<Yaşar COŞKUN
 

 

BEN YERİME VE GÖĞÜME SIĞMADIM,

AMA MÜ’MİN KULUMUN KALBİNE SIĞDIM.

 

Aziz kardeşlerimiz ;


Sizleri selâmların en güzeli olan Allahû Tealâ'nın selâmıyla selâmlıyoruz.
Esselâmu aleykum rahmetullâhu ve berekâtuhu.
 

Aziz kardeşlerimiz ;
Bu hadis'i şerif konumuzu da "
BEN YERİME VE GÖĞÜME SIĞMADIM,AMA MÜ’MİN KULUMUN KALBİNE SIĞDIM.” hadisine ayırdık.
Tabii, yine her zaman olduğu gibi Kur'ân-ı Kerim ışığı altında ve de Mehdi a.s. önderliğinde konumuzu işleyeceğiz İnşaallah.
 

 

Peygamber Efendimiz s.a.v. şöyle buyuruyor :

“ Ben yerime ve göğüme sığmadım, ama mü’min kulumun kalbine sığdım.”

 

Acaba  Peygamber Efendimiz s.a.v. bu hadis-i şerifle bize hangi mesajı iletmek istiyor ?

Elbette Kur’ân-ı Kerim’i inceleyerek ve bu istikametteki Kur’ân-ı Kerim âyetlerine dayalı olarak Resûlullah s.a.v.’in mesajını çıkarmalıyız.

Evvela “ mü’min kulumun kalbine sığdım “ ifadesini inceleyelim

İmân sahibi bir kul için kalp ne ifade ediyor ?

 

Aziz kardeşlerimiz ;

İnsan  üç tane vücutla yaratılmıştır.

 

15/HİCR-26 : “ Ve lekad halaknel’insâne min salsâlin min hamein mesnûn.”

Andolsun ki, Biz insanı şekillenebilen kuru bir balçıktan yarattık.

 

Bu, fizik bedenimiz, içinde bulunduğumuz bu dünya âlemine (zahiri âleme) aittir. Et ve kemikten oluşan, iç organlarla çalışan bir yapıya sahiptir.

 

Yüce Rabbimiz, ikinci olarak berzah âlemine ait olan bir nefs dizayn ediyor.

 

91/ŞEMS-7 : “ Ve nefsin ve mâ sevvâha.”

Yemin ederim ki o nefs sevva edildi ( 7 kademede )

 

Nefsimiz tamamen karanlıklardan müteşekkil 19 tane afetle mücehhez, sağır, dilsiz, kör bir yapı içerisindedir.

 

Allahû Tealâ’nın bize bahşettiği üçüncü vücudumuz, ruhumuz.

 

32/SECDE-9 : “ Ve nefeha fiyhi min rûhihî.”

Onun içine (Vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü.

 

Ruhumuz ise tamamen nurdan müteşekkil, 19 tane hasletle mücehhez ; işiten, konuşan ve idrak eden bir yapı içerisindedir.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Allahû Tealâ üç tane emanet, serbest irade ve aklın standartları içerisinde insanları yaratmıştır.

Öyleyse üç emanet, serbest irade ve aklın standartları içerisinde yaratılan bu insan için kalp neyi ifade etmektedir ?

Resûlullah s.a.v. Efendimiz’in hadis-i şerifinde geçen kalp fizik bedenin kalbi değil, nefsimizin manevi kalbidir.

 

Nefsimizin manevi kalbi iki kapıya sahiptir.

1- Takva kapısı

2- Fücur kapısı

 

Allahû Tealâ’nın, âyetlerinde ifade buyurduğu gibi, başlangıç noktasında bütün insanlarda takva kapısı kapalıdır. Yusuf Aleyhisselâm nefs-i emmâreyi  Yusuf Suresi’nde açıklarken şöyle buyuruyor :

 

12/YUSUF-53 : “ Ve mâ uberiu nefsiy, innennefse le’emmâretun bissûi illâ mâ rahime rabbiy, inne rabbiy gafûrün rahiym.”

(Yarabbi) Ben nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam) çünkü nefs sui olanı (şerri,kötülüğü) emreder. Ama Rabbimin rahim (esmasıyla tecelli ettiği nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim mağfiret eder (günahları sevaba çevirir) ve rahiymdir. ( Rahmet gönderici, rahmeti ile nefsleri tezkiye ve tasfiye edicidir).

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Hangi nefs insan aklına sürekli şerri emreder ?

Eğer nefsin manevi kalbinin takva kapısı kapalıysa, eğer %100 de fücur kapısı açıksa, o zaman o nefse şeytan %100 hakimdir. Nefsin manevi kalbinde mevcut olan afetler şunlardır.Cehalet, cimrilik, dedikodu, fitne ve fesat, haset, hırs, isyan, iptilalar, kin ve adavet, kibir, küfür, mürayilik, nankörlük, öfke ve gayz, vefasızlık, sabırsızlık, yalan, zan ve zulümdür.

 

Bu mevcut olan 19 tane afetin %100’üne iblis hakimse, tesir edebiliyorsa bu hastalıklarla, afetlerle iblis bizlere kumanda edebiliyor demektir.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

İblis %100 negatifle programlanmış bir varlıktır.

Ondan pozitif bir etkinin vücuda gelmesi mümkün değildir. Öyle olunca şeytan fücur kapısından nefsimizin manevi kalbindeki afetlere %100 tesir etmek suretiyle, (biz, nefs-i emmarede iken) her olayda aklımızı ikna ediyor, bizi kandırıyor ve bizlere şerr işlettiriyor.

Başlangıç noktasında bütün insanlar nefs açısından nefs-i emmârededirler.

 

50/KAF-16: Ve lekad halaknel’insâne ve na’lemu mâ tuvesvisu bihi nefsûh, ve nahnu akrebu ileyhi min hab lilveriyd.”

Andolsun Biz insanı yarattık. Onun nefsinin ona ne vesvese verdiğini Biz biliyoruz. Biz ona şah damarından daha yakınız.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Nefsimizin kalbine, fücur kapısından şeytanın tesir etmesi, bu âyet-i kerimede vesvese ile ifade edilmiştir.

 

Peki Allahû Tealâ hangi standartlar altında bize şah damarımızdan daha yakındır ?

Evvela gördük ki, Allah  “Rahim” esmasıyla üzerimize tecelli etmediği sure içerisinde, nefsimizin manevi kalbindeki takva kapısı sürekli kapalı, fücur kapısı da sürekli açıktır. Ve açık olan fücur kapısından, bu âyet-i kerimede ifade edildiği gibi, şeytan sürekli bize vesvese vermektedir. Ve açık olan kapısından nefsimizin 19 tane afetine tesir etmek suretiyle sürekli bizi saptıracaktır.

 

Ama , âyet-i kerimede bir işaret var !...

“ İllâ mâ rahime rabbiy.”

Ama, “ Rahim” esmasının tecellisine mazhar olan nefsler müstesna.

Acaba ne zaman “Rahim” esmasıyla Allah üzerimize tecelli eder ?

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Bizler bir imtihan dünyasında yaşıyoruz. Burası bizler için bir imtihan yeri.

21/ENBİYA-35 : “ Kullu nefsin zâikatulmevt, ve neblûkum bişşerri velhayri fitne, ve ileynâ turce’ûn.”

Bütün nefsler ölümü tadıcıdır. Biz sizi hayr, şerr ve fitne ile imtihan ederiz. Sonra Bize döndürüleceksiniz.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Allahû Tealâ’nın bizlere bahşettiği üç tane vücut var . Bunlardan sadece bir tanesi ölür.

Ölen, hücreden müteşekkil olan, hücre yapısına sahip olan fizik bedenimizdir. Ama hücre yapısına değil de, enerji yapısına sahip olan nefsimiz ve ruhumuz ölmez.

Ruhumuz da enerji bedenimizdir.

Nefsimiz de enerji bedenimizdir.

Ruhumuz tamamen nurdan müteşekkil olması sebebiyle, nefsimiz de karşıt elektronlardan meydana gelmesi sebebiyle enerji bedenlerdir.

Her ikisi içinde ölüm söz konusu değildir.

Ama ölen fizik bedendir. Fizik beden öldüğü zaman nefs ölümü tadıyor. Ve ruh Allah’a ulaşıyor. ( Yunus Emre’nin buyurduğu gibi : “ canlar ölesi değil, tenler ölesidir.” (Ten dediği fizik vücuttur. Can dediği  nefstir.)

 

Görülüyor ki , Enbiya Suresi 35. âyet-i kerimesi, nefsin ölümü tadacağını, fizik bedenimizin hayr,şerr ve fitneyle imtihan olacağını ve ruhumuzun da ölümle birlikte Allah’a döneceğini ifade ediyor.

 

O halde akil ve baliğ olduğumuz noktadan itibaren, ölümümüze kadar bir imtihan hayatı içinde olduğumuzu net olarak söyleyebiliriz.

Her olay bizim için bir imtihandır. Bizimle Allah arasındaki ilişkilerde, insanın kemâlatı için,Allahû Tealâ’nın insana şah damarından daha yakın olma noktasına bizlerin gelebilmesi için geçmemiz lâzım gereken 28 tane basamak vardır.

 

Evvela 1. basamakta olaylar var.

2. basamakta olayların bizler üzerinde bıraktığı tesir var. Olaylardan bizler doğru kararlar çıkartabilir miyiz?  Nefs-i emmarede iken buna sahip olmadığımızı Allahû Tealâ  Bakara suresinde açıklıyor.

 

2/BAKARA-216 : “ Kutibe aleykumulkitâlu ve huve kurhun lekum ve asâ en tekrehû şey’en ve huve hayrun leküm. ve asâ en tuhibbu şey’en ve huve şerrun lekum, vallahu ya’lemu ve entum lâ ta’lemun.”

Ve savaş ; o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de)  üzerinize farz kılındı. Hoşlanmayacağınız bir şey olur ki, o sizin için bir hayırdır. Seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şerr’dir. Ve (bütün bunları)  Allah bilir siz bilmezsiniz.

 

Evet,  Allahû Tealâ, bu âyet-i kerimeyle noktayı koyuyor.

Olayları yaşıyoruz, ama hangi olayın bizim için “şerr” hangisinin bizim için “hayr”  olduğunu nefs-i emmârede iken  anlayamıyoruz, tefrik edemiyoruz, karar veremiyoruz.

 

Doğru olanı kim bilir?

Tabi ki , Allah bilir.

 

42/ŞÛRA-51 :   Ve mâ kâne libeşerin en yukellimehullâhu illâ vahyen ev min verâi hıcâbin ev yursile resûlen feyûhiye bi’iznihi mâ yeşâ innehu aliyyun hakiym.”

Allah’ın hiçbir insanla konuşması olmamıştır. İlla vahiy ile, veya perde arkasından veya dilediğine izniyle vahiy etsin diye resul (melek) göndererek. Allah bilir ve hikmet sahibidir.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Olayların hangisinin “şerr” hangisinin “hayr” olduğunu Allah biliyor. ama Allahû Tealâ da kul ile vahiy yoluyla konuşuyor. Fakat biz nefs-i emmâredeyiz.ve nefs-i emmâredeyken  Allahû Tealâ’dan vahiy alabilecek liyâkatte değiliz.  Aksine bu nefs kademesinde sürekli şeytandan vahiy alan bir standarttayız.

 

50/KAF-16 : “ Ve na’lemu mâ tuvesvisu bihi nefsuh.”

Nefsinin ona ne vesvese verdiğini Biz biliyoruz.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Şeytan sürekli nefs-i emmâredeki kişinin nefsine vahiy etmektedir. Olay buysa, o zaman bizim neye ihtiyacımız var ?

Bizim , bizimle Allah arasında  Allah’ın bizim için tayin ettiği mürşide ihtiyacımız var. Çünkü, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa s.a.v.’inde ifade buyurduğu gibi ;

“ Öyle Allah’ın sevgili kulları vardır ki, onlar hayrın anahtarı, şerrin kilididirler.”

Nefsimizin manevi kalbinin iki tane kapısından bahsetmiştik. Takva kapısı, fücur kapısı.

Kur’ân-ı Kerim âyetlerini incelediğimiz zaman, takva kapısına nur kapısı,Allah kapısı da diyebiliyoruz.

Kur’ân-ı Kerim daha bir çok isimlerle, takva kapısını adlandırmaktadır. Aynı şekilde fücur kapısına, şerr kapısı, zulmet kapısı, şeytan kapısı diyebiliriz.

Çünkü Allahû Tealâ âyet-i kerimelerde böyle adlandırmıştır.

 

Eğer Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa s.a.v. “ Öyle Allah’ın sevgili kulları (mürşidleri) vardır ki, onlar hayrın anahtarı, şerrin kilididirler.” diyorsa o zaman başlangıç noktasında  yani nefs-i emmârede, nefsimizin manevi kalbinde mevcut iki kapıdan bir tanesi olan takva kapısı %100 kapalı, fücur kapısı %100 açıktır. Ama Allahû Tealâ’nın bizim için tayin ettiği mürşide ulaştığımız zaman, o mürşid öyle birisidir ki, O hayrın anahtarıdır.

 

Yani bizler mürşidimize intisap ettiğimiz zaman, (hayrın anahtarı olduğu için) O’nun sayesinde bizim kalbimizin takva kapısı açılıyor.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Mürşide intisap ettiğimiz zaman, O şerrin kilidiyse, ancak  O şeytanın bize verdiği vahyi kapatabilen bir kilit durumundadır.  O halde her halükârda bu özellikleriyle meseleye bakmamız lâzım.  Üçüncü basamakta bizim kararımız var. Ancak biz tek başımıza karar veremiyoruz. Allahû Tealâ’dan sormamız lâzım.  Ama Allahû Tealâ’dan da sorma yetkisine sahip değiliz. Çünkü nefs-i emmâredeyiz. Allahû Tealâ’dan sorabilmemiz için bizim Allahû Tealâ’dan vahiy almamız lâzım. Halbuki biz vahye mazhar birisi değiliz.

 

İşte, Allahû Tealâ her insana, vahiy almadığı dönemde istisnasız Allah’tan vahiy alabilecek bir mürşid tayin etmiştir.

 

O halde üçüncü basamakta Allah’tan sormak demek; Allahû Tealâ’nın bizim için tayin ettiği mürşide sormak ve O’nun bize getirdiği davete icabet etmek demektir. Ve Allah tarafından vazifeli kılınan bütün mürşidler Allah’a davet etmektedirler.

Allah’a davet eden kişinin özelliğine baktığımız zaman Yusuf Suresi’nin 108. âyet-i kerimesindeki durumla karşılaşıyoruz.

14 asır evvel Nebiler Sultanı Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa s.a.v. ve O’na tâbî olan sahabenin hepsi basiret üzere, kalp gözüyle Allah’a çağırıyorlardı.

 

12/YUSUF-108 : “ Kul hâzihi sebiyliy ed’û ilallahi alâ basıyretin ene ve menittebe’aniy, ve suphânallahi ve mâ ene minel müşrikiyn.”

De ki; Benim ve Bana tâbî olanların basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol işte bu yoldur. Ve Allah’ı tenzih ederim ve ben müşriklerden değilim.

 

Öyleyse Nebiler Sultanı s.a.v. Efendimiz Sırat-ı Mustakîm üzere. Tâbî olanlarda ve Allahû Tealâ’nın, Allah’ın Zatı’na davet etmekle vazifeli kıldığı herkes Sırat-ı Mustakîm üzeredir. Basiret üzeredir.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Basar hassası, kalbimizde rüyeti (görmeyi) ifade ediyor. Görerek, insanları Allah’ın Zatı’na çağırmaktadır.

Mürşidin daveti, dünya hayatında Allah’ın Zatı’na ulaşmaktır.

Bizler serbest iradenin sahibiyiz. Serbest irademizle davete icabet ederiz. Veya davete icabet etmeyiz. Davete icabet etmeyip de nefs-i emmârede kalan, hüsranda olan insanları bir kenarda bırakalım. Bizim için şu anda davete icabet edenler önemli.

Çünkü, hadis-i şerif davete icabet edenlerle alâkalı.

Üçüncü basamakta yaşarken Allah’a ulaşmayı diledik.

 

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa s.a.v. Hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

“ Men habbebe likaâllahi habbeballahu likâihi. Men kerihe likaâllahi kerihallahu likâihi.”

Kim dünya hayatını yaşarken Allah’ın Zatı’na ulaşmayı dilerse, Allah da o kişiyi Kendisine ulaştırmayı diler. Kim dünya hayatını yaşarken Allah’ın Zatı’na ulaşmayı kerih görürse, Allah da  o kişiyi Kendisine ulaştırmayı kerih görür.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

O halde hayatı boyunca nefs-i emmârede kalan insanlar kimlerdir ?

Allah’a yaşarken ulaşmayı kerih görenler.

Çünkü, yaşarken Allah’a ulaşmayı bir insan kerih gördüğü zaman, Allah “Rahîm” esmasıyla onun üzerine tecelli etmez.

Allah “Rahîm” esmasıyla tecelli etmezse, onun kalbine asla rahmetini ulaştırmaz.

O kişinin kalbine asla Allah’ın nuru girmez.

O zaman biz Allah’a ulaşmayı kerih görenleri bir kenara bırakırsak, üçüncü basamakta  yaşarken Allah’a ulaşmayı dileyenler için durum nedir. Onu inşaallah izah edelim.

Kişi üçüncü basamakta yaşarken Allah’a ulaşmayı dilediği zaman , dördüncü basamakta derhal Allahû Tealâ, “ Rahim” esmasıyla o kişinin üzerinde tecelli eder.

 

99 esmanın sahibi Allah, “Rahîm” esmasıyla tecelli ettiği zaman, 5. basamakta  o kişideki hicab-ı mestureyi kaldırıyor.

17/İSRA 45-46 : “   Ve izâ kara’telkur’âne ce’alnâ beyneke ve beynelleziyne lâ yü’minûne bil’âhireti hicâben mestûrâ ve ce’alnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhü ve fiy âzânihim vakrâ ve izâ zekerte rabbeke fiylkur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ.”

Sen Kur’ân-ı okuduğun (onlara anlattığın) zaman seninle onların arasına, ki onlar ahirete inanmazlar, gizli (örtülü) bir perde koyarız. (hicab-i mesture). Onların kalpleri üzerine ekinnet koyarız ki, onu Kur’ân-ı (Senin söylediklerini) anlamasınlar (idrak, fıkıh edemesinler). Ve onların kulaklarına vakra (isminde bir engel) koyarız (Seni işitmelerine mani oluruz). Sen Rabbini Kur’ân’da tek olarak zikrettiğin zaman onlar nefretle arkalarını dönerler.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Allah üzerimize “Rahîm” esmasıyla tecelli ettiği zaman, bizdeki hicab-ı mesture’yi kaldırıyor. O güne kadar mürşidden nefret eden bizler, hicab-ı mesture’nin kaldırılmasıyla  mürşide muhabbet duyuyoruz. Muhabbet duymaya başlıyoruz.

 

Altıncı basamakta, Allah kulaklardaki vakrayı da kaldırıyor. Ve bizler mürşidin sözlerini işitmeye başlıyoruz.

 

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa s.a.v. : “ Mü’min kulağından sulanır.” demiştir. İşte kulaklarımızdaki vakra kalktığı zaman bizler sulanmaya başlıyoruz.

 

Yedinci basamakta, Allahû Tealâ kalbimizdeki ekinneti kaldırıyor ve bizler âmenû oluyoruz.

 

Sekizinci basamakta, Allahû Tealâ kalbimize hidayeti koyuyor ve ihbat müessesesiyle olayı takviye ediyor.

 

Dokuzuncu basamakta, başlangıç noktasında nur kapısı şeytana dönükken, Allahû Tealâ kendisine çeviriyor

 

50/KAF-33 : Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîb(munîbin).

Kim gaybte (görmeden) Rahmân’a huşû duyarsa, (onun kalbine ulaşan Allah, o kişinin kalbini Kendine çevirir, bu sebeple) O’na dönük bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelir.  

 

Onuncu basamakta, Allahû Tealâ kişinin göğsünden kalbine bir nur (rahmet) yolu açıyor.

 

6/EN'AM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Artık Allah kimi hidayete erdirmeyi dilerse onun göğsünü teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine pislik (azap, darlık, güçlük) verir.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Gördüğünüz gibi bu noktaya kadar Allahû Tealâ o kişinin kalbinde dört tane kalp şartını gerçekleştiriyor.

1. Kalp şartı ; O kişinin kalbindeki ekinnetin alınmasıdır.

2. Kalp şartı ; O kişinin kalbine Allah’ın ihbatı yerleştirmesidir.

3. Kalp şartı ; O kişinin kalbinin  nur kapısının Allah’a döndürülmesidir.

4. Kalp şartı ; O kişinin göğsünden kalbine rahmet yolunun açılmasıdır.

 

Ama,

Aziz kardeşlerimiz ;

Allahû Tealâ’nın “ Mü’min kulumun kalbine sığdım” dediği noktada mıyız?

Henüz mü’min değiliz.

Mü’min olabilmemiz için, dört tane kalp şartı yeterli değildir. Yedi tane kalp şartının sahibi olmamız lâzımdır. İşte dört tane kalp şartının sahibi olan insan, öyle idrak eder ki, Allah’ın Zatı’na ulaşabilmesi için, mutlaka kendisini Allah’a ulaştıracak mürşidine intisap etmesi gereklidir. O zaman Allahû Tealâ’dan mürşidini diler.

 

Allah’tan mürşidini talep eden kişinin kalbine Allah’ta nurunu gönderir.

39/ZUMER-22: E fe men şerehallâhu sadrehu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).

Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur. Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlettedirler.

 

On ikinci basamakta, Allahû Tealâ gönderdiği nurla o kişiyi huşûya ulaştırır.

 

57/HADİD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).

Âmenû olanların kalplerinde, Allah’ın zikri ile (ve bu zikirle) Hakk’tan inen şeyle (nurla) huşûya ulaşmak (huşû sahibi olmak) zamanı gelmedi mi? Daha önce kendilerine kitap verilen ve sonra aradan uzun zaman geçen kalpleri kasiyet bağlayan (kalpleri zikirsizlikten veya zikirden kararan ve sertleşen ve hastalanan) kimseler gibi olmasınlar. Onların çoğu fasıklardır.

 

On üçüncü ve on dördüncü basamakta .

2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(sâlâti), ve innehâ le kebîretun illâ alel hâşiîn(hâşiîne).

(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (yardım) isteyin. Fakat muhakkak ki bu (hacet namazı ile Allah’a ulaştıran mürşidi sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).

O (huşû sahipleri) ki; onlar, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarını ve (sonunda ölümle) mutlaka O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.

 

Huşû sahipleri hacet namazıyla Allahû Tealâ’dan mürşidlerini talep ettiklerinde, huşu sahibi olan insana Allahû Tealâ mutlaka mürşidini gösterir. Ve On dördüncü basamakta kişi mürşidine intisap ettiği zaman yedi kalp şartının sahibi olur.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Mürşidinize intisap ettiğiniz zaman kalbinizdeki takva kapısının üzerindeki mührü Allahû Tealâ alıyor. Bu Beşinci kalp şartıdır. Altıncı kalp şartı, nefs-i emmâredeki bütün insanların kalplerinde küfür yazısı vardır.

İşte mürşidinize intisap ettiğiniz zaman, Allahû Tealâ o küfrü de kalpten alıyor.

Yedinci kalp şartı ise, Allah’ın küfrü aldığı yere iman kelimesini yazmasıdır.

 

58 / MUCADELE–22 : “ Ülâike ketebe fiy kulûbihimül’iymâne ve eyyedehüm birûhin minh.”

Onların kalplerine iman yazılır ve onlar Allah’ın katından (orada eğitilmiş olan) bir ruhla (mürşidin ruhunun başlarının üzerine yerleşmesi ile) desteklenirler.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Görüyoruz ki, kim mü’min oluyor ?

Mürşidine intisap eden kişi.

Kim küfürden kurtuluyor ?

Mürşidine intisap eden kişi.

Kim dalâletten kurtuluyor ?

Mürşidine intisap eden kişi.

Mürşidine intisap eden kişinin Kur’ân-ı Kerim’deki  ismi Mü’min  ve o mü’min olan insan, kalp itibarı ile 7 tane kalp şartının sahibidir.

Tekrar ifade etmek gerekirse,

1. kalp şartı, Allah’ın kişinin kalbindeki ekinneti alması.

2. kalp şartı, Allah’ın kalbe ihbatı koyması.

3. kalp şartı, nur kapısının Allah’a dönmesi.

4. kalp şartı, göğsünden kalbine rahmet yolunun açılması.

5. kalp şartı, Allah’ın mührü hareketli hale getirmesi.

6. kalp şartı, kalpteki küfrün alınması.

7. kalp şartı, kalbin içine imanın yazılması.

 

Hadis-i şerifi burada tekrar hatırlayalım :

“ Yerime ve göğüme sığmadım, mü’min kulumun kalbine sığdım.”

“ Yerime göğüme sığmadım” dan murat nedir acaba ?

Allahû Tealâ mekândan münezzehtir.

Allahû Tealâ zamandan münezzehtir.

Mekân , yer ve göğü ifade ediyor.

 

57 / HADİD–4 : “ HUvelleziy halakassemâvâti vel’arda sitteti eyyâmin.”

O yüce Allah’tır ki gökleri ve yerleri altı günde yarattı.

 

O halde gökler ve yerler kâinatı oluşturuyor.

Allahû Tealâ altı tane alem yaratmış.

Emr alemini yaratmış ; melekler var.

Karşıt emr alemini yaratmış ; şeytan ve tayfası var.

Zahiri alemi yaratmış , Biz insanlar var.

Karşıt zahiri alemde ; insanların nefsleri var.

Gayp aleminde cinler var.

Karşıt gayp aleminde cinlerin nefsleri var.  

 

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa s.a.v. Hadis-i şerifinde “ yerime göğüme sığmadım” dediği zaman kesinlikle bilmeliyiz ki, Allah bu altı tane alem içinde değil.

Allahû Tealâ ne emr alemindedir,ne karşıt emr aleminde, ne gayp aleminde,ne karşıt gayp aleminde, ne zahiri alemde, ne de karşıt zahiri alemdedir.

Çünkü, altı tane alem mekanı ifade ediyor. Allah mekandan münezzehtir. Halik olan Allah’ın mekana ihtiyacı yoktur. Ancak mahlukun mekana ihtiyacı vardır. Mekan zaten zaman boyutuyla kaimdir. Nerede bir mekan varsa orada kesinlikle zaman vardır.

O halde mekandan münezzeh ola Allahû Tealâ zamandan da münezzehtir.

İşte “yerime göğüme sığmadım” dediği zaman aslında başka bir deyimle,

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa s.a.v. neyi açıklamış oluyor?

Allah’ın zamandan münezzeh olduğunu, Allah’ın mekandan münezzeh olduğunu…

Ama “Ben mü’min kulumun kalbine sığdım” diyor

O zaman bundan ne anlayacağız ?

Mü’min olan kul mürşidine tâbîdir. Mürşidinden aldığı vasıta  emirleri yerine getirmek suretiyle emmare, levvame, mülhime, Mutmainne, raziye, marziye ve tezkiye kademelerini birer, birer geçecektir.

 

Vasıta emirleri Resûlullah ve sahabenin yerine getirdiği biçimde yerine getirirse, nefs-i emmareyi bitirdiği zaman o kişinin kalbindeki nur miktarı  %7 artar ; Nefs-i levvamede %7, nefs-i mülhimede %7, nefs-i mutmainnede %7, nefs-i raziyede %7, nefs-i marziyede %7, Nefs-i tezkiyede %7 artış olur.

 

İlk 7 basamak zaten âmenû olmak basamağı idi. Daha sonra kişi mürşidine 14. basamakta ulaşıyor. 7 tezkiye kademesini bitirdiği zaman da kişi 21. basamağa ulaşıyor. 21. basamaktaki mü’min’i incelerseniz ; kalbindeki nur miktarı %51, şeytanın karanlıkları ise %49.

 

Şeytan fücur kapısından vesvesesini %49 oranında verebilir. Ama Allahû Tealâ daha evvel %100 hakim olan iblisten %51’lik alanı almış. Nurunu tamamen hakim kılmıştır. Ama henüz bu noktada Allahû Tealâ’nın kalbe tecelli edebilmesi ancak o kalbin %100 nurlanmasıyla kaimdir.

 

O zaman kişi tasfiye kademelerinde yoluna devam edecektir.

Fena kademesinde zikrini artırdığı zaman kişinin kalbindeki nur miktarı %10 daha artar.

%51+%10=%61

Beka kademesinde kişinin kalbindeki nur miktarı %10 daha artar.

Zühd kademesinde %10 ve teslim kademesinde %10 daha artar.

%51’e %40 ilave ederseniz %91 olur. İkinci emanetimiz olan fizik bedenimizi Allah’a teslim ettiğimiz zaman kalpteki nur miktarı %91’dir. Ama daha %9 karanlık vardır. Acaba mü’min kulun kalbinde Allah tecelli eder mi? Henüz değil. Çünkü kişinin kalbinde %9 karanlık var.

Ve kişi zikrini artırarak 26. basamakta daimi zikre ulaşacaktır.

Daimi zikre ulaştığı an, o kişinin kalbine artık şeytanın karanlıkları girmeyecek, artık şeytan vesvesesini veremeyecek, şeytan ona vahiy edemeyecektir.

Şeytanın vahyinin bittiği yerde, Allah’ın vahyi başlar.

Burası Ulûl Elbab makamıdır.

Kişi sadece zemin katı ve 7 yer katını görebilir. Kalbinde nur  %100’e ulaşmıştır.

Kişi çok kısa bir zaman dilimi içerisinde ihlâs makamına ulaşıyor. Burası da 27. basamaktır.

Ve kişinin kalbindeki nur miktarı yine %100 dür. Fakat ihlâs makamındaki kişi 7 gök katlarını görecektir.

Bir insanın kalbinde nur miktarı %100 olunca artık şeytanın o kişinin üzerindeki tesiri %0 dır.

Şeytanın o kişi üzerindeki tesiri %0 olunca Allahû Tealâ ihlâsın 7 şartını yerine getiren bu kulunu seher vaktinde Tövbe-i Nasuh’a çağırıyor. Tövbe-i Nasuh’la tövbe edebilen bu kişi salah kademesine yükseliyor. Salah’a ulaşıyor. Salaha ulaşan bir insanda  mü’mindir. Mürşidine ulaşan bir insanda mü’mindir. Ama Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa s.a.v. Hadis-i şerifinde ne buyuruyor ?

“Yerime ve göğüme sığmadım.”

Yani Allahû Tealâ kullarına diyor ki ;

“ Beni mekânda aramayın, Beni zamanın içinde aramayın. Ama mü’min kulumun kalbinde arayın.”

Aziz kardeşlerimiz ;

O zaman mü’min kulun kalbinden murat nedir ?

Kişi salah kademesine ulaştığı zaman, Allahû Tealâ’nın Zatı’na şahittir.

Nasıl?

Kur’ân-ı Kerim’i incelerseniz Allahû Tealâ defaatle ruhun gözleriyle Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa s.a.v.’e Zatı’nı gösterdiğini söylüyor. Miraç olayında ruhun gözleriyle bir defa daha gösterdi. Fakat daha evvel “enfüsi” olarak Resûlullah s.a.v. Efendimizin nefsinin manevi kalbine yüzlerce defa, binlerce defa Zatı’nı göstermiştir.

O halde kalp aynasında Allah’ın Zatı’nın kişiye gösterilmesi neyi ifade ediyor?

“ Ben mü’min kulumun kalbine sığdım.”

Mü’min kulun kalbine demek, Allahû Tealâ’nın gelip o kalbi işgal etmesi demek değildir. Bir nefsin manevi kalbi %100 nurlanmışsa, Allahû Tealâ  o kalp aynasında Kendi Zatı’nı gösteriyor. Kişinin kalp gözü vardır. Kalp gözüyle Allah Zatı’nı gösterirken gelip o kalbe Zatı’yla girmesine gerek yoktur. Yine yokluktadır ama o kalbe kumanda eden Allah’tır.

 

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa s.a.v. buyuruyor ki :

“ Mü’minin ferasetinden çekininiz.”

Buradaki mü’min, salah makamındaki mü’mindir. Salahtaki mü’minin kalbi %100 nurlanmıştır ve Allah’ın Zatı’na şahit olmuştur.

 

Kalp gözüyle Allahû Tealâ Zatı’nı o kişiye gösterdiği zaman kişinin kendisine şah damarından daha yakın değil midir ?   

İlmi kendilerine fayda vermeyen âlimlerin, önümüze çıkardıkları bu âyet-i kerimenin kesin açıklaması budur.

 

50/KAF–16 : “ Ve lekad halaknel’insâne ve na’lemu mâ tuvesvisu bihi nefsuh, ve nahnu akrebu ileyhi min hablilveriyd.”

Ve andolsun ki Biz insanı yarattık. (Nefs-i emmaredeyken)  ona sefsin ne vesvese verdiğini Biz biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız.

Dediği zaman Allahû Tealâ’nın kendisine şah damarından daha yakın olan kişi, salah makamında bir kuldur. Nefsinin manevi kalbinde Allah’ın Zatı’na şahitlik eden bir kuldur.

Bu kişinin Kur’ân-ı Kerim’deki adı “mukarreb” tir. O halde mukarreb olan insana elbette Allahû Tealâ şah damarından daha yakın olacaktır. Dolayısıyla Allah’ın kendisine şah damarından saha yakın kişi mürşitse, ve birileri diyorsa ki , “mürşide ne gerek var, Allah bana şah damarımdan daha yakındır”  O zaman bu kişi kendisini mürşidin yerine koyuyordur.

Bir insan kendisini Allah’ın Resûl’ünün yerine koyarsa onun adı müşriktir. Ve o kişi şirk içerisindedir.

O halde dikkat ederseniz! kişi şirkten kaçma zannı içerisinde, cehaleti sebebiyle aslında kendisini şirk bataklığı içerisinde bırakıyor.

 

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa s.a.v’e bir Arap bedevi geliyor ;

Resûlullah ona soruyor? diyor ki :

Deveni nereye bıraktın ?

Oda diyor ki ; Ben Allah’a emanet ettim.

Resûlullah buyuruyor;

Hayır, git deveni sağlam kazığa bağla, ondan sonra Allahû Tealâ’ya emanet et.

Resûlullah s.a.v. Efendimiz, Allah kendisine “deveni nereye bıraktın?” diye sorsaydı da “Ben Allah’a emanet ettim” deseydi, bu cevap yerli, yerine otururdu. Bu cümle Resûlullah s.a.v. için geçerlidir.

Ama bu bedevi henüz nefs-i emmâredeyse “ben devemi Allah’a emanet ettim” dediği zaman, bu söz kendisi için geçerli değildir.

 

O halde o âyet-i kerimenin muhatabı yani “Ben kendisine şah damarından daha yakınım.” dediği zat kimdir ? Bizzat Allah’ın Zatı’na şahitlik eden, bizzat kalp gözü aynasında Allah’ın Zatı’nı sürekli gören, Allah’ın mürşididir.  Ama kişi henüz nefs-i emmâredeyse “ Allah bana şah damarımdan daha yakındır, o zaman mürşide ne gerek vardır.” diye böyle bir safsatanın içerisine düşerse o zaman A’dan Z’ye kadar şeytani tuzak içerisindedir.

O zaman Resûlullah s.a.v. Efendimizin hadis-i şerifine göre, Allahû Tealâ’yı bizler yerde aramayacağız, gökte aramayacağız, mekânda aramayacağız, zaman da aramayacağız, ama mürşidin yanında arayacağız. Mürşidden soracağız.

Çünkü, Bu mü’min kul salah makamında bir kuldur.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Hepinizin bu dizayna ulaşmasını Rabbimizden dileyerek bu sohbetimize de burada son veriyoruz inşaallah.

Sizleri çok ama pek çok seviyoruz.

Sevgi ve saygılarımızla.

Allah Razı Olsun.   

 

Bir Önceki Menü    

              

              

              

 

              

             

 

 

Online Sayaç