' demedim mi?”
18 / KEHF - 76
Kâle in seeltuke an şey’in ba’dehâ fe lâ tusâhıbnî,
kad belagte min ledunnî uzrâ(uzren).
(Musa A.S) şöyle dedi: “Eğer bundan sonra sana bir şey
sorarsam artık benimle arkadaşlık etme! (Benimle arkadaşlık
etmemen için) benim tarafımdan (kabul edilebilir) bir özüre
ulaşmış oldun.”
18 / KEHF - 77
Fentalekâ, hattâ izâ eteyâ ehle karyetin istat’amâ
ehlehâ fe ebev en yudayyifûhumâ fe vecedâ fîhâ cidâren
yurîdu en yenkadda fe ekâmeh(ekâmehu), kâle lev şi’te
lettehazte aleyhi ecrâ(ecren).
Böylece ikisi yola çıktılar. Bir kasabanın halkına
geldikleri zaman onun (şehrin) halkından, yemek istediler.
Fakat onları (ikisini), misafir etmekten (şehirdekiler)
çekindiler. Orada yıkılmak üzere bir duvar buldular. (Hızır
A.S), hemen onu düzeltti. (Musa A.S) dedi ki: “Eğer sen
dileseydin, elbette onun (bu hizmetin) için bir ücret
alırdın.”
18 / KEHF - 78
Kâle hâzâ firâku beynî ve beynik(beynike), se
unebbiuke bi te’vîli mâ lem testetı’ aleyhi
sabrâ(sabren).
(Hızır A.S) şöyle dedi: “Bu, benimle senin aranda
ayrılıktır. Sabırlı olmaya güç yetiremediğin şey(ler)in
tevîlini (yorumunu) sana haber vereceğim.”
18 / KEHF - 79
Emmes sefînetu fe kânet li mesâkîne ya’melûne fîl
bahri fe eradtu en eîbehâ ve kâne verâehum melikun
ye’huzu kulle sefînetin gasbâ(gasben).
Lâkin gemi, denizde çalışan fakirlerindi. Onu kusurlu yapmak
istedim. Onların arkasında, bütün gemileri gasbederek
(zorla) alan bir melik (kral) vardı.
18 / KEHF - 80
Ve emmel gulâmu fe kâne ebevâhu mu’mineyni fe haşînâ
en yurhikahumâ tugyânen ve kufrâ(kufren).
Fakat çocuğa (çocuk meselesine) gelince, onun anne ve babası
mü'minlerdi. Onları azgınlık ve küfre (inkâra)
sürüklemesinden korktuk.
18 / KEHF - 81
Fe erednâ en yubdilehumâ rabbuhumâ hayren minhu
zekâten ve akrebe ruhmâ(ruhmen).
Böylece onların Rabbinin, onu (öldürülen genci) ondan daha
hayırlı, temiz ve merhamete daha yakın olanla değiştirmesini
istedik.
18 / KEHF - 82
Ve emmel cidâru fe kâne li gulâmeyni yetîmeyni fîl
medîneti ve kâne tahtehu kenzun lehumâ ve kâne ebûhumâ
sâlihâ(sâlihan), fe erâde rabbuke en yeblugâ eşuddehumâ
ve yestahricâ kenzehumâ rahmeten min rabbik(rabbike) ve
mâ fealtuhu an emrî, zâlike te’vîlu mâ lem testı’ aleyhi
sabrâ(sabren).
Ve duvar ise şehirde iki yetim (erkek) çocuğa aitti. Onun
altında, onlara ait bir define vardı. Ve onların babası
salih (bir kimse) idi. Bu sebeple Rabbin, o ikisinin gençlik
çağına erişmesini ve Rabbinden bir rahmet olarak, defineyi
çıkarmalarını istedi. Ve ben, onu kendi emrim ile (kendi
isteğimle) yapmadım (Allah'ın emriyle yaptım). İşte bu,
sabırlı olmaya güç yetiremediğin şeylerin (olayların)
yorumudur.
18 / KEHF - 83
Ve yes’elûneke an zil karneyn(karneyni), kul se etlû
aleykum minhu zikrâ(zikren).
Ve sana “Zülkarneyn”den sorarlar. De ki: “Ondan bahsederek
size tilâvet edeceğim (açıklayacağım).”
18 / KEHF - 84
İnnâ mekkennâ lehu fîl ardı ve âteynâhu min kulli
şey’in sebebâ(sebeben).
Muhakkak ki Biz, onu yeryüzünde kuvvetlendirdik
(destekledik). Ve ona sebep olan herşeyden verdik.
18 / KEHF - 85
Fe etbea sebebâ(sebeben).
Böylece bir sebebe tâbî oldu (yola koyuldu).
18 / KEHF - 86
Hattâ izâ belega magribeş şemsi vecedehâ tagrubu fî
aynin hamietin ve vecede indehâ kavmâ(kavmen), kulnâ yâ
zel karneyni immâ en tuazzibe ve immâ en tettehıze fîhim
husnâ(husnen).
Güneşin grup ettiği yere ulaştığı zaman, onu (güneşi)
bulanık bir pınarda batarken buldu. Ve onun (o pınarın)
yanında bir kavim (topluluk) buldu. (Ona şöyle) dedik: “Ya
Zülkarneyn! Dilersen onlara azap edersin, dilersen onlara
karşı güzel davranış ittihaz edersin.”
18 / KEHF - 87
Kâle emmâ men zaleme fe sevfe nuazzibuhu summe
yureddu ilâ rabbihî fe yuazzibuhu azâben nukrâ(nukren).
(Zülkarneyn): “Fakat kim zulmederse ona azap edeceğiz. Sonra
kendi Rabbine reddedilir (geri gönderilir). Böylece ona
dehşetli bir azapla azap edilir.” dedi.
18 / KEHF - 88
Ve emmâ men âmene ve amile sâlihan fe lehu cezâenil
husnâ ve se nekûlu lehu min emrinâ yusrâ(yusren).
Fakat kim âmenû olursa
(ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı dilerse) ve salih amel (nefs
tezkiyesi) işlerse, bundan sonra onun mükâfatı güzeldir
(cennettir ve dünya saadetidir). Ve ona, emrimizden kolay
olanı söyleyeceğiz (uygulayacağız).
18 / KEHF - 89
Summe etbea sebebâ(sebeben).
Sonra bir sebebe tâbî oldu (yola koyuldu).
18 / KEHF - 90
Hattâ izâ belega matlıaş şemsi vecedehâ tatluu alâ
kavmin lem nec’al lehum min dûnihâ sitrâ(sitren).
Güneşin doğduğu yere ulaştığı zaman onu (güneşi), ondan
(güneşten) korunacak bir örtü yapmadığımız bir kavmin
üzerine doğarken buldu.
18 / KEHF - 91
Kezâlik(kezâlike), ve kad ehatnâ bimâ ledeyhi
hubrâ(hubren).
İşte böylece Biz, onun yanında oluşan şeyleri (olayları),
haberdar olarak, (ilmimizle) ihata ettik.
18 / KEHF - 92
Summe etbea sebebâ(sebeben).
Sonra (başka) bir sebebe tâbî oldu (yola koyuldu).
18 / KEHF - 93
Hattâ izâ belega beynes seddeyni vecede min dûnihimâ
kavmen lâ yekâdûne yefkahûne kavlâ(kavlen).
İki sed arasına ulaştığı zaman o ikisinden (o iki kavimden)
başka, (neredeyse hiç) söz anlamayan bir kavim buldu.
18 / KEHF - 94
Kâlû yâ zel karneyni inne ye’cûce ve me’cûce
mufsidûne fîl ardı fe hel nec’alu leke harcen alâ en
tec’ale beynenâ ve beynehum seddâ(sedden).
“Ey Zülkarneyn! Muhakkak ki yecüc ve mecüc, yeryüzünde fesat
çıkaranlardır. Bu sebeple, onlarla bizim aramıza bir set
yapman için, sana harç verelim mi?” dediler.
18 / KEHF - 95
Kâle mâ mekkennî fîhi rabbî hayrun fe eînûnî bi
kuvvetin ec’al beynekum ve beynehum redmâ(redmen).
(Zülkarneyn): “Bu konuda Rabbimin beni kuvvetlendirdiği
(desteklediği) şeyler daha hayırlıdır. Şimdi (siz) bana
kuvvet ile yardım edin. Onlarla sizin aranıza çok sağlam bir
engel yapayım.” dedi.
18 / KEHF - 96
Atûnî zuberel hadîd(hadîdi), hattâ izâ sâvâ beynes
sadafeyni kâlenfuhû, hattâ izâ cealehu nâren kâle âtûnî
ufrig aleyhi kıtrâ(kıtren).
“Bana demir parçaları getirin. İki dağın arası aynı seviye
olunca üfleyin (körükleyin).” dedi. Onu ateş haline koyunca,
“Bana erimiş bakır getirin, onun üzerine dökeceğim.” dedi.
18 / KEHF - 97
Femestâû en yazherûhu ve mestetâû lehu nakbâ(nakben).
Artık ona zahir olmaya (onu aşmaya) güçleri yetmez ve onu
delmeye muktedir olamazlar.
18 / KEHF - 98
Kâle hâzâ rahmetun min rabbî, fe izâ câe va’du rabbî
cealehu dekkâ’(dekkâe), ve kâne va’du rabbî
hakkâ(hakkan).
(Zülkarneyn): “Bu, Rabbimden bir rahmettir. Ama Rabbimin
vaadi geldiği zaman, onu kırıp ufalar (yerle bir eder). Ve
Rabbimin vaadi haktır.” dedi.
18 / KEHF - 99
Ve teraknâ ba’dahum yevmeizin yemûcu fî ba’dın ve
nufiha fis sûri fe cema’nâhum cem’â(cem’an).
Ve izin günü onları, birbirlerine karışmış halde bıraktık.
Ve sur'a üfürüldü. O zaman onların hepsini topladık.
18 / KEHF - 100
Ve aradnâ cehenneme yevmeizin lil kâfirîne
ardâ(ardan).
Ve izin günü cehennemi, kâfirlere çok şiddetli birarz
edişle, arz ettik (gösterdik).
18 / KEHF - 101
Ellezîne kânet a’yunuhum fî gıtâin an zikrî ve kânû
lâ yestetîûne sem’â(sem’an).
Onlar, gözleri “Beni zikretmekten” perdeli olanlardır. Ve
onlar, (Beni) işitmeye muktedir olamadılar.
18 / KEHF - 102
E fe hasibellezîne keferû en yettehızû ibâdî min dûnî
evliyâ’(evliyâe), innâ a’tednâ cehenneme lil kâfirîne
nuzulâ(nuzulen).
Yoksa kâfirler, kullarımın Benden başka dostlar
edineceklerini mi zannettiler? Muhakkak ki Biz, cehennemi
kâfirlere bir ikram (kalacak yer) olarak hazırladık.
18 / KEHF - 103
Kul hel nunebbiukum bil ahserîne a’mâlâ(a’mâlen).
De ki: “Ameller açısından en çok hüsrana uğrayanları size
haber vereyim mi?”
18 / KEHF - 104
Ellezîne dalle sa’yuhum fîl hayâtid dunyâ ve hum
yahsebûne ennehum yuhsinûne sun’â(sun’an).
Onlar, dünya hayatında amelleri (çalışmaları) sapmış
(kaybettikleri dereceler, kazandıkları derecelerden daha
fazla) olanlardır. Ve onlar, güzel ameller işlediklerini
zannediyorlar.
18 / KEHF - 105
Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe
habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti
veznâ(veznen).
İşte onlar, Rab'lerinin âyetlerini ve O'na mülâki olmayı
(ölmeden evvel ruhun Allah'a ulaşmasını) inkâr ettiler.
Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar
için kıyâmet günü mizan tutmayız.
18 / KEHF - 106
Zâlike cezâuhum cehennemu bimâ keferû vettehazû âyâtî
ve rusulî huzuvâ(huzuven).
(Âyetlerimi) örtmeleri (inkâr etmeleri) ve âyetlerimi ve
resûllerimi alay konusu edinmeleri sebebiyle, onların cezası
işte bu cehennemdir.
18 / KEHF - 107
İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti kânet lehum
cennâtul firdevsi nuzulâ(nuzulen).
Âmenû olanlar (ölmeden önce Allah'a ulaşmayı dileyenler) ve
salih amel (nefs tezkiyesi) yapanlar; onların ikramı,
firdevs cennetleridir.
18 / KEHF - 108
Hâlidîne fîhâ lâ yebgûne anhâ hıvelâ(hıvelen).
Onlar, orada ebediyyen kalanlar (kalacaklar)dır. Oradan
ayrılmayı istemezler.
18 / KEHF - 109
Kul lev kânel bahru midâden li kelimâti rabbî le
nefidel bahru kable en tenfede kelimâtu rabbî ve lev
ci’nâ bi mislihî mededâ(mededen).
De ki: “Denizler, Rabbimin kelimeleri için (kelimelerini
yazmak için) mürekkep olsaydı ve onun bir mislini daha
imdada (yardıma) getirmiş olsaydık bile, Rabbimin kelimeleri
bitmeden, denizler mutlaka tükenirdi.”
18 / KEHF - 110
Kul innemâ ene beşerun mislukum yûhâ ileyye ennemâ
ilâhukum ilâhun vâhid(vâhidun), fe men kâne yercû likâe
rabbihî fel ya’mel amelen sâlihan ve lâ yuşrik bi
ıbâdeti rabbihî ehadâ(ehaden).
De ki: “Ben sizin gibi sadece bir beşerim. Bana sizin
ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. O taktirde kim
Rabbine mülâki olmayı (ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı)
dilerse, o zaman salih amel (nefs tezkiyesi) yapsın ve
Rabbinin ibadetine başka birini (bir şeyi) ortak koşmasın.” |