|
3 / AL-İ İMRAN - 1
Elif lâm mîm.
Elif lâm mîm.
3 / AL-İ İMRAN - 2
Allâhu lâ ilâhe illâ huvel hayyul
kayyûm(kayyûmu).
Allah ki, O'ndan başka ilâh yoktur, O,
Hayy'dır (hayattadır), Kayyum'dur (ezelî ve
ebedîdir).
3 / AL-İ İMRAN - 3
Nezzele aleykel kitâbe bil hakkı
musaddikan limâ beyne yedeyhi ve enzelet
tevrâte vel incîl(incîle).
Sana, onların ellerindeki (kitapları) tasdik
eden Kitab'ı (Kur'ânı) hak ile, kısım kısım
(âyet âyet) indirdi. Ve Tevrat ve İncil'i de
indirdi.
3 / AL-İ İMRAN - 4
Min kablu huden lin nâsi ve enzelel
furkân(furkâne), innellezîne keferû bi
âyâtillâhi lehum azâbun şedîd(şedîdun),
vallâhu azîzun zuntikâm(zuntikâmin).
Daha önce insanlar için, hidayete
erdirici olarak (Tevrat'ı ve İncil'i
indirdi) ve (sonra da) Furkan'ı (Hak ile
bâtılı ayıran Kur'ân'ı) indirdi. Muhakkak ki
onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ettiler.
Onlar için şiddetli azap vardır. Ve Allah
Azîz'dir, intikam sahibidir (intikam
alandır).
3 / AL-İ İMRAN - 5
İnnallâhe lâ yahfâ aleyhi şey’un fîl
ardı ve lâ fîs semâ’(semâi).
Muhakkak ki Allah'a yeryüzünde (hiç) bir şey
gizli değildir ve gökte de…
3 / AL-İ İMRAN - 6
Huvellezî yusavvirukum fîl erhâmi
keyfe yeşâ’(yeşâu), lâ ilâhe illâ huvel
azîzul hakîm(hakîmu).
O (Allah) ki, rahimlerde sizi dilediği gibi
tasvir eder (şekil verir). O'ndan başka ilâh
yoktur. O Azîz'dir, Hakîm'dir.
3 / AL-İ İMRAN - 7
Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu
âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve
uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe
emmellezîne fî kulûbihim zeygun fe
yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel
fitneti vebtigâe te’vîlih(te’vîlihi), ve
mâ ya’lemu te’vîlehû
illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl
ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min
indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl
elbâb(elbâbi).
Kitab'ı sana indiren O'dur. Onun bir kısmı
muhkem (hüküm ihtiva eden, mânâsı açık olan)
âyetlerdir, onlar Kitab'ın esasıdır ve
diğerleri, muteşâbihtir (yoruma açık
âyetlerdir). Fakat kalplerinde eğrilik
(bâtıla meyil) bulunanlar, bu sebeble
muteşâbih olanlara (yorum gerektirenlere)
tâbî olurlar. Ondan fitne çıkarmak için,
onun te'vilini (yorumunu) yapmak isterler.
Ve onun te'vilini Allah'dan başka kimse
bilmez ve ilimde rusuh sahipleri ise: "Biz
O'na îmân ettik, hepsi Rabbimizin
katındandır" derler, onlar da tezekkür
edemezler, sadece Ulûl'elbab (daimi zikrin
ve sırların sahipleri) (tezekkür edebilir).
3 / AL-İ İMRAN - 8
Rabbenâ lâ tuziğ kulûbenâ ba’de iz
hedeytenâ veheb lenâ min ledunke
rahmeh(rahmeten), inneke entel
vehhâb(vehhâbu).
Rabbimiz, bizi hidayete
erdirdikten sonra, kalplerimizi saptırma.
Senin katından bize vehbi olarak rahmet
bağışla. Muhakkak ki sen, Vehhab'sın (vehbi
olarak bağışlayansın).
3 / AL-İ İMRAN - 9
Rabbenâ inneke câmiun nâsi li yevmin
lâ raybe fîh(fîhî), innallâhe lâ
yuhliful mîâd(mîâde).
Rabbimiz muhakkak ki insanları, hakkında
şüphe olmayan günde toplayacak olan Sen'sin.
Muhakkak ki Allah vaadinden dönmez.
3 / AL-İ İMRAN - 10
İnnellezîne keferû len tuğniye anhum
emvâluhum ve lâ evlâduhum minallâhi
şey’â(şey’en), ve ûlâike hum vekûdun
nâr(nâri).
Muhakkak ki Allah'tan gelen bir şeye (azaba)
karşı, kâfirlere, onların malları ve
evlâtları asla bir fayda vermez. Ve işte
onlar, onlar ateşin yakıtıdırlar.
3 / AL-İ İMRAN - 11
Ke de’bi âli fir’avne, vellezîne min
kablihim kezzebû bi âyâtinâ, fe
ehazehumullâhu bi zunûbihim vallâhu
şedîdul ıkâb(ıkâbi).
(Onların durumu) Firavun ailesinin ve
onlardan öncekilerin durumu gibidir.
Âyetlerimizi yalanladılar, bunun üzerine
Allah, onları günahları sebebiyle yakaladı.
Ve Allah ikâbı (azabı) şiddetli olandır.
3 / AL-İ İMRAN - 12
Kul lillezîne keferû se tuglebûne ve
tuhşerûne ilâ cehennem(cehenneme), ve
bi’sel mihâd(mihâdu).
Kâfir olanlara de ki: "Yakında mağlup
olacaksınız, cehennenemde toplanacaksınız.
Ve (o) ne kötü bir döşektir."
3 / AL-İ İMRAN - 13
Kad kâne lekum âyetun fî fieteynil
tekatâ fietun tukâtilu fî sebîlillâhi ve
uhrâ kâfiratun yeravnehum misleyhim
ra’yel ayn(ayni), vallâhu yûeyyidu bi
nasrihî men yeşâ’(yeşâu) inne fî zâlike
le ibreten li ulîl ebsâr(ebsâri).
(Bedir savaşında) çarpışan iki fırka, sizin
için bir ibret olmuştur. Bir fırka Allah'ın
yolunda savaşıyor ve diğeri kâfir olan
(fırka), onları (bizzat) gözleri ile
kendilerinin iki misli görüyorlardı. Ve
Allah dilediğini, kendi yardımı ile
destekler. Muhakkak ki bunda, ulûl ebsar
(basîret sahipleri) için mutlaka ibret
vardır.
3 / AL-İ İMRAN - 14
Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti
minen nisâi vel benîne vel kanâtîril
mukantarati minez zehebi vel fıddati vel
haylil musevvemeti vel en’âmi vel
hars(harsi), zâlike metâul hayâtid
dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL
MEÂB(meâbi).
İnsanlara, "kadınlara, oğullara, kantar
kantar biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma
atlara, hayvanlara ve ekinlere olan sevgiden
oluşan" şehvetleri (aşırı düşkünlükleri)
güzel gösterildi. Bunlar, dünya hayatının
menfaatleridir. Ve Allah, O'nun katındaki en
güzel sığınaktır.
3 / AL-İ İMRAN - 15
Kul e unebbiukum bi hayrın min
zâlikum, lillezînettekav inde rabbihim
cennâtun tecrî min tahtıhel enhâru
hâlidîne fîhâ ve ezvâcun mutahharatun ve
rıdvânun minallâh(minallâhi), vallâhu
basîrun bil ıbâd(ıbâdi).
De ki: "Size bundan daha hayırlısını haber
vereyim mi? Takva sahibi olanlar için,
Rabb'lerinin katında, içinde devamlı
kalacakları, altından nehirler akan
cennetler, temiz eşler ve Allah'ın rızası
vardır." Allah kullarını en iyi görendir.
3 / AL-İ İMRAN - 16
Ellezîne yekûlune rabbenâ innenâ
âmennâ fagfir lenâ zunûbenâ ve kınâ
azâben nâr(nâri).
Onlar (takva sahipleri): “Rabbimiz, biz hiç
şüphesiz mü'min olduk (îmân ettik), artık
bizim günahlarımızı (sevaba çevirerek) bize
mağfiret et ve bizi ateş azabından koru.”
derler.
3 / AL-İ İMRAN - 17
Es sâbirîne ves sâdıkîne vel kânitîne
vel munfikîne vel mustagfirîne bil
eshâr(eshâri).
(Onlar), sabredenler, sâdıklar (ahdlerine
vefa edenler), kânitîn olanlar (Allah'ın
huzurunda saygı ile duranlar), infâk edenler
(Allah için verenler) ve seherlerde mağfiret
dileyenlerdir.
3 / AL-İ İMRAN - 18
Şehidallâhu ennehû lâ ilâhe illâ
huve, vel melâiketu ve ulûl ilmi kâimen
bil kıst(kıstı), lâ ilâhe illâ huvel
azîzul hakîm(hakîmu).
Allah, şehâdet (şahitlik) etti: Muhakkak ki
O'ndan başka ilâh yoktur. Melekler ve ilim
sahipleri de adaletle kâim oldular (şahit
oldular) ki, O'ndan başka ilâh yoktur, (O)
Azîz'dir, Hakîm'dir.
3 / AL-İ İMRAN - 19
İnned dîne indâllâhil islâm(islâmu),
ve mahtelefellezîne ûtûl kitâbe illâ min
ba’di mâ câehumulılmu bagyen beynehum,
ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe
serîul hısâb(hısâbı).
Muhakkak ki Allah'ın indinde dîn, İslâm'dır
(teslim dînidir). Kendilerine kitap
verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra
aralarındaki hased sebebiyle ihtilâfa
düştüler. Ve kim Allah'ın âyetlerini örterse
(inkâr ederse), o taktirde, muhakkak ki
Allah, hesabı çabuk görendir.
3 / AL-İ İMRAN - 20
Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye
lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve
kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne
e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev,
ve in tevellev fe innemâ aleykel
belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil
ibâd(ibâdi).
Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o
zaman onlara de ki: "Ben ve bana tâbi
olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a
teslim ettik. O kitab verilenlere ve
ümmîlere: "Siz de vechinizi (fizik
vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?"
de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete
ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o
zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah,
kullarını en iyi görendir.
3 / AL-İ İMRAN - 21
İnnellezîne yekfurûne bi âyâtillâhi
ve yaktulûnen nebiyyîne bi gayri hakkın
ve yaktulûnellezîne ye’murûne bil kıstı
minen nâsi, fe beşşirhum bi azâbin
elîm(elîmin).
Muhakkak ki, Allah'ın âyetlerini inkâr
edenleri, peygamberleri haksız yere
öldürenleri, insanlardan adalet ile
emredenleri öldürenleri artık "elîm azap"
ile müjdele.
3 / AL-İ İMRAN - 22
Ulâikellezîne habitat a’mâluhum fîd
dunyâ vel âhirah(âhirati), ve mâ lehum
min nâsırîn(nâsırîne).
İşte onların amelleri dünyada ve âhirette
hebâ olmuştur. Ve onlar için bir yardımcı
yoktur.
3 / AL-İ İMRAN - 23
E lem tera ilellezîne ûtû nasîben
minel kitâbi yud’avne ilâ kitâbillâhi li
yahkume beynehum summe yetevellâ ferîkun
minhum ve hum mu’ridûn(mu’ridûne).
Kendilerine Kitab'dan nasip verilenleri
görmedin mi? Aralarında hüküm vermek için
Allah'ın Kitab'ına davet olunuyorlar, sonra
onlardan bir grub geri dönüyor ve onlar yüz
çevirenlerdir.
3 / AL-İ İMRAN - 24
Zâlike bi ennehum kâlû len temessenen
nâru illâ eyyâmen ma’dûdât(ma’dûdâtin),
ve garrahum fî dînihim mâ kânû
yefterûn(yefterûne).
Bu, onların "Ateş bize sayılı günlerden
başka asla dokunmayacak" demeleri
sebebiyledir. Ve onların dînleri hakkında
iftira etmiş oldukları şeyler, kendilerini
aldattı.
3 / AL-İ İMRAN - 25
Fe keyfe izâ cema’nâhum li yevmin lâ
raybe fîhi ve vuffiyet kullu nefsin mâ
kesebet ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).
O halde, hakkında şüphe olmayan bir gün için
onları topladığımız ve her nefse,
kazandığının karşılığı verildiği zaman
halleri nasıl olacak? Ve onlar zulüm
olunmazlar (haksızlığa uğramazlar).
3 / AL-İ İMRAN - 26
Kulillâhumme mâlikel mulki tû’til
mulke men teşâu ve tenziul mulke mimmen
teşâ’(teşâu), ve tuizzu men teşâu ve
tuzillu men teşâ’(teşâu, bi yedikel
hayr(hayru), inneke alâ kulli şey’in
kadîr(kadîrun).
De ki: "Mülkün mâliki
olan Allah'ım. Mülkü dilediğine verirsin ve
dilediğinden mülkü alırsın. Ve dilediğini
azîz kılarsın ve dilediğini zelil edersin.
“Hayır” senin elindedir. Muhakkak ki sen
herşeye kaadirsin.
3 / AL-İ İMRAN - 27
Tûlicul leyle fîn nehâri ve tûlicun
nehâra fîl leyl(leyli), ve tuhricul
hayya minel meyyiti ve tuhricul meyyite
minel hayy(hayyi), ve terzuku men teşâu
bi gayri hısâb(hısâbın).
Geceyi gündüzün içine sokarsın ve gündüzü
gecenin içine sokarsın. Canlıyı ölüden
çıkarırsın ve ölüyü canlıdan çıkarırsın. Ve
dilediğin kimseyi hesapsız rızıklandırırsın.
3 / AL-İ İMRAN - 28
Lâ yettehizil mu’minûnel kâfirîne
evliyâe min dûnil mu’minîn(mu’minîne),
ve men yef’al zâlike fe leyse minallâhi
fî şey’in illâ en tettekû minhum
tukâta(tukâten), ve yuhazzirukumullâhu
nefseh(nefsehu), ve ilallâhil
masîr(masîru).
Mü'minler, mü'minlerden başkasını (yani)
kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa,
o Allah'dan bir şeyin (rahmet ve fazlın)
içinde değildir. Onlardan korunmanız için
sakınmanız (dost olmanız) hariç. Ve Allah,
sizi kendisinden sakındırır (takva sahibi
olmanızı ister). Ve dönüş Allah'adır (ruhun
ulaşacağı makam, Allah'ın Zat'ıdır).
3 / AL-İ İMRAN - 29
Kul in tuhfû mâ fî sudûrikum ev
tubdûhu ya’lemhullâh(ya’lemhullâhu), ve
ya’lemu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl
ard(ardı), vallâhu alâ kulli şey’in
kadîr(kadîrun).
De ki: Sinelerinizde olanı, gizleseniz veya
onu açıklasanız da, Allah onu bilir. Ve
(Allah), göklerde ve yerde olanları bilir.
Ve Allah herşeye kadîrdir.
3 / AL-İ İMRAN - 30
Yevme tecidu kullu nefsin mâ amilet
min hayrin muhdâran, ve mâ amilet min
sû’(sûin), teveddu lev enne beynehâ ve
beynehû emeden baîdâ(baîden), ve
yuhazzirukumullâhu nefseh(nefsehu),
vallâhu raûfun bil ıbâd(ıbâdi).
O gün her nefs, hayırdan ne yaptıysa onu
hazır olarak bulur (hayat filminde tüm
yaptıklarını görür). Ve kötülükten ne yaptı
ise, onunla kendisi arasında uzak bir mesafe
olmasını temenni eder. Ve Allah sizi,
kendisinden sakındırır (Takva sahibi
olmanızı, ölmeden önce, ruhunuzu Allah'a
ulaştırmanızı ister). Ve Allah kullarına
karşı Raûf'tur.
3 / AL-İ İMRAN - 31
Kul in kuntum tuhibbûnallâhe
fettebiûnî yuhbibkumullâhu ve yagfir
lekum zunûbekum, vallâhu gafûrun
rahîm(rahîmun).
De ki: “Eğer siz Allah'ı seviyorsanız, o
taktirde bana tâbi olunuz ki Allah da sizi
sevsin ve sizin günahlarınızı mağfiret etsin
(sevaba çevirsin). Ve Allah "Gafur"dur,
"Rahîm"dir.”
3 / AL-İ İMRAN - 32
Kul etîûllâhe ver resûl(resûle), fe
in tevellev fe innallâhe lâ yuhibbul
kâfirîn(kâfirîne).
De ki: "Allah'a ve Resûl'e itaat ediniz."
Bundan sonra eğer dönerlerse, o taktirde
muhakkak ki Allah, kâfirleri sevmez.
3 / AL-İ İMRAN - 33
İnnallâhestafâ âdeme ve nûhan ve âle
ibrâhîme ve âle imrâne alel
âlemîn(âlemîne).
Muhakkak ki Allah, Hazreti Âdem'i, Hazreti
Nuh'u, Hazreti İbrâhîm'in ailesini ve İmran
ailesini, âlemlerin üstüne seçti.
3 / AL-İ İMRAN - 34
Zurriyyeten ba’duhâ min ba’d(ba’din),
vallâhu semîun alîm(alîmun).
(Onlar) birbirinin zürriyetindendir
(neslindendir). Ve Allah Semî 'dir (en iyi
işitendir), Alîm'dir (en iyi bilendir).
3 / AL-İ İMRAN - 35
İz kâlet imraetu ımrâne rabbi innî
nezertu leke mâ fî batnî muharraran fe
tekabbel minnî, inneke entes semîul
alîm(alîmu).
İmrân'ın eşi (Hanne): "Rabbim ben, karnımda
olanı (doğacak çocuğumu), hür olarak senin
için (yalnız sana itaat ve ibadet etsin
diye) nezrettim (adadım). Artık (onu) benden
kabul buyur. Muhakkak ki Sen Semi'sin (en
iyi işitensin), Alîm'sin (en iyi bilensin)."
demişti.
3 / AL-İ İMRAN - 36
Fe lemmâ vadaathâ kâlet rabbi innî
vada’tuhâ unsâ vallâhu a’lemu bi mâ
vadaat ve leysez zekeru kel unsâ, ve
innî semmeytuhâ meryeme ve innî uîzuhâ
bike ve zurriyyetehâ mineş şeytânir
racîm(racîmi).
Fakat onu doğurunca: "Rabbim, gerçekten ben
onu kız olarak doğurdum" dedi. Ve Allah,
onun ne doğurduğunu çok iyi biliyordu.
"Erkek, kız (çocuğu) gibi değildir. Ben onu,
"Meryem" diye isimlendirdim ve muhakkak ki
ben, onu ve onun zurriyetini, taşlanmış
şeytandan Sana sığındırırım" dedi.
3 / AL-İ İMRAN - 37
Fe tekabbelehâ rabbuhâ bi kabûlin
hasenin ve enbetehâ nebâten hasenen, ve
keffelehâ zekeriyyâ kullemâ dehale
aleyhâ zekeriyyal mihrâbe, vecede indehâ
rızkâ(rızkan), kâle yâ meryemu ennâ leki
hâzâ kâlet huve min indillâh(indillâhi),
innallâhe yerzuku men yeşâu bi gayri
hısâb(hısâbın).
Böylece Rabbi onu güzel bir kabulle kabul
buyurdu, güzel bir şekilde yetiştirdi. Ve
Zekeriyya (A.S)'ı, ona bakmakla mükellef
kıldı. Zekeriyya (A.S), onun yanına mihraba
her girişinde, onun yanında bir rızık
bulurdu, "Yâ Meryem, bu sana nasıl, nereden
(geldi)" deyince, o da: "O, Allah'ın
katından" diyordu. Muhakkak ki Allah,
dilediği kimseyi hesapsız rızıklandırır.
3 / AL-İ İMRAN - 38
Hunâlike deâ zekeriyyâ
rabbeh(rabbehu), kâle rabbi heblî min
ledunke zurriyyeten
tayyibeh(tayyibeten), inneke semîud
duâ’(duâi).
Zekeriyya (A.S), işte orada Rabbine dua
etti: "Rabbim, bana Senin katından temiz bir
nesil bağışla, muhakkak ki sen duayı en iyi
işitensin" dedi.
3 / AL-İ İMRAN - 39
Fe nâdethul melâiketu ve huve kâimun
yusallî fîl mihrâbi, ennallâhe
yubeşşiruke bi yahyâ musaddikan bi
kelimetin minallâhi ve seyyiden ve
hasûran ve nebiyyen mines
sâlihîn(sâlihîne).
Bunun üzerine, o (Zekeriyya A.S) mihrabda
kaim olarak namaz kılarken, melekler,
"Allah'ın, onu, "Allah'tan bir kelimeyi
(Hazreti İsa'yı) tasdik edici olarak,
seyyid, nefsine hakim, ve Nebî olan,
salihlerden "Yahya" ile müjdelediğini" nidâ
ettiler (bildirdiler).
3 / AL-İ İMRAN - 40
Kâle rabbi ennâ yekûnu lî gulâmun ve
kad beleganiyel kiberu vemraetî
âkir(âkirun), kâle kezâlikellâhu yef’alu
mâ yeşâ’(yeşâu).
(Zekeriyâ A.S) : "Rabbim benim oğlum nasıl
olur, bana ihtiyarlık erişmişken. Ve benim
kadınım da kısırdır.” dedi. (Allah da ):
"İşte böyle, Allah dilediğini yapar."
buyurdu.
3 / AL-İ İMRAN - 41
Kâle rabbic’al lî âyeh(âyeten), kâle
âyetuke ellâ tukellimen nâse selâsete
eyyâmin illâ remzâ(remzan), vezkur
rabbeke kesîran ve sebbih bil aşiyyi vel
ibkâr(ibkâri).
(Zekeriyâ A.S): "Rabbim bana bir alâmet
(işâret) kıl" dedi. (Allah): "Senin alâmetin
üç gün insanlarla rumuzdan (işaretten) başka
bir şekilde konuşmamandır. Ve Rabbini çok
zikret ve O'nu, akşam ve sabah tesbih et."
buyurdu.
3 / AL-İ İMRAN - 42
Ve iz kâletil melâiketu yâ meryemu
innallâhastafâki ve tahhareki vestafâki
alâ nisâil âlemîn(âlemîne).
Ve melekler şöyle demişlerdi: "Ey Meryem
muhakkak ki Allah, seni seçti ve tertemiz
yarattı ve seni âlemlerin kadınları üzerine
üstün kıldı."
3 / AL-İ İMRAN - 43
Yâ meryemuknutî li rabbiki vescudî
verkai mear râkiîn(râkiîne).
Ey Meryem! Rabbin için kânitîn ol (Rabb'inin
huzurunda huşû ile dur) ve secde et ve rukû
edenlerle birlikte rukû et.
3 / AL-İ İMRAN - 44
Zâlike min enbâil gaybi nûhîhi
ileyk(ileyke), ve mâ kunte ledeyhim iz
yulkûne eklâmehum eyyuhum yekfulu
meryeme, ve mâ kunte ledeyhim iz
yahtesımûn(yahtesımûne).
İşte bu, gayb haberlerindendir, onu sana
vahyediyoruz. Ve "Meryem'e, onlardan hangisi
kefil (vekil) olacak?” diye, onlar (kur'a
çekmek için) kalemlerini attıkları zaman,
sen onların yanlarında değildin. Ve onlar
tartışırken de, sen onların yanlarında
değildin.
3 / AL-İ İMRAN - 45
İz kâletil melâiketu yâ meryemu
innallâhe yubeşşiruki bi kelimetin
minh(minhu), ismuhul mesîhu îsebnu
meryeme vecîhan fîd dunyâ vel âhıreti ve
minel mukarrebîn(mukarrebîne).
Melekler şöyle demişlerdir: "Ey Meryem,!
Muhakkak ki Allah, Kendinden bir kelime ile
seni müjdeliyor. Onun ismi "Mesih, Meryem
oğlu Îsâ'dır. Dünyada ve ahirette şereflidir
ve mukarrebinlerdendir."
3 / AL-İ İMRAN - 46
Ve yukellimun nâse fîl mehdi ve
kehlen ve mines sâlihîn(sâlihîne).
Ve beşikteyken ve yetişkin olunca da
insanlarla konuşacak. Ve o sâlihlerdendir.
3 / AL-İ İMRAN - 47
Kâlet rabbi ennâ yekûnu lî veledun ve
lem yemsesnî beşer(beşerun), kâle
kezâlikillâhu yahluku mâ yeşâ’(yeşâu)
izâ kadâ emren fe innemâ yekûlu lehu kun
fe yekûn(yekûnu).
(Hz Meryem): “Rabbim, benim çoçuğum nasıl
olur? Bana bir beşer dokunmadı” dedi. (Allah
şöyle buyurdu): “İşte böyle, Allah
dilediğini yaratır. Bir emrin (işin)
olmasını takdir ettiği zaman, sadece ona
“ol!” der, o hemen olur.”
3 / AL-İ İMRAN - 48
Ve yuallimuhul kitâbe vel hikmete vet
tevrâte vel incîl(incîle).
Ve (Allah) ona Kitab'ı, hikmeti, Tevrat'ı ve
İncil'i öğretecek.
3 / AL-İ İMRAN - 49
Ve resûlen ilâ benî isrâîle ennî kad
ci’tukum bi âyetin min rabbikum, ennî
ehluku lekum minet tîni ke heyetit tayri
fe enfuhu fîhi fe yekûnu tayran bi
iznillâh(iznillâhi), ve ubriul ekmehe
vel ebrasa ve uhyîl mevtâ bi
iznillâh(iznillâhi), ve unebbiukum bi mâ
te’kulûne ve mâ teddehırûne, fî
buyûtikum inne fî zâlike le âyeten lekum
in kuntum mu’minîn(mu’minîne).
Ve onu (Meryem oğlu Îsâ Mesih'i ), "Benî
İsrâîl'e (İsrailoğulları'na)" resûl olarak
gönderecek. (Onlara şöyle diyecek):
"Muhakkak ki ben size Rabbiniz'den âyet
(mucizeler) getirdim. Ben gerçekten size
nemli topraktan kuş heykeli yaparım, sonra
onun içine üflerim. O zaman o, Allah'ın
izniyle kuş olur. Doğuştan kör olanı ve
abraş hastalığını iyileştiririm. Ve Allah'ın
izniyle ölüyü diriltirim. Yediğiniz şeyleri
ve evlerinizde biriktirdiğiniz şeyleri size
haber veririm. Eğer siz mü'minler iseniz
muhakkak ki bunlarda sizin için elbette
âyetler (deliller) vardır.”
3 / AL-İ İMRAN - 50
Ve musaddikan limâ beyne yedeyye
minet tevrâti ve li uhılle lekum
ba’dallezî hurrime aleykum ve ci’tukum
bi âyetin min rabbikum fettekûllâhe ve
etîûn(etîûni).
Ve önümde bulunan Tevrat'tan (olan âyetleri
) tasdik edici olarak, ve de size haram
kılınmış olan bazı şeyleri helâl kılmak
için, Rabbiniz'den size âyet getirdim.
Allah'a karşı takva sahibi olunuz. Ve bana
itaat ediniz.
3 / AL-İ İMRAN - 51
İnnallâhe rabbî ve rabbikum
fa’budûh(fa’budûhu), hâzâ sırâtun
mustakîm(mustakîmun).
Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim ve sizin
de Rabbiniz'dir. O halde O'na kul olun.
(İşte) bu “Sırâtı Mustakîm'dir (Allah'a
ulaştıran yoldur).”
3 / AL-İ İMRAN - 52
Fe lemmâ ehassa îsâ min humul kufre
kâle men ensârî ilâllâh(ilâllâhi), kâlel
havâriyyûne nahnu
ensârullâh(ensârullâhi), âmennâ
billâh(billâhi), veşhed bi ennâ
muslimûn(muslimûne).
Fakat İsa, onlardan inkâr hissedince
“Allah'a (giden yolda) benim yardımcılarım
kimlerdir?” dedi. Havariler: “Biz Allah'ın
yardımcılarıyız, Allah'a îman ettik
(ruhumuzu ölmeden önce Allah'a ulaştırmayı
diledik) ve bizim (Allah'a) teslim
olduğumuza şahit ol.” dediler.
3 / AL-İ İMRAN - 53
Rabbenâ âmennâ bi mâ enzelte
vetteba’nâr resûle fektubnâ meaş
şâhidîn(şâhidîne).
Rabbimiz, Senin indirdiğin şeye inandık ve
Resûl'e tâbî olduk, artık bizi şahitlerle
beraber yaz.
3 / AL-İ İMRAN - 54
Ve mekerû ve mekarallâh(mekarallâhu),
vallâhu hayrul mâkirîn(mâkirîne).
Ve onlar hile yaptılar, Allah da (onlara)
hile yaptı. Ve Allah, (hileye karşı) hile
yapanların en hayırlısıdır.
3 / AL-İ İMRAN - 55
İz kâlellâhu yâ îsâ innî muteveffîke
ve râfiuke ileyye ve mutahhiruke
minellezîne keferû ve
câilullezînettebeûke fevkallezîne keferû
ilâ yevmil kıyâmeh(kıyâmeti), summe
ileyye merciukum fe ahkumu beynekum fîmâ
kuntum fîhi tahtelifûn(tahtelifûne).
Allah, şöyle buyurmuştu: “Ey Îsâ! Muhakkak
ki seni vefat ettirecek olan ve seni Kendime
(katıma) yükseltecek olan ve kâfirlerden
temizleyecek olan Benim. Sana tâbî olanları
kıyâmet gününe kadar, kâfirlerden üstün
kılacak olan Benim. Sonra sizin merciiniz
Benim (dönüşünüz Bana'dır). O zaman sizin
ihtilâf etmiş olduğunuz şeyler hakkında
aranızda hüküm vereceğim.”
3 / AL-İ İMRAN - 56
Fe emmellezîne keferû fe uazzibuhum
azâben şedîden fîd dunyâ vel âhıreti, ve
mâ lehum min nâsirîn(nâsirîne).
Fakat inkâr edenlere ise, o taktirde dünyada
ve ahirette şiddetli azapla azap edeceğim.
Ve onların bir yardımcısı yoktur.
3 / AL-İ İMRAN - 57
Ve emmellezîne âmenû ve amilûs
sâlihâti fe yuveffîhim ucûrehum vallâhu
lâ yuhibbuz zâlimîn(zâlimîne).
Lakin, âmenû olan
(ölmeden önce Allah'a ulaşmayı dileyen) ve
amilus sâlihat (nefsi tezkiye edici amel)
yapanlara ise ecirleri (mükafaatları)
ödenir. Ve Allah, zâlimleri sevmez.
3 / AL-İ İMRAN - 58
Zâlike netlûhu aleyke minel âyâti vez
zikril hakîm hakîmi).
Bu sana tilavet ettiklerimiz
(anlattıklarımız), âyetlerden ve Hakîm olan
(hüküm ve hikmet içeren) Zikir'dendir.
3 / AL-İ İMRAN - 59
İnne mesele îsâ indallâhi ke meseli
âdem(âdeme), halakahu min turâbin summe
kâle lehu kun fe yekûn(yekûnu).
Muhakkak ki Allah'ın indinde (nezdinde) Hz.
Îsâ'nın durumu, Hz. Âdem'in durumu
(yaratılışı) gibidir. Onu topraktan yarattı.
Sonra ona “ol” dedi ( ve o oldu).
3 / AL-İ İMRAN - 60
El hakku min rabbike fe lâ tekun
minel mumterîn(mumterîne).
Hak, senin Rabbin'dendir. Öyleyse şüphe
edenlerden olma!
3 / AL-İ İMRAN - 61
Fe men hâcceke fîhi min ba’di mâ
câeke minel ilmi fe kul teâlev ned’u
ebnâenâ ve ebnâekum ve nisâenâ ve
nisâekum ve enfusenâ ve enfusekum summe
nebtehil fe nec’al la’netallâhi alel
kâzibîn(kâzibîne).
Artık kim sana gelen ilimden sonra, onun
hakkında seninle tartışırsa o zaman de ki:
”Gelin, sizler ve bizler de dahil olmak
üzere oğullarımızı ve oğullarınızı,
kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım
(bir araya toplanalım). Sonra dua edelim,
böylece Allah'ın lânetini yalancıların
üzerine kılalım.”
3 / AL-İ İMRAN - 62
İnne hâzâ le huvel kasasul
hakk(hakku), ve mâ min ilâhin
illâllâh(illâllâhu), ve innellâhe le
huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Muhakkak ki bu (Hz. Îsâ hakkında anlatılan),
gerçekten “hak kısas”tır (gerçektir). Ve
Allah'tan başka bir ilâh yoktur. Ve muhakkak
ki Allah, gerçekten O Azîz'dir, Hakîm'dir
(hüküm ve hikmet sahibidir).
3 / AL-İ İMRAN - 63
Fe in tevellev fe innallâhe alîmun
bil mufsidîn(mufsidîne).
Buna rağmen dönerlerse, o zaman muhakkak ki
Allah, fesat çıkaranları en iyi bilendir.
3 / AL-İ İMRAN - 64
Kul yâ ehlel kitâbi teâlev ilâ
kelimetin sevâin beynenâ ve beynekum
ellâ na’bude illâllâhe ve lâ nuşrike
bihî şey’en ve lâ yettehize ba’dunâ
ba’den erbâben min dûnillâh(dûnillâhi),
fe in tevellev fe kûlûşhedû bi ennâ
muslimûn(muslimûne).
De ki: “Ey Kitab Ehli! Sizinle bizim
aramızda aynı olan bir kelimeye (Tevhit
sözüne) geliniz. Allah'tan başkasına kul
olmayalım ve O'na hiçbir şeyi şirk (ortak)
koşmayalım ve bir kısmımız, bazılarını,
Allah'tan başka Rab'ler edinmesinler.”
Bundan sonra eğer dönerlerse, o zaman;
“Bizim müslüman olduğumuza (teslim
olduğumuza) şahit olun” deyiniz.
3 / AL-İ İMRAN - 65
Yâ ehlel kitâbi lime tuhâccûne fî
ibrâhîme ve mâ unziletit tevrâtu vel
incîlu illâ min ba’dih(ba’dihî), e fe lâ
ta’kılûn(ta’kılûne).
Ey Kitab ehli! Hz. İbrahim hakkında nasıl
tartışıyorsunuz ki; Tevrat ve İncil ondan
önce indirilmedi ki (ondan sonra indirildi).
Hâlâ akıl etmiyor musunuz?
3 / AL-İ İMRAN - 66
Hâ entum hâulâi hâcectum fî mâ lekum
bihî ilmun fe lime tuhâccûne fî mâ leyse
lekum bihî ilm(ilmun), vallâhu ya’lemu
ve entum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
İşte siz busunuz. Kendisine dair ilminiz
olmayan bir şey hakkında tartıştınız. Artık
bilginiz olmayan bir şey hakkında siz niçin
tartışıyorsunuz? Ve Allah bilir ve siz
bilmezsiniz.
3 / AL-İ İMRAN - 67
Mâ kâne ibrâhîmu yahûdiyyen ve lâ
nasrâniyyen ve lâkin kâne hanîfen
muslimâ(muslimen), ve mâ kâne minel
muşrikîn(muşrikîne).
Hz. İbrâhîm, yahudi veya nasrani olmadı.
Fakat hanif (Allah'ın tek oluşuna, ölmeden
önce ruhun O'na ulaştırılmasının ve Allah'a
teslim olmanın farz olduğuna inanan),
(Allah'a teslim olmuş) bir müslümandı. Ve o
müşriklerden olmadı.
3 / AL-İ İMRAN - 68
İnne evlen nâsi bi ibrâhîme
lellezînettebeûhu ve hâzan nebiyyu
vellezîne âmenû vallâhu veliyyul
mu’minîn(mu’minîne).
Muhakkak ki Hz.İbrâhîm'e insanların en yakın
olanı elbette ona tâbî olanlar ve bu
peygamber (Hz. Muhammed) ve âmenû olanlardır
(ölmeden önce Allah'a ulaşmayı
dileyenlerdir). Ve Allah, mü'minlerin
dostudur.
3 / AL-İ İMRAN - 69
Veddet tâifetun min ehlil kitâbi lev
yudillûnekum ve mâ yudıllûne illâ
enfusehum ve mâ yeş’urûn(yeş’urûne).
Ehli Kitap'tan bir grup sizi dalâlete
düşürmeyi diledi. Onlar, kendilerinden
başkasını dalâlete
düşüremezler. Ve onlar farkında değiller.
3 / AL-İ İMRAN - 70
Yâ ehlel kitâbi lime tekfurûne bi
âyâtillâhi ve entum teşhedûn(teşhedûne).
Ey Ehli Kitap! Siz şahit olduğunuz halde
niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?
3 / AL-İ İMRAN - 71
Ya ehlel kitâbi lime telbisûnel hakka
bil bâtılı ve tektumûnel hakka ve entum
ta’lemûn(ta’lemûne).
Ey Kitap Ehli! Niçin hakkı bâtıl ile
karıştırıyorsunuz? Ve siz bildiğiniz halde
hakkı niçin gizliyorsunuz?
3 / AL-İ İMRAN - 72
Ve kâlet tâifetun min ehlil kitâbi
âminû billezî unzile alellezîne âmenû
vechen nehâri vekfurû âhirahu leallehum
yerciûn(yerciûne).
Kitap ehlinden bir grup (diğerlerine):
“Âmenû olanlara indirilmiş olana, gündüz
îmân edin, ve (günün) sonunda (akşamleyin)
inkâr edin. Umulur ki böylece onlar
(dînlerinden) dönerler.” dediler.
3 / AL-İ İMRAN - 73
Ve lâ tu’minû illâ li men tebia
dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en
yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev
yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel
fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi
men yeşâ’(yeşâu), vallâhu vâsiun
alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî
olandan başkasına inanmayın.” (dediler).
(Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a
ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce
Allah'a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir
benzerinin, bir başkasına verilmesidir.”
Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle
çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak
ki fazl Allah'ın elindedir. Onu dilediğine
verir.” Ve Allah, Vâsi'dir (ilmi geniştir,
herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).
3 / AL-İ İMRAN - 74
Yahtassu bi rahmetihî men
yeşâ’(yeşâu), vallâhu zul fadlil
azîm(azîmi).
Rahmetini dilediğine tahsis eder. Ve Allah,
“Büyük Fazl” sahibidir.
3 / AL-İ İMRAN - 75
Ve min ehlil kitâbi men in te’menhu
bi kıntârin yueddihî ileyk(ileyke), ve
minhum men in te’menhu bi dînârin lâ
yueddihî ileyke illâ mâ dumte aleyhi
kâimâ(kâimen), zâlike bi ennehum kâlû
leyse aleynâ fîl ummiyyîne
sebîl(sebîlun), ve yekûlûne alâllâhil
kezibe ve hum ya’lemûn(ya’lemûne).
Kitap ehlinden öyle kimseler var ki; ona
kantar kantar (altın) emanet etsen onu sana
iade eder. Ve yine onlardan öyle kimseler
var ki; eğer ona bir dinar emanet versen
başında devamlı dikilmedikçe onu sana iade
etmez. Bu onların: “Ümmiler hakkında bizim
üzerimize bir yol (sorumluluk) yoktur.”
demelerindendir. Allah'a karşı bilerek yalan
söylüyorlar.
3 / AL-İ İMRAN - 76
Belâ men evfâ bi ahdihî vettekâ fe
innallâhe yuhibbul muttekîn(muttekîne).
Hayır, (öyle değil)! Kim (Allah ile olan) ahdini
yerine getirir ve takva sahibi olursa, o
taktirde muhakkak ki Allah, takva
sahiplerini sever.
3 / AL-İ İMRAN - 77
İnnellezîne yeşterûne bi ahdillâhi ve
eymânihim semenen kalîlen ulâike lâ
halaka lehum fîl âhırati ve lâ
yukellimuhumullâhu ve lâ yenzuru ileyhim
yevmel kıyâmeti ve lâ yuzekkîhim ve
lehum azâbun elîm(elîmun).
Muhakkak ki onlar; Allah'ın ahdini
ve yeminlerini
az bir değere satarlar. İşte onlar için
ahirette bir nasip yoktur. Ve Allah onlar
ile konuşmayacak ve kıyamet günü onlara
nazar etmeyecek (bakmayacak). Ve onları
temize çıkarmayacak ve onlar için elim azap
vardır.
3 / AL-İ İMRAN - 78
Ve inne minhum le ferîkan yelvûne
elsinetehum bil kitâbi li tahsebûhu
minel kitâbi ve mâ huve minel
kitâb(kitâbi), ve yekûlûne huve min
indillâhi ve mâ huve min
indillâh(indillâhi), ve yekûlûne
alâllâhil kezibe ve hum
ya’lemûn(ya’lemûne).
Ve muhakkak ki onlardan (Ehli Kitap'tan) bir
grup mutlaka, onu (okuduklarını) kitaptan
zannetmeniz için kitabı okurken dillerini
eğip bükerler oysa o kitaptan değildir. O,
Allah'ın katından olmadığı halde: "O,
Allah'ın katındandır" derler. Ve onlar
Allah'a karşı bilerek yalan söylüyorlar.
3 / AL-İ İMRAN - 79
Mâ kâne li beşerin en yu’tiyehullâhul
kitâbe vel hukme ven nubuvvete summe
yekûle lin nâsi kûnû ıbâden lî min
dûnillâhi ve lâkin kûnû rabbâniyyîne bi
mâ kuntum tuallimûnel kitâbe ve bimâ
kuntum tedrusûn(tedrusûne).
Bir insan için, Allah'ın kendisine kitap,
hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra
onun insanlara; "Allah'tan başka bana kul
olun" demesi olamaz (mümkün değildir).
Fakat, sizin kitabı tedris etmiş (okuyup
öğrenmiş) olmanız ve öğretiyor olmanızdan
dolayı ancak: "Rabbâni (kendini Rabb'e
adamış) kullar olunuz" der.
3 / AL-İ İMRAN - 80
Ve lâ ye’murekum en tettehizûl
melâikete ven nebiyyîne erbâbâ(erbâben),
e ye’murukum bil kufri ba’de iz entum
muslimûn(muslimûne).
Ve size: "Melekleri ve peygamberleri Rab'ler
edinin!" diye emretmez. Siz, müslüman
olduktan (teslim olduktan) sonra size küfrü
emreder mi?
3 / AL-İ İMRAN - 81
Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne
lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin
summe câekum resûlun musaddikun limâ
meakum le tu’minunne bihî ve le
tensurunneh(tensurunnehu), kâle e
akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî,
kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum
mineş şâhidîn(şâhidîne).
Ve Allah, nebilerden, "Size kitap ve hikmet
verdim. Sonra size, beraberinizde olanı
(Allah'ın size verdiği kitapları) tasdik
eden bir Resûl geldiği zaman, ona mutlaka
îmân edeceksiniz ve ona mutlaka yardım
edeceksiniz" diye misak aldığı
zaman, "İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?)
ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?"
diye buyurdu. (Onlar da): "İkrar ettik
(kabul ettik)" dediler. (Allahû Teâlâ):
"Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber
şahitlerdenim." buyurdu.
3 / AL-İ İMRAN - 82
Fe men tevellâ ba’de zâlike fe ulâike
humul fâsikûn(fâsikûne).
Artık bundan sonra, kim yüz çevirirse
(nebilerden sonra gelecek olan bu Resûl'ü
inkâr ederse), işte onlar, onlar
fâsıklardır.
3 / AL-İ İMRAN - 83
E fe gayre dînillâhi yebgûne ve lehû
esleme men fîs semâvâti vel ardı tav’an
ve kerhen ve ileyhi yurceûn(yurceûne).
Onlar, hâlâ Allah'ın dîninden başkasını mı
arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde kim
varsa, hepsi tav'an ve kerhen (isteyerek ve
istemeyerek) O'na teslim oldular ve onlar,
O'na (Allah'a), geri döndürülecekler.
3 / AL-İ İMRAN - 84
Kul âmennâ billâhi ve mâ unzile
aleynâ ve mâ unzile alâ ibrâhîme ve
ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı
ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ven nebiyyûne
min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin
minhum, ve nahnu lehu
muslimûn(muslimûne).
"Allah'a ve bize indirilene ve İbrâhîm
(A.S)'a, İsmâil (A.S)'a, İshâk (A.S)'a,
Yâkub (A.S)'a ve Yâkub oğulları'na
indirilenlere, Hz. Mûsâ'ya ve Hz. Îsâ'ya ve
nebilere Rab'leri tarafından verilenlere
îmân ettik. Onların arasından birini
(diğerlerinden) ayırdetmeyiz. Ve biz O'na
(Allah'a) teslim olanlarız." de.
3 / AL-İ İMRAN - 85
Ve men yebtegi gayrel islâmi dînen fe
len yukbele minh(minhu), ve huve fîl
âhireti minel hâsirîn(hâsirîne).
Ve kim İslâm'dan başka bir dîn ararsa, o
taktirde kendisinden asla kabul edilmez ve
o, ahirette "hüsranda olanlar"dan olur.
3 / AL-İ İMRAN - 86
Keyfe yehdillâhu kavmen keferû ba’de
îmânihim ve şehidû enner resûle hakkun
ve câehumul beyyinât(beyyinâtu) vallâhu
lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Îmânlarından sonra inkâr eden kavmi, Allah
nasıl hidayete
erdirir? Ve onlar, Resûl'ün Hak olduğuna
şahit oldular ve onlara beyyineler (açık
deliller) geldi. Ve Allah, zâlimler kavmini hidayete
erdirmez.
3 / AL-İ İMRAN - 87
Ulâike cezâuhum enne aleyhim
la’netallâhi vel melâiketi ven nâsi
ecmaîn(ecmaîne).
İşte onların cezası, Allah'ın, meleklerin ve
bütün insanların lânetinin onların
(fâsıkların) üzerlerine olmasıdır.
3 / AL-İ İMRAN - 88
Hâlidîne fîhâ, lâ yuhaffefu anhumul
azâbu ve lâ hum yunzarûn(yunzarûne).
Onlar, onun (lânetin) içinde ebedi kalacak
olanlardır. Onlardan azab hafifletilmez ve
onlara bakılmaz...
3 / AL-İ İMRAN - 89
İllellezîne tâbû min ba’di zâlike ve
aslehû fe innallâhe gafûrun
rahîm(rahîmun).
Bundan sonra tövbe edip, ıslâh olanlar
(nefslerini tezkiye edenler) hariç. O
taktirde muhakkak ki Allah, Gafur'dur,
Rahîm'dir.
3 / AL-İ İMRAN - 90
İnnellezîne keferû ba’de îmânihim
summezdâdû kufran len tukbele
tevbetuhum, ve ulâike humud
dâllûn(dâllûne).
Muhakkak ki, îmân ettikten sonra inkâr
edenlerin ve sonra da küfürlerini
artıranların, onların (üçüncü defa fıska
düşenlerin) tövbeleri asla kabul edilmez. Ve
işte onlar, dalâlette
olanlardır.
3 / AL-İ İMRAN - 91
İnnellezîne keferû ve mâtû ve hum
kuffârun fe len yukbele min ehadihim
mil’ul ardı zeheben ve leviftedâ
bih(bihî), ulâike lehum azâbun elîmun ve
mâ lehum min nâsırîn(nâsırîne).
Muhakkak ki, inkâr edip, kâfîr olarak
ölenlerin hiç birinden, yeryüzü dolusu
altını olsa ve onu fidye olarak verse artık
asla kabul edilmez. İşte onlar, onlar için
“elim azap “ vardır. Ve onlar için bir
yardımcı yoktur.
3 / AL-İ İMRAN - 92
Len tenâlûl birre hattâ tunfikû mimmâ
tuhibbûn(tuhibbûne), ve mâ tunfikû min
şey’in fe innallâhe bihî alîm(alîmun).
Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe (Allah
için vermedikçe), asla Birr'e nail
olamazsınız. (Allah'ın size verdiklerinden,
Allah için) bir şey infâk ettiğiniz zaman
muhakkak ki Allah, onu en iyi bilendir.
3 / AL-İ İMRAN - 93
Kullut taâmi kâne hillen li benî
isrâile illâ mâ harrame isrâîlu alâ
nefsihî min kabli en tunezzelet
tevrât(tevrâtu), kul fe’tû bit tevrâti
fetlûhâ in kuntum sâdıkîn(sâdıkîne).
Tevrat indirilmeden önce İsrailoğullarının
kendi kendilerine haram kıldığı şeylerden
başka bütün yiyecekler İsrailoğulları için
helâldi. De ki: "Eğer siz, (yeminlerinizde
ve sözlerinizde) sadık iseniz, öyleyse
Tevrat'ı getirin de okuyun."
3 / AL-İ İMRAN - 94
Fe menifterâ alâllâhil kezibe min
ba’di zâlike fe ulâike humuz
zâlimûn(zâlimûne).
Artık bundan sonra kim, Allah'a yalanla
iftira ederse, o takdirde işte onlar, onlar
zalimlerdir.
3 / AL-İ İMRAN - 95
Kul sadakallâhu fettebiû millete
ibrâhîme hanîfâ(hanîfen), ve mâ kâne
minel muşrikîn(muşrikîne).
De ki: "Allahû Teâla doğruyu söyledi. Öyle
ise hanif olarak Hz. İbrâhim'in dînine tâbî
olun. Ve o, müşriklerden olmadı."
3 / AL-İ İMRAN - 96
İnne evvele beytin vudia lin nâsi
lellezî bi bekkete mubâreken ve huden
lil âlemîn(âlemîne).
Muhakkak ki, mübarek ve âlemlere hidayet vesilesi
olan (beyt), elbetteki insanlar için
Bekke'de (Mekke'de) yapılmış olan ilk
Beyt'tir.
3 / AL-İ İMRAN - 97
Fîhi âyâtun beyyinâtun makâmu
ibrâhîm(ibrâhîme), ve men dahalehu kâne
âminâ(âminen), ve lillâhi alen nâsi
hiccul beyti menistetâa ileyhi
sebîlâ(sebîlen), ve men kefere fe
innallâhe ganiyyun anil âlemîn(âlemîne).
Orada (Beytullah'da) açık beyyineler,
Hz.İbrâhîm'in makamı vardır. Ve kim oraya
girerse emin (emniyette) olur. Ona yol
bulmaya (Hacc'a gitmeye) gücü yetenlere,
Allah için o Beyt'in hac edilmesi,
insanların üzerine (farz)dır. Ve kim inkâr
ederse, artık muhakkak ki Allah, âlemlerden
ganidir (hiçbir şeye muhtaç değildir).
3 / AL-İ İMRAN - 98
Kul yâ ehlel kitâbi lime tekfurûne bi
âyâtillâhi, vallâhu şehîdun alâ mâ
ta’melûn(ta’melûne).
De ki: "Ey Kitap ehli! Niçin Allah'ın
âyetlerini inkâr ediyorsunuz? Ve Allah,
yapmakta olduğunuz şeylere şahit."
3 / AL-İ İMRAN - 99
Kul yâ ehlel kitâbi lime tesuddûne an
sebîlillâhi men âmene tebgûnehâ ivecen
ve entum şuhedâu ve mâllâhu bi gâfilin
ammâ ta’melûn(ta’melûne).
De ki: "Ey Kitap ehli! (Gerçeklere) şahit
olduğunuz halde, niçin îmân eden kimseleri,
onun eğriliğini isteyerek, Allah'ın yolundan
men ediyorsunuz? Allah, yaptıklarınızdan
gafil değildir."
3 / AL-İ İMRAN - 100
Yâ eyyuhellezîne âmenû in tutîû
ferîkan minellezîne ûtûl kitâbe
yeruddûkum ba’de îmânikum
kâfirîn(kâfirîne).
Ey âmenû olanlar!
Eğer o kitap verilenlerden bir gruba itaat
ederseniz, sizi îmânınızdan sonra kâfîrliğe
döndürürler.
3 / AL-İ İMRAN - 101
Ve keyfe tekfurûne ve entum tutlâ
aleykum âyâtullâhi ve fîkum
resûluh(resûluhu), ve men ya’tesim
billâhi fe kad hudiye ilâ sırâtın
mustakîm(mustakîmin).
Ve size, Allah'ın âyetleri okunurken ve
aranızda O'nun (Allah'ın) Resûl'ü varken,
siz nasıl inkâr edersiniz. Ve kim Allah'a
sımsıkı tutunursa, artık o Sıratı
Mustakîm'e (Allah'a
ulaştıran yola) hidayetolunmuştur.
3 / AL-İ İMRAN - 102
Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe
hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve
entum muslimûn(muslimûne).
Ey âmenû olanlar,
Allah'a karşı “O'nun hak takvası” ile (bi
hakkın takva, en üst derece takva ile) takva
sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah'a) teslim
olmadan ölmeyin!
3 / AL-İ İMRAN - 103
Va’tasımû bihablillâhi cemîân ve lâ
teferrekû, vezkurû ni’metallâhi aleykum
iz kuntum a’dâen fe ellefe beyne
kulûbikum fe asbahtum bi ni’metihî
ihvânâ(ihvânen), ve kuntum alâ şefâ
hufretin minen nâri fe enkazekum minhâ,
kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî
leallekum tehtedûn(tehtedûne).
Ve hepiniz, Allah'ın ipine sımsıkı tutunun,
fırkalara ayrılmayın! Ve Allah'ın sizin
üzerinizdeki ni'metini hatırlayın; siz
(birbirinize) düşman olmuştunuz. Sonra sizin
kalplerinizin arasını birleştirdi, böylece
O'nun (Allah'ın) nimeti ile kardeşler
oldunuz. Ve siz ateşten bir çukurun
kenarında iken sizi ondan kurtardı. İşte
Allah, âyetlerini size böyle açıklıyor.
Umulur ki böylece siz hidayete
erersiniz.
3 / AL-İ İMRAN - 104
Veltekun minkum ummetun yed’ûne ilel
hayri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve
yenhevne anil munker(munkeri), ve ulâike
humul muflihûn(muflihûne).
Sizin içinizden hayra davet eden
(mürşidlerden) bir cemaat olsun ve mârufla
emretsin, ve münkerden nehyetsin (men
etsin). İşte onlar, onlar felâha
erenlerdir.
3 / AL-İ İMRAN - 105
Ve lâ tekûnû kellezîne teferrakû
vahtelefû min ba’di mâ câehumul
beyyinât(beyyinâtu), ve ulâike lehum
azâbun azîm(azîmun).
Ve kendilerine beyyineler (açık deliller)
geldikten sonra, fırkalara ayrılıp ihtilafa
düşenler gibi olmayın! Ve işte onlar, onlar
için “azîm azap” vardır.
3 / AL-İ İMRAN - 106
Yevme tebyaddu vucûhun ve tesveddu
vucûh(vucûhun), fe emmellezînesveddet
vucûhuhum e kefertum ba’de îmânikum fe
zûkûl azâbe bimâ kuntum
tekfurûn(tekfurûne).
O gün (bazı) yüzler ağaracak ve (bazı)
yüzler kararacak. O zaman yüzleri kararan
kimselere: “Îmânınızdan sonra siz inkâr mı
ettiniz? Öyleyse inkâr etmiş olmanızdan
dolayı azabı tadın” (denir).
3 / AL-İ İMRAN - 107
Ve emmellezînebyaddat vucûhuhum fe fî
rahmetillâh(rahmetillâhi), hum fîhâ
hâlidûn(hâlidûne).
Amma, yüzleri ağarmış olanlar ise, artık
Allah'ın rahmeti içindedirler. Onlar, onun
(o rahmetin) içinde ebedî kalacak
olanlardır.
3 / AL-İ İMRAN - 108
Tilke âyâtullâhi netlûhâ aleyke bil
hakk(hakkı), ve mâllâhu yurîdu zulmen
lil âlemîn(âlemîne).
İşte bunlar, Allah'ın âyetleridir, onları
sana hak olarak tilavet ediyoruz (okuyup
açıklıyoruz). Ve Allah, âlemlere zulüm
olmasını istemez.
3 / AL-İ İMRAN - 109
Ve lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl
ard(ardı), ve ilâllâhi turceul
umûr(umûru).
Göklerde ve yerlerde ne varsa Allah'ındır.
Ve emirler (bütün işler), Allah'a
döndürülür.
3 / AL-İ İMRAN - 110
Kuntum hayra ummetin uhricet lin nâsi
te’murûne bil ma’rûfi ve tenhevne anil
munkeri ve tu’minûne billâh(billâhi), ve
lev âmene ehlul kitâbi le kâne hayran
lehum, minhumul mu’minûne ve ekseruhumul
fâsikûn(fâsikûne).
Siz, insanlar için çıkarılmış (seçilmiş)
olan, ümmetin hayırlı kişileri oldunuz.
Mâruf ile emredersiniz ve münkerden nehy
edersiniz (men edersiniz). Ve siz, Allah'a
îmân ediyorsunuz. Eğer kitap ehli de îmân
etselerdi elbette onlar için hayırlı olurdu.
Onlardan bir kısmı mü'mindir ve onların çoğu
da fâsıklardır.
3 / AL-İ İMRAN - 111
Len yedurrûkum illâ ezâ(ezen), ve in
yukâtilûkum yuvellûkumul edbâr(edbâre),
summe lâ yunsarûn(yunsarûne).
Onlar size ezadan başka asla bir zarar
veremezler. Ve eğer sizinle savaşırlarsa,
size arkalarına dönüp kaçarlar. Sonra onlar,
yardım da olunmazlar.
3 / AL-İ İMRAN - 112
Duribet aleyhimuz zilletu eyne mâ
sukıfû illâ bi hablin minallâhi ve
hablin minen nâsi ve bâû bi gadabin
minallâhi ve duribet aleyhimul
meskeneh(meskenetu), zâlike bi ennehum
kânû yekfurûne bi âyâtillâhi ve
yaktulûnel enbiyâe bi gayri
hakk(hakkın), zâlike bimâ asav ve kânû
ya’tedûn(ya’tedûne).
Onların üzerlerine, nerede olurlarsa
olsunlar zillet (alçaklık) damgası vuruldu.
Ancak Allah'ın ipine (Sıratı Mustakîm'e) ve
insanlardan bir ipe (Allah'a ulaştıracak
olan mürşide) tutunanlar (ulaşanlar) hariç.
(Onlar) Allah'tan bir gazaba uğradılar ve
üzerlerine miskinlik damgası vuruldu. Bu,
onların Allah'ın âyetlerini inkâr etmiş
olmaları ve peygamberleri haksız yere
öldürmüş olmaları sebebiyledir. İşte bu,
onların (Allah'a) isyan etmelerinden ve
haddi aşmış olmalarındandır.
3 / AL-İ İMRAN - 113
Leysû sevâ’(sevâen), min ehlil kitâbi
ummetun kâimetun yetlûne âyâtillâhi
ânâel leyli ve hum yescudûn(yescudûne).
Onların (hepsi) bir değildir. Kitap
ehlinden, gece saatlerinde kıyamda durup,
Allah'ın âyetlerini tilavet eden ve secde
eden bir ümmet vardır.
3 / AL-İ İMRAN - 114
Yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri ve
ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil
munkeri ve yusâriûne fîl
hayrât(hayrâti), ve ulâike mines
sâlihîn(sâlihîne).
Onlar, Allah'a ve yevmil âhire îmân ederler,
mâruf (irfan) ile emreder ve kötülükten
nehyederler (men ederler) ve hayırlara
koşarlar. İşte onlar, sâlihlerdendir.
3 / AL-İ İMRAN - 115
Ve mâ yef’alû min hayrin fe len
yukferûh(yukferûhu), vallâhu alîmun bil
muttekîn(muttekîne).
Ve hayır olarak bir şey yaparlarsa, o
taktirde o (hayır), asla örtülmez (mutlaka
mükâfâtı verilir). Ve Allah, takva
sahiplerini en iyi bilendir.
3 / AL-İ İMRAN - 116
İnnellezîne keferû len tugniye anhum
emvâluhum ve lâ evlâduhum minallâhi
şey’â(şey’en), ve ulâike ashâbun
nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Muhakkak ki inkâr edenlere, malları ve
evlatları, Allah'tan bir şeye (azaba) karşı
kendilerine asla bir fayda vermez. Ve işte
onlar ateş ehlidir, onlar, orada devamlı
kalacak olanlardır.
3 / AL-İ İMRAN - 117
Meselu mâ yunfikûne fî hâzihil
hayâtid dunyâ ke meseli rîhin fîhâ
sırrun esâbet harse kavmin zalemû
enfusehum fe ehlekethu ve mâ
zalemehumullâhu ve lâkin enfusehum
yazlımûn(yazlımûne).
Onların (kâfirlerin), bu dünya hayatında
(gösteriş ve övünmek için) infâk ettikleri
şeylerin durumu, kendilerine zulmeden
(Allah'ın emirlerine ve nehiylerine itaat
etmeyerek, devamlı derecat kaybeden) bir
kavmin, "kavurucu, dondurucu soğuk bir
rüzgarın isabet ederek, böylece helâk
ettiği" ekininin durumu gibidir. Allah,
onlara zulmetmedi, fakat onlar, kendi
kendilerine zulmediyorlar.
3 / AL-İ İMRAN - 118
Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ tettehızû
bitâneten min dûnikum lâ ye’lûnekum
habâlâ(habâlen), veddû mâ anittum, kad
bedetil bagdâu min efvâhihim, ve mâ
tuhfî sudûruhum ekber(ekberu), kad
beyyennâ lekumul âyâti in kuntum
ta’kılûn(ta’kılûne).
Ey âmenû olanlar!
Kendinizden (mü'minlerden) başkalarını
sırdaş edinmeyin. Onlar sizi fesada
düşürmekten geri kalmazlar ve size sıkıntı
verecek şeyleri temenni ettiler. Kin ve
öfkeleri ağızlarından (sözlerinden) belli
olmuştur. Göğüslerinde gizledikleri şey
(kinleri) daha da büyüktür. Akıl etmiş
olsaydınız, size âyetleri açıklamıştık.
3 / AL-İ İMRAN - 119
Hâ entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ
yuhıbbûnekum ve tû’minûne bil kitâbi
kullih(kullihi), ve izâ lekûkum kâlû
âmennâ, ve izâ halev addû aleykumul
enâmile minel gayz(gayzi), kul mûtû bi
gayzikum, innallâhe alîmun bi zâtis
sudûr(sudûri).
İşte siz (mü'minler) böylesiniz, siz onları
seversiniz ve onlar sizi sevmezler ve siz
kitabın tamamına îmân edersiniz. Ve sizinle
karşılaşınca "biz îmân ettik" dediler,
yalnız kaldıkları zaman, size karşı
öfkelerinden parmak uçlarını ısırdılar. De
ki: "Öfkenizden ölün."Muhakkak ki Allah,
sinelerde olanı en iyi bilendir.
3 / AL-İ İMRAN - 120
İn temseskum hasenetun tesû’hum, ve
in tusibkum seyyietun yefrahû bihâ ve in
tasbirû ve tettekû lâ yadurrukum
keyduhum şey’a(şey’en), innallâhe bi mâ
ya’melûne muhît(muhîtun).
Şayet size bir hasenat (güzellik) dokunursa
onları hüzünlendirir. Ve şayet size bir
seyyiat (kötülük) isabet ederse, onunla
ferahlanırlar (ona sevinirler). Ve eğer siz
sabrederseniz ve takva sahibi olursanız,
onların hileleri size hiçbir şeyle zarar
veremez. Muhakkak ki Allah, onların
yaptıklarını (ilmi ile) kuşatandır
(bilendir).
3 / AL-İ İMRAN - 121
Ve iz gadavte min ehlike tubevviul
mu’minîne makâide lil kıtâl(kıtâli),
vallâhu semîun alîm(alîmun).
Ve bir sabah erkenden ailenden ayrılmıştın,
mü'minleri savaş için (uygun) mevzilere
yerleştiriyordun. Ve Allah en iyi işiten, en
iyi bilendir.
3 / AL-İ İMRAN - 122
İz hemmet tâifetâni minkum en tefşelâ
vallâhu veliyyuhumâ ve alâllâhi fel
yetevekkelil mu’minûn(mu’minûne).
Sizden iki grup, korkaklık göstererek
bozgunluğa meyletmişti. Allah, o ikisinin de
(iki grubun da) dostudur ve artık mü'minler
Allah'a tevekkül etsinler.
3 / AL-İ İMRAN - 123
Ve lekad nasarakumullâhu bi bedrin ve
entum ezilleh(ezilletun), fettekûllâhe
leallekum teşkurûn(teşkurûne).
Ve andolsun ki, Bedir (savaşında), siz
(sayıca ve silahça) daha zayıf bir halde
iken, Allah size yardım etti. Artık Allah'a
karşı takva sahibi olun. Ve umulur ki
böylece siz şükredersiniz!
3 / AL-İ İMRAN - 124
İz tekûlu lil mu’minîne e len
yekfiyekum en yumiddekum rabbukum bi
selâseti âlâfin minel melâiketi
munzelîn(munzelîne).
O zaman mü'minlere (şöyle) diyordun:
"Rabbinizin, indirilen meleklerden üç bini
ile size yardım etmesi, size kâfi gelmiyor
mu?"
3 / AL-İ İMRAN - 125
Belâ in tasbirû ve tettekû ve
ye’tûkum min fevrihim hâzâ yumdidkum
rabbukum bi hamseti âlâfin minel
melâiketi musevvimîn(musevvimîne).
Bilâkis, eğer siz sabrederseniz ve takva
sahibi olursanız ve onlar size aniden
gelirlerse (saldırırlarsa), Rabbiniz bu
nişaneli meleklerden beş bini ile size
yardım eder.
3 / AL-İ İMRAN - 126
Ve mâ cealehullâhu illâ buşrâ lekum
ve li tatmeinne kulûbukum bih(bihî), ve
men nasru illâ min indillâhil azîzil
hakîm(hakîmi).
Ve Allah, onu (bu yardım vaadini), size
müjde olması ve kalplerinizin onunla tatmin
olmasından başka bir şey için yapmadı.
Yardım ancak, Azîz ve Hakîm olan Allah'ın
katındandır.
3 / AL-İ İMRAN - 127
Li yaktaa tarafen minellezîne keferû
ev yekbitehum fe yenkalibû
hâibîn(hâibîne).
(Ve bu yardım), kâfirlerden bir kısmını
kesmek (helâk etmek) veya onları perişan
etmek, böylece bozguna uğrayarak dönüp
gitmeleri içindir.
3 / AL-İ İMRAN - 128
Leyse leke minel emri şey’un ev
yetûbe aleyhim ev yuazzibehum fe innehum
zâlimûn(zâlimûne).
Senin için bir emir (yapacağın bir şey)
yoktur. (Allah), ya onların tövbesini kabul
eder veya onlara azap eder. Oysa onlar,
gerçekten zalimlerdir.
3 / AL-İ İMRAN - 129
Ve lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl
ard(ardı), yagfiru li men yeşâu ve
yuazzibu men yeşâ’(yeşâu), vallâhu
gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır.
Dilediğini mağfiret eder ve dilediğine de
azap eder. Ve Allah, Gafur'dur, Rahîm'dir.
3 / AL-İ İMRAN - 130
Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ te’kulur
ribâ ad’âfen mudâafeh(mudâafeten),
vettekûllâhe leallekum
tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar!
Faizi, kat kat artırarak yemeyin. Ve Allah'a
karşı takva sahibi olun. Umulur ki böylece
siz, felâha
erersiniz.
3 / AL-İ İMRAN - 131
Vettekûn nârelletî uiddet lil
kâfirîn(kâfirîne).
Ve kâfirler için hazırlanmış olan o ateşten
sakının.
3 / AL-İ İMRAN - 132
Ve atîûllâhe ver resûle leallekum
turhamûn(turhamûne).
Ve Allah'a ve Resûl'e itaat edin, umulur ki
böylece siz rahmet olunursunuz.
3 / AL-İ İMRAN - 133
Ve sâriû ilâ magfiretin min rabbikum
ve cennetin arduhâs semâvâtu vel ardu,
uiddet lil muttekîn(muttekîne).
Ve Rabbiniz'den olan mağfirete ve genişliği
yerler ve gökler kadar olan, muttekîler için
hazırlanmış olan cennete koşun!
3 / AL-İ İMRAN - 134
Ellezîne yunfikûne fîs serrâi ved
darrâi vel kâzımînel gayza vel âfîne
anin nâs(nâsi), vallâhu yuhibbul
muhsinîn(muhsinîne).
Onlar (muttekîler), bollukta ve darlıkta
(Allah için) infâk ederler (verirler) ve
onlar öfkelerini yutanlardır (tutanlardır)
ve insanları affedenlerdir. Ve Allah,
muhsinleri sever.
3 / AL-İ İMRAN - 135
Vellezîne izâ fealû fâhişeten ev
zalemû enfusehum zekerûllâhe festagferû
li zunûbihim, ve men yagfiruz zunûbe
illâllâhu ve lem yusırrû alâ mâ fealû ve
hum ya’lemûn (ya’lemûne).
Ve onlar (takva sahipleri), bir kötülük
yaptıkları veya nefslerine zulmettikleri
zaman Allah'ı zikrederler, hemen günahları
için mağfiret dilerler. Ve Allah'tan başka
kim günahları mağfiret eder. Ve onlar,
yaptıkları şeylerde (hatalarda), bilerek
ısrar etmezler.
3 / AL-İ İMRAN - 136
Ulâike cezâuhum magfiretun min
rabbihim ve cennâtun tecrî min tahtihâl
enhâru hâlidîne fîhâ, ve ni’me ecrul
âmilîn(âmilîne).
İşte onların mükâfatları, Rab'lerinden
mağfiret ve altlarından nehirler akan,
içlerinde devamlı kalacakları cennetlerdir.
(Böyle) amel edenlerin mükâfatları ne güzel!
3 / AL-İ İMRAN - 137
Kad halet min kablikum sunenun, fe
sîrû fîl ardı fenzurû keyfe kâne
âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Sizlerden önce (bir çok kavimlerde) Allah'ın
sünnetleri gelip geçti. Artık yeryüzünde
gezin (Allah'ın âyetlerini) böylece
yalanlayanların akıbeti nasıl olmuş bakın.
3 / AL-İ İMRAN - 138
Hâzâ beyânun lin nâsi ve huden ve
mev’ızatun lil muttekîn(muttekîne).
Bu (âyetler), insanlar için bir açıklama ve
bir hidayet ve
takva sahipleri için bir öğüttür.
3 / AL-İ İMRAN - 139
Ve lâ tehinû ve lâ tahzenû ve entumul
a’levne in kuntum mu’minîn(mu’minîne).
Ve gevşemeyin ve mahzun olmayın! Eğer mü'min
iseniz, üstün olan sizsiniz.
3 / AL-İ İMRAN - 140
İn yemseskum karhun fe kad messel
kavme karhun misluh(misluhu), ve tilkel
eyyâmu nudâviluhâ beynen nâs(nâsi), ve
li ya’lemallâhullezîne âmenû ve
yettehize minkum şuhedâe vallâhu lâ
yuhibbuz zâlimîn(zâlimîne).
Eğer size bir yara dokunursa, o taktirde o
kavme de, onun aynısı bir yara dokunmuştur.
Ve bu (sevinçli ve kederli) günleri, Biz,
insanlar arasında döndürüp dolaştırırız.
Allah'ın, âmenû olanları
(sınayıp) bilmesi (belli etmesi) ve sizden
(içinizden) şahitler edinmesi içindir. Ve
Allah, zalimleri sevmez.
3 / AL-İ İMRAN - 141
Ve liyumahhisallâhullezîne âmenû ve
yemhakal kâfirîn(kâfirîne).
Ve (bu), Allah'ın âmenû olanları
temize çıkarması ve kâfirleri yavaş yavaş
helâk etmesi içindir.
3 / AL-İ İMRAN - 142
Em hasibtum en tedhulûl cennete ve
lemmâ ya’lemillâhullezîne câhedû minkum
ve ya’lemes sâbirîn(sâbirîne).
Yoksa siz, Allah sizden cihad edenleri ve
sabredenleri belli etmeden cennete
gireceğinizi mi sandınız?
3 / AL-İ İMRAN - 143
Ve lekad kuntum temennevnel mevte min
kabli en telkavhu, fe kad raeytumûhu ve
entum tenzurûn(tenzurûne).
Ve andolsun ki siz, ölümü (şehit olmayı),
onunla karşılaşmadan (yüzyüze gelmeden)
önce, temenni ediyordunuz. İşte şimdi onu
görmüş oldunuz. Ve (oysa) siz (şehit olarak
ölmeyi) bekliyordunuz.
3 / AL-İ İMRAN - 144
Ve mâ muhammedun illâ resûl(resûlun),
kad halet min kablihir rusûl(rusûlu), e
fein mâte ev kutilenkalebtum alâ
a’kâbikum, ve men yenkalib alâ akıbeyhi
fe len yadurrallâhe şey’â(şey’en), ve se
yeczîllâhuş şâkirîn(şâkirîne).”
Ve Muhammed sadece bir Resûl'dür. Ondan önce
de resûller gelip geçmiştir. Şimdi O, öldü
veya öldürüldü ise, siz topuklarınız
üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim
topukları üzerinde geriye dönerse, bundan
sonra Allah'a, asla hiçbir şeyle zarar
veremez. Ve Allah, şâkirleri (şükredenleri)
yakında mükâfatlandıracaktır.
3 / AL-İ İMRAN - 145
Ve mâ kâne li nefsin en temûte illâ
bi iznillâhi kitâben
mueccelâ(mueccelen), ve men yurid
sevâbed dunyâ nu’tihî minhâ, ve men
yurid sevâbel âhirati nu’tihî minhâ, ve
se neczîş şâkirîn(şâkirîne).
Ve bir kimsenin, Allah'ın izni olmadan
ölmesi olmamıştır (olamaz), o (ölüm), süresi
tayin edilmiş bir yazıdır. Ve kim dünya
sevabı isterse, kendisine ondan veririz, ve
kim ahiret sevabı isterse, kendisine ondan
veririz. Ve şâkirleri (şükredenleri) yakında
mükâfatlandıracağız.
3 / AL-İ İMRAN - 146
Ve keeyyin min nebiyyin kâtele, meahu
rıbbiyyûne kesîr(kesîrun), fe mâ vehenû
li mâ asâbehum fî sebîlillâhi ve mâ
daufû ve mestekânû vallâhu yuhibbus
sâbirîn(sâbirîne).
Ve peygamberlerden niceleri var ki; onlarla
birlikte birçok rıbbıyyun (ilim, irfan
sahibi mürşid) de savaştı. Allah yolunda,
kendilerine isabet eden şeyler (elem ve
sıkıntılar) sebebiyle gevşemediler, zayıflık
göstermediler ve boyun da eğmediler. Allah,
sabredenleri sever.
3 / AL-İ İMRAN - 147
Ve mâ kâne kavlehum illâ en kâlû
rabbenagfir lenâ zunûbenâ ve isrâfenâ fî
emrinâ ve sebbit akdâmenâ vensurnâ alel
kavmil kâfirîn(kâfirîne).
Ve onların sözleri: "Rabbimiz, bizim
günahlarımızı mağfiret et ve işimizdeki
israfımızı (aşırılığımızı) bağışla. Ve
ayaklarımızı sabit tut ve kâfirler kavmine
karşı bize yardım et." demekten başka birşey
olmadı.
3 / AL-İ İMRAN - 148
Fe âtâhumullâhu sevâbed dunyâ ve
husne sevâbil âhireh(âhireti), vallâhu
yuhibbul muhsinîn(muhsinîne).
Böylece Allah, onlara dünya sevabını ve
ahiret sevabınının en güzelini verdi. Ve
Allah, muhsinleri sever.
3 / AL-İ İMRAN - 149
Yâ eyyuhellezîne âmenû in
tutîûllezîne keferû yeruddûkum alâ
a’kâbikum fe tenkalibû
hâsirîn(hâsirîne).
Ey âmenû olanlar!
Eğer kâfirlere itaat ederseniz , sizi
topuklarınız üzerinde geri çevirirler. O
zaman "hüsrana uğramış olanların" haline
dönersiniz.
3 / AL-İ İMRAN - 150
Belillâhu mevlâkum, ve huve hayrun
nâsırîn(nâsırîne).
Hayır! Sizin mevlânız (dostunuz) Allah'tır.
Ve O, yardımcıların en hayırlısıdır.
3 / AL-İ İMRAN - 151
Se nulkî fî kulûbillezîne keferûr
ru’be bimâ eşrakû billâhi mâ lem
yunezzil bihî sultânâ(sultânen), ve
me’vâhumun nâr(nâru), ve bi’se mesvez
zâlimîn(zâlimîne).
Allah'ın, hakkında bir sultan (delil)
indirmediği bir şeyi, Allah'a ortak
koşmaları sebebiyle, o kâfirlerin kalplerine
korku vereceğiz. Ve onların sığınağı
(gideceği yer), ateştir (cehennemdir). Ve
zalimlerin kalacağı yer ne kötü.
3 / AL-İ İMRAN - 152
Ve lekad sadakakumullâhu va’dehû iz
tehussûnehum bi iznih(iznihî), hattâ izâ
feşiltum ve tenâza’tum fîl emri ve
asaytum min ba’di mâ erâkum mâ
tuhıbbûn(tuhıbbûne), minkum men yurîdud
dunyâ ve minkum men yurîdul
âhireh(âhirete), summe sarafekum anhum
li yebteliyekum, ve lekad afâ ankum,
vallâhu zû fadlin alel
mu’minîn(mu’minîne).
Andolsun ki; Allah, size olan vaadine sadık
kaldı. O'nun (Allah'ın) izni ile onları
perişan edip öldürüyordunuz. Fakat, Allah
size sevdiğiniz şeyi (galibiyeti)
gösterdikten sonra gevşeklik göstermiştiniz.
Ve verilen emir hakkında nizaya
(anlaşmazlığa) düştünüz ve isyan ettiniz.
Sizden kiminiz dünyayı istiyordu (ganimete
koştu), kiminiz ahireti istiyordu (onlar
şehit olana kadar yerlerinde kaldı). Sonra
sizi imtihan etmek için, sizi onlardan geri
çevirdi (mağlup olup geri döndünüz) ve
andolsun ki, (buna rağmen) sizi affetti. Ve
Allah, mü'minlere karşı fazl sahibidir.
3 / AL-İ İMRAN - 153
İz tus’idûne ve lâ telvûne alâ ehadin
ver resûlu yed’ûkum fî uhrâkum fe
esâbekum gammen bi gammin li keylâ
tahzenû alâ mâ fâtekum ve lâ mâ
asâbekum, vallâhu habîrun bimâ
ta’melûn(ta’melûne).
Siz (dağa çıkarak) uzaklaşıyor ve dönüp hiç
kimseye bakmıyordunuz, (Allah'ın) Resûl'ü
ise sizi arkanızdan çağırıyordu. Bundan
sonra size gam üstüne gam isabet etti,
elinizden çıkan şeyler (zafer, ganimet) ve
size isabet eden şeyler (musîbetler) için
mahzun olmayın (üzülmeyin) diye. Ve Allah,
yaptıklarınızdan haberdardır.
3 / AL-İ İMRAN - 154
Summe enzele aleykum min ba’dil gammi
emeneten nuâsen yagşâ tâifeten minkum,
ve tâifetun kad ehemmethum enfusuhum
yezunnûne billâhi gayrel hakkı zannel
câhiliyyeh(câhiliyyeti), yekûlûne hel
lenâ minel emri min şey’(şey’in), kul
innel emre kullehu lillâh(lillâhi),
yuhfûne fî enfusihim mâ lâ yubdûne
lek(leke), yekûlûne lev kâne lenâ minel
emri şey’un mâ kutilnâ hâhunâ, kul lev
kuntum fî buyûtikum le berezellezîne
kutibe aleyhimul katlu ilâ medâciihim,
ve li yebteliyallâhu mâ fî sudûrikum ve
li yumahhısa mâ fî kulûbikum, vallâhu
alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
Sonra (Allah), bu gamın arkasından sizin
üzerinize sükûnet veren bir uyku indirdi,
içinizden bir grubu sarıp kaplıyordu ve
diğer grup, canlarını önemsemişti
(canlarının kaygısına düştüler). Allah'a
karşı cahiliyye zannı ile haksız zanda
bulunuyorlar: "Bu emirden bize bir şey (bir
nasib) var mı?" diyorlar. (Onlara):
"Muhakkak ki emirlerin hepsi Allah'ındır."
de. İçlerinde sana açıklamadıkları bir şey
saklıyorlar. "Bu emirden bize bir şey (bir
nasib) olsaydı, burada öldürülmezdik."
diyorlar. Eğer siz, evlerinizde bile
olsaydınız, üzerlerine katl (öldürülmeleri)
yazılmış olanlar, yatacakları (ölüp
düşecekleri) yere mutlaka çıkıp giderlerdi.
(Bu) Allah'ın sizin sinelerinizde olanı
sınamak ve kalplerinizde olandan (şüpheden),
sizi temize çıkarmak (fitneden kurtarmak)
içindir. Ve Allah, sinelerde olanı en iyi
bilendir.
3 / AL-İ İMRAN - 155
İnnellezîne tevellev minkum yevmel
tekal cem’âni, inne mestezellehumuş
şeytânu bi ba’di mâ kesebû, ve lekad
afâllâhu anhum innallâhe gafûrun
halîm(halîmun).
Muhakkak ki, iki topluluğun karşılaştığı
gün, içinizden bir kısmı yüz çevirdi, oysa
şeytan, kazandıkları bazı şeylerden dolayı
(Resûlün emrine itaat etmemek, ganimete
koşmak gibi), onları zillete düşürmek
istedi. Ve and olsun ki, Allah onları
affetti. Muhakkak ki Allah Gafûr'dur,
Halîm'dir.
3 / AL-İ İMRAN - 156
Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ tekûnû
kellezîne keferû ve kâlû li ıhvânihim
izâ darabû fîl ardı ev kânû guzzen lev
kânû indenâ mâ mâtû ve mâ kutilû, li
yec’alallâhu zâlike hasreten fî
kulûbihim vallâhu yuhyî ve
yumît(yumîtu), vallâhu bi mâ ta’melûne
basîr(basîrun).
Ey âmenû olanlar!
Siz, yeryüzünde sefere çıkmış veya gâzi olan
(savaşa katılan) kardeşleri için "Eğer bizim
yanımızda olsaydılar ölmezler ve
öldürülmezlerdi." diyen kâfirler gibi
olmayın! Allah, bunu onların kalplerinde bir
hasret (pişmanlık) kılmak için yaptı. Ve
Allah yaşatır ve öldürür. Ve Allah,
yaptıklarınızı en iyi görendir.
3 / AL-İ İMRAN - 157
Ve lein kutiltum fî sebîlillâhi ev
muttum le magfiretun minallâhi ve
rahmetun hayrun mimmâ yecmeûn(yecmeûne).
Ve eğer siz, Allah'ın yolunda öldürülür veya
ölürseniz, mutlaka Allah'tan mağfiret ve
rahmet vardır, onların topladıklarından
(dünya malından) daha hayırlıdır.
3 / AL-İ İMRAN - 158
Ve lein muttum ev kutiltum le
ilâllâhi tuhşerûn(tuhşerûne).
Ve elbette, ölseniz de öldürülseniz de
mutlaka Allah'a haşr olunacaksınız (Allah'ın
huzurunda toplanacaksınız).
3 / AL-İ İMRAN - 159
Fe bimâ rahmetin minallâhi linte
lehum, ve lev kunte fazzan galîzal kalbi
lenfaddû min havlik(havlike), fa’fu
anhum vestagfir lehum ve şâvirhum fîl
emr(emri), fe izâ azamte fe tevekkel
alâllâh(alâllâhi), innallâhe yuhibbul
mutevekkilîn(mutevekkilîne).
O zaman, Allah'tan bir rahmet sebebiyle
onlara yumuşak davrandın. Ve eğer sen, kaba,
katı yürekli olsaydın, mutlaka senin
etrafından dağılırlardı. Artık onları affet
ve onlar için mağfiret dile ve işler
konusunda onlarla muşavere et (danış).
Azmettiğin zaman, artık Allah'a tevekkül et.
Muhakkak ki Allah, tevekkül edenleri
(Allah'a güvenenleri) sever.
3 / AL-İ İMRAN - 160
İn yansurkumullâhu fe lâ gâlibe
lekum, ve in yahzulkum fe menzellezî
yansurukum min ba’dih(ba’dihi), ve
alâllâhi fel yetevekkelil
mu’minûn(mu’minûne).
Eğer Allah size yardım ederse, o zaman sizi
yenecek yoktur. Ve eğer sizi yardımsız (yüz
üstü) bırakırsa, ondan sonra size kim yardım
eder. Öyleyse mü'minler, Allah'a tevekkül
etsinler (Allah'a güvensinler).
3 / AL-İ İMRAN - 161
Ve mâ kâne li nebiyyin en
yagull(yagulle), ve men yaglul ye’ti
bimâ galle yevmel kıyâmeh(kıyâmeti),
summe tuveffâ kullu nefsin mâ kesebet ve
hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).
Ve bir peygamber için "ganimet malından
gizlice alması" olamaz. Ve kim ganimet
malından gizlice alırsa (hıyanet ederse),
kıyâmet günü o, gizlice aldığı şey ile
gelir. Sonra herkese kazandığı şey ödenir ve
onlar zulmedilmezler.
3 / AL-İ İMRAN - 162
E femenittebea rıdvânallâhi ke men
bâe bi sehatin minallâhi ve me’vâhu
cehennem(cehennemu), ve bi’sel
masîr(masîru).
Artık, Allah'ın rızasına tâbî olan kimse,
Allah'dan gazaba uğramış ve barınacağı yer
cehennem olan kimse gibi midir? Ve (o) ne
kötü varış yeri.
3 / AL-İ İMRAN - 163
Hum derecâtun indallâh(indallâhi),
vallâhu basîrun bi mâ
ya’melûn(ya’melûne).
Onların (Allah'ın rızasına tâbî olanların)
kazandıkları dereceler, Allah'ın katındadır.
Ve Allah, onların yaptıklarını en iyi
görendir.
3 / AL-İ İMRAN - 164
Le kad mennallâhu alel mu’minîne iz
bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû
aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve
yuallimuhumul kitâbe vel
hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le
fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun ki Allah, mü'minlerin (başlarının)
üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni'met
olmak üzere (onların aralarında, kendi
kavminin içinde) kendilerinden bir resûl
beas eder. Onlara O'nun (Allah'ın)
âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder
ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan
evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel)
onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde
idiler.
3 / AL-İ İMRAN - 165
E ve lemmâ asâbetkum musîbetun kad
asabtum misleyhâ, kultum ennâ hâzâ, kul
huve min indi enfusikum innallâhe alâ
kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Ve iki mislini (düşmanlarınıza) isabet
ettirdiğiniz bir musibet, size isabet ettiği
zaman: "Bu nasıl oldu?" dediniz. De ki:"O
sizin kendi nefslerinizdendir." Muhakkak ki
Allah, her şeye kaadirdir.
3 / AL-İ İMRAN - 166
Ve mâ asâbekum yevmel tekal cem’âni
fe bi iznillâhi ve li ya’lemel
mu’minîn(mu’minîne).
Ve iki topluluğun karşılaştığı o gün, size
isabet eden şey (musibet) ancak Allah'ın
izniyleydi ve mü'minleri bilmesi
(belirlenmesi) içindi.
3 / AL-İ İMRAN - 167
Ve li ya’lemellezîne nâfekû, ve kîle
lehum teâlev kâtilû fî sebîlillâhi
evidfeû kâlû lev na’lemu kıtâlen
letteba’nâkum, hum lil kufri yevmeizin
akrabu minhum lil îmân(îmâni), yekûlûne
bi efvâhihim mâ leyse fî kulûbihim,
vallâhu a’lemu bi mâ
yektumûn(yektumûne).
Ve (bu) nifak çıkaranları bilmesi (münafık
olanların belirlenmesi) içindi. Ve onlara:
"Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunun
(müdafaa edin)." denildiği zaman, "Biz harp
(etmeyi) bilseydik, elbette size tâbî
olurduk (sizinle gelirdik)." dediler. İzin
günü onlar, îmândan çok küfre yakındırlar.
Onlar, kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla
söylüyorlar. Ve Allah, onların gizledikleri
şeyi çok iyi bilir.
3 / AL-İ İMRAN - 168
Ellezîne kâlû li ihvânihim ve kaadû
lev atâûnâ mâ kutil(kutilû), kul fedreû
an enfusikumul mevte in kuntum
sâdıkîn(sâdıkîne).
Onlar (münafıklar), kendileri oturdukları
(savaşa gitmedikleri) halde, savaşa katılan
kardeşleri için: "Eğer bize itaat etselerdi,
öldürülmezlerdi." dediler. (Onlara) de ki:
"Eğer (sözünüzde) sâdık kimselerseniz, haydi
ölümü kendinizden savın."
3 / AL-İ İMRAN - 169
Ve lâ tahsebennellezîne kutilû fî
sebîlillâhi emvâtâ(emvâten), bel ahyâun
inde rabbihim yurzekûn(yurzekûne).
Ve Allah'ın yolunda öldürülenleri, sakın
ölüler sanmayın. Hayır, (onlar) hayydırlar
(canlıdırlar), Rab'lerinin katında
rızıklandırılırlar.
3 / AL-İ İMRAN - 170
Ferihîne bi mâ âtâhumullâhu min
fadlıhî, ve yestebşirûne billezîne lem
yelhakû bihim min halfihim, ellâ havfun
aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Allah'ın onlara kendi fazlından verdiği
şeyle ferahlarlar. Ve arkalarından henüz
kendilerine katılmayan (henüz şehit olmayan)
kimselere, "onlara bir korku olmayacağını ve
onların mahzun olmayacaklarını" müjdelemek
isterler.
3 / AL-İ İMRAN - 171
Yestebşirûne bi ni’metin minallâhi ve
fadlin, ve ennallâhe lâ yudîu ecrel
mu’minîn(mu’minîne).
Onlar, Allah'tan olan ni'meti, fazlı ve
"Allah'ın mü'minlerin mükâfatını zayi
etmeyeceğini" müjdelemek isterler.
3 / AL-İ İMRAN - 172
Ellezinestecâbû lillâhi ver resûli
min ba’di mâ asâbehumul karh(karhu),
lillezîne ahsenû minhum vettekav ecrun
azîm(azîmun).
Onlar (o mü'minler) ki, kendilerine yara
isabet ettikten sonra bile Allah'ın ve
Resûl'ün davetine icabet ettiler. Onlardan
ahsen olanlar (Allah'ın bütün emirlerini
yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili
işlemeyenler) ve (azîm) takvaya ulaşanlar
için "Azîm Ecir (en büyük mükafat)" vardır.
3 / AL-İ İMRAN - 173
Ellezîne kâle lehumun nâsu innen nâse
kad cemeû lekum fahşevhum fe zâdehum
îmânâ(îmânen), ve kâlû hasbunâllâhu ve
ni’mel vekîl(vekîlu).
O (ahsen) kimseler ki, insanlar onlara:
"Muhakkak ki, insanlar, sizin için (size
saldırmak için) toplandılar. Artık onlardan
korkun." dedikleri zaman, (bu söz), onların
îmânını artırdı. Ve "Allah bize kâfîdir ve
O, ne güzel vekildir." dediler.
3 / AL-İ İMRAN - 174
Fenkalebû bi ni’metin minallâhi ve
fadlin lem yemseshum sûun, vettebeû
rıdvânallâh(rıdvânallâhi), vallâhu zû
fadlin azîm(azîmin).
Böylece onlara bir kötülük dokunmadan,
Allah'tan bir nimet ve fazl ile geri
döndüler. Ve Allah'ın rızasına tâbî oldular.
Ve Allah "Büyük Fazıl" sahibidir.
3 / AL-İ İMRAN - 175
İnnemâ zâlikumuş şeytânu yuhavvifu
evliyâ’eh(evliyâ’ehu), fe lâ tehâfûhum
ve hâfûni in kuntum mu’minîn(mu’minîne).
Fakat şeytan, böylece ancak kendi dostlarını
(onu dost edinenleri) korkutur. Artık
onlardan korkmayın ve eğer sizler mü'min
iseniz, (sadece) Ben'den korkun.
3 / AL-İ İMRAN - 176
Ve lâ yahzunkellezîne yusâriûne fîl
kufr(kufri), innehum len yadurrûllâhe
şey’â(şey’an), yurîdullâhu ellâ yec’ale
lehum hazzan fîl âhireh(âhireti), ve
lehum azâbun azîm(azîmun).
Ve küfre koşanlar seni mahzun etmesin.
Muhakkak ki onlar, Allah'a hiçbir şey ile
asla zarar veremezler. Allah, onlara
ahirette bir nasip vermemek istiyor. Ve
onlar için “Büyük Azap” vardır.
3 / AL-İ İMRAN - 177
İnnellezîneşteravul kufra bil îmâni
len yedurrûllâhe şey’â(şey’en), ve lehum
azâbun elîm(elîmun).
Muhakkak ki îmân karşılığında küfrü satın
alanlar, Allah'a hiçbir şey ile asla zarar
veremezler. Ve onlar için “Elîm Azap”
vardır.
3 / AL-İ İMRAN - 178
Ve lâ yahsebennellezîne keferû ennemâ
numlî lehum hayrun li enfusihim, innemâ
numlî lehum li yezdâdû ismâ(ismen), ve
lehum azâbun muhîn(muhînun).
Ve sakın o kâfirler, onlara mühlet
vermemizi, kendileri için bir hayır
sanmasınlar. Sadece günahlarını artırmaları
için onlara mühlet veriyoruz. Ve onlar için
”Alçaltıcı Azap “ vardır.
3 / AL-İ İMRAN - 179
Mâ kânallâhu li yezerel mu’minîne alâ
mâ entum aleyhi hattâ yemîzel habîse
minet tayyib(tayyibi), ve mâ kânallâhu
li yutliakum alel gaybi ve lâkinnallâhe
yectebî min rusulihî men yeşâu fe âminû
billâhi ve rusulih(rusulihî), ve in
tu’minû ve tettekû fe lekum ecrun
azîm(azîmun).”
Allah, habis olanı (kötüyü), temiz olandan
(mü'min olanı, mü'min gözükenden) ayırıncaya
kadar mü'minleri, sizin bulunduğunuz hâl
üzere (mü'min olanla mü'min gözükenin bir
arada olduğu bir durumda) terk edecek
değildir. Ve Allah sizi gayba muttali edecek
(gaybı bildirecek) değildir. Ve lâkin Allah,
resûllerinden dilediği kimseyi seçer (gaybı
o resûlüne bildirir). O halde, Allah'a ve
O'nun resûllerine îmân edin. Ve eğer âmenû olur
ve takva sahibi olursanız, o zaman sizin
için "Büyük Ecir" vardır.
3 / AL-İ İMRAN - 180
Ve lâ yahsebennellezîne yebhalûne bi
mâ âtâhumullâhu min fadlıhî huve hayran
lehum, bel huve şerrun lehum se
yutavvekûne mâ bahilû bihî yevmel
kıyâmeh(kıyâmeti), ve lillâhi mîrâsus
semâvâti vel ard(ardı), vallâhu bi mâ
ta’melûne habîr(habîrun).
Ve Allah'ın kendi fazlından onlara verdiği
şeyleri, (Allah yolunda infak etmeyip)
cimrilik edenler, sakın zannetmesinler ki o,
kendileri için hayırdır. Bilâkis o, onlar
için bir şerrdir. Cimrilik ettikleri şey,
kıyamet günü boyunlarına dolanacak. Göklerin
ve yerin mirası Allah'ındır. Allah,
yaptığınız şeylerden haberdar olandır.
3 / AL-İ İMRAN - 181
Lekad semiallâhu kavlellezîne kâlû
innallâhe fakîrun ve nahnu agniyâu se
nektubu mâ kâlû ve katlehumul enbiyâe bi
gayri hakkın, ve nekûlu zûkû azâbel
harîk(harîki).
Andolsun ki: "Muhakkak ki Allah fakirdir,
biz zenginiz" diyen o kimselerin sözünü
Allah işitti. Biz onların söylediklerini ve
peygamberlerini haksız yere öldürmelerini
yazacağız. Ve onlara: "yakıcı azabı tadın"
diyeceğiz.
3 / AL-İ İMRAN - 182
Zâlike bimâ kaddemet eydîkum ve
ennallâhe leyse bi zallâmin lil
abîd(abîdi).
İşte bu (azap), Allah kullara zulmedici
olduğundan değil, ellerinizle takdim
ettiğiniz (yaptığınız) şeyler sebebiyledir.
3 / AL-İ İMRAN - 183
Ellezîne kâlû innallâhe ahide ileynâ
ellâ nu’mine li resûlin hattâ ye’tiyenâ
bi kurbânin te’kuluhun nâr(nâru), kul
kad câekum rusulun min kablî bil
beyyinâti ve billezî kultum fe lime
kateltumûhum in kuntum
sâdıkîn(sâdıkîne).
Onlar, "Muhakkak ki Allah, “bize ateşin
yiyeceği bir kurbanı getirinceye kadar,
hiçbir Resûl'e“ îmân etmememiz için bize ahdetti"
dediler. Onlara de ki: "Benden önce
Resûller, beyyinelerle ve sizin söylediğiniz
o şey ile size gelmişlerdi. Eğer siz
sâdıklar (doğru söyleyenler) iseniz, o halde
onları niçin öldürdünüz.
3 / AL-İ İMRAN - 184
Fe in kezzebûke fe kad kuzzibe
rusulun min kablike câu bil beyyinâti
vez zuburi vel kitâbil munîr(munîri).
Artık seni yalanlarlarsa (üzülme), halbuki,
senden önceki, açık belgeler, yazılı
sayfalar ve nurlu kitaplar getiren resûller
de yalanlanmıştı.
3 / AL-İ İMRAN - 185
Kullu nefsin zâikatul mevt(mevti), ve
innemâ tuveffevne ucûrekum yevmel
kıyâmeh(kıyâmeti), fe men zuhziha anin
nâri ve udhılel cennete fe kad
fâz(fâze), ve mâl hâyâtud dunyâ illâ
metâul gurûr(gurûri).
Her nefs, ölümü tadıcıdır ve lâkin
ecirleriniz (amellerinizin karşılığı)
kıyamet günü ödenir. O vakit kim ateşten
uzaklaştırılır ve cennete sokulursa o
takdirde o kurtulmuştur. Ve dünya hayatı,
aldatıcı metadan başka bir şey değildir.
3 / AL-İ İMRAN - 186
Le tublevunne fî emvâlikum ve
enfusikum ve le tesmeunne minellezîne
ûtûl kitâbe min kablikum ve minellezîne
eşrakû ezen kesîrâ(kesîran), ve in
tasbirû ve tettekû fe inne zâlike min
azmil umûr(umûri).
Mallarınız ve canlarınız hususunda siz
mutlaka imtihan olunacaksınız. Sizden önce
kitap verilenlerden ve şirk koşanlardan
elbette birçok incitici (sözler)
duyacaksınız. Eğer siz sabrederseniz ve
takva sahibi olursanız, ki bu muhakkak,
işlerin “âzim” olanlarındandır.
3 / AL-İ İMRAN - 187
Ve iz ehazallâhu mîsâkallezîne ûtûl
kitâbe le tubeyyinunnehu lin nâsi ve lâ
tektumûneh(tektumûnehu), fe nebezûhu
verâe zuhûrihim veşterav bihî semenen
kalîlâ(kalîlen), fe bi’se mâ
yeşterûn(yeşterûne).
Ve Allah, kitap verilenlerden, "Onu mutlaka
insanlara açıklayacaksınız ve onu
gizlemeyeceksiniz." diye, misâk almıştı.
Fakat onu (misâkı), arkalarına attılar
(sözlerini tutmadılar) Ve onu az bir değere
sattılar. Oysa yaptıkları alışveriş ne kötü.
3 / AL-İ İMRAN - 188
Lâ tahsebennellezîne yefrahûne bi mâ
etev ve yuhıbbûne en yuhmedû bi mâ lem
yef’alû fe lâ tahsebennehum bi mefâzetin
minel azâb(azâbi), ve lehum azâbun
elîm(elîmun).
Sakın zannetme ki, (Kitab Ehli'ninden olup,
Kitap'tandır diyerek) getirdikleri şey ile
(doğrusunu gizleyip, gerçeği açıklamayarak
yaptıkları ile) ferahlayan (sevinen)
kimseler ve yapmadıkları ile övülmeyi seven
kimseler ki, bundan sonra onların azaptan
kurtulacak bir yerde olduğunu sanma. Ve
onlar için “Elîm Azap” vardır.
3 / AL-İ İMRAN - 189
Ve lillâhi mulkus semâvâti vel
ard(ardı), vallâhu alâ kulli şey’in
kadîr(kadîrun).
Ve göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Ve
Allah her şeye kaadirdir.
3 / AL-İ İMRAN - 190
İnne fî halkıs semâvâti vel ardı
vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li
ulîl elbâb(ulîl elbâbı).
Muhakkak ki, göklerin ve yerin
yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda
gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler
(deliller) vardır.
3 / AL-İ İMRAN - 191
Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve
kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne
fî halkıs semâvâti vel ard(ardı),
rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan),
subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır
hazinelerinin sahipleri), ayaktayken,
otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı
zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı
hakkında tefekkür ederler (ve derler ki):
"Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak
(boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık
bizi ateşin azabından koru.
3 / AL-İ İMRAN - 192
Rabbenâ inneke men tudhılin nâre fe
kad ahzeyteh(ahzeytehu), ve mâ liz
zâlimîne min ensâr(ensârin).
Ey Rabbimiz! Muhakkak ki Sen, kimi ateşe
sokarsan artık onu hakir ve rezil
etmişsindir. Zalimler için bir yardımcı
yoktur.
3 / AL-İ İMRAN - 193
Rabbenâ innenâ semi’nâ munâdiyen
yunâdî lil îmâni en âminû bi rabbikum fe
âmennâ, rabbenâ fagfir lenâ zunûbenâ ve
keffir annâ seyyiâtinâ ve teveffenâ meal
ebrâr(ebrâri).
Rabbimiz! Muhakkak ki biz, “Rabbiniz'e âmenû olun”
diye îmâna davet eden davetçiyi işittik,
böylece îmân ettik (davetçiye tâbî olarak âmenû olduk)
Rabbimiz artık bizim günahlarımızı mağfiret
et, seyyiatlarımızı ört ve bizi ebrar olan
(Allah'a ulaşan ve veli olan cennetlik)
kullarınla beraber vefat ettir.
3 / AL-İ İMRAN - 194
Rabbenâ ve âtinâ mâ vaadtenâ alâ
rusulike ve lâ tuhzinâ yevmel
kıyâmeh(kıyâmeti), inneke lâ tuhliful
mîâd(mîâde).
Rabbimiz! Resûllerin vasıtasıyla bize vaad
ettiğin şeyleri bize ver ve kıyamet günü
bizi rezil ve perişan etme. Muhakkak ki sen
vaadinden dönmezsin.
3 / AL-İ İMRAN - 195
Festecâbe lehum rabbuhum ennî lâ udîu
amele âmilin minkum min zekerin ev unsâ,
ba’dukum min ba’d(ba’dın), fellezîne
hâcerû ve uhricû min diyârihim ve uzû fî
sebîlî ve kâtelû ve kutilû le
ukeffirenne anhum seyyiâtihim ve le
udhılennehum cennâtin tecrî min tahtihâl
enhâr(enhâru), sevâben min
indillâh(indillâhi) vallâhu indehû
husnus sevâb(sevâbi).
O zaman Rab'leri, onların dualarına icabet
etti. (Şöyle buyurdu): Sizden erkek veya
kadın amel edenin amelini, Ben kesinlikle
zayi etmem. Siz birbirinizdensiniz. Hicret
edenlerin, yurtlarından çıkarılanların,
Ben'im yolumda işkenceye uğrayanların,
savaşanların ve öldürülenlerin seyyiatlarını
mutlaka örteceğim. Ve onları mutlaka,
altlarından nehirler akan cennetlere
sokacağım, Allah'ın katından bir mükâfat
olarak. Ve Allah, O'nun katında mükâfatların
en güzelidir.
3 / AL-İ İMRAN - 196
Lâ yegurranneke tekallubelluzîne
keferû fîl bilâd(bilâdi).
Kâfirlerin beldeler arasında (gezip)
dolaşmaları, sakın seni aldatmasın.
3 / AL-İ İMRAN - 197
Metâun kalîlun summe me’vâhum
cehennem(cehennemu), ve bi’sel
mihâd(mihâdu).
(Bu) Az bir metâdır. Sonra onların
varacakları yer cehennemdir. Ve o ne kötü
bir döşektir.
3 / AL-İ İMRAN - 198
Lâkinillezînettekav rabbehum lehum
cennâtun tecrî min tahtihâl enhâru
hâlidîne fîhâ nuzulen min
indillâh(indillâhi), ve mâ indallâhi
hayrun lil ebrâr(ebrâri).
Fakat Rab'lerine karşı takva sahibi
olanlar...Onlar için altlarından nehirler
akan, içinde ebediyen kalacakları cennetler,
Allah tarafından ziyafet sofraları vardır.Ve
Allah'ın katında olan şeyler, ebrar kullar
için daha hayırlıdır.
3 / AL-İ İMRAN - 199
Ve inne min ehlil kitâbi le men
yu’minu billâhi ve mâ unzile ileykum ve
mâ unzile ileyhim hâşiîne lillâhi, lâ
yeşterûne bi âyâtillâhi semenen
kalîlâ(kalîlen), ulâike lehum ecruhum
inde rabbihim innallâhe serîul
hısâb(hısâbi).
Ve muhakkak ki kitap ehlinden öyle kimseler
var ki, Allah'a, size indirilene ve
kendilerine indirilene mutlaka îmân ederler.
Allah'a karşı huşû duyarlar. Allah'ın
âyetlerini az bir değere satmazlar. İşte
onlar, onların mükâfatları, Rab'lerinin
katındadır. Muhakkak ki Allah, hesabı çabuk
görendir.
3 / AL-İ İMRAN - 200
Yâ eyyuhellezîne âmenusbirû ve sâbirû
ve râbitû vettekûllâhe leallekum
tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar
(ölmeden önce, ruhlarını Allah'a ulaştırmayı
dileyenler)! Sabredin ve sabır sahibi olun!
Ve râbıta kuranlar olun (râbıta kurun)! Ve
Allah'a karşı takva sahibi olun! Umulur ki
böylece sizfelâha
erersiniz. |