Sohbetler  
line decor

  

line decor
 
 
 
 

 
 
 
 
 
 

 

 

KADER NEDİR ?   KAZA NEDİR ?

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Sizleri selâmların en güzeli olan Allahû Tealâ’nın selâmıyla selâmlıyoruz: Es selâmu aleykum ve rahmetullâh ve berekâtuhu…

Bu sohbet konumuzu da kader ve kaza kavramına ayırdık. Tabii ki yine her zaman olduğu gibi Kur’ân-ı Kerim ışığı altında ve de Mehdi (A.S) önderliğinde konumuzu işleyeceğiz  inşaallah.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Kıyâmet günü hepimize rakamlı kitaplarımız (kitâben merkumen), yani hayat filmlerimiz üç boyutlu olarak gösterilecektir. Her davranışımızla, her olayla birlikte kazandığımız veya kaybettiğimiz dereceler de gösterilecektir.

 

Eğer bu filmlerde bizim derecat kaybımız varsa, onların kader olması mümkün değildir. Onlar kazadır; bizim kendi irademizle bizim kendi irademizle bilerek isteyerek vücuda getirdiğimiz olaylar…

 

İşte 14 asırdır yazılan kitaplar sebebiyle öylesine karmaşık bir ortam vücuda gelmiş ki; bütün kavramlar değerlerini yitirmişler, karmakarışık bir ortama, bir hercümercin içine girmişiz. Ve bu sebeple o yazılan kitaplarda kader ve kaza müessesesi birbirinin içine girmiş, farklı mefhumlarla karmakarışık bir hale getirilmiş.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Şimdi bu kader ve kaza anlatımını çok dikkatle inceleyin ve inceledikten sonra, sözlerimizi bitirdiğimizde kendinize bir sual sorun:

 “ Ben bu kaza ve kaderi anlamadım.”  diyebilecek misiniz?

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Allahû Tealâ, kaza ve kaderi öyle bir şekilde dizayn etmiş ki Kur’ân-ı Kerim’de, anlatmamız tamamlandığı zaman o yüzlerce yazarın yazdıkları yazıların nerelerinde yanlışlıklar olduğunu hemen anlayacaksınız.

 

İşte bunun anlaşılması için kaza ve kader ayırımını hadi gelin beraberce yapalım.

Önce bir parantez açıp kapatmak istiyoruz. Başımızdan geçen kısa bir olayı sizlerle paylaşmak istiyoruz: Makam ve mevkii çok önemli bir şahsiyeti ziyarete gidiyoruz bir tarihte; o zâtın sekreterinin odasına giriyoruz ve içerisi kalabalık… Tartışıyorlar, konu: kaza ve kader. Masanın üzerinde ciltlerle kitaplar… Falanca prof., filanca dîn adamı v.s. biz “ne oluyor” diye soruyoruz. “İşte canım, kaza ve kaderi bir türlü oturtamıyoruz, içinden bir türlü çıkamıyoruz.” dediklerinde iki cümleyle konuyu tatlıya bağlıyoruz ve gülüşmeler arkasından “Hay Allah razı olsun!” nidaları yükseliyor.

Evet, biz konumuza dönelim inşaallah:

 

Aziz kardeşlerimiz ,

“KADER NEDİR?” sualinin cevabı şu:

 

Başka bir irade bir olay vücuda getirecek, biz o olayın içinde yaşayacağız. Olay bize bir tesir icra edecek ama bu olayı başka bir irade vücuda getirmiş. Tesiri biz aldığımız halde, olayın vücuda gelmesinde bizim bir dahlimiz yok. Bizim irademizin bir rolü yok. İşte bunun adı KADERdir.

 

Bir olayı biz vücuda getirmişiz, kendi irademizle vücuda getirmişiz, bunun adı da KAZAdır.

 

İşte kaza ve kader bu açıdan kesin bir hüviyetle birbirinden ayrılırlar. Ve konunun en önemli, en önemli, en önemli yönü şurasıdır ki, Kader sebebiyle hiç kimse derecat kaybedemez.

Peki, biz insanlar nasıl cehenneme gireriz?

Bir tek şartla cehenneme gireriz.

Kaybettiğimiz dereceler, kazandığımız derecelerden fazla olduğu taktirde.

Öyleyse, ne ifade ediyor sözlerimiz?

Kader sebebiyle hiç kimsenin derecat kaybetmesi mümkün değildir.

Kader sebebiyle hiç kimse derecat kaybetmiyorsa ve bizi cehenneme götürecek olan şey kaybettiğimiz derecelerin kazandığımız derecelerden fazla olması ise, o zaman kaderin hiç kimseyi cehenneme götürmesi mümkün değildir.

 

Meseleye Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’e koyduğu açıdan baktığımız zaman, o kader hücrelerine konulan bütün olayların dizaynında, bizi cehenneme götürecek olan unsurların, derecat kayıplarının var olduğunu göreceksiniz.

 

Onlar varolduğuna göre, “kader hücreleri” adını verdiğimiz o sistem, aslında tamamen kaderden ibaret bir sistem olamaz.

Çünkü kaderde hiç kimse derecat kaybetmez.

 

Öyleyse “Allahû Tealâ geleceğimizi dilediği gibi yapmış, o kader hücrelerinin içine oturtmuş, biz de onların hepsini yapmak mecburiyetindeyiz.” diye bir düşünce külliyen yanlıştır.

 

Peki, doğrusu nedir?

Doğrusu, kıyâmeti düşünün. Kıyâmet günü herkesin yapacağı fiiller tamamlanmıştır, bitmiştir. Herkes kendi iradesiyle derecat kaybetmiş veya kazanmış ve olaylar dizisi tamamlanmıştır, kişinin hayatı bitmiştir.

Artık o kader hücrelerinde bir değişiklik yapmak, kader filminde bir değişiklik yapmak mümkün değildir; çünkü zaman geçmiş ve de bitmiştir.

 

İşte Allahû Tealâ’nın o bitmiş zamandan itibaren zamanı geriye göndermesi söz konusu ya, o zamanı geriye gönderirken, hayat filmlerini de beraber gönderiyor. Ve hayat filmleri zamanın başlangıcına kadar gidip kader hücrelerine yerleşiyor; ikiye ayrılarak:  Cennete gideceklerinki, yukarıda “illiyyin”de, cehenneme gideceklerinki ise aşağıda “siccîyn”de.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Olayı yerli yerine oturttuğumuz zaman, gördüğümüz nedir?

Gördüğümüz, son derece açık bir vaziyeti sergiliyor.

Bütün insanların “kader hücreleri” dediğimiz o hücrelerinde kaybettikleri dereceler de var.

Manası, kaybettikleri dereceler var olduğuna göre, bunların kader olması mümkün değildir.

Öyleyse, Allahû Tealâ düzenlememiş onları.

Geleceğe dönük olarak Allahû Tealâ onları düzenlememiştir. Böyle bir düşünce külliyen yanlıştır. “Madem ki Allahû Tealâ o kader hücrelerini düzenlemiş, oraya koymuş, ben de mutlaka onları yapacağım. Öyleyse ben o kaybettiğim dereceler sebebiyle cehenneme gideceksem, demek ki; Allahû Tealâ beni cehenneme mahkûm etmiş.”

 

Aziz kardeşlerimiz ,

Böyle bir şey olmaz, bu bir saçmalıktır.

Allahû Tealâ’nın böyle bir şey yapması hiçbir zaman söz konusu değildir. İki sebepten dolayı söz konusu değildir.

1- Allahû Tealâ, “El Adl” esmasının sahibidir. Adaletin dışında bir şey yapması mümkün değildir.

2- Allahû Tealâ, “El Hakk” esmasının sahibidir. Hiç kimseye hiçbir şekilde en ufak bir haksızlık yapması mümkün değildir.

 

Hak etmemiş bir insan, kendi iradesiyle yaptığı fiiller dolayısıyla derecat kaybedip de, kaybettiği dereceler kazandığı dereceleri aşmamış bir insan asla Allahû Tealâ tarafından cehenneme gönderilmez.

İşte bunları tamamladığımız zaman, bunların kader ve kaza müessesesinin bütününü husûle getirdiğini görüyoruz.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

İki çeşit olay vardır:

1- Başkasının iradesiyle vücuda gelen, bize tesir eden olaylar. Bunların adı kader. Kader sebebiyle derecat kaybetmemiz mümkün değildir. İster kader bize bir fayda sağlasın, ister zarar versin; her iki halde de derecat kaybetmemiz mümkün değildir.

2- Kaza; kendi irademizle vücuda getirdiğimiz olaylar. İşte burada derecat kaybedebiliriz, derecat kazanabiliriz de. Her işlediğimiz güzel amel (amilussâlihât) bize derecat kazandırır. Her işlediğimiz seyyiat da bize derecat kaybettirir.

 

Bizim cehenneme gitmemize kendi irademizle, işlediğimiz olaylar sebebiyle kaybettiğimiz dereceler sebebiyet verir.

 

Öyleyse “kaza” dediğimiz zaman, bizim kendi irademizle bilerek, isteyerek vücuda getirdiğimiz olaylar dizisi söz konusudur.

Peki, Allahû Tealâ Kamer Suresi’nde ne buyuruyor:

 

54/KAMER-49: İnnâ kulle şey’in halaknâhu bi kader(kaderin).

Hiç şüphesiz Biz, her şeyi kader ile yarattık.

 

Aziz kardeşlerimiz ,

Başlangıçta verdiğimiz kader ve kaza kavramları, bizim dışımızda bir başka irade var olduğu taktirde geçerlidir. Kaderin oluşabilmesi için mutlaka bir başka irade devrededir. Bu tam kader halidir.

 

Bir de niyet ve nasibi oluşturan ikinci bir kader müessesesi vardır. Orada ikinci kişi yok. Sadece bir tek kişi var. O kişinin niyeti var, o kişinin bir de nasibi var.

Eğer kişinin niyetiyle Allah’ın o kişi için tayin ettiği sonuç aynı ise, niyetin sahibi “nasib”e ulaşır.

Niyeti ve nasibi aynıdır.

 

Eğer kişi niyet ettiği şeye lâyık değilse, ulaşamaz; niyet ve nasip birbirine ters düşer.

Öyleyse, böyle bir dizaynda insanlar için söz konusu olan şey, Allahû Tealâ’nın ortaya koyduğu hakikatler camiasından geçer.

 

İşte bu hedefe ulaşmak için kararlı bir çok insan düşünün. Hepsi aynı şeye niyet etmiş. Mesela sınıfını geçmeye çalışan çocuklar. Ya da müfettişlik imtihanına giren müfettiş namzetleri. Üniversite imtihanına giren üniversiteye girecek olanlar. Hepsinin niyetleri aynı; sınıfı geçmek veya üniversite imtihanını kazanmak veya müfettişlik imtihanını kazanmak. Şimdi, dikkat edin olaya. Bir kısmı kazanıyor, bir kısmı kazanamıyor ama hepsi de aynı şeye niyet etmişti.

 

Öyleyse, kazanamayanlara dikkatle bakın. Burada iki sebep olabilir:

 

1-                      Dışarıdan bir engelleme, dışarıdan yapılan bir müdahale yoktur. O zaman kişi niyet etmiştir, gayret etmiştir ama müktesebatı o hedefe ermesine müsait değildir, yeterli değildir, kişi hedefine ulaşamamıştır. Niyeti nasibine ulaşamamıştır.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Allahû Tealâ’nın bir liyakat ve ihsan kanunu vardır.      

Neye lâyıksanız ona sahip olursunuz.

İşte bu liyakat ve ihsan kanununa dikkatle bakın. Bunun arkasında kişinin iştiyâki vardır. Eğer siz bir hizmeti (Allah yolundaki bir hizmeti) başkalarından daha büyük bir gayretle yerine getirmenin talebinde iseniz, iç dünyanızda bu varsa, siz iştiyak sahibisiniz, başkalarından farklısınız.

 

Kimdir başkaları?

Allah yolunda yaptıkları her hizmeti bir angarya gibi görürler. Onların menfaatleri vardır. Ya para kazanmak amacıyla bu işi yaparlar, ya da başka bir niyetleri vardır ama mutlaka arkasında bir menfaatleri vardır. O menfaat olmadığı taktirde onlar çalışmak istemezler. O iş onlara bir yük olarak görünür, bir angaryadır.

Bu insanlar başkalarına hiçbir şey ödemeyen, hep başkalarından bir şeyler almayı düşünen zavallılardır.

 

Aslında mutluluklarının başkalarına bir şeyler vermekten geçtiğini belki hayatları boyunca hiç anlamayacaklardır.

Bütün gayretleri “Rabbenâ, hep bana” dır; hep bir talep peşindedirler. Hep onlar Allah’tan bir şeyler isterler, isterler, isterler. Maddî nimetlerdir istedikleri. Bunun bedelini ödemek konusunda asla bir talep sahibi değillerdir.

Allah yolunda bir iş yapmak gerektiği zaman, en tembel davranan onlardır. Her şeyi bahane ederler, işleri vardır, hastadırlar v.s, v.s….

O insanlar Allah yolunda hizmetten  kaçanlardır.

İşte onlar iştiyak sahipleri olamazlar.

 

Ne zaman iştiyak sahibiyseniz, bilin ki, ilk adımı attınız. Çünkü, iştiyak liyakati artıran yegâne faktördür. İştiyakiniz varsa Allah yolunda hizmet vermek istiyorsanız (karşılıksız!) içinizden bu geliyorsa, bunu talep ediyor ve mutlaka gerçekleştirmek istiyorsanız, hiçbir engel tanımazsınız.  O iş size bir angarya olmak şöyle dursun, Allah yolunda o hizmeti yapmaktan sonsuz bir zevk alırsınız ve başkaları size emretmese de “o işi yapın” diye, siz onu yapmak için dehşetli bir talebin sahibi olursunuz.

O taleptir ki, sizi yüceltir.

İşte böyle bir talebiniz yoksa, Allah’ın yolunda yapılan bütün hizmetler size bir angarya gibi görünür. Ve onları yapmaktan hep kaçarsınız. Sebepler icat edersiniz. Bu, liyakatinizin eksik olduğunu gösterir.

Ne olur peki, eksik liyakat varsa?

Mükâfat da eksiktir.

 

Allah’ın liyâkat ve ihsan kanunu, sadece lâyık olduğunuz mükâfatı almanıza imkân verir. Siz Allah yolundaki bir hizmeti zorla veriyorsanız, onun karşılığında Allahû Tealâ’nın sizlere bir mükâfat vermesini de boşuna beklemeyin. Böyle bir şey hiçbir zaman gerçekleşmez.

 

Mükâfatı alanlar, karşılıksız olarak Allah yolunda her şeylerini sarf edenlerdir. Siz Allah yolunda sarf etmek yerine, o hizmetin karşılığında daha çok, verdiğiniz hizmetten daha çok bir şeyler bekliyorsanız, Allah’ı sömürmek mi istiyorsunuz? Arkasında hep yaya kalacağınızı bilmiyor musunuz? Siz Allah yolunda veren el olmadıkça, talep eden el oldukça (maddî nimetler talep eden el oldukça) hep kaybedenlerden olursunuz.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Sözlerimizi ait olduğu yere oturtun.

Çünkü  o sözler sizler için hayatî önem taşırlar.

 

İşte, böyle bir dizaynda o kişi, (ikinci bir kişi olmaksızın, tek başına bir niyetin sahibi olan kişi) o niyetine ulaşamamışsa, onu o hedefine ulaştıracak olan liyakatinde eksiklik olduğu için ulaşamamıştır. Sadece lâyık olduğunu alabileceği için o insan başarılı olamaz.

Öğretmenlerin devreye girmediğini, bu kişiye bir haksızlık yapılmadığını düşünüyoruz. 

Böyle bir statüde sadece kendisi var, o kişinin niyeti var ve sonuç var: Nasip. Eğer o kişinin nasibi talep ettiği yere ulaşamamak olmuşsa, o kişi o talebinde sonuca ulaşamamış ve kaybetmiştir. Niyetiyle nasibi birbirine eşit değildir.

 

2-  Şimdi ikinci alternatifi ele alalım:

Bir tane öğretmen var. Ama bu talebe kızıyor. Onun kâğıdını alıyor bakıyor, herkese hakkâniyetle not verdiği halde o talebeye gelince onun notunda kısıntı yapıyor. Ve çocuğun sınıfta kalmasına sebebiyet veriyor. Bu, niyet ve nasip meselesi değildir, bu tam bir kaderdir. Burada ikinci bir irade devreye girdi. İkinci irade, birincinin hayatını etkiledi.

 

Oluyor mu? Her devirde olduğu gibi bu devrede de üniversitelere başörtülü kardeşlerimizi almıyorlar, onların istikballeriyle oynuyorlar. Onları üniversiteye almadıkları için, hepsi sınıfta kalmak mecburiyetindeler.

Ne oldu?

Kader girdi devreye.

Kaderi etkileyen bu insanlar, etkiledikleri kaderin cezasını Allah’a ödemekle mükelleftirler.

 

Öyleyse, burada kişinin niyetiyle nasibi arasındaki farklılığı oluşturan, fizikî kaderin devreye girmesidir. (Başka bir iradenin daha devreye girmesidir)

 

Aziz kardeşlerimiz ,

Kaza ve kader müessesesinde iki ayrı alternatif geçerlidir.

 

Tam kaderde, (mutlak kaderde) mutlaka iki tane irade vardır:

1- Olayı vücuda getiren irade.

2- Olayın tesir ettiği, fakat kendi iradesinin devreye girmediği ikinci bir kişi.

 

İşte o ikinci kişi olayı yaşıyor, olay ona tesir ediyor ama, kendi iradesinin bir dahli yok.

Niyet ve nasip kavramında ise, iki kişi yok; sadece bir tek kişi var. Kişinin niyeti var. Niyetine ulaşmak için bir gayretin sahibi ama ulaşamıyor.

Çünkü, liyakati o istediği hedefe ulaşması için yeterli seviyeyi kazanamamış ve kişi lâyık olmadığı için, hedef ittihaz ettiği yere ulaşamıyor.

Allahû Tealâ herkese dünya üzerinde indirdiği mukaddes kitaplarla -ki bunların sonuncusu Kur’ân-ı Kerim’dir- görevler yükler ve söylediği söze dikkat etmeniz istiyoruz.

Diyor ki:

“ Biz kimseye onun taşıyamayacağı yükü yüklemeyiz.”

 

Allahû Tealâ, ne demek istiyor?

Yani Allahû Tealâ bir geminin ambarını büyütecekse, bir geminin ambarına mevcut olan buğdayın iki katını yükleyecekse, o ambarı evvelâ genişletir. O geminin ambarını iki kat buğdayı taşıyabilecek hale getirir. Bir başka misal daha verelim: Kişinin havaalanının pisti beş yüz metre ise, o alana daha büyük uçakların inmesi için ilk önce pistin uzunluğunu artırır ve ondan sonra büyük uçakları indirir. Burada verilen misaller kişinin akıl ambarı, akıl havaalanıdır.

 

İşte, Allahû Tealâ’nın sizlere verdiği görevleri yapmakta sıkıntı çektiğiniz yerde hiç korkmayın, Allahû Tealâ mutlaka size onu başarabileceğiniz bir gücü verecek  ve o zaman o sonucu sizden isteyecektir.

 

Öyleyse, Allahû Tealâ ihmal etmez, imhal eder. Yani erteler ama unutmaz. Sizler O’ndan talepte bulunun. Ulaşmanız mümkün olmayan talepte bulunun, hiç korkmayın. Eğer gerçekten kalbinizle Allahû Tealâ’dan istemişseniz, Allahû Tealâ:

 

1- kalbinizdeki bu talebi görür.

2- kalbinizdeki bu talebi işitir.

3- kalbinizdeki bu talebi bilir.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Hal böyleyse kimse Allahû Tealâ’yı aldatamaz ve Allahû Tealâ, o kişinin kalbinde gerçekten böyle bir talep varsa mutlaka o kişinin talebini gerçekleştirecektir.

Zamanı mı?

Zamanı, Kendisi tayin eder.

Sizler yalnız o talebe ulaşmak için Allah’tan isteyin ve size verilen her şeyi o talebe ulaşmak istikâmetinde kullanmaya kararlı olun.

 

Allahû Tealâ size sıhhat vermiş, bir iş yapabilme yetkisi vermiş ve demiş ki, “ Şimdi Bana bu işi yap!” Siz de demişsiniz ki, “Benim işim var.” Siz demişsiniz ki, “Ben hastayım.” Siz demişsiniz ki, “ Bu işe ayıracak vaktim yok.” İşte bunların hepsi, sizin uydurduğunuz bahanelerdir. “ Bahaneye değil, baha’ya sımsıkı sarılın.”

 

Allahû Tealâ size, siz o işi yapamayacak yetenekte olsaydınız, öyle bir işi asla vermeyecekti.

 

Öyleyse, şunu unutmayın:

HER ZAMAN ALLAH’A BORÇLUSUNUZ !...

 

Ve hep içinizden bir şey sizi ömrünüz boyunca yiyecektir, kemirecektir. “Neden, neden Allahû Tealâ’nın talebini yerine getirmedim, neden zamanında getirmedim, neden O’na lâyık olamadım?”

 

O Allah ki, sizin için bütün güzellikleri sizlere vermeye, kâinatı önünüze sermeye hazırdır. Yeter ki, sizler istekli olun ve sizlere verilen imkânları O’nun için harcamayı usûl haline getirin.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Etrafınıza dikkatle bakın. Etrafınızda Allah’a teslim olanlar var.

Onlar ne yapıyorlar?

Neden onlar sizler gibi davranmıyorlar, neden onlar mazeret beyan etmiyorlar. “Benim işim var, ben hastayım.” diye?

Çünkü, onlar Allah’a kendilerini adamış olan insanlar.

 

Öyleyse, kendinize dikkatle bakın. İbretle bakın. Nerelerde ne eksiklikler olduğunu, köprülerin altından geçen suların sizlerden neleri götürdüğünü yerli yerine oturtmaya çalışın. Allah’ın güzelliklerine sizler kapılarınızı  kapadığınız sürece, o güzellikler o kapılardan geçip sizin içinize giremez.

 

Giremezse ne olur?   

Liyakâtiniz eksik olur.

Liyakâtiniz eksik olunca ne olur?

Mükâfatınız eksik olur.

 

Allahû Tealâ sizlere, onlara verdiği iç rahatlığını, onlara verdiği iç huzurunu hiçbir zaman vermeyecektir. Sizler kendi huzurunuzu yok eden bir hüviyettesiniz.

 

Öyleyse, bu niyet ve nasip unsuruna dikkatle bakın ki, nasibinizi siz elde etmek için gerekli liyakatin sahibi değilseniz, ama ona ulaşma konusunda azim ve karar sahibi iseniz, onu Allah’tan isterseniz eğer, Allahû Tealâ onu içinizde gördüğü, işittiği ve bildiği andan itibaren sizlere mutlaka yardım elini uzatacaktır. Nasibinizle niyetiniz mutlaka eşit olacaktır, aynı paralele gelecektir. Ama sizler onun için ödemeniz lâzım gelen bedeli ödemiyorsanız, o gayretin ve kararlılığın sahibi değilseniz, hiçbir zaman niyetiniz ve nasibiniz eşit olamaz.

Ne demek istediğimizi yaşadıkça anlayacaksınız !...

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Şu dünya üzerindeki bütün güzellikler insan için yaratılmıştır. Onlara dikkatle bakın; ama lâyık olmadığınız için onların zevkini yaşayamazsınız. Neden birçok insan için (mesela mürşidler için) her zaman, hangi şartlar içinde olunursa olunsun, her şey çok güzeldir?

 

Çünkü, onlar her şeyin (Allahû Tealâ’nın kendilerine gösterdiği) güzelliklerini görmek imkânının sahipleridir de ondan. Nefslerinin iç dünyasındaki  o şeytanın telkini altında gelişen olaylar onlar için geçerli değildir. Bu sebeple onlar bütün olayların arkasındaki güzellikleri sadece görmezler, aynı zamanda da yaşarlar.

 

Öyleyse, Allah’a lâyık olmanın bir tek yolu vardır: Sizin zannettiğiniz her şeyin Allah’ın olduğu bileceksiniz ve onları Allah yolunda sarf ettikçe mutluluğu yaşayacaksınız.

“Onları ben haksız yere mi kazandım? Hayır, helâl olarak kazandım, öyleyse onlar benim.”

Böyle diyorsanız, onlar sizin tabii. Alın, böylece onları nefsiniz istikametinde kullanın. Mutlu mu olacağınızı zannediyorsunuz?

 

HER ZAMAN VEREN EL, ALAN ELDEN ÜSTÜNDÜR, MUKADDESTİR.

Ve Allah yolunda sarf etmeyi öğrenmedikçe mutluluğu yaşayamazsınız.

Sizler için şu andaki düşünce yapınıza çok uygun bir sonuç daha söylemek istiyoruz:

SİZLER ELİNİZDEKİNİ ALLAH YOLUNDA SARF ETTİKÇE O’NUN SİZE SARF ETTİĞİNİZDEN ÇOK DAHA FAZLASINI VERDİĞİNİ GÖRECEKSİNİZ.

O zaman şaşıracaksınız, bu iş nasıl oluyor diye?       

Gelenin haddi hesabı olmayacak. Hepinizin o günlere ulaşmasını dileriz ki, söylediklerimizin ne kadar gerçek olduğunu yaşayabilesiniz. İşte dizaynı yerli yerine oturttuğumuz zaman, nasibin ve niyetin neden farklı tezahür ettiğine ulaşıyoruz.

Eğer niyet ettiğiniz şeye (Allah’ın ölçülerine göre) lâyık değilseniz, o nasibe ulaşamazsınız. Nasibiniz ve niyetiniz hep ters düşer, bir türlü niyet ettiğiniz yere ulaşamazsınız.

Allahû Tealâ sizin oraya ulaşmamanızı istediği için değil, lâyık olmadığınız için. Liyakatiniz, ona müsait olmadığı için.

 

İşte Allahû Tealâ’nın sözleri: Dikkat edin bu bir sohbet yazısı, sizler bunu okuyacaksınız. Yazıyı okuyanlara sesleniyoruz; okuduğunuz zaman şunu düşünün. Bu sözler sizleri rahatsız mı ediyor? O zaman kendinizin nerede olduğunuzu, ait olduğunuz yeri düşünün. Rahatsızlığı hissediyorsanız, Allah için sizlere düşeni yapmadığınız kesinlik kazanıyordur. Öyleyse, nasibinizin niyetinize paralel olmasını istiyorsanız, Allah yolunda size ait olan hizmetleri yapmak mecburiyetinde olduğunuzu düşünün. Şeytan her gayretiniz için sizi engellemeye çalışır. Hele bu gayretiniz Allah yolunda hizmet vermek istikametinde ise! Şeytan bütün gücüyle sizi huzursuz kılmaya çalışır. İşte ne zaman fırsatını bulursa o zaman oradan yaklaşıp sizi alaşağı etmek isteyecektir.

 

Biliyor musunuz? Şeytanın en yakın arkadaşı kişinin kendi nefsidir.

 

Nefsinizin âfetleri, şeytanın sığınaklarıdır. Ve herkes doğduğu andan itibaren nefsinin yalnız afetlerden oluşan bir statüsü içinde doğar.  O kişinin nefsinin kalbi sadece karanlıklarla örtülüdür, sadece nefsinin âfetleriyle örtülüdür. O âfetlerde şeytanla işbirliği halinde devamlı sizi huzursuz etmeye çalışır.

 

İşte böyle bir dizaynda nefsinizin hakimiyeti altında Allah’ın sizlere verdiği nimetleri Allah yolunda kullanmak yerine kullanmamayı tercih edersiniz. Ve arkasından da hep suçu başkasına yüklersiniz; çünkü nefsiniz bir suçlu arıyor. Biliniz ki, o suçlu nefsinizden başkası değil. Nefsiniz bu dünyadaki (kâinattaki) en büyük düşmanınızdır.

 

Allah’a lâyık olmak mı istiyorsunuz?

Sizin zannettiğiniz her şeyin aslında sizin olmadığını, O’nun olduğunu bilmeniz gerekiyor ve onları Allah yolunda sarf ettikçe mutluluğu yaşayabilirsiniz.

 

Bir gün niyetinizle nasibinizin aynı olduğunu göreceksiniz;  tabii ki, bu söylediğimiz esasları, riayetle yerine getirdiğiniz taktirde.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Gördük ki, iki nevi kader var.

Birisi, mutlak kader. Mutlaka ikinci bir irade devrede.

Ötekisi, niyet ve nasip kaderi.   

Böyle bir müessesede ikinci insan yok. Sadece bir tek kişi var. İşte böyle bir insan, bir tek kişi olduğu için, bu insan derecat kaybedebilir de, kazanabilir de.

Niyet ve nasip müessesesinde bir tek kişi olduğu için o kişinin derecat kaybetmesi de, kazanması da söz konusudur; çünkü başarısı da kaybetmesi de sadece kendi liyakatinin sonucudur. Fakat, mutlak kader müessesesi kişinin derecat kaybetmesine hiçbir zaman bir saha bırakmaz.

 

Öyleyse, sözlerimizin başına dönelim: İnsanların , “Benim kader hücrelerim siccîynde ve ben o kader hücrelerinde olan o olayların dışında bir şey yapabilir miyim? Yapamam. Öyleyse, Allahû Tealâ beni niye cehenneme atıyor.” tarzındaki suale böyle cevap vereceksiniz.

 

Madde 1- Allahû Tealâ o kader hücrelerini önceden hazırlayıp da, kader hücrelerine uygun hareketinizi sağlamak için onları koymamış, sizi esareti altına almamış. Mutlaka onları yapmak mecburiyetindesiniz, demiyor. Onlar siz o olayları yapmadan evvel oraya konmuş olaylar değil. Tam aksine, sizler o olayların hepsini tamamladıktan sonra gelecekten alınıp geçmişe götürülen kader hücreleri. Orada sizlere derecat kaybettiren ne görecekseniz, onları bilerek, isteyerek sizler kendi iradelerinizle yapmış olacaksınız.

Allah öyle istediği için değil.

Ve kaybettiğiniz dereceler, kazandığınız derecelerden fazlaysa, onun bedeli cehenneme gitmektir, cehenneme gitmekle mükellefsiniz. Sakın bunun suçlusunu Allah olarak görmeyin. Zaten bu Kur’ân hükümlerine göre mümkün değildir.

Neden değildir?

Çünkü, Allah’ın kader adlı müessesesi kimseye derecat kaybettirmez. Bütün cehenneme gidenlerde kaybettikleri dereceler yüzünden giderler.

 

Öyleyse, eğer siz cehenneme gidecekseniz ve bunun sebebi kaybettiğiniz dereceler ise, kaybettiğiniz sadece sizin kendi iradenizle yaptığınız olaylara aittir.

Eğer Allahû Tealâ gerçekten o kader hücrelerini oraya sizin gelecekte ne yapacağınızı tayin etmek üzere koysaydı, o zaman Allah sizin kaderinizi oraya koymuş olacaktı. Ve kader sebebiyle derecat kaybetmeniz mümkün olmadığına göre, o olayların hiçbirisinde kaybettiğiniz dereceler olmayacaktı, hepiniz cennete girecektiniz. Ama öyle olmuyor. Orada kaybettiğiniz dereceler de var.

 

Öyleyse, bu kaybettiğiniz dereceler var ya, o kesin olarak ispat ediyor ki; Allahû Tealâ, kader hücrelerini oraya sizler onları vücuda getirmeden evvel koymuş olamaz. Kendi iradenizle, gelecek zaman parçaları içinde vücuda getireceğiniz olaylar siz onları öyle yapmak istediğiniz için öyle gerçekleşecektir. Ve derecat kaybedecekseniz Allah’ın kaderi sebebiyle değil, sizin iradenizle oluşturacağınız kaza sebebiyle gerçekleşecektir.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Bu incelikleri ait oldukları yerlere oturttuğunuz zaman göreceksiniz ki, kader hücrelerindeki (adına kader hücreleri diyoruz; kader de içinde olduğu için) o kader denilen müesseseler sayılıdır.

 

Doğumunuz bir kaderdir.

Çünkü, sizin iradenizin doğumunuzda hiçbir rolü yoktur.

 

Evlenmeniz bir kaderdir.

Çünkü, sizin iradeniz tek başına evlenmenize sebebiyet veremez. Karşı taraf var, onun da reyinin size paralel olması lâzım. Yetmez, sizin aileniz var, onların da reyinin aynı paralelde olması lâzım. Yetmez, karşı tarafın ailesi var. Onların da reyinin aynı istikamette olması lâzım. Yetmez, Allah’ın reyi var. O’nun da uygun görmesi şartıyla gerçekleşir her şey.

Öyleyse, evlenme müessesesi de bir kaderdir.

 

Hastalık, bir kaderdir. Ölüm, bir kaderdir. İnsanlar var, intihar etmek istiyor. Atıyor kendini bilmem kaç yüz metre yukarıdan, düşüyor denize, ama ölmüyor. Öyleyse, ölüme dikkatle bakın.

Uhud Savaşı’ndan sonra münafıkların söylediği şu: “Eğer kardeşlerimiz Uhud Savaşı’na gitmeselerdi, ölmeyeceklerdi.”

Allahû Tealâ cevap veriyor:

“Hayır, öyle değil. Onlar, evlerinden sürüklene sürüklene öldükleri yere götürülüp orada ve o anda öleceklerdi.” diyor.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Ecel ne bir dakika ileri alınır, ne bir dakika geriye gider. Zaman ve mekân koordinatları önceden tayin edilmiştir. Ölüm bir kaderdir. Sizin iradenizin kesinlikle dışında cereyan eder. Siz ölmeyi dileseniz bile ölemezsiniz; Allahû Tealâ size ölüm müsaadesi vermedikçe, siz ecelin zaman ve mekân koordinatlarındaki o noktasına ulaşmadıkça. Öyleyse ölüm bir kaderdir.

 

Bir irade ve onun vücuda getirdiği olaylar dizisi KAZA;

İki irade ikinci iradenin birinci iradeye tesiri. Birinci irade üzerinde bir tesir oluşması ama olayın vücuda gelmesinde onun iradesinin hiçbir rolü olmaması KADER.

 

Ne zaman kendi iradenizle bir olayı vücuda getiriyorsanız KAZA.

 

Öyleyse, muhtevayı ait olduğu yere oturttuğunuz zaman, Kur’ân-ı  Kerim mefhumlarında kaderin ve kazanın ne olduğunu, nasıl gerçekleştiğini bütün dîn adamlarına öğretebilirsiniz.

 

Aziz kardeşlerimiz;

Çok isterim onların anlattığı bir kader ve kaza izahatını dinlemenizi. Kavramların ne kadar birbirinin içine karıştığı, ne kadar anlaşılmaz olduğu, ne kadar işin içinden çıkılmaz hale geldiği o zaman anlaşılacaktır.

 

İnşaallah bir gün onların birinden, şu her şeyi bildiğini iddia eden insanlardan kader ve kazayı dinlemeniz nasip olur. Gelin kendiniz bir deneyin ve görün. Şaşıracaksınız!...

 

Yunus Emre Hz. ne diyor:

 

İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendin bilmezsin

Bu nice okumaktır.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Kader ve kaza konusunda izah edilmesi lâzım gelen bir husus daha var:

Bir kişi bir başkasının hayatına son vermek istiyor. Tabancasını çekmiş, kişiye kurşunları sıkıyor; 5-6 tane kurşun. Kurşunlar o kişiye ulaşıyor ama kişi ölmüyor. Burada demek ki, ölüm bir kaderdir. Bir iradenin başka bir iradeyi yok sayarak onun üzerine hücum etmesi, taammüd ederek, bilerek, isteyerek o kişiyi öldürmeyi dilemesi gene ölümle noktalanmayabilir. O kişi ölmediyse, bu onun kaderinde ölümün mevcut olmadığını gösterir, o anda. Zamanın o parçasında ve mekânın o parçasında, o noktasında o kişinin kaderinde ölüm yok.

 

Öyleyse, diğerinin tabancayla değil, topla gelse bile onu öldürmesi mümkün değildir.

Ama eğer bu kişi kurşunu sıktığı zaman, kurşunu sıktığı kişi ölürse ne olur?

Eğer o kişi tabancayla onu öldürmeseydi başka bir sebepten o kişi orada mutlaka aynı anda ölmüş olacaktı.

İşte kurşunu sıkan kişi için olay bir kazadır.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Kaza dediğimiz otomobil kazası değil, kişinin iradesiyle gerçekleşen bir olaydır. O kişi öldürmeyi kafasına koymuştur. Taammüden onu öldürmek üzere harekete geçmiştir, kurşunları üzerine boşaltmıştır ve öldürmüştür. Ölen kişi için bu bir kaderdir.

İşte ne zaman ölüm tayin edilmişse o ölümün iki ayrı cephesi kesinlik kazanır. Koordinatlar bellidir.

 

1-                     Zaman koordinatı. Bilmem hangi senenin, bilmem hangi ayının, bilmem hangi gününün, bilmem hangi saatinin on yedinci dakikasında o kişi ölecektir.

2-                     Mekân koordinatı. Mekân koordinatı da bellidir. Belli bir ülkenin, bir şehrinin, bir köyünün bir sokağında çeşmenin yanında o kişi ölecektir.

 

Bu zaman ve mekân koordinatları birlikteliği sağlar. Ve ikisinin bileşke noktasında ölüm olayı vücuda gelir.

 

Diyelim ki, o kişiyi bıçakla öldürdüler. Şimdi yeni bir faraziye koyalım ortaya. Bu olmasaydı, o kişiyi o kişiler bıçakla öldürmeseydi, o kişi yine orada aynı yerde ve aynı dakikada ölecekti. Bir atın ona attığı çifte ile ölecekti. Bir arabanın kendisini çiğnemesiyle ölecekti. Su içerken bir damla sudan boğularak ölecekti. Onun kaderi orada, o noktada ve zamanın o noktasında ölmek.

Zaman ve mekân koordinatları belli bir noktada birleşen bir olaydan bahsediyoruz: KADER.  

 

Bu anlattıklarımızdan sonra ölümden korkar mısınız?

Diyelim ki, sizi öldürmek isteyenler var, başardılar. Başaramasalardı da, aynı anda zaten ölecektiniz. Onların sizi öldürmeyi başardığı an, zaten ölecektiniz. Onlar bunu başaramasaydı da ölecektiniz. O zaman bu hakikati bir defa kafanıza koyun. Yerli yerine bir yerleştirin. Ondan sonra ölümden korkar mısınız? Tekrar ediyoruz: Bir takım kişilerin sizi öldürmek istediğini düşünelim. Zamanın belli bir noktasında, belli bir zamanda bunu başardılar.

Şimdi de aksini düşünelim. Başaramasalardı ne olacaktı? Siz aynı yerde ve aynı dakikada ama başka bir sebepten yine ölecektiniz.

Öyleyse, ölümünüz başkalarının elinde mi? Hayır.

O’NUN elinde !...

 

Vaktiyle Gavz Hazretlerine bir paşa geliyor ve diyor ki;

-  Sen şeyh misin?

O da elini göklere doğru kaldırarak cevap veriyor:

      -    Öyle söylüyor.

Sonra o paşa, O’nun müridleri arasına girdi. Kader müessesesine dikkatle bakın. Onu lâyık olduğu vech ile yerine oturtursanız hiçbir şeyden korkmazsınız. Vız gelir size insanların silahları, tüfekleri, topları. Çünkü kaderi biliyorsunuz.

 

Bu söylediğimiz şeyi yerli yerine oturttuğunuz zaman, korku müessesesinin (ölüm korkusunun) sizden uzaklaştığını göreceksiniz. Tabii inanabilirseniz.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Bir gün O’na yakın olacaksınız. O zaman inanacaksınız. Size bir çok olaylar yaşatacak. Îmânınız Allah’ın bütün söylediklerinde kesinlik kazanacaktır. O zaman emin olacaksınız ve bütün güzelliklerin sizin için olduğunu yaşayacaksınız.

 

Öyleyse, olayları yerli yerine yerleştirelim. Bir kişi başkasını öldürmek istiyor. Öldürmeyi gerçekleştirdiği an, öldüren adam için bu olay bir kader değildir; bir kazadır. Bilerek, isteyerek başka birini taammüden öldürmeyi dilemiş ve öldürmüştür. Onun Allahû Tealâ tarafından cezası vardır, o cezayı mutlaka çekecektir. Ölen içinse bu bir kaderdir. Hangi şekilde ölürse ölsün, orada, o dakikada, zamanın o noktasında mutlaka ölecekti.

 

Öyleyse, yukarıdaki ve aşağıdaki iki olaya dikkatle bakın.

Bir kişi elindeki tabancayı temizliyor. Temizlerken tabanca onun hiçbir iradî yapısı olmaksızın elinden yere düşüyor. Yere düşen tabancanın tetiği bir yere takılıyor, bir kurşun çıkıyor tabancadan. O sırada oradan geçmekte olan birinin kalbine isabet ediyor. Kişi ölüyor. Bu olay ölen için bir kaderdir, kesin. Çünkü adam ölmüştür. Peki, tabancanın sahibi için olay nedir? Kader midir, yoksa kaza mıdır? O da kaderdir. Çünkü, tabancasını temizlemekte olan adamın bu işte hiçbir dahli yoktur. O, yoldan geçen adamı öldürmeyi niyetine almamıştır. Öyle bir hedefi söz konusu değildir. O, tabancasını temizlemek istemektedir. Tabanca yere düşmüştür, ondan çıkan kurşun oradan geçmekte olan birine ulaşmıştır. O onun kaderidir. Zaman ve mekan koordinatları belli bir kader, o kişi için tahakkuk etmiştir. Ama iki olayda da tabanca sahibi var. Birisi bilerek, isteyerek tabancasındaki bütün kurşunları adamın üzerine boşaltıyor, adam ölüyor. İkincisinde elinden tabanca düşüyor, tetik bir yere takılıyor, çıkan kurşun yoldan geçmekte olan birinin kalbine isabet ediyor, onu öldürüyor. Böyle bir olayda tabancanın sahibi bir niyetin sahibi değil. Onu için ölüme sebebiyet vermek bu kişi için bir kaza değildir, kendi iradesiyle vücuda getirdiği bir olay değildir. Onun için de kaderdir.

 

İşte burada iki tane kaderin bir araya geldiğini görüyoruz. Ve kişinin kaderini yine kader tayin ediyor.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

İki farklı olayla karşı karşıyayız.

Demek ki, ne zaman kaza diyoruz?

Kişinin kendi iradesini bir hedefe yönelik olarak kullandığı zaman.

Peki, ölen kişi için ölmek kader midir? Evet.

Kendisinin üzerine bütün kurşunlar sıkıldığı halde ölmemek, yine kaderdir.

Çünkü, onun iradesiyle vücuda gelen bir olay değildir, bir başka irade onu öldürmeyi denemiştir, bütün imkanlarını kullanmıştır, tabancasındaki bütün kurşunları boşaltmıştır, ama kişi ölmemiştir. Ölmediğine göre, onu yaşatan yine Allahû Tealâ’nın kader adı verilen müessesesidir. Dikkat edin, o kişinin kurşunları yiyen kişinin ölmek veya ölmemek elinde değil. Onun yaşamasını temin eden şey de, ölmesini temin eden şey de, Allah’ın kader unsurudur.

 

Öyleyse, müesseseleri ait olduğu yere oturttuğumuz zaman, kaderle kazanın birbirinden ne kadar ayrıcalık gösterdiğini biliyoruz.

 

Bir kişi kendi kararını veriyor. Bu karar intihar etme kararı. Kendisini öldürecek. Kararlı. Tabancasına kurşunu koyuyor kafasına dayıyor ve tetiği çekiyor. Öldü.

 

Kendi iradesiyle bunu yapan adam ölmeyebilirdi. Ölmemesi de kader olacaktı, ölmesi de kader olacaktı. Kişi kendi iradesiyle ölmeye karar verdi, buna gayret de etti ama Allahû Tealâ’nın o kişinin hayatı için biçtiği devre tamamlanmamış. Kişi ölmedi. Öyleyse, kişinin sıktığı kurşun nedir? Kazadır. Kendi iradesiyle kendi hayatına son vermek üzere harekete geçmiştir. Ama ölmesi veya ölmemesi; ikisi de kaza değildir. İkisi de kaderdir. Hayatta da kalabilir kişi, ölebilir de.

 

Eğer kişi kendi iradesiyle kendi hayatına son vermek için sıktığı kurşunla ölmüşse, sıktığı kurşun anına kadar kazayı yaşar. Ölmediği taktirde yine kurşunu sıktığı ana kadar yaptığı şey kazadır. Ama ölmemesi kaza değildir, kaderdir.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Hep iradî yapıyı araştıracağız.   

İradî yapı neyi gerektiriyor?

Kişi ne istiyor?

O iradî yapının sonunda ulaştığı sonuç ne?

İşte burada kişinin talebiyle sonuç birbirinden farklı olsa da, olmasa da birincisi kazadır, ama ikincisi kaza değil, kaderdir.

 

Şimdi beraberce meselenin başka bir yönüne bakacağız.

Biliyorsunuz ki, İslâm’da intihar etmek yani kişinin kendisini öldürmesi yasak bir olaydır.

Neye göre?

Tabii ki Kur’ân-ı Kerim’e göre.

Cezası mutlak olarak cehenneme gitmektir.

 

Öyleyse, bir insan intihar ettiği taktirde, bu intihar ölümle noktalanırsa o kişinin gideceği yer cehennemdir.

Biliyorsunuz intihar etmek demek, kişinin kendini öldürmesi demektir.

Sakın “ kendini intihar etmek” diye bir cümle kurmayın; çünkü intihar etmek zaten kendini öldürmek demektir. “Kendini intihar etmek” kendi, kendini intihar etmek gibi bir anlam kazanıyor. Sakın böyle bir yanlış yapmayın. “Kendini intihar etmek” tarzında bir cümle kullanmayın. Bir insan intihar ederse iki tane alternatif vardır. İntihar etmeye niyet eder de bu niyetini gerçekleştirirse, beynine kurşunu sıkarsa iki tane alternatif vardır. O kişi ya ölür, ya da ölmez. Eğer ölürse bu onun için bir kaderdir. Gideceği yer de mutlak olarak cehennemdir. Eğer ölmezse bu yine onun için bir kaderdir. Kurşunu sıkması kazadır. Bilerek isteyerek hayatına son vermek istiyor. Ama ölmezse o hedefe ulaşamamıştır. Ölmemesi yine kaderdir.

 

Bundan sonra kişi cehenneme mi gider?

Eğer intihar etmeyi başarsaydı mutlaka cehenneme gidecekti ama ölmemişse onun hayatını kurtarması için, çoook dereceler kazanması için önünde yeni bir ufuk açılmıştır. Ola ki, bu kişi salâha ulaşır.

 

Ne olur salâha ulaşırsa?

Bütün günahları örtülür.

O zaman da bu kişi eğer intihar etseydi, başarabilseydi cehenneme gidecek olan bu kişi, cehenneme gitmek yerine cennete gider.

 

Aziz kardeşlerimiz ,

Olayları Kur’ân-ı Kerim ışığında değerlendirdiğimiz zaman kaderin ve kazanın birbirinden ne kadar farklı sonuçlara yol açtığını görüyoruz.

 

Başka bir olayı ele alalım:

Bir kişi var, demiryoluna ayağı sıkışmış, başka birisi geliyor, bakıyor ki, kişinin ayağını kurtaramayacak kişinin ayağını kırıyor, çekiyor kenara alıyor, o kişiyi kurtarıyor. Ve bu ayağı kırılan kişi ayağını kıranı mahkemeye veriyor. “Ayağımı kırdı” diye. Burada konunun cevabını öğrenmek ancak Allah’a mahsustur; çünkü kişinin içinden geçenleri O bilir.

 

Eğer ayağı kıran kişi, o kişiye olan kini sebebiyle, hiç ayağının kırılmasına gerek yokken o kişinin ayağını kırıp da onu kurtarmışsa, cezayı müstelzim bir olay vardır. Ama hiçbir kötü niyeti yoksa, sırf kişinin hayatını kurtarmak için, başka bir çare kalmadığı için ayağını kırmışsa, o zaman suç unsuru olmak şöyle dursun, kişinin hayatını kurtarmıştır. O kişiye mükâfat verilmesi gerekir.

 

İşte bakın.

Dışarıdan bakıldığı zaman bir olay görüyorsunuz. Bir kişi başka birinin ayağını kırarak onu demiryolunun dışına alıyor. İç dünyasına ulaştığınız zaman iki ayrı olayla karşı karşıyasınız.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Kaderi tayin eden faktöre dikkat edin. Bu kişinin hayatı kurtulmuştur. Öyle bir olay tahakkuk etmeseydi ölecekti. Hayatını kurtaran kişi içinse iki tane alternatif vardır.  Hayatını kurtardığı kişi için mutlaka bir mükâfat olacaktır ama ayağını kasten kırdıysa bundan da mücâzatı alacaktır.

 

Kaderi ve kazayı birbirinden ayırırken iradî yapıya Allahû Tealâ’nın ne kadar önem verdiğini hep göz önünde tutmanızı dileriz. Ve bilin ki, Allah’ın katında sizin için kader en güzel standartlar içinde hazırlanmıştır.

 

KADERİNİZE LÂYIK OLMAYA ÇALIŞINIZ.

 

Allah indinde O’nun reçetesini tatbik ederek O’nun cennetine ve O’nun dünya saadetine ulaşmanızı dileyerek bu sohbetimize de burada son veriyoruz inşallah.

 

Sizleri çok ama pek çok seviyoruz...

 

Sevgi ve saygılarımızla…

 

Allah Razı Olsun