“MEHDİ; BİZDENDİR, SOYUMUZDANDIR. ALLAHÛ TEALÂ NASIL BU DÎNİ BİZİMLE BAŞLATTIYSA, O’NUNLA SONA ERDİRECEKTİR. ONLAR, NASIL BİZİMLE ŞİRKTEN KURTULMUŞSA,O’NUNLA FİTNEDEN KURTULACAKLARDIR.”

 Aziz kardeşlerimiz ;
Sizleri selâmların en güzeli olan Allahû Tealâ'nın selâmıyla selâmlıyoruz.
Esselâmu aleykum rahmetullâhu ve berekâtuhu.
 

Aziz kardeşlerimiz ;
Bu hadis'i şerif konumuzu da "MEHDİ; BİZDENDİR, SOYUMUZDANDIR. ALLAHÛ TEALÂ NASIL BU DÎNİ BİZİMLE BAŞLATTIYSA, O’NUNLA SONA ERDİRECEKTİR. ONLAR, NASIL BİZİMLE ŞİRKTEN KURTULMUŞSA,O’NUNLA FİTNEDEN KURTULACAKLARDIR.” hadisine ayırdık.
 

Tabii, yine her zaman olduğu gibi Kur'ân-ı Kerim ışığı altında ve de Mehdi a.s. önderliğinde konumuzu işleyeceğiz İnşaallah.
 

 

Muhterem okuyucular, sizlere açıklamak istediğim hadiste  Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

“Mehdi; Bizdendir, soyumuzdandır. Allahû Tealâ nasıl bu dîni Bizimle başlattıysa, O’nunla sona erdirecektir. Onlar nasıl Bizimle şirkten kurtulmuşlarsa, O’nunla fitneden kurtulacaklardır.”

 

Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, bir hadisinde de şöyle buyurmaktadır:

“Dünya herc ü merc içinde kaldığında, fitneler zuhûr ettiğinde ve yollar kesildiğinde, bazıları bazısına hücum ettiğinde, büyük küçüğe merhamet etmediği, büyüğe vakarlı davranmadığında, Allah bu sırada onlardan adavetin kökünü kazıyarak dalâlet kalelerini fethedecek, evvelce Benim ayakta tuttuğum gibi ahir zamanda da dîni ayakta tutacak, önceden zulümle dolu olan dünyayı adaletle dolduracak olan Mehdi (A.S)’ı gönderecektir.”

 

Peygamber Efendimiz (S.A.V), bir başka hadisinde de şöyle buyurmaktadır:

“Hiçbir tarafın ondan mahfuz kalmayacağı  bir fitne zuhûr edecek. Bu fitne hemen başka bir tarafa yayılacak. Ve bu durum bir münâdinin semadan seslenerek: “Ey insanlar! Emiriniz artık Mehdi’dir.” demesine  kadar devam edecektir.”

 

Bu üç hadiste de ana tema, fitnedir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki: “Bizimle insanlar şirkten kurtuldular. Ama Mehdi (A.S)’la fitneden kurtulacaklardır.”

 

1. Fitne nedir?

 

Fitne, Kur’ân-ı Kerim’de birçok mânâda kullanılmıştır. İmtihan, küfür, azgınlık, dalâlet, günah, ayrılık, tefrika, ihtilaf, kavga ve daha birçok mânâlar söz konusudur. Her ne kadar fitne âyetlerde farklı mânâlarda kullanılmışsa da, İslâm toplumunun sosyal hayatını târumâr eden, İslâm toplumu arasında ihtilâfların çıkmasına sebep olan fitneden, hadis-i şerifi esas alarak sizlere bahsetmek istiyorum. Arapça adı İslâm olan hanif dîninin 3 temel özelliği vardır:

1. Vahdet: Allah’ın tekliği

2. Tevhid: Tek Allah’a îmân eden ve Allah’a ulaşmayı dileyenlerin vücuda getirdiği tek cemaat: Fırka-i Naciye, kurtuluşa ulaşanların topluluğu.

3. Teslim.

 

Fitne, tevhidi bozan bir toplumsal hastalıktır. İslâm âlemini kemiren en büyük fitne; dînde fırkalara ayrılmaktır. Tevhidi bozan yegâne unsur, işte budur. Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’de bu çeşit fitnenin, adam öldürmekten çok daha büyük olduğunu ifade etmektedir:

 

2/BAKARA-217: Yes’elûneke aniş şehril harâmi kıtâlin fîh(i), kul kıtâlun fîhi kebîr(kebîrun), ve saddun an sebîlillâhi ve kufrun bihi vel mescidil harâmi ve ihrâcu ehlihî minhu ekberu indallâh(indallâhi), vel fitnetu ekberu minel katl(katli), ve lâ yezâlûne yukâtilûnekum hattâ yeruddûkum an dînikum inistetâû ve men yertedid minkum an dînihi fe yemut ve huve kâfirun fe ulâike habibat a’mâluhum fid dunyâ vel âhireh(âhireti), ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Sana haram (hürmetli) aydan ve onun içinde yapılan savaştan soruyorlar. De ki: O ayın içinde (savaşmak) büyük bir (günah)tır. (Fakat insanları) Allah yolundan saptırmak (alıkoymak) ve O’nu inkâr etmek, (mü’minlere) Mescid-i Haram’ı (yasaklamak) ve kendi halkını oradan (Mekke’den sürüp) çıkarmak ise Allah katında daha da büyük (günah)tır. Fitne, adam öldürmekten daha da büyük (bir suç ve günah)tır. Eğer onların güçleri yetse (de yapabilseler) sizi dîninizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri kalmazlar. Sizden kim dîninden döner de (bu halde) ölürse, o kâfir olarak ölmüştür. O taktirde onların amelleri dünyada ve ahirette boşa gitmiştir. İşte onlar, ateş halkıdır ve onlar orada ebedî kalacaklardır.

 

Âyet-i kerimenin muhtevasına göre insanları Allah’ın yolundan (hidayetten) men etmek, en büyük fitnedir.

 

2. Fitnenin elebaşları

 

Kur’ân-ı Kerim’de fitnenin elebaşlarının kimler olduğu da ifade edilmektedir:

4/NİSA-167:İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden). 

 Onlar ki küfür üzeredirler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar (menederler) (kendileri de Allah’ın yolunda değillerdir). Andolsun ki; onlar, uzak bir dalâlet içindedirler (mürşidlerine ulaşmamış veya yola girmemiş oldukları için).

 

4/NİSA-168:İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfire lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan). 

Muhakkak ki; onlar, küfür üzeredirler ve zalimdirler (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptırdıkları için). Allah, onlara asla mağfiret etmez (günahlarını sevaba çevirmez) ve yola (Allah’a ulaştıran yola, Sıratı Mustakîm’e) ulaştırmaz. 

 

4/NİSA-169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîren).

Sadece cehennem yoluna ulaştırır. Onlar orada ebediyyen kalacaklardır. Ve bu, Allah için kolaydır.

 

Bakara Suresi’nin 217. âyet-i kerimesinde, insanları Allah’ın yolundan alıkoymanın fitne olduğu ve bu fitnenin insan öldürmekten daha büyük bir günah olduğu ifade ediliyordu. Nisa 167’de ise bu günahı işleyen insanların, insanları Allah’ın yolundan men edenler olduğunu ve onların uzak bir dalâlet içinde oldukları ifade edilmektedir. Bu kişiler aynı zamanda zalimdirler. Çünkü onlar, insanları Allah yolundan men ederler. Allahû Tealâ, istisnasız bu kişilere merhamet etmeyeceğini, onları asla Tarîk-i Mustakîm’e ulaştırmayacağını, onların ulaşabilecekleri tek yerin Tarîk-i Cehîm olduğunu ifade etmektedir.

 

3. Cehennem tarîkine ulaşanların özellikleri

 

Acaba bu insanlar neden bu noktaya gelmişlerdir? Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

 

7/A'RAF-146:Seasrifu an âyâtiyellezîne yetekebberûne fîl ardı bi gayril hakkı ve in yerev kulle âyetin lâ yu’minu bihâ ve in yerev sebîler ruşdi lâ yettehızûhu sebîlen ve in yerev sebilel gayyi yettehızûhu sebîl(sebîlen), zâlike bi ennehum kezzebû bi âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn(gâfilîne). 

Yeryüzünde haksız yere kibirlenen kimseleri, âyetlerimizden çevireceğim. Bütün âyetleri görseler, ona inanmazlar. Eğer rüşd yolunu görseler, onu yol edinmezler. Ve gayy yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu; onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve ondan gâfil olmaları sebebiyledir. 

7/A'RAF-147: Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ ve likâil âhireti habitat a’mâluhum, hel yuczevne illâ mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).

Ve âyetlerimizi ve ahirete ulaşmayı (hayatta iken ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr eden kimselerin amelleri, heba oldu (boşa gitti). Onlar, yaptıklarından başka bir şeyle mi cezalandırılır (karşılık verilir)?

 

Onlar haksız yere yeryüzünde kibirle dolaşırlar; çünkü onlar, Allah’ın bütün âyetlerini görseler asla îmân etmezler. Onlar irşad yolunu görseler, asla onu yol edinmezler. Onlar Tarîk-i Cehîm’i gördüklerinde ona balıklama atlarlar.

 

Kur’ân-ı Kerim, bütün zamanların Kitap’ıdır. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki: “Sizden evvelkilerin tarihi, sizden sonrakilerin haberi ve sizin aranızdaki problemlerin çözümüdür, reçetesidir.”

Nübüvvetle vazifeli olan Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allah’tan aldığı Kur’ân’ı tebliğ etmeye başladığı an, insanların bir kısmı bu tebliğe ilgisiz kalmış, bir kısmı da karşı çıkmışlardır:

 

2/BAKARA-6: İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu'minûn(yu’minûne).

Onlar muhakkak ki kâfirdirler. Onları ikaz etsen de, etmesen de (onlar için) eşittir (birdir). Îmân etmezler. 

 

Allahû Tealâ, Resullâh’ın tebliğine ilgisiz kalan bu insanlara bir ceza olmak üzere, hassaları üzerine hemen engeller koymuştur:

 

2/BAKARA-7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem'ıhim, ve alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun), ve le hum azâbun azîm(azîmun).

Allah onların kalpleri üzerine (kalplerindeki rahmet kapısının üzerine) ve (kalplerindeki) işitme (sem’î) hassasının üzerine mühür vurdu (mühürledi). (Ve kalplerindeki) görme (basar) hassasının üzerine GIŞAVET (adlı) bir perde (çekti). Onlar için azîm (büyük) bir azap (var).

 

Bakara 6’da anlatılan insanlar, dîne ilgisiz kalan, hiç ilgi göstermeyen, dünyaya tapmış, dünyanın peşinden gidenlerdir. Bunlar kâfirlerdir. Ama diğer bir grup insan ise, dînin içindedirler. Dîni bildiklerini zannederler; ama dînden bîhaber olduklarının farkında değillerdir ve Allah’ın resûlüne karşı çıkarlar. Bu hastalık bütün zaman parçalarında vardır. Allahû Tealâ, bu insanların durumunu da şöyle açıklamaktadır:

 

17/İSRA-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhıreti hicâben mestûrâ(mestûren).

Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, görmelerini engelleyen bir perde koyduk).

 

17/İSRA-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren).

O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine (idrak etmeyi engellemek için) ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman, nefretle arkalarına döndüler.

 

Bu bir cezadır. Çünkü bu insanlar, tebliğe karşı çıkmışlardır. Bunlar dînin içindekilerdir; yani 14 asır evveli itibariyle konuşursak, Allah’a ulaşmayı dilemeyen ve başkalarının dilemesine mani olan Nasranîler ve Yahudiler, bizzat ehli kitap olanlardır. Hz. Musa (A.S)’ın dîni de, Hz. İsa (A.S)’ın dîni de hanîf dînidir. Ama insan eliyle dejenere edilmişlerdir. Bu sebeple insanlar fırkalara ayrılmışlardır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) nübüvvetle vazifeli kılındığında, Allahû Tealâ’nın ezelî ve edebî olan, değişmez hanîf dînini tebliğ etmeye başlamıştır. Ama bu insanlar, O’na karşı çıkmışlar ve: “Bu dîni biz yaşarız, biz biliriz. Sen nereden çıktın?” demişlerdir. Allahû Tealâ da bir ceza olmak üzere, kalbi hasta olan bu insanların uzuvlarının üzerine engeller koymuştur.

 

14 asır evvel Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in: “Allah’a ulaşmayı dileyin. Dileyen kişi için bu bir cennet müjdesidir. Dilemediğiniz taktirde kesinlikle bu sizin cehenneme gideceğinize dair bir ikazdır, bir uyarıdır.” şeklindeki tebliğine muhatap olmalarına rağmen ilgisiz kalanlar, Bakara Suresi’nin 6. âyet-i kerimesindeki, hassaları örtülen insanlardır. Dîni bildiğini zanneden ama dînden haberi olmayanlar, Allahû Tealâ’nın uzuvlarının üzerine engeller koyduklarıdır. İşte bunlar kâfirler ve münafıklardır.

 

Bu münafıklar, kendileri Allah’a ulaşmayı dilemedikleri gibi başkalarının dilemelerine de mâni olurlar. Yani insanları Allah’ın yolundan men eder, Allah’ın hidayetinden alıkoyarlar. Bu da en büyük fitnedir. Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin kesinlikle kibir sahibi oldukları ve haksız yere yeryüzünde kibirle dolaştıkları açıkça ortadadır. O zaman ulaştığımız yegâne sonuç odur ki; bunlar fitnenin kaynaklarıdır.

Mukayese yapmak gerekirse birinciler, Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, ilgisiz kalanlardır ama başkalarını Allah’ın yolundan saptırmazlar. Bunların dünyaya dönük bir tutum içerisinde oldukları açıkça ortaya çıkmaktadır:

 

10/YUNUS-7:İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne). 

 Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

 

10/YUNUS-8:Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).

 

4. İnsanların Allah’ın yoluna girmeleri için imtihana tâbî tutulmaları

 

Fitne herkesedir. Mü’minlerin de fitneye uğradığını biliyoruz. Ama mü’minlerin başına gelen imtihanlar onları Allah’a yaklaştırmak içindir. Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanlar, Allah’ın âyetlerinden gâfildirler. Ama diğerleri nifaktadır. Allahû Tealâ küfür ehli olan kişileri gafletlerinden uyandırabilmek, diğerlerini de nifaklarından geri çevirmek üzere sürekli imtihana tâbî tutar.

 

9/TEVBE-126: E ve lâ yerevne ennehum yuftenûne fî kulli âmin merreten ev merreteyni summe lâ yetûbûne ve lâ hum yezzekkerûn(yezzekkerûne).

Ve onlar, senede bir veya iki kere imtihan edildiklerini görmüyorlar mı? Sonra tövbe etmiyorlar (Allah’a yönelmiyorlar) ve onlar zikir yapmıyorlar (Allah’ın ismini art arda tekrar etmiyorlar.)

 

İnsanların tövbe etmeleri için her şeyden evvel Allah’a ulaşmayı dilemeleri lâzımdır. Ama bu insanların bir kısmı Allah’a ulaşmaya ilgisiz kalırlar, diğerleri ise karşı çıkar.

 

Allahû Tealâ buyuruyor ki:

29/ANKEBUT-2: E hasiben nâsu en yutrekû en yekûlû âmennâ ve hum lâ yuftenûn(yuftenûne).

İnsanlar, “amenna (îmân ettik)” demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?

 

29/ANKEBUT-3:  Ve lekad fetennellezîne min kablihim fe le ya’lemennellâhullezîne sadakû ve le ya’lemenel kâzibîn(kâzibîne).

Ve andolsun ki; onlardan öncekileri de imtihan ettik. Allah sadıkları da (doğru söyleyenleri de), tekzip edenleri de (yalancıları da) mutlaka bilir.

 

Allahû Tealâ, altını cürufundan ayırabilmek için, mutlaka her seviyede insanları imtihana tâbî tutmaktadır. Bu imtihanlar mü’minler için îmânı artan seviyede bir sebep teşkil eder. Diğerlerinin de küfrünü arttırır.

 

5. Kur’ân-ı Kerim’de şirk ve fitne aynı muhtevadadır

 

Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in, “Bu dîni Allahû Tealâ bizimle nasıl başlattıysa, soyumdan gelen Mehdi (A.S) ile sona erdirecektir.” hadis-i şerifinin aslî mesajı, “Allahû Tealâ nasıl bizimle insanları şirkten kurtardıysa, onları da fitneden kurtaracaktır.” demektir. 14 asır evvel insanlar Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’le şirkten kurtulmuşlardır. Günümüzde bu fitne, gizli şirktir. Dînde fırkalara ayrılmak bu muhtevanın ifadesidir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

 

30/RUM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).

 Öyleyse vechini hanîf olarak dîne (dînin kayyum olmasına) ikame et (kıyamda tut). Allah’ın o fıtratıyla ki; (Allah) bütün insanları (hanîf) fıtratı ile yarattı. Allah’ın yaratmasında (ne dînde ne de hanîf fıtratında) değişiklik olmaz. İşte bu, kayyum olan (ezelden ebede kadar kıyamda kalacak, devam edecek) dîndir. Ve lâkin insanların çoğu bilmezler.

 

Hanîf dîni insanlar için ezelî ve ebedî, yegâne dîndir. Allahû Tealâ bütün insanları hanîf fıtratıyla yaratmıştır. Dîn değişmez, insanların yaratılışı da değişmez. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

 

30/RUM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönel (Allah’a ulaşmayı dile) ve böylece O’na (Allah’a karşı) takva sahibi ol ve namaz kıl ve müşriklerden olma.

 

30/RUM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).

(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.

 

İşte günümüz İslâm âleminin başına örülen, bu çoraptır. Dînde fırkalara ayrılmak söz konusudur. Hanîf dîninin 3 özelliğinden bir tanesi, tek Allah’a inanmaktır. Bu, vahdet akidesidir. Ama ikinci özelliği, istisnasız tevhiddir. Tevhid demek, dînde fırkalara ayrılmamak demektir. Dînde fırkalara ayrılmamak, gizli şirkten kurtulmaktır.

 

Allahû Tealâ, Bakara Suresi’nin 7. âyet-i kerimesinde, tebliğe karşı ilgisiz kalan ve Allah’a ulaşmayı dilemeyip dünya hayatını dileyen insanların kalbî özelliklerini veriyordu. Aynı kalbî özellikler, Casiye Suresi’nin 23. âyet-i kerimesinde de verilmektedir. Bu insanlar, hevalarını ilâh edinenlerdir. Yani kendi fizik bedenleri, enerjilerini ve nefslerini sadece kendileri için kullanmaktadırlar.

 

45/CASİYE-23: E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevalarını (nefslerini) kendilerine ilâh edinenleri görmedin mi (habibim)? Allah, onları bir ilim üzere dalâlette bırakır. Onların kalplerindeki sem’î (işitme) hassasını ve kalplerini (kalpteki idrak hassasını) mühürler ve onların kalplerindeki basar (görme) hassasının üzerine gışavet (isimli bir perde) çeker. Öyleyse (artık) Allah’tan sonra kim bu kişiyi hidayete erdirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?

 

Kur’ân’daki İslâm’a baktığımız zaman İslâm’ın 7 safhadan oluştuğunu görüyoruz:

1. Allah’a ulaşmayı dilemek,

2. Allah’ın tayin ettiği mürşide tâbî olmak,

3. Ruhu Allah’a teslim etmek,

4. Fizik bedeni Allah’a teslim etmek,

5. Nefsi Allah’a teslim etmek,

6. İrşada ulaşmak,

7. İradeyi Allah’a teslim etmek.

 

Kur’ân-ı Kerim’de bize örnek gösterilen sahâbe, 14 asır evvel bu 7 safhanın 7’sini de yaşamıştır.

 

A. Hepsi Allah’a ulaşmayı dilemişlerdir:

 

13/RAD-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).

Onlar, sabırla Rab’lerinin vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı, Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenler. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.

 

B. Sahâbenin hepsi mürşidlerin aslı olan Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e biat etmiştir:

 

48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihi), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).

Muhakkak ki onlar, sana biat ettikleri zaman Allah’a biat etmiş oldular. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardı. Kim (derecesini nâkısa) düşürürse, muhakkak ki o, nefsi sebebiyle (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için) derecesini nâkısa düşürmüştür. Kim de Allah’a olan ahdini yerine getirirse (ruhunu, vechini, nefsini ve iradesini Allah’a teslim ederse), ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).

 

C. Sahâbenin hepsi ruhlarını Allah’a teslim etmişlerdir:

 

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu)i ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar (sahâbe), sözleri işitirler ve onların (sözlerin) ahsen olanına (Peygamber Efendimiz (S.A.V) tarafından söylenilenine) tâbî olurlar. İşte onlar, hidayete erenlerdir (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıranlardır). Ve onlar, ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleridir, nefslerini Allah’a teslim edenlerdir.

 

D. Sahâbenin hepsi fizik bedenlerini de Allah’a teslim etmişlerdir:

 

3/AL-İ İMRAN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).

Eğer seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki: “Ben ve bana tâbî olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah’a teslim ettik.” O kitap verilenlere ve ÜMMÎ’lere de ki: “Siz de (fizik vücudunuzu Allah’a) teslim ettiniz mi?” Eğer teslim ettilerse o zaman (onlar) andolsun ki; hidayete ermişlerdir. Eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen (görev) ancak tebliğdir. Allah kullarını BASÎR’dir (görendir).

 

E. Sahâbenin hepsi nefslerini Allah’a teslim etmişlerdir. Ulûl’elbâb olmuşlardır:

 

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu)i ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar (sahâbe), sözleri işitirler ve onların (sözlerin) ahsen olanına (Peygamber Efendimiz (S.A.V) tarafından söylenilenine) tâbî olurlar. İşte onlar, hidayete erenlerdir (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıranlardır). Ve onlar, ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleridir, nefslerini Allah’a teslim edenlerdir.

 

F. Sahâbenin hepsi ihlâsa ulaşmıştır:

 

2/BAKARA-139: Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve lenâ â‘mâlunâ ve lekum â‘mâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne).

De ki: “Allah hakkında bizimle mücadele mi ediyorsunuz? O, bizim de Rabbimizdir; sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz, onun için ihlâs sahibi (MUHLİS) (kul)larız.

 

Ve sahâbenin hepsi irşad olmuştur:

 

49/HUCURAT-7: Va‘lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri leanittum, ve lâkinallâhe habbebe ileykumul  îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel ‘ısyân(‘ısyâne),  ulâike humur râşidûn(râşidûne).

Bilin ki; içinizde Allah’ın resûlü var. Şâyet emirlerin çoğunda size uysaydı lânetlenirdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi, kalplerinizde onu (îmânı) müzeyyen kıldı (fazılları îmân kelimesinin etrafında toplayarak kalbinizi tamamen nurla doldurdu.) Size; küfrü, fıskı ve isyanı kerih gösterdi. İşte onlar, irşada ulaşanlardır.

 

G. Sahâbenin hepsi iradelerini de Allah’a teslim etmişlerdir:

 

10/TEVBE-100:Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

 O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan ulûl’elbab, ihlâs ve salâh makamlarını, en üst üç makamı işgal edenler), onların bir kısmı muhacirînden (Mekke’den Medine’ye göç edenlerden), bir kısmı ensardan (Medine’deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe, irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu.) Allah, onlardan razı ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır. 

 

Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’de sahâbeyi bize örnek göstermektedir. Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz de bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır: “Sahâbe ve tâbiîn denilen ehli sünnet topluluğuna sarılın.” Tâbiîn de, sahâbeye ihsanla tâbî olmuştur. Tevbe Suresi’nin 100. âyet-i kerimesi, sahâbenin hepsinin irşada ulaştığını, Allahû Tealâ tarafından irşada memur ve mezun kılındığını ve tâbiîn de Allah tarafından irşada memur ve mezun kılınan sahâbeye tâbî olduğunu kesinlikle ispat etmektedir.

 

Gelin görün ki; günümüz İslâm âleminde Kur’ân-ı Kerim sadece mezarlarda okunan bir kitap hüviyetindedir. İnsanlar ikiye ayırmışlardır: Kur’ân-ı Kerim ve Resûlullah’ın sünneti. Resûlullah’ın sünneti diye adlandırdıkları muhtevada, insanların rivayetlerine dayanan ve Kur’ân-ı Kerim ile çelişen yüzlerce bid’at vardır. İnsanlar bu bid’atlerle bize dîni anlatmaya çalışmaktadırlar.

 

Oysa ki; Allahû Tealâ’nın: “Sen olmasaydın ben felekleri yaratmazdım.” dediği, bütün âlemlere rahmet olan Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz, hadisleri için şu ölçüyü vermektedir: “Bir gün benim hadislerim tartışma konusu olacaktır. Tartışma konusu olduğu günlerde Kur’ân-ı Kerim’e bakınız. Kur’ân-ı Kerim’e aykırı bir sözüm olamaz.” Yani Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki: “Ey insanoğlu! Benim sözlerimi, Kur’ân-ı Kerim’in önüne geçirmeyin. Kim benim sözlerimi Kur’ân’ın önüne geçirirse, o fitneye sebep olur.” Ve bugün dîn öğreticilerimizin büyük bir kısmı, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den 200 yıl sonra toplatılan, muhtevasında binlerce mevzu hadis bulunan Kütüb-i Sitte’yi, Kur’ân-ı Kerim’le hiç karşılaştırmadan, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e indirilen ve Allah’ın koruması altında bulunan Kur’ân-ı Kerim’in önüne geçirmektedirler.

 

Biz bunları söylediğimiz zaman, sevgili dîn öğreticileri kardeşlerimiz diyorlar ki: “Siz Kütüb-i Sitte’ye karşı mı çıkıyorsunuz?” Biz bütün kardeşlerimizi çok seviyoruz. Kimsenin karşısında değiliz. Her zaman onlarla beraberiz. Ama bir hakikati de göz ardı etmek mümkün değildir. Kur’ân, Furkan’dır:

 

O, bütün insanları için bir saadet davetiyesidir.

O, bütün insanlar için bir saadet reçetesidir.

O, bütün insanlar için bir saadet garantisidir.

 

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de, ilk peygamber olan Âdem (A.S)’ın hanif dînini, İslâm dînini nasıl yaşadığını bizlere açıklamaktadır. Ayrıca Nuh (A.S) ve kavminin, İbrâhîm (A.S) ve kavminin, Musa (A.S) ve kavminin, İsa (A.S) ve kavminin, Salih (A.S) ve kavminin, Hud (A.S) ve kavminin, Lut (A.S) ve kavminin bu dîni nasıl yaşadığını Kur’ân-ı Kerim’de net olarak ifade edilmektedir.

 

Dîn tektir. Bütün peygamberler bu tek dîni yaşamışlardır. Allahû Tealâ, kolaylık olsun diye bunları bir bir bize anlatmaktadır. Birincisinden ibret almadık, ikincisinden; ikincisinden ibret almadık, üçüncüsünden...Üçüncüsünden ibret almadık, dördüncüsünden... Allah’ın ister velîleri ister nebîleri olsun; Allahû Tealâ bir gerçeği kesinlikle onların ağzından bizlere mesaj olarak vermektedir. Hepsi kavimlerine şunu söylemişlerdir: “Sizin için Allah’tan başka İlâh yoktur. O’na şirk koşmayın. O’na kul olun.”

 

7. Şeytana kul olmaktan kurtuluşun evrensel reçetesi

 

Şeytana kul olmaktan kurtulabilmenin ve Allah’a kul olabilmenin yegâne reçetesi, evrensel bir kanun olarak bize verilmiştir. Bütün sahâbe bu evrensel kanuna uyarak, Allah’a ulaşmayı dilemişlerdir. Hepsi istisnasız Allah’ın lutfuna mazhar olarak, şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmuşlardır. Allahû Tealâ da onları müjdelemektedir:

 

39/ZUMER-17:Vellezînectenebût tâgûte en ya'budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ,fe beşşir ıbâd(ıbâdi). 

 Onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinab ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar) ve Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele! 

 

Allahû Tealâ: “Onlar için müjdeler vardır.” buyurmaktadır. Bir tek müjde değil, müjdeler... Bu, ahiret müjdesi ve dünya müjdesidir. Çünkü bir kişinin Allah’a ulaşmayı kalben dilemesi ve Allah’ın bu dileği onun kalbinde görmesi halinde, lutfu ilâhî devreye girer. Allahû Tealâ, bu kişiyi 21. basamağa kadar ulaştıracağını garanti etmiştir. 21. basamağa ulaşmak ne demektir?

 

O kişi için 3. kat cennet demektir.

O kişi için dünya saadetinin yarısı demektir.

 

Bu (bir tek dilek karşılığı), o kişi için dünya müjdesi ve ahiret müjdesi demektir.

 

Peygamber Efendimiz (S.A.V) ne güzel buyuruyor: “Allahû Tealâ bu dîni bizimle nasıl başlattıysa, soyumdan gelen  Mehdi (A.S) ile de sonlandıracaktır. Allahû Tealâ nasıl benimle insanları şirkten kurtardıysa, O’nunla da insanları fitneden kurtaracaktır.”

 

8. Beklenen Mehdi gelmiştir

 

1400 yıldan beri insanlar, Mehdi (A.S)’ın beklentisi içindeler ve şu anda fitnenin ayyuka çıktığı, yolların kesildiği, insanların dîni yaşamaktan men edildiği, insanların Allah’a ulaşmayı dilemekten men edildiği bir ahir zaman dönemini yaşıyoruz. İslâm âleminin ihtilâflara boğulduğu, en zayıf noktasında olduğu bir dönemde, onları tekrar ayağa kaldıracak, 14 asır evvel olan o asrı saadeti, Hidayet Asrı diye tekrar yaşatacak olan Allah’ın ni’meti Mehdi (A.S) gelmiştir ve tebliğ yapmaktadır:

“Allah’a ulaşmayı dileyin! Bu dilek, sizi mutlaka 3. kat cennete ve dünya saadetinin yarısına ulaştırır.”

 

Gelin görün ki; hevasına tâbî olan ama farkında olmayan, kalbi hasta, kasitun olan bu insanlar: “Eski köye yeni adet mi getiriyorsun? Biz bu dîni biliriz. Bizim bunu kimseden öğrenmeye ihtiyacımız yok.” demektedirler.

 

İnsanların analizini yaptığımız zaman şu neticeye ulaşıyoruz:

1. Tasavvufu yaşayanlar

2. Tasavvufun dışında olanlar

 

Tasavvufta olanlara baktığımız zaman da birçok insanın, herkes nereye gidiyorsa “Burası demek ki çok iyidir.” diyerek oraya düşünmeden atladığını görmekteyiz. Bir insan Allah’a ulaşmayı dilemedikten sonra mürşidlerin hası olan Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e tâbî olsa dahi, o tâbiiyet kendisine bir yarar sağlamaz.

 

49/HUCURAT-14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).

Araplar dediler ki: “Biz mü’min olduk.” (Habibim) de ki: “Mü’min olduk, demeyin. Lâkin; İslâm (dairesine) girdik, deyin. Çünkü (Allah’a ulaşmayı dilemediğiniz için) kalplerinizin içine îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve resûlüne itaat ederseniz, amellerinizden bir şey eksilmez. Allah Gafur’dur, Rahîm’dir.”

 

Bütün insanlar, 3 vücut, serbest irade ve aklın standartları içinde yaratılmışlardır. Herkes kulvara eşit şartlarda girer. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

 

7/İSRA-15: Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsih(nefsihî), ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziretun vizre uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ(resûlen).

Kim hidayete ererse kendi nefsi için hidayete erer. Kim de dalâlette ise dalâlette olmak onun aleyhinedir. Nezir’in (uyaran Resûl’ün) nezrettiğini (ikazını,uyarısını) yerine getirmeyenlerin (bu sebeple günah yüklenenlerin) günahlarını başkaları yüklenmez. Bir resûl göndermedikçe (hiçbir kavme, hiç kimseye) azap etmeyiz.

 

Her devirde Allah’ın resûlleri gelip Allah’ın âyetlerinde yer alan emir ve nehiyleri insanlara tebliğ ederler. İşte o zaman tebliğe muhatap olan insanların durumu açığa çıkmaktadır. Bir kısmı Bakara 6’da olduğu gibi ilgisiz kalmaktadır, bir kısmı İsra 45-46’da olduğu gibi karşı çıkmaktadır, bir kısmı da gerçekten Allah’a ulaşmayı dileyip anında Allah’ın davetine icabet etmektedir. Kurtuluşta olanlar, Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir.

 

29/ANKEBUT-5: Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi leât(leâtin), ve huves semîul alîm(alîmu).

Kim Allah’a mülâki olmayı (hayattayken Allah’a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah’ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah’a ulaşacaktır). Ve O, en iyi işiten, en iyi bilendir.

 

Allah’a ulaşmayı dileyenlerin, Allah tarafından mutlaka kurtuluşa ulaştırılacağı, Allah’ın bir garantisidir. Allahû Tealâ’nın bir vaadidir, Allahû Tealâ’nın bir sözüdür. İşte asıl olan, buna îmân etmek ve bunu hayatımıza tatbik etmektir.

 

9. Şu anda hidayet  asrında, ahir zamandayız

 

Fitneler, insanları alabildiğine kemiriyor. Bugün insanlık; dünyanın, malın, fakirliğin, kadınların, cehennemin bir imtihan konusu olduğu bir dizaynda yaşamaktadır. İnsanı dîni yaşamaktan alıkoyan, Allah’a ulaşmaya engel olan ve insanları cehenneme sürükleyen bir fitne söz konusudur. Anlaşmazlıklar had safhadadır. En büyük fitne, ümmetin birliğini bozan fitnedir.

 

Allahû Tealâ, kâfirlerin birbirinin velîsi olduklarını ve tek ümmeti oluşturduklarını, bu Hidayet Çağı’nda fitnede birleşen bir tek ümmetin söz konusu olduğunu açıklamaktadır. Ve bizlere seslenerek: “Siz de birlik beraberlik içerisine girmediğiniz taktirde, yeryüzünde çok büyük bir fesat oluşacaktır.” buyurmaktadır.

 

Duhan Suresi’nde ifade edilen duman, semayı ve bütün âlemleri kaplayan duhan, bu fesattır, bu fitnedir.

 

44/DUHAN-10: Fertekıb yevme te’tîs semâu bi duhânin mubîn(mubînin).

Göklerin açık bir dumanla kaplanacağı günü gözetle.

 

44/DUHAN-11: Yagşân nâs(nâse), hâzâ azâbun elîm(elîmun).

(Öyle bir duman ki;) bütün insanları saracak elîm bir azaptır.

 

44/DUHAN-12: Rabbenekşif annel azâbe innâ mu’minûn(mu’minûne).

Onlar, “Rabbimiz” diyecekler. “Bu azabı bizden kaldır; çünkü muhakkak ki, biz mü’minleriz.”

 

44/DUHAN-13: Ennâ lehumuz zikrâ ve kad câehum resûlun mubîn(mubînun).

Muhakkak ki; onlar, öğüt almazlar. Onlara, andolsun ki; apaçık bir resûl geldi.

 

44/DUHAN-14: Summe tevellev anhu ve kâlû mu‘allemun  mecnûn(mecnûnun).

Sonra ondan yüz çevirdiler ve ona “öğretilmiş deli” dediler.

 

İnsanlar fitnede birleşmişlerdir, tek ümmet olmuşlardır. Ama dîni yaşadıklarını iddia edenler de darmadağın durumdadır. Fırkalara ayrılmak, had safhada gerçekleşmiştir. Allahû Tealâ “Dînde fırkalara ayrılmayın.” demesine rağmen, insanlar bunları göz ardı etmektedir. Ve ne yazık ki; gerçekten insanlık, alabildiğine bir hercümerç içindedir.

 

Söylediğimiz gibi, fitnenin çok çeşitli sebepleri vardır: Anarşi ve katliamlar, açlık, hayat pahalılığı ve özellikle bid’atlerin ortaya çıkması; yani dînin aslında olmadığı halde sonradan ortaya çıkan âdetlerin, dînin esaslarıymış gibi kabul edilmesi bu sebeplerin arasındadır.

 

Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki: “Ahir zamanda Kur’ân-ı Kerim bir vadide, insanlar başka vadide olacaklardır.”

 

Neden? Çünkü el yazması kitaplar Kur’ân-ı Kerim’in ötesine geçirilmiştir.

 

Yine Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki: “Ahir zamanda Kur’ân’ın resmi, İslâm’ın ismi kalacaktır. İnsanlar İslâmî isimlerle adlandırılacaklardır. Camiler, dıştan mamur, ama içleri hidayetten harabe halinde olacaktır.”

 

İşte bu dîn öğreticilerinin, hidayeti gizlemeleri sebebiyle hidayet tamamen yok olmuştur.

Gerçekten Allahû Tealâ’ya ne kadar hamd etsek, şükretsek azdır ki; Hidayet Çağı’nda Allahû Tealâ bizleri Efendi Hazretleri Mehdi (A.S) ile beraber kıldı. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V): “O’nunla fitne ortadan kaldırılacak.” dediği zaman, O’nunla kesinlikle dîn özgürlüğünün sağlanacağını da ifade etmektedir. Dînde zorlama yoktur. Allah’ın dînini yaşamak istemeyen insan, serbesttir; hesabını Allah’a verecektir. Ama Allah’ın dînini yaşamak istemeyen bu insanlar da kesinlikle fitneye sebep olmadan, İslâm toplumu içerisinde elbette yaşayabileceklerdir.

 

10. Ahir zamanda kıtal (savaş) kimlere karşı yapılacaktır?

 

Allahû Tealâ buyuruyor ki:

 

8/ENFAL-39: Ve kâtilûhum hattâ lâ tekûne fitnetun ve yekûned dînu kulluhu lillâhi, fe inintehev fe innallâhe bimâ ya'melûne basîr(basîrun).

Ve hiçbir fitne kalmayıncaya ve bütün dîn Allah için oluncaya kadar, onlarla kıtalde bulunun (savaşın). Eğer onlar (küfürden) vazgeçerlerse o taktirde muhakkak ki Allah, yaptığınız şeyleri en iyi görendir.

 

Bu kıtal, insanları Allah’ın yolundan men eden insanlarla olmalıdır. Allahû Tealâ diyor ki: “Onlar sizinle savaşmaktan vazgeçerlerse, siz artık onlara karşı durmayın. Karşı çıkışınız sadece zalimleredir.” Bu zalimlerin kimler olduğunu Allahû Tealâ şöyle ifade etmektedir:

 

22/HAC-53: Li yec’ale mâ yulkış şeytânu fitneten lillezîne fî kulûbihim maradun vel kâsiyeti kulûbuhum, ve innez zâlimîne le fî şikâkın baîd(baîdin).

Kalplerinde maraz (hastalık) olan ve kalpleri kasiyet bağlamış (kararmış ve sertleşmiş) olanlara, şeytanın ilka ettiği (ulaştırdığı) şeyi fitne (imtihan) kılmak içindir. Ve muhakkak ki; zalimler, elbette uzak bir ayrılık içindedirler (Sıratı Mustakîm’den uzaklaşmışlardır, ayrılmışlardır).

 

Şeytanın ilkaları bu insanlara tesir eder; ama onlar farkında değillerdir ve kendilerini hidayette zannederler. Aslında şeytanın dostu durumundadırlar. İşte bu fitne, ahir zamanda oluşan fitnedir. Dünyada insanları, mü’minleri Allah’ın yolundan men etmek, onları birçok işkenceye maruz bırakmak, bu dizayn içinde gerçekleşen bir durumdur. Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’de fitnenin birçok dizaynını ifade etmiştir. Her halükârda fitneden kurtulmanın yegâne yolu, “Allah’a ulaşmayı dilemek”tir. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, istisnasız bu fitneden kendisini kurtarmış olacaktır.

 

Allah razı olsun

 

Bir Önceki Menü    

              

              

              

 

              

             

 

 

Online Sayaç