Sohbetler  
line decor

  

line decor
 
 
 
 

 
 
 
 
 
 

 

Kaâlü belâ gününün sırrı nedir ?

 Aziz kardeşlerimiz :
Sizleri selâmların en güzeli olan Allahû Tealâ'nın selâmıyla selâmlıyoruz.
Esselâmu aleykum rahmetullâhu ve berekâtuhu.
 

Aziz kardeşlerimiz ;
Bu sohbet konumuzu da "KAÂLÜ BELÂ" kavramına ayırdık.
Tabii, yine her zaman olduğu gibi Kur'ân-ı Kerim ışığı altında ve de Mehdi a.s. önderliğinde konumuzu işleyeceğiz İnşaallah.

Aziz kardeşlerimiz ;

Nedir kaâlü bela ?

O günde neler olmuştur bunları  irdeleyeceğiz. İnşaallah.

Aziz kardeşlerimiz ;

İslâm, eşref-i mahlûkat olarak yaratılan insan için hayat dinidir. Hayat dini olan İslâm’ın, insanlara vermek istediği sadece saadet ve huzurdur. Bizi yaratan Allah’ın,biz insanlar için seçtiği İslâm dinine baktığımız zaman,sadece ve sadece teslimiyeti görürüz.

İslâm ; sin,lâm ve mim harflerinden müteşekkil,silm kökünden türeyen bir kelimedir.

İslâm’ın iki temel manası vardır.

Birincisi teslim

İkincisi de bu teslimlerin sonucunda Allah’ın insanlar için dilediği ahiret saadetine ve dünya saadetine ulaşmaktır.

Allahü Tealâ’nın eşref-i mahlûkat olarak yarattığı insana baktığımız zaman, insanın Allah tarafından üç emanetle yaratıldığını görüyoruz.

Aziz kardeşlerimiz ;

Hayat kitabımız olan Kur’an-ı Kerim’in Hicr suresinin 26. ayet-i kerimesinde : “ ve lekad halaknel’insâne min salsâlin min hamein mesnûn.” Salsalin denilen kuru bir topraktan ve şekillenir bir balçıktan biz insanı ( bir fizik bedenle yarattık ) halkettik.

İnsan, şu zahiri aleme ait olan bir fizik bedenle yaratılmıştır.Allahü Tealâ, Şems suresinin 7. ayet-i kerimesinde : “ ve nefsin ve mâ sevvâhâ .” Biz insanı bir nefsle dizayn ettik. buyuruyor.

İnsan, berzah alemine ait olan bir de nefsin sahibidir. Zahiri aleme ait olan fizik beden,berzah alemine ait olan nefse ilaveten, Allah, Secde suresinin 9, ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor : “ve nefeha fiyhi min rûhihi .”  Biz insana ruhumuzdan üfürdük.

İşte İslâm dininin, teslim dininin muhatabı olan ve eşref-i mahlûkat olarak yaratılan insan üç emanet ,serbest irade ve aklın standartları içerisinde yaratılmıştır.

Allahü Tealâ’nın insan için seçtiği İslâm dininden muradı, İslâm’la insanın ahiret saadetine ve dünya saadetine ulaşmasıdır.

Aziz kardeşlerimiz ;

Allah, zamandan münezzehtir,

Allah, mekandan münezzehtir,

Zaman ve mekâna bağlı olan insanın, Allah’a bir fayda vermesi nasıl mümkün değilse, Allah’a zarar vermesi de mümkün değildir. O zaman Yüce Rabbimiz, eşref-i mahlûkat olarak yarattığı ve en çok sevdiği insanın kesinlikle mutlu olmasını istiyor.

İnsan üç tane emanetle yaratılmış en şerefli  varlıktır. Dünya hayatını yaşarken Allah’ın Zat’ına ulaşma yetkisi sadece insana verilmiştir. Bu açıdan da insan en şerefli varlıktır. ve secde olayı ki;secde sadece Allah’a yapılır.Allahü Tealâ’nın yarattığı mahlûkat içerisinde, Allah’a en yakın ola Allah’ın yer yüzündeki halifesi olan varlığın insan olduğunu ispat sadedinde Allah, Ademi, insanı yaratıyor ve huzurundaki meleklere, ve cinlere “ Ona secde edin.” emrini veriyor. Bu secde olayı meleklerin ve cinlerin insana secde etmesi emrinin Allah’tan gelmesi, insanın mahlûkat içerisinde de en şerefli olduğunun bir başka delilidir. (teyididir)  

Allahü Tealâ, Bakara suresinin 29. ayet-i kerimesinde ; “ Hüvelleziy halaka leküm ma fiyl’ardı cemiy’an.” Ey insanlar ! Yeryüzünde canlı ve cansız neyi yarattıysam, hepsini sizin için yarattım.

Aziz kardeşlerimiz ;

Yeryüzünde yaratılanlar, kâinat dizaynı içerisinde belki bir toz zerresi, acaba Allah, kâinatın bütününü kim için yarattı ? Rabbimiz, bu sualin cevabını da Casiye suresinin 13. ayet-i kerimesinde veriyor : “ Ve sehhare leküm mâ fiyssemâvâti ve mâ fiyl’ardı cemiy’an minh,” Göklerde  ve yerlerde ve bunun arasında yarattığım canlı ve cansız her şeyi insanın emrine musahhar kıldık.”

O  halde, bu iki ayet-i kerimeden bir sonuca ulaşıyoruz. Allah, kâinatı insan için yaratmışsa en çok insanı seviyor ve en sevdiği varlık olan insan için Allah’ın bir tek dileği var; insanların saadeti ve huzuru. ..Allah’ın biz insanlar için dilediği mutluluksa, acaba insanlar neyin peşinden koşuyor ? Evet, bu suali kendinize sorarsanız, alacağınız bir tek cevap var : Bütün insanlarda huzur ve saadetin peşinden koşuyorlar. Eğer bütün insanlar huzur ve saadeti arıyorsa, eğer Allah’ta bütün insanlar için, şartlar ne olursa olsun, huzur ve saadeti istiyorsa , neden acaba bu gün insanlar huzursuz ve de mutsuz ?

İşte bu sualin cevabını bu sohbetimizde sizlere vermek istiyoruz.

Aziz kardeşlerimiz ;

Müslüman demek, Allah’a teslim olan kişi demektir.Halk arasında “Ne zamandan beri Müslümansınız” ? dendiğinde bizim cevabımız “kaâlü belâ  gününden beri” dir. Nedir bu “kaâlü bel┠günü ? veya başka bir adıyla “ Elestübi rabbiküm “ günü? Allahü Tealâ, A’raf suresinin 172. ayet-i kerimesinde : Ve iz ehaze rabbüke min beniyâdeme min zuhürihim ve eşhedehüm alâ enfüsihim elestübi  rabbirabbiküm kaâlü belâ, şehidna, en tekuûlû yevmelkıyâmeti innâ künnâ an hâzâ gaâfiliyn.”  Allahü Tealâ, Adem a.s.’ın zahrında onun bütün zürriyetini yaratıyor. Kadın olsun erkek olsun herkesi huzurunda üç ceset olarak topluyor. Ve onlara şöyle sesleniyor. “ Ben sizin Rabbiniz değil miyim”? Hepimiz, kadın olsun erkek olsun, “ Kaâlü bel⠓ diyoruz. Evet şahit olduk,bu, kıyamet günü “ Biz bundan  habersizdik “ dememeniz içindir.

Allahü Tealâ, Maide suresinin 7. ayet-i kerimesinde şöyle anlatıyor : “ Vezkürü ni’metallahi aleyküm ve miysâkahülleziy ve esekaküm bihi iz kültüm semi’na ve ata’nâ.”  Allah’ın üzerinizdeki ni’metini hatırlayın. ve misaklerinizi de hatırlayın. “ İşittik ve iman ettik “ demiştiniz.

Aziz kardeşlerimiz ;

A’raf suresinin  172. ayet-i kerimesiyle , Maide suresinin  7.ayet-i kerimesi  arasındaki ilişki, A’raf 172 de üzerimize şahit olanlar, Maide 7 de ni’met olarak ifade ediliyor.

Allahü Tealâ,   “Ben sizin Rabbiniz değil miyim ?” dediği zaman, hepimiz “ kaâlü bel⠓ diyoruz  Öyleyse bana yeminler verin, sözlerimi işittiniz mi? Hepimiz “ semina ” işittik, diyoruz.  “ Öyleyse itaat edin “ buyuruyor.  Üç emanetle yaratılan Adem a.s.’ın zürriyeti kadın-erkek bütün insanlar, ruhen  Allah’a misak veriyorlar, Fizik beden olarak,Allah’a ahd veriyorlar ve nefs olarak, Allah’a yemin veriyorlar.

Allah, ruhumuzdan aldığı misak, fizik bedenimizden almış olduğu ahd, nefsimizden almış olduğu yeminle , bizi kendisine bağlıyor. Adem a.s.’ın zürriyeti içerisinde irşada memur ve mezun kılınan kişileri de o gün Allah, üzerimize şahit kılıyor ve o şahitler de “ Şehidna “  diyorlar.

Aziz kardeşlerimiz ;

İçinde yaşadığımız zahiri alemle alâkalı bir misal vermek istiyoruz. Bu misali vermemizin sebebi, bu meseleyi daha basite indirgemek, daha anlaşılır hale getirmek içindir.

Diyelim ki; siz bir kişiyi bir  düğüne davet ediyorsunuz. Davetiye veriyorsunuz.

- Gelir misin? diyorsunuz.  O da.

- Gelirim, diyor. Ama gelmesini kesinleştirmek için siz diyorsunuz ki;

- Bana söz ver. O da :

- Söz mutlaka geleceğim, diyor.  Onunla beraber ola bir arkadaşı daha var yanında, Ona da diyorsunuz ki :

- Bak ben onu davet ettim ve bana söz verdi, sen de şahit ol!...

İşte “ kaâlü bel⠓ günü de böyle bir dizayn içerisinde gerçekleşiyor.  

Aziz Kardeşlerimiz ;

Allah, evvel emirde hepimizi Adem a.s. ‘ın zahrında yaratmış ve hepimize “ Ben sizin Rabbiniz değil miyim ?” diye sormuş. Hepimizin bu suale cevabı  “ bel⠓ evet. Allah’ın teslim dinini yaşamamız için, bizler için aldığı ikinci tedbir,” Öyleyse bana yeminler verin  sözlerimi işittiniz mi”   Hepimiz “ işittik “  öyleyse itaat edin ve yeminlerinizi verin bakalım ! diyor.

Aziz kardeşlerimiz ;

Niye bir tek yemin değil de üç tane yemin?

Çünkü, Allah bütün insanları üç tane vücutla yaratmış da ondan . Ruhumuzdan Allah misak almış, fizik bedenimizden Allah ahd almış, ve nefsimizden Allah yemin almış. Üçününde yemin anlamına gelmesi sebebiyle yeminler diyor.  Madem ki  üç vücut bize aittir ve madem ki üçü de yemindir.; bir tek yemin yeter, diyebilirsiniz. ama Allahü Tealâ’nın bize bahşettiği bu vücutların iç yapısına baktığımız zaman ait oldukları alemlerin farklılığı sebebi ile ayrı, ayrı yeminler alındığını görürüz. ( iç dünyaları bir birinden farklı oldukları için. )Ruhumuz, tamamen nurdan yaratılmış, ruhumuzun iç yapısında 19 tane haslet var; ilim,cömertlik,ketumiyet,edep,kanaat, itaat, meziyetler, sevgi, şükür, sekinet, vefa, sabır, doğruluk, hakikat ve adalet.  Bu 19 tane hasletle mücehhez tamamen nurdan yaratılan ruhu Allah, tekamülün en üst noktasında ahsen standartlar içerisinde yaratmış.

Aziz kardeşlerimiz ;

Ahsen olmak, Arapça bir kelime olup iki manaya gelir.

1. manası : “ çok güzel “ demek.  O halde Allah’ın yarattığı mahlukâtın içerisinde  en güzel olan insan ruhudur. Allah,insan ruhundan daha güzel bir şey yaratmamıştır.

2. manası ise Allah’ın “yap” dediği emirleri %100 yapabilen ve yasak ettiği hiçbir fiilide yapmayan bir yapıya sahip olmasıdır. İşte ruh, ahsen standartlar içerisinde yaratıldığı için bu iki özelliğin sahibidir.  Hem çok güzeldir. Hem de kesinlikle başlangıç noktasında Allah’ın bütün emir ve nehiylerine uyabilen , itaat edebilen bir yapının sahibidir.

İşte Allah böylesi standart içerisinde ruhu bize üfürmüş. ve ruhtan bu sebeple aldığı misakin muhtevası ; dünya hayatında  ( yaşarken ) ruhumuzun Allah’a ulaşmasıdır.  Çünkü, insan ruhunun Allah’tan başka bir talebi yoktur. Tekamülün en üst noktasında yaratılmış ruha,dünyayı versen, zaten dünyanın fevkinde yaratılmış  tekamülün en üst noktasında yaratılan ruha,cenneti versen zaten cennetin fevkinde yaratılmış. her şeyin fevkinde yaratılan insan ruhunun sadece ve sadece bir tek dileği var; Allah’a ulaşmayı diliyor..Tek talebi Allah’a ulaşmayı gerçekleştirmek.  İşte bu sebeple insan ruhunun Allah’a verdiği misakın muhtevası, dünya hayatında Allah’a ulaşmak.   

Aziz kardeşlerimiz ;

Fizik bedenimiz,bu zahiri aleme aittir. Fizik bedenimiz. et ve kemikten yapılma, iç organlarla mücehhez, beyinle kâim, aklın kumandasında çalışan beş duyu organıyla dizayn edilen bir yapıya sahiptir. Başlangıç noktasında bütün insanlar nefs-i emarede ve nefs-i emarede olan bir insanın her olayda nefsin aklı ikna etmesi hasebiyle aklın fizik bedene vermiş olduğu emir, şerr emirdir. Ve kişi bu emirle şerr işliyor.

İşte bu özelliği sebebiyle başlangıç noktasında insan, şeytana kul durumundadır. Allah’ın emrettiğini yerine getirdiği zaman, o noktada Allah’a kulluk etmektedir. Bu sebeple fizik bedenin Allah’a verdiği ahdin muhtevasında : “ Ya Rabbim, şeytana kul olmayacağım mutlaka sana kul olacağım “ olgusu var. O halde fizik bedenin tek gayesi nedir? Tek gayesi kesinlikle Allah’a kul olmaktır.

Aziz kardeşlerimiz ;

Nefsimizin Allah’a verdiği yemin ise, nefsin iç yapısına uygundur , 7 kademede tezkiye olmaktır,temizlenmektir, arınmaktır.

Acaba nefs,bu yemini neden böyle veriyor ?

Çünkü, nefsin manevi kalbinde 19 tane hastalık vardır. Cehalet, cimrilik, dedikodu, fitne ve fesat, haset, hırs, isyan, iptilalar, içki, kumar, fal okları, kibir, küfür, mürayilik, nankörlük,  öfke ve gayz, vefasızlık, yalan, zan ve zulüm. Nefs, yapısındaki bu 19 tane hastalık sebebiyle tamamen karanlıklardan müteşekkildir. bu nedenle Allah’ın nefsten aldığı yemin, “ Ya rabbim 7  kademede tezkiye olacağım “ şeklindedir.

İşte nefsin Allah’a verdiği yemin bu 19 tane kapıyı kontrol altına almak, talepleri %5ı azaltmak. Yani, nefsi 7 kademede tezkiye etmek.

Aziz kardeşlerimiz ;

Kim misak, ahd ve yeminini yerine getirirse onun ahiret hayatında yeri cennettir.  Kim de bunları yerine getirmezse onun da ahiret hayatında gideceği yer cehennemdir.  Geliyoruz ; bunun Kur’an-ı Kerim’deki delillerine. İşte Fecr suresinin 27. 28. 29ve30 Ayet-i kerimeleri :

“ Yâ eyyetühennefsülmutmainne irci’y ilâ rabbiki râdiyeten mardıyyeh fedhuliy fiy ibâdiy vedhuliy cennetiy.”  Ey mutmain olan nefs ! sen Rabbinden razı ve Rabbin senden razı olarak Rabbine dön ! Ey fizik beden ! sen de bana kul ol ve cennetime gir.”

Aziz kardeşlerimiz ;

Bu ayet-i kerimelerden de anlıyoruz ki, kişi kesinlikle nefs-i emareyi aşmış, nefs-i mülhimeyi aşmış ve mutmain olmuş. Allah, mutmain olan  bu kişiye sesleniyor. “ Sen mutmain oldun şimdi zikrin daha da artır. Rabbinden razı ol. Rabbinden razı olan kişiye de  Allah “ Ey benden razı olan kulum, bende senden razıyım.” diyor. Ve Allahü Teal⠓ Tezkiye ol “ emrini veriyor.

Aziz kardeşlerimiz ;

Allah, kulun sözüne bakmaz.

Allah, kulun malına bakmaz.

Allah, kulun şekline bakmaz.

Allah, daima kulun kalbine bakar.

Kulun kalbi talebi neyse Allah’ın da okul için talebi odur.

Kişinin kalbinde Allah zikri varsa, Allah’ta : “ Vezküri niy ezkürtüm “ Beni zikret, ben de seni zikredeyim , diyor.  O  halde, bizi yaratan Allah’ın biz insanlar için dileği tamamen kalbi taleplerimizle orantılıdır. Taleplerimiz iki şekilde olabilir ;

1- Kalbi taleplerimiz, ruhani olabilir.

2- Kalbi taleplerimiz, nefsani olabilir.

Kalbi taleplerimizin ruhanî olması halinde, Allah bizim için ruhanî talepte bulunur. Kalbi taleplerimizin nefsani olması halinde, Allahü Tealâ yardımını çekiyor. ve orada bizi nefsimizle baş başa bırakıyor.  O halde her daim Rabbimizle beraber olmak istiyorsak, her zaman kalbi talebimizin, ruhun talebi olması gerekliliğine özen göstermeliyiz.

Aziz kardeşlerimiz ;

 Kaâlü belâ , günü bununla bitiyor mu ? Hayır !. Üçüncü bir tedbir daha var ; Üçüncü tedbir :

“ Eşhedehüm alâ enfüsehim.” 

Onları sizin üzerinize şahit kıldım.

O halde, bu şahitler kimlerdir ?

Bu şahitlerde bu dünya hayatında Allahü Tealâ’nın tâbi olmamızı istediği mürşidlerdir. Allah, bu dünya hayatında mutlaka mürşidimize tabi olmamızı istiyor.  İşte Allahü Tealâ’nın nefsten istediği tezkiye olma olayı 7 kademede gerçekleşiyor. Nefs ; emmare, levvame, mülhime, Mutmainne, raziye ve marziye kademelerine ulaştığı zaman tezkiye kademelerine paralel olarak ruhumuzda, 7 gök katında seyr-i sülûku gerçekleştirerek Allah’a ulaşıyor. Nefs tezkiye olup,ruh da Allah’a ulaşınca fizik bedende Allah’a kul olmuş oluyor. İşte Fecr suresinin 27.28.29 ve 30. ayet-i kerimelerinde : Cennetime gir emri veriliyor.

Aziz kardeşlerimiz ;

Görüyorsunuz ki, Allahü Tealâ, kaâlü belâ gününde bunları boşuna bizden almamış ; misaki bizden almakla, ruhumuzu Kendisine ulaştırmak istiyor. Ahdi bizden almakla, fizik bedenimizin Allah’a kul olmasını istiyor. Ve yemini bizden almakla, bizi ahiret hayatında cennete almak istiyor.

O zaman misak, ahd ve yemini yerine getirenler, ruhlarını Allah’a ulaştırıp Allah’a kul oluyor ve cennete giriyorlarsa, kim misakini yerine getirmezse , ruhu Allah’a ulaşamaz. Hayatta kim ahdini yerine getirmezse, şeytana kul olmaktan kurtulamaz. Ve kim yeminini yerine getirmezse, asla cennete giremez.

Allahü Tealâ , Al-i İmran suresinin 77. ayet-i kerimesinde  şöyle buyuruyor : “ İnnelleziyne yeşterûne bi’ahdillahi ve eymânihim semenen kaliylen ulâike lâ halâka lehüm fiyl’âhireti ve lâ yükellimühümullahü ve lâ yanzuru ileyhim yevmelkıyâmeti ve lâ yüzekkiyhim ve lehüm azâbün eliym.”

İnnelleziyne : Onlar ki,

Yeşterûne : Satın alırlar

Bi’ahdillahi ve eymanihim : Ahd ve yeminleriyle,

Semenen kaliylen: Az bir dünyalık satın alırlar,

Ulâike lâ halâka lehüm fiyl’âhireti : Bunların ahirette nasibi yok, o kişi ahirette cennete giremez.

Ve lâ yükellimühümullahü : Allah bu  kişiyle konuşmaz, ruhunu  ( hayatta iken ) Allah’a ulaştırmaz.

Ve lâ yanzuru ileyhim yevmelikıyâmeti : Kıyamet gününde de Allah bu kişiye bakmaz.

O zaman,

Ve lâ yüzekkiyhim : Allah onun nefsini tezkiye etmez.

Ve lehüm azâbün eliym : Nefsini tezkiye etmediği için, o kişi elim bir azabın içindedir.            

Aziz kardeşlerimiz ;

Kişinin nefsini tezkiye etmemesinin sebebi, yeminini saptırdığı içindir. kıyamet gününde Allah’ın kendisine bakmamasının sebebi  kendisinden almış olduğu ahdi nakzetmemesinden dolayıdır.

“ Ve lâ yükellimühümullahü.”  Allahü Tealâ’nın kendisiyle konuşmaması, “ İrci’ıy” emrine icabet etmemesi sebebiyledir.

O halde görülüyor ki , insan hayatında  Kaâlü belâ gününün çok  ama çok önemli bir yeri var.

Aziz kardeşlerimiz ;

Halk arasında : “ Ne zamandan beri Müslümansınız, ne zamandan beri Allah’a teslimsiniz ?” sorusuna bizlerin “ Kaâlü bel⠓  cevabını vermemiz boşuna değildir.

Kaâlü belâ gününde Allah’a teslim olmuşuz, kaâlü belâ gününde “ Sen bizim Rabbimizsin “ demişiz. Kaâlü belâ gününde misakle Allah’a bağlanmışız., yeminle Allah’a  bağlanmışız, ahd ile Allah’a bağlanmışız ve kaâlü bel’a gününde  mürşidi üzerimize Allah şahit tayin etmiş Sadece ve sadece  kaâlü belâ gününde bu olayların  dünya hayatında  tarafımızdan yaşanması istenmiştir.

Aziz kardeşlerimiz ;

Kul ile Allah arasındaki ilişkiye baktığımız zaman bunun 28 basamaklık bir İslam merdiveni oluşturduğunu görüyoruz. Kul ile Allah arasındaki ilişkilerden 28 basamağın ilk 21. basamağında bizim misak, 25. basamağında ahd ve 26. basamağının  da  yeminlerimizle alakalı olduğunu görüyoruz.

o halde bu 21 basamağı gerçekleştirmemiz için acaba , ne yapmalıyız ?

Allahü Tealâ’nın üzerimize şahit tayin ettiği ve bu dünya hayatında tabi olmamızı istediği mürşid , ayet-i kerimelerle misakımızı bize hatırlatır. Misakın muhtevası, Allah’a dünya hayatında yaşarken ulaşmak. Çünkü, ruh tekamülün en üst noktasında yaratılmış, dünyanın fevkindedir ve cennetin fevkindedir. Her şeyin fevkinde yaratılan insan ruhunun talebi, sadece Allah’ı dilemektir. Ve Allah’a ulaşmaktır.

O halde Allahü Tealâ bu istikamette  etrafımızda olayları  vücuda getiriyor. Dış dünyamızda Allahü Tealâ olayları öyle yaşatıyor ki; bizlerin bu mesajı idrak edebilmesi için içimizden ruh vasıtasıyla, Allah’a ulaşma talebi geliyor. Dışımızdan yaşadığımız olaylarla, Allah’a ulaşma talebini Allah ulaştırıyor. Sonunda aklımız bir karar veriyor, içten ruhun talebine uyan, dıştan Allah’ın mesajlarını gerçekleştiren insan aklı, üçüncü basamakta Allah’a yaşarken ulaşmayı dilediği zaman Allah’ta ; “ Ben de seni kendime ulaştırmayı diliyorum “ diyor.

İşte bu konuda Resulullah’ın Hadis-i Şerifi :  “ Men habbebe likaallahi habbeballahü likai : Kim dünya hayatını yaşarken Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah da o kişiyi  Kendisine ulaştırmayı diler.”

O halde bu daveti âyet-i kerimelerle bize ulaştıran Allah’ın şahidi mürşid. Bu talebi dileyen bizleriz ama, bu dileği gerçekleştirmemiz için Allah’ın yardımı gerekiyor:

99 tane esmanın sahibi Allah “er- Rahîm” esmasıyla üzerimize tecelli ediyor. Ve bizdeki, nefsimizdeki hicaben mesture denilen perdeyi kaldırıyor. Kulaklarımızdaki vakra denilen  engeli kaldırıyor. Kalbimizde ekinnet denilen perdeyi kaldırıyor. Allahû Tealâ’nın her Allah’a ulaşmayı kalben dileyen kişiden bu 3 engeli kaldırması o kişiyi âmenû kılıyor. Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın hitabı âmenû olanlaradır:

“Yâ eyyuhellezîne âmenû” yani;

“Allah, siz âmenû olduğunuz zaman sizinle konuşur.”

Eğer Al-i İmran Suresi’nin 77. âyet-i kerimesinde:

“Allah onlarla konuşmaz.” diyorsa, bu kişiler âmenû olmamışlardır. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de âmenû olan insanla konuşuyor.

Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’de kâfirlerle konuşmuyor. Kâfirlerle konuşmadığını nereden biliyoruz?

Allahû Tealâ Kâfirûn Suresi’nde doğrudan doğruya “Yâ eyyuhel kâfirûn” demiyor; “kul yâ eyyuhel kâfirûn”, bir vasıtayla onlara hitap ediyor. Bu vasıta resûldür.

İşte bu açıdan âmenû olmak gerçekten bir dönüm noktası… Âmenû olmanız ve ilk 7 basamağı geçebilmeniz için ruhun talebine uymanız lazım.

İkinci 7’li basamağı geçmeniz için  kesinlikle Allahû Tealâ’nın sizden almış olduğu ahdi yerine getirmeniz lazım. Ahdin muhtevası şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmanız; ama bu, Allah’ın tayin ettiği mürşid olmadan gerçekleşemez! İşte o zaman Allah’a ulaşmanın bir vesilesi olan mürşide ulaşmayı dilediğimiz an, mutlaka Allahû Tealâ bu basamakları sizin için gerçekleştiriyor. Yani talep bizden, talebin oluşmasını gerçekleştiren himmet mürşidden, sonuçları tahakkuk ettiren yardım Allah’tan.

Aziz kardeşlerimiz ;

Bizim mürşidi talep etmemiz için, evvela bu konuda bizi ikna etmeye çalışıyor, ilgili âyetleri tilavet ediyor.

 

Maide 35’te:

“Vebtegû ileyhil vesîlete…”

Kim Allah’a ulaşmayı dilerse o vesileyi istesin, arasın!

 

Cin 14’te:       

“Fe men esleme fe ulâike teharrev reşedâ”

Kim teslim olmayı dilerse mürşidini arasın ve,

 

Nahl 9:

“Ve alallâhi kasdus sebîli ve minhâ câir, ve lev şâe lehedâkum ecma’în.”

Allah’a giden yolun tayini Allah’a aittir.

 

O halde kesinlikle Allah’a ulaşmak, Allah’a teslim olmak, Allah’a yaklaşmak ve Allahû Tealâ’nın yolunda olmak mutlaka bir mürşidle tahakkuk ediyor. İşte bu sebeple kişi:

“Rabbim, ben sana ulaşmayı diliyorum ama sana ulaşabilmem için her şeyden evvel sana ulaşmış olan mürşide tâbî olmam lazım. Beni sana ulaştıracak mürşidi hacet namazıyla ben senden istiyorum.” dileğinde bulunuyor.

Görülüyor ki; evvela mürşid devreye giriyor, bizde bu talebi oluşturuyor. Mürşidin himmeti, bizim talebimiz, gayretimiz ve sonuçta Allah’ın nusreti… Allahû Tealâ’nın nusreti nasıl geliyor?

Allah mürşid talebinde bulunan kişinin kalbine hidayeti koyuyor. (Tegabün 11); Allah o kalbi kendisine çeviriyor (Kaf 33), Allah o kalbe giden rahmetin yolunu açıyor (Enam 125), Allah o kalbe açılan yoldan  nurunu gönderiyor (Zumer 22), ve Allahû Tealâ ulaşan nurla o kalbi huşûya ulaştırıyor. (Hadid 16)

Huşû sahibi olan kişi, Bakara 45’e göre hacet namazı kılarsa Allah ona mürşid gösteriyor. (Bakara 45) ve kişi gidip o mürşide intisap ediyor. (Furkan 70) Onun önünde tövbe ediyor.

Bundan sonra kesinlikle sizin, nefsinizi tezkiye etmeniz lazım, hep vasıta emirleri yerine getirmeniz lazım. Vasıta emirleri yerine getirdiğiniz zaman, mürşide tâbî olduğunuz zaman Allah’tan 7 hediye ( 7 Ni’met )  alırsınız.

Birinci hediye; mürşidin ruhu başınızın üzerine gelir yerleşir. (Mumin 15)

İkinci hediye, o güne kadar işlemiş olduğunuz bütün seyyiatleri Allah hasenata tebdil eder. (Furkan 70)

Üçüncü hediye, Allah kalbinize îmânı yazar (Mucadele 22)

Dördüncü hediye, Mürşidin ruhu başınızın üzerine  koruyucu bir fanus olarak gelip yerleşir. Allahû Tealâ Mucadele 22’de belirtiyor ve

Beşinci hediye, Mumin 40’a göre ıslah edici amellere başlarsınız.

Islah edici amellere Allah’ın yardımı 1’e 700 (Bakara 261) ve altıncı hediye, o günden itibaren Allah’ın ismi kalbinizde tekrar eder. Çünkü 7 tane kalp şartının sahibi olduğunuzdan artık zikretmeye başlarsınız. Zikirle birlikte kalbinize rahmet, zikirle birlikte kalbinize fazl ve zikirle birlikte kalbinize salavat gelir yerleşir. Ve nefs tezkiyesine başlarsınız ve

Yedinci hediye, ruhunuz sizden ayrılır Sırat-ı Mustakîm’e ulaşır.

İşte bu 7 hediyeyi ( 7 Ni’met’i ) Allah’tan alan sizler, kesinlikle nefs tezkiyesine başlıyorsunuz. Yegâne anahtar zikirdir ama vasıta emirler: Namaz, oruç, zekât, hac…Bütün bunların hepsi gereklidir.

Bu zikri yaptığınız zaman, emmâreyi geçersiniz, kalbinizdeki nur oranı %7 artar; levvâmeyi geçersiniz kalbinizdeki nur oranı %7 artar; mülhimede %7, mutmainnede %7, radiyede %7, mardiyede %7 ve tezkiyede %7. Kalbinize, tezkiyeye ulaştığınız zaman %49 nur ulaşır, %2 nur da huşûdan vardı; %51. Karanlıklar %49. Karanlıklar, şeytanın askerlerini, nurlar Allah’ın askerlerini oluştursun. Kalpte iki ordu çarpışma halinde. Allah’ın askerleri şeytanın askerlerini mağlup ettiği zaman, (artık bu noktadan itibaren) siz galip durumdasınız. Ve siz nefsinizi 7 kademede kontrol altına aldınız. Yemini yerine getirdiniz. Yemini yerine getirmeniz hasebiyle siz, Allah’a kul oldunuz. Kul olmanız hasebiyle siz, ruhunuzu Allah’a ulaştırdınız ve misak, ahd ve yemininizi yerine getirmenin bir sonucu olarak Allah sizi cennetle mükâfatlandırır. “Vedhulî cennetî” Fecr Suresi’nin 30. âyet-i kerimesi.

O halde bu, sizin ahiret saadetine ulaşmanız demektir.

Aziz kardeşlerimiz ;

Allah sizden sadece bütün zaman, mekân parçalarında mutlu olmanızı istiyor. Ahiret hayatında cennete gitmenizi isteyen Allah, dünyada da cenneti yaşamanızı istiyor. Dünyada cenneti yaşayabilmeniz için, bundan öteye nefsinizi tasfiye etmeniz lazım. Dünyada cenneti yaşayabilmek, ahirette cennete gitmekle kaimdir. Ahirette cennete gidemeyen bir insan dünyada cenneti yaşayabilmesi mümkün değil! İşte kaâlu belâ gününün gerçek manası ( sırrı ) budur.

Dileyen herkesin Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ’nın âyet-i kerimelerle en önde bize açıkladığı kaâlubelâ gününün sırrına ulaşması ve onu yaşaması dileğiyle.

Aziz kardeşlerimiz ;

Sizleri çok ama pek çok seviyoruz. Sevgi ve saygılarımızla.

Allah hepinizden razı olsun.