|
“MEHDİ;
BİZDENDİR, SOYUMUZDANDIR. ALLAHÛ TEALÂ NASIL BU DÎNİ BİZİMLE
BAŞLATTIYSA, O’NUNLA SONA ERDİRECEKTİR. ONLAR, NASIL
BİZİMLE ŞİRKTEN KURTULMUŞSA,O’NUNLA FİTNEDEN
KURTULACAKLARDIR.”
Aziz
kardeşlerimiz ;
Sizleri selâmların en güzeli olan Allahû Tealâ'nın selâmıyla
selâmlıyoruz.
Esselâmu aleykum rahmetullâhu ve berekâtuhu.
Aziz
kardeşlerimiz ;
Bu hadis'i şerif konumuzu da "MEHDİ; BİZDENDİR,
SOYUMUZDANDIR. ALLAHÛ TEALÂ NASIL BU DÎNİ BİZİMLE
BAŞLATTIYSA, O’NUNLA SONA ERDİRECEKTİR. ONLAR, NASIL
BİZİMLE ŞİRKTEN KURTULMUŞSA,O’NUNLA FİTNEDEN
KURTULACAKLARDIR.” hadisine ayırdık.
Tabii,
yine her zaman olduğu gibi Kur'ân-ı Kerim ışığı altında ve
de Mehdi a.s. önderliğinde konumuzu işleyeceğiz İnşaallah.
Muhterem
okuyucular, sizlere açıklamak istediğim hadiste Hz.
Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:
“Mehdi;
Bizdendir, soyumuzdandır. Allahû Tealâ nasıl bu dîni Bizimle
başlattıysa, O’nunla sona erdirecektir. Onlar nasıl Bizimle
şirkten kurtulmuşlarsa, O’nunla fitneden kurtulacaklardır.”
Hz.
Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, bir hadisinde de şöyle
buyurmaktadır:
“Dünya
herc ü merc içinde kaldığında, fitneler zuhûr ettiğinde ve
yollar kesildiğinde, bazıları bazısına hücum ettiğinde,
büyük küçüğe merhamet etmediği, büyüğe vakarlı
davranmadığında, Allah bu sırada onlardan adavetin kökünü
kazıyarak dalâlet kalelerini fethedecek, evvelce Benim
ayakta tuttuğum gibi ahir zamanda da dîni ayakta tutacak,
önceden zulümle dolu olan dünyayı adaletle dolduracak olan
Mehdi (A.S)’ı gönderecektir.”
Peygamber
Efendimiz (S.A.V), bir başka hadisinde de şöyle
buyurmaktadır:
“Hiçbir
tarafın ondan mahfuz kalmayacağı bir fitne zuhûr edecek. Bu
fitne hemen başka bir tarafa yayılacak. Ve bu durum bir
münâdinin semadan seslenerek: “Ey insanlar! Emiriniz
artık Mehdi’dir.” demesine kadar devam edecektir.”
Bu üç
hadiste de ana tema, fitnedir. Peygamber Efendimiz (S.A.V)
buyuruyor ki: “Bizimle insanlar şirkten kurtuldular. Ama
Mehdi (A.S)’la fitneden kurtulacaklardır.”
1.
Fitne nedir?
Fitne,
Kur’ân-ı Kerim’de birçok mânâda kullanılmıştır. İmtihan,
küfür, azgınlık, dalâlet, günah, ayrılık, tefrika, ihtilaf,
kavga ve daha birçok mânâlar söz konusudur. Her ne kadar
fitne âyetlerde farklı mânâlarda kullanılmışsa da, İslâm
toplumunun sosyal hayatını târumâr eden, İslâm toplumu
arasında ihtilâfların çıkmasına sebep olan fitneden, hadis-i
şerifi esas alarak sizlere bahsetmek istiyorum. Arapça adı
İslâm olan hanif dîninin 3 temel özelliği vardır:
1.
Vahdet: Allah’ın tekliği
2.
Tevhid: Tek Allah’a îmân eden ve Allah’a ulaşmayı
dileyenlerin vücuda getirdiği tek cemaat: Fırka-i Naciye,
kurtuluşa ulaşanların topluluğu.
3.
Teslim.
Fitne,
tevhidi bozan bir toplumsal hastalıktır. İslâm âlemini
kemiren en büyük fitne; dînde fırkalara ayrılmaktır. Tevhidi
bozan yegâne unsur, işte budur. Allahû Tealâ, Kur’ân-ı
Kerim’de bu çeşit fitnenin, adam öldürmekten çok daha büyük
olduğunu ifade etmektedir:
2/BAKARA-217: Yes’elûneke aniş şehril harâmi kıtâlin fîh(i),
kul kıtâlun fîhi kebîr(kebîrun), ve saddun an sebîlillâhi
ve kufrun bihi vel mescidil harâmi ve ihrâcu ehlihî minhu
ekberu indallâh(indallâhi), vel fitnetu ekberu minel
katl(katli), ve lâ yezâlûne yukâtilûnekum hattâ yeruddûkum
an dînikum inistetâû ve men yertedid minkum an dînihi fe
yemut ve huve kâfirun fe ulâike habibat a’mâluhum fid dunyâ
vel âhireh(âhireti), ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ
hâlidûn(hâlidûne).
Sana
haram (hürmetli) aydan ve onun içinde yapılan
savaştan soruyorlar. De ki: O ayın
içinde (savaşmak) büyük bir (günah)tır. (Fakat insanları)
Allah yolundan saptırmak (alıkoymak) ve O’nu inkâr etmek, (mü’minlere)
Mescid-i Haram’ı (yasaklamak) ve kendi halkını oradan
(Mekke’den sürüp) çıkarmak ise Allah katında daha da büyük
(günah)tır. Fitne, adam öldürmekten daha da büyük (bir
suç ve günah)tır. Eğer onların güçleri yetse (de
yapabilseler) sizi dîninizden döndürünceye kadar sizinle
savaşmaktan geri kalmazlar. Sizden kim dîninden döner de (bu
halde) ölürse, o kâfir olarak ölmüştür. O taktirde onların
amelleri dünyada ve ahirette boşa gitmiştir. İşte onlar,
ateş halkıdır ve onlar orada ebedî kalacaklardır.
Âyet-i
kerimenin muhtevasına göre insanları Allah’ın yolundan
(hidayetten) men etmek, en büyük fitnedir.
2.
Fitnenin elebaşları
Kur’ân-ı
Kerim’de fitnenin elebaşlarının kimler olduğu da ifade
edilmektedir:
4/NİSA-167:İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad
dallû dalâlen baîdâ(baîden).
Onlar
ki küfür üzeredirler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar
(menederler) (kendileri de Allah’ın yolunda değillerdir).
Andolsun ki; onlar, uzak bir dalâlet içindedirler (mürşidlerine
ulaşmamış veya yola girmemiş oldukları için).
4/NİSA-168:İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li
yagfire lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).
Muhakkak ki; onlar, küfür üzeredirler ve zalimdirler
(başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptırdıkları
için). Allah, onlara asla mağfiret etmez (günahlarını sevaba
çevirmez) ve yola (Allah’a ulaştıran yola, Sıratı Mustakîm’e)
ulaştırmaz.
4/NİSA-169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden),
ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîren).
Sadece cehennem yoluna ulaştırır. Onlar orada ebediyyen
kalacaklardır. Ve bu, Allah için kolaydır.
Bakara
Suresi’nin 217. âyet-i kerimesinde, insanları Allah’ın
yolundan alıkoymanın fitne olduğu ve bu fitnenin insan
öldürmekten daha büyük bir günah olduğu ifade ediliyordu.
Nisa 167’de ise bu günahı işleyen insanların, insanları
Allah’ın yolundan men edenler olduğunu ve onların uzak bir
dalâlet içinde oldukları ifade edilmektedir. Bu kişiler aynı
zamanda zalimdirler. Çünkü onlar, insanları Allah yolundan
men ederler. Allahû Tealâ, istisnasız bu kişilere merhamet
etmeyeceğini, onları asla Tarîk-i Mustakîm’e
ulaştırmayacağını, onların ulaşabilecekleri tek yerin Tarîk-i
Cehîm olduğunu ifade etmektedir.
3.
Cehennem tarîkine ulaşanların özellikleri
Acaba bu
insanlar neden bu noktaya gelmişlerdir? Allahû Tealâ şöyle
buyuruyor:
7/A'RAF-146:Seasrifu
an âyâtiyellezîne yetekebberûne fîl ardı bi gayril hakkı ve
in yerev kulle âyetin lâ yu’minu bihâ ve in yerev sebîler
ruşdi lâ yettehızûhu sebîlen ve in yerev sebilel gayyi
yettehızûhu sebîl(sebîlen), zâlike bi ennehum kezzebû bi
âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn(gâfilîne).
Yeryüzünde haksız yere kibirlenen kimseleri, âyetlerimizden
çevireceğim. Bütün âyetleri görseler, ona inanmazlar. Eğer
rüşd yolunu görseler, onu yol edinmezler. Ve gayy yolunu
görseler, onu yol edinirler. Bu; onların, âyetlerimizi
yalanlamaları ve ondan gâfil olmaları sebebiyledir.
7/A'RAF-147:
Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ ve likâil âhireti habitat
a’mâluhum, hel yuczevne illâ mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Ve
âyetlerimizi ve ahirete ulaşmayı (hayatta iken ruhun Allah’a
ulaşmasını) inkâr eden kimselerin amelleri, heba oldu (boşa
gitti).
Onlar, yaptıklarından başka bir şeyle mi cezalandırılır
(karşılık verilir)?
Onlar
haksız yere yeryüzünde kibirle dolaşırlar; çünkü onlar,
Allah’ın bütün âyetlerini görseler asla îmân etmezler. Onlar
irşad yolunu görseler, asla onu yol edinmezler. Onlar Tarîk-i
Cehîm’i gördüklerinde ona balıklama atlarlar.
Kur’ân-ı
Kerim, bütün zamanların Kitap’ıdır. Hz. Muhammed Mustafa
(S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki: “Sizden evvelkilerin tarihi,
sizden sonrakilerin haberi ve sizin aranızdaki problemlerin
çözümüdür, reçetesidir.”
Nübüvvetle
vazifeli olan Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allah’tan aldığı
Kur’ân’ı tebliğ etmeye başladığı an, insanların bir kısmı bu
tebliğe ilgisiz kalmış, bir kısmı da karşı çıkmışlardır:
2/BAKARA-6: İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum
em lem tunzirhum lâ yu'minûn(yu’minûne).
Onlar
muhakkak ki kâfirdirler. Onları ikaz etsen de, etmesen de
(onlar için) eşittir (birdir). Îmân etmezler.
Allahû
Tealâ, Resullâh’ın tebliğine ilgisiz kalan bu insanlara bir
ceza olmak üzere, hassaları üzerine hemen engeller
koymuştur:
2/BAKARA-7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem'ıhim, ve
alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun), ve le hum azâbun azîm(azîmun).
Allah
onların kalpleri üzerine (kalplerindeki rahmet kapısının
üzerine) ve (kalplerindeki) işitme (sem’î) hassasının
üzerine mühür vurdu (mühürledi). (Ve kalplerindeki) görme
(basar) hassasının üzerine GIŞAVET (adlı) bir perde (çekti).
Onlar için azîm (büyük) bir azap (var).
Bakara
6’da anlatılan insanlar, dîne ilgisiz kalan, hiç ilgi
göstermeyen, dünyaya tapmış, dünyanın peşinden gidenlerdir.
Bunlar kâfirlerdir. Ama diğer bir grup insan ise, dînin
içindedirler. Dîni bildiklerini zannederler; ama dînden
bîhaber olduklarının farkında değillerdir ve Allah’ın
resûlüne karşı çıkarlar. Bu hastalık bütün zaman
parçalarında vardır. Allahû Tealâ, bu insanların durumunu da
şöyle açıklamaktadır:
17/İSRA-45:
Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ
yu’minûne bil âhıreti hicâben mestûrâ(mestûren).
Sen
Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete
(ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe)
inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin
üzerine, görmelerini engelleyen bir perde koyduk).
17/İSRA-46:
Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî
âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni
vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren).
O’nu (Kur’ân’ı),
fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye)
kalplerinin üzerine (idrak etmeyi engellemek için) ekinnet
ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen
Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman, nefretle
arkalarına döndüler.
Bu bir
cezadır. Çünkü bu insanlar, tebliğe karşı çıkmışlardır.
Bunlar dînin içindekilerdir; yani 14 asır evveli itibariyle
konuşursak, Allah’a ulaşmayı dilemeyen ve başkalarının
dilemesine mani olan Nasranîler ve Yahudiler, bizzat ehli
kitap olanlardır. Hz. Musa (A.S)’ın dîni de, Hz. İsa (A.S)’ın
dîni de hanîf dînidir. Ama insan eliyle dejenere
edilmişlerdir. Bu sebeple insanlar fırkalara ayrılmışlardır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) nübüvvetle vazifeli
kılındığında, Allahû Tealâ’nın ezelî ve edebî olan, değişmez
hanîf dînini tebliğ etmeye başlamıştır. Ama bu insanlar,
O’na karşı çıkmışlar ve: “Bu dîni biz yaşarız, biz biliriz.
Sen nereden çıktın?” demişlerdir. Allahû Tealâ da bir ceza
olmak üzere, kalbi hasta olan bu insanların uzuvlarının
üzerine engeller koymuştur.
14 asır
evvel Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in: “Allah’a
ulaşmayı dileyin. Dileyen kişi için bu bir cennet
müjdesidir. Dilemediğiniz taktirde kesinlikle bu sizin
cehenneme gideceğinize dair bir ikazdır, bir uyarıdır.”
şeklindeki tebliğine muhatap olmalarına rağmen ilgisiz
kalanlar, Bakara Suresi’nin 6. âyet-i kerimesindeki,
hassaları örtülen insanlardır. Dîni bildiğini zanneden ama
dînden haberi olmayanlar, Allahû Tealâ’nın uzuvlarının
üzerine engeller koyduklarıdır. İşte bunlar kâfirler ve
münafıklardır.
Bu
münafıklar, kendileri Allah’a ulaşmayı dilemedikleri gibi
başkalarının dilemelerine de mâni olurlar. Yani insanları
Allah’ın yolundan men eder, Allah’ın hidayetinden
alıkoyarlar. Bu da en büyük fitnedir. Allah’a ulaşmayı
dilemeyenlerin kesinlikle kibir sahibi oldukları ve haksız
yere yeryüzünde kibirle dolaştıkları açıkça ortadadır. O
zaman ulaştığımız yegâne sonuç odur ki; bunlar fitnenin
kaynaklarıdır.
Mukayese
yapmak gerekirse birinciler, Allah’a ulaşmayı dilemeyenler,
ilgisiz kalanlardır ama başkalarını Allah’ın yolundan
saptırmazlar. Bunların dünyaya dönük bir tutum içerisinde
oldukları açıkça ortaya çıkmaktadır:
10/YUNUS-7:İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil
hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ
gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak
ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a
ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır
ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil
olanlardır.
10/YUNUS-8:Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte
onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer
ateştir (cehennemdir).
4.
İnsanların Allah’ın yoluna girmeleri için imtihana tâbî
tutulmaları
Fitne
herkesedir. Mü’minlerin de fitneye uğradığını biliyoruz. Ama
mü’minlerin başına gelen imtihanlar onları Allah’a
yaklaştırmak içindir. Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanlar,
Allah’ın âyetlerinden gâfildirler. Ama diğerleri nifaktadır.
Allahû Tealâ küfür ehli olan kişileri gafletlerinden
uyandırabilmek, diğerlerini de nifaklarından geri çevirmek
üzere sürekli imtihana tâbî tutar.
9/TEVBE-126:
E ve lâ yerevne ennehum yuftenûne fî kulli âmin merreten ev
merreteyni summe lâ yetûbûne ve lâ hum yezzekkerûn(yezzekkerûne).
Ve
onlar, senede bir veya iki kere imtihan edildiklerini
görmüyorlar mı? Sonra tövbe etmiyorlar (Allah’a
yönelmiyorlar) ve onlar zikir yapmıyorlar (Allah’ın ismini
art arda tekrar etmiyorlar.)
İnsanların
tövbe etmeleri için her şeyden evvel Allah’a ulaşmayı
dilemeleri lâzımdır. Ama bu insanların bir kısmı Allah’a
ulaşmaya ilgisiz kalırlar, diğerleri ise karşı çıkar.
Allahû
Tealâ buyuruyor ki:
29/ANKEBUT-2:
E hasiben nâsu en yutrekû en yekûlû âmennâ ve hum lâ
yuftenûn(yuftenûne).
İnsanlar, “amenna (îmân ettik)” demekle imtihan edilmeden
bırakılacaklarını mı sandılar?
29/ANKEBUT-3:
Ve lekad fetennellezîne min kablihim fe le
ya’lemennellâhullezîne sadakû ve le ya’lemenel kâzibîn(kâzibîne).
Ve
andolsun ki; onlardan öncekileri de imtihan ettik. Allah
sadıkları da (doğru söyleyenleri de), tekzip edenleri de
(yalancıları da) mutlaka bilir.
Allahû
Tealâ, altını cürufundan ayırabilmek için, mutlaka her
seviyede insanları imtihana tâbî tutmaktadır. Bu imtihanlar
mü’minler için îmânı artan seviyede bir sebep teşkil eder.
Diğerlerinin de küfrünü arttırır.
5.
Kur’ân-ı Kerim’de şirk ve fitne aynı muhtevadadır
Hz.
Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in, “Bu dîni Allahû Tealâ
bizimle nasıl başlattıysa, soyumdan gelen Mehdi (A.S) ile
sona erdirecektir.” hadis-i şerifinin aslî mesajı, “Allahû
Tealâ nasıl bizimle insanları şirkten kurtardıysa, onları da
fitneden kurtaracaktır.” demektir. 14 asır evvel insanlar
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’le şirkten
kurtulmuşlardır. Günümüzde bu fitne, gizli şirktir. Dînde
fırkalara ayrılmak bu muhtevanın ifadesidir. Allahû Tealâ
buyuruyor ki:
30/RUM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen),
fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li
halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne
ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Öyleyse
vechini hanîf olarak dîne (dînin kayyum olmasına) ikame et
(kıyamda tut). Allah’ın o fıtratıyla ki; (Allah) bütün
insanları (hanîf) fıtratı ile yarattı. Allah’ın yaratmasında
(ne dînde ne de hanîf fıtratında) değişiklik olmaz. İşte bu,
kayyum olan (ezelden ebede kadar kıyamda kalacak, devam
edecek) dîndir. Ve lâkin insanların çoğu bilmezler.
Hanîf dîni
insanlar için ezelî ve ebedî, yegâne dîndir. Allahû Tealâ
bütün insanları hanîf fıtratıyla yaratmıştır. Dîn değişmez,
insanların yaratılışı da değişmez. Allahû Tealâ buyuruyor
ki:
30/RUM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ
tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na
(Allah’a) yönel (Allah’a ulaşmayı dile) ve böylece O’na
(Allah’a karşı) takva sahibi ol ve namaz kıl ve müşriklerden
olma.
30/RUM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean),
kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O
müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara
ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde
olanla ferahlanırlar.
İşte
günümüz İslâm âleminin başına örülen, bu çoraptır. Dînde
fırkalara ayrılmak söz konusudur. Hanîf dîninin 3
özelliğinden bir tanesi, tek Allah’a inanmaktır. Bu, vahdet
akidesidir. Ama ikinci özelliği, istisnasız tevhiddir.
Tevhid demek, dînde fırkalara ayrılmamak demektir. Dînde
fırkalara ayrılmamak, gizli şirkten kurtulmaktır.
Allahû
Tealâ, Bakara Suresi’nin 7. âyet-i kerimesinde, tebliğe
karşı ilgisiz kalan ve Allah’a ulaşmayı dilemeyip dünya
hayatını dileyen insanların kalbî özelliklerini veriyordu.
Aynı kalbî özellikler, Casiye Suresi’nin 23. âyet-i
kerimesinde de verilmektedir. Bu insanlar, hevalarını ilâh
edinenlerdir. Yani kendi fizik bedenleri, enerjilerini ve
nefslerini sadece kendileri için kullanmaktadırlar.
45/CASİYE-23:
E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ
ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî
gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi),
e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevalarını
(nefslerini) kendilerine ilâh edinenleri görmedin mi (habibim)?
Allah, onları bir ilim üzere dalâlette bırakır. Onların
kalplerindeki sem’î (işitme) hassasını ve kalplerini
(kalpteki idrak hassasını) mühürler ve onların kalplerindeki
basar (görme) hassasının üzerine gışavet (isimli bir perde)
çeker. Öyleyse (artık) Allah’tan sonra kim bu kişiyi
hidayete erdirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?
Kur’ân’daki İslâm’a baktığımız zaman İslâm’ın 7 safhadan
oluştuğunu görüyoruz:
1. Allah’a
ulaşmayı dilemek,
2.
Allah’ın tayin ettiği mürşide tâbî olmak,
3. Ruhu
Allah’a teslim etmek,
4. Fizik
bedeni Allah’a teslim etmek,
5. Nefsi
Allah’a teslim etmek,
6. İrşada
ulaşmak,
7. İradeyi
Allah’a teslim etmek.
Kur’ân-ı
Kerim’de bize örnek gösterilen sahâbe, 14 asır evvel bu 7
safhanın 7’sini de yaşamıştır.
A.
Hepsi Allah’a ulaşmayı dilemişlerdir:
13/RAD-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim
ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve
alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum
ukbed dâr(dâri).
Onlar,
sabırla Rab’lerinin vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı,
Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler
ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden
gizli ve açıkça infâk edenler. Ve seyyiati, hasenat ile
(iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın
(güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.
B.
Sahâbenin hepsi mürşidlerin aslı olan Hz. Muhammed Mustafa
(S.A.V) Efendimiz’e biat etmiştir:
48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe),
yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu
alâ nefsih(nefsihi), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe
se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).
Muhakkak ki onlar, sana biat ettikleri zaman Allah’a biat
etmiş oldular. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün
vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş
olduğundan) Allah’ın eli vardı.
Kim (derecesini nâkısa) düşürürse, muhakkak ki o, nefsi
sebebiyle (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine
getirmediği için) derecesini nâkısa düşürmüştür. Kim de
Allah’a olan ahdini yerine getirirse (ruhunu, vechini,
nefsini ve iradesini Allah’a teslim ederse), ona en büyük
mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya
saadetine erdirilecektir).
C.
Sahâbenin hepsi ruhlarını Allah’a teslim etmişlerdir:
39/ZUMER-18:
Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu)i
ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar (sahâbe),
sözleri işitirler ve onların (sözlerin) ahsen olanına
(Peygamber Efendimiz (S.A.V) tarafından söylenilenine) tâbî
olurlar. İşte onlar, hidayete erenlerdir (ruhlarını ölmeden
evvel Allah’a ulaştıranlardır).
Ve onlar, ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleridir,
nefslerini Allah’a teslim edenlerdir.
D.
Sahâbenin hepsi fizik bedenlerini de Allah’a teslim
etmişlerdir:
3/AL-İ İMRAN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye
lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne
ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe
kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu),
vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
Eğer
seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki: “Ben ve bana
tâbî olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah’a teslim
ettik.”
O kitap
verilenlere ve ÜMMÎ’lere de ki: “Siz de (fizik vücudunuzu
Allah’a) teslim ettiniz mi?” Eğer teslim ettilerse o zaman
(onlar) andolsun ki; hidayete ermişlerdir. Eğer yüz
çevirirlerse, o zaman sana düşen (görev) ancak tebliğdir.
Allah kullarını BASÎR’dir (görendir).
E.
Sahâbenin hepsi nefslerini Allah’a teslim etmişlerdir.
Ulûl’elbâb olmuşlardır:
39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne
ahseneh(ahsenehu)i ulâikellezîne hedâhumullâhu ve
ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar
(sahâbe), sözleri işitirler ve onların (sözlerin) ahsen
olanına (Peygamber Efendimiz (S.A.V) tarafından
söylenilenine) tâbî olurlar. İşte onlar, hidayete erenlerdir
(ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıranlardır).
Ve onlar, ulûl’elbabtır (daimî zikrin
sahipleridir, nefslerini Allah’a teslim edenlerdir.
F.
Sahâbenin hepsi ihlâsa ulaşmıştır:
2/BAKARA-139: Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve
rabbukum, ve lenâ â‘mâlunâ ve lekum â‘mâlukum
ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne).
De ki:
“Allah hakkında bizimle mücadele mi ediyorsunuz? O, bizim de
Rabbimizdir; sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize,
sizin amelleriniz de size aittir.
Ve biz, onun için ihlâs sahibi (MUHLİS) (kul)larız.
Ve
sahâbenin hepsi irşad olmuştur:
49/HUCURAT-7: Va‘lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi),
lev yutîukum fî kesîrin minel emri leanittum, ve lâkinallâhe
habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve
kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel ‘ısyân(‘ısyâne),
ulâike humur râşidûn(râşidûne).
Bilin ki;
içinizde Allah’ın resûlü var. Şâyet emirlerin çoğunda size
uysaydı lânetlenirdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi,
kalplerinizde onu (îmânı) müzeyyen kıldı (fazılları îmân
kelimesinin etrafında toplayarak kalbinizi tamamen nurla
doldurdu.) Size; küfrü, fıskı ve isyanı kerih gösterdi.
İşte onlar, irşada ulaşanlardır.
G.
Sahâbenin hepsi iradelerini de Allah’a teslim etmişlerdir:
10/TEVBE-100:Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel
ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve
radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru
hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O
sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan
ulûl’elbab, ihlâs ve salâh makamlarını, en üst üç makamı
işgal edenler), onların bir kısmı muhacirînden (Mekke’den
Medine’ye göç edenlerden), bir kısmı ensardan (Medine’deki
yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne)
ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe, irşad makamına sahip
oldukları için onlara tâbî olundu.) Allah, onlardan razı ve
onlar da O’ndan (Allah’tan) razıdır. Onlara Allah,
altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada
ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm)
mükâfattır.
Allahû
Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’de sahâbeyi bize örnek göstermektedir.
Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz de bir hadis-i şerifinde
şöyle buyurmaktadır: “Sahâbe ve tâbiîn denilen ehli sünnet
topluluğuna sarılın.” Tâbiîn de, sahâbeye ihsanla tâbî
olmuştur. Tevbe Suresi’nin 100. âyet-i kerimesi, sahâbenin
hepsinin irşada ulaştığını, Allahû Tealâ tarafından irşada
memur ve mezun kılındığını ve tâbiîn de Allah tarafından
irşada memur ve mezun kılınan sahâbeye tâbî olduğunu
kesinlikle ispat etmektedir.
Gelin
görün ki; günümüz İslâm âleminde Kur’ân-ı Kerim sadece
mezarlarda okunan bir kitap hüviyetindedir. İnsanlar ikiye
ayırmışlardır: Kur’ân-ı Kerim ve Resûlullah’ın sünneti.
Resûlullah’ın sünneti diye adlandırdıkları muhtevada,
insanların rivayetlerine dayanan ve Kur’ân-ı Kerim ile
çelişen yüzlerce bid’at vardır. İnsanlar bu bid’atlerle bize
dîni anlatmaya çalışmaktadırlar.
Oysa ki;
Allahû Tealâ’nın: “Sen olmasaydın ben felekleri
yaratmazdım.” dediği, bütün âlemlere rahmet olan Hz.
Muhammed (S.A.V) Efendimiz, hadisleri için şu ölçüyü
vermektedir: “Bir gün benim hadislerim tartışma konusu
olacaktır. Tartışma konusu olduğu günlerde Kur’ân-ı Kerim’e
bakınız. Kur’ân-ı Kerim’e aykırı bir sözüm olamaz.” Yani
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki: “Ey insanoğlu!
Benim sözlerimi, Kur’ân-ı Kerim’in önüne geçirmeyin. Kim
benim sözlerimi Kur’ân’ın önüne geçirirse, o fitneye sebep
olur.” Ve bugün dîn öğreticilerimizin büyük bir kısmı,
Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den 200 yıl sonra toplatılan,
muhtevasında binlerce mevzu hadis bulunan Kütüb-i Sitte’yi,
Kur’ân-ı Kerim’le hiç karşılaştırmadan, Peygamber Efendimiz
(S.A.V)’e indirilen ve Allah’ın koruması altında bulunan
Kur’ân-ı Kerim’in önüne geçirmektedirler.
Biz
bunları söylediğimiz zaman, sevgili dîn öğreticileri
kardeşlerimiz diyorlar ki: “Siz Kütüb-i Sitte’ye karşı mı
çıkıyorsunuz?” Biz bütün kardeşlerimizi çok seviyoruz.
Kimsenin karşısında değiliz. Her zaman onlarla beraberiz.
Ama bir hakikati de göz ardı etmek mümkün değildir. Kur’ân,
Furkan’dır:
O, bütün
insanları için bir saadet davetiyesidir.
O, bütün
insanlar için bir saadet reçetesidir.
O, bütün
insanlar için bir saadet garantisidir.
Allahû
Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de, ilk peygamber olan Âdem (A.S)’ın
hanif dînini, İslâm dînini nasıl yaşadığını bizlere
açıklamaktadır. Ayrıca Nuh (A.S) ve kavminin, İbrâhîm (A.S)
ve kavminin, Musa (A.S) ve kavminin, İsa (A.S) ve kavminin,
Salih (A.S) ve kavminin, Hud (A.S) ve kavminin, Lut (A.S) ve
kavminin bu dîni nasıl yaşadığını Kur’ân-ı Kerim’de net
olarak ifade edilmektedir.
Dîn
tektir. Bütün peygamberler bu tek dîni yaşamışlardır. Allahû
Tealâ, kolaylık olsun diye bunları bir bir bize
anlatmaktadır. Birincisinden ibret almadık, ikincisinden;
ikincisinden ibret almadık, üçüncüsünden...Üçüncüsünden
ibret almadık, dördüncüsünden... Allah’ın ister velîleri
ister nebîleri olsun; Allahû Tealâ bir gerçeği kesinlikle
onların ağzından bizlere mesaj olarak vermektedir. Hepsi
kavimlerine şunu söylemişlerdir: “Sizin için Allah’tan başka
İlâh yoktur. O’na şirk koşmayın. O’na kul olun.”
7.
Şeytana kul olmaktan kurtuluşun evrensel reçetesi
Şeytana
kul olmaktan kurtulabilmenin ve Allah’a kul olabilmenin
yegâne reçetesi, evrensel bir kanun olarak bize verilmiştir.
Bütün sahâbe bu evrensel kanuna uyarak, Allah’a ulaşmayı
dilemişlerdir. Hepsi istisnasız Allah’ın lutfuna mazhar
olarak, şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul
olmuşlardır. Allahû Tealâ da onları müjdelemektedir:
39/ZUMER-17:Vellezînectenebût tâgûte en ya'budûhâ ve enâbû
ilâllâhi lehumul buşrâ,fe beşşir ıbâd(ıbâdi).
Onlar
ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinab
ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar) ve Allah’a
yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler
vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!
Allahû
Tealâ: “Onlar için müjdeler vardır.” buyurmaktadır. Bir tek
müjde değil, müjdeler... Bu, ahiret müjdesi ve dünya
müjdesidir. Çünkü bir kişinin Allah’a ulaşmayı kalben
dilemesi ve Allah’ın bu dileği onun kalbinde görmesi
halinde, lutfu ilâhî devreye girer. Allahû Tealâ, bu kişiyi
21. basamağa kadar ulaştıracağını garanti etmiştir. 21.
basamağa ulaşmak ne demektir?
O kişi
için 3. kat cennet demektir.
O kişi
için dünya saadetinin yarısı demektir.
Bu (bir
tek dilek karşılığı), o kişi için dünya müjdesi ve ahiret
müjdesi demektir.
Peygamber
Efendimiz (S.A.V) ne güzel buyuruyor: “Allahû Tealâ bu dîni
bizimle nasıl başlattıysa, soyumdan gelen Mehdi (A.S) ile
de sonlandıracaktır. Allahû Tealâ nasıl benimle insanları
şirkten kurtardıysa, O’nunla da insanları fitneden
kurtaracaktır.”
8.
Beklenen Mehdi gelmiştir
1400
yıldan beri insanlar, Mehdi (A.S)’ın beklentisi içindeler ve
şu anda fitnenin ayyuka çıktığı, yolların kesildiği,
insanların dîni yaşamaktan men edildiği, insanların Allah’a
ulaşmayı dilemekten men edildiği bir ahir zaman dönemini
yaşıyoruz. İslâm âleminin ihtilâflara boğulduğu, en zayıf
noktasında olduğu bir dönemde, onları tekrar ayağa
kaldıracak, 14 asır evvel olan o asrı saadeti, Hidayet Asrı
diye tekrar yaşatacak olan Allah’ın ni’meti Mehdi (A.S)
gelmiştir ve tebliğ yapmaktadır:
“Allah’a
ulaşmayı dileyin! Bu dilek, sizi mutlaka 3. kat cennete ve
dünya saadetinin yarısına ulaştırır.”
Gelin
görün ki; hevasına tâbî olan ama farkında olmayan, kalbi
hasta, kasitun olan bu insanlar: “Eski köye yeni adet mi
getiriyorsun? Biz bu dîni biliriz. Bizim bunu kimseden
öğrenmeye ihtiyacımız yok.” demektedirler.
İnsanların
analizini yaptığımız zaman şu neticeye ulaşıyoruz:
1.
Tasavvufu yaşayanlar
2.
Tasavvufun dışında olanlar
Tasavvufta
olanlara baktığımız zaman da birçok insanın, herkes nereye
gidiyorsa “Burası demek ki çok iyidir.” diyerek oraya
düşünmeden atladığını görmekteyiz. Bir insan Allah’a
ulaşmayı dilemedikten sonra mürşidlerin hası olan Hz.
Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e tâbî olsa dahi, o
tâbiiyet kendisine bir yarar sağlamaz.
49/HUCURAT-14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve
lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum,
ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum
şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Araplar
dediler ki: “Biz mü’min olduk.” (Habibim) de ki: “Mü’min
olduk, demeyin. Lâkin; İslâm (dairesine) girdik, deyin.
Çünkü (Allah’a ulaşmayı dilemediğiniz için) kalplerinizin
içine îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve resûlüne itaat
ederseniz, amellerinizden bir şey eksilmez. Allah Gafur’dur,
Rahîm’dir.”
Bütün
insanlar, 3 vücut, serbest irade ve aklın standartları
içinde yaratılmışlardır. Herkes kulvara eşit şartlarda
girer. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
7/İSRA-15:
Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsih(nefsihî), ve men dalle
fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziretun vizre uhrâ,
ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ
neb’ase resûlâ(resûlen).
Kim
hidayete ererse kendi nefsi için hidayete erer. Kim de
dalâlette ise dalâlette olmak onun aleyhinedir. Nezir’in
(uyaran Resûl’ün) nezrettiğini (ikazını,uyarısını) yerine
getirmeyenlerin (bu sebeple günah yüklenenlerin) günahlarını
başkaları yüklenmez. Bir resûl
göndermedikçe (hiçbir kavme, hiç kimseye) azap etmeyiz.
Her
devirde Allah’ın resûlleri gelip Allah’ın âyetlerinde yer
alan emir ve nehiyleri insanlara tebliğ ederler. İşte o
zaman tebliğe muhatap olan insanların durumu açığa
çıkmaktadır. Bir kısmı Bakara 6’da olduğu gibi ilgisiz
kalmaktadır, bir kısmı İsra 45-46’da olduğu gibi karşı
çıkmaktadır, bir kısmı da gerçekten Allah’a ulaşmayı dileyip
anında Allah’ın davetine icabet etmektedir. Kurtuluşta
olanlar, Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir.
29/ANKEBUT-5: Men kâne yercû likâallâhi fe inne
ecelallâhi leât(leâtin), ve huves semîul alîm(alîmu).
Kim
Allah’a mülâki olmayı (hayattayken Allah’a ulaşmayı)
dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah’ın tayin ettiği zaman
mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah’a
ulaşacaktır).
Ve O, en iyi işiten, en iyi bilendir.
Allah’a
ulaşmayı dileyenlerin, Allah tarafından mutlaka kurtuluşa
ulaştırılacağı, Allah’ın bir garantisidir. Allahû Tealâ’nın
bir vaadidir, Allahû Tealâ’nın bir sözüdür. İşte asıl olan,
buna îmân etmek ve bunu hayatımıza tatbik etmektir.
9. Şu
anda hidayet asrında, ahir zamandayız
Fitneler,
insanları alabildiğine kemiriyor. Bugün insanlık; dünyanın,
malın, fakirliğin, kadınların, cehennemin bir imtihan konusu
olduğu bir dizaynda yaşamaktadır. İnsanı dîni yaşamaktan
alıkoyan, Allah’a ulaşmaya engel olan ve insanları cehenneme
sürükleyen bir fitne söz konusudur. Anlaşmazlıklar had
safhadadır. En büyük fitne, ümmetin birliğini bozan
fitnedir.
Allahû
Tealâ, kâfirlerin birbirinin velîsi olduklarını ve tek
ümmeti oluşturduklarını, bu Hidayet Çağı’nda fitnede
birleşen bir tek ümmetin söz konusu olduğunu açıklamaktadır.
Ve bizlere seslenerek: “Siz de birlik beraberlik içerisine
girmediğiniz taktirde, yeryüzünde çok büyük bir fesat
oluşacaktır.” buyurmaktadır.
Duhan
Suresi’nde ifade edilen duman, semayı ve bütün âlemleri
kaplayan duhan, bu fesattır, bu fitnedir.
44/DUHAN-10: Fertekıb yevme te’tîs semâu bi duhânin
mubîn(mubînin).
Göklerin açık bir dumanla kaplanacağı günü gözetle.
44/DUHAN-11:
Yagşân nâs(nâse), hâzâ azâbun elîm(elîmun).
(Öyle
bir duman ki;) bütün insanları saracak elîm bir azaptır.
44/DUHAN-12:
Rabbenekşif annel azâbe innâ mu’minûn(mu’minûne).
Onlar,
“Rabbimiz” diyecekler. “Bu azabı bizden kaldır; çünkü
muhakkak ki, biz mü’minleriz.”
44/DUHAN-13: Ennâ lehumuz zikrâ ve kad câehum resûlun
mubîn(mubînun).
Muhakkak ki; onlar, öğüt almazlar. Onlara, andolsun ki;
apaçık bir resûl geldi.
44/DUHAN-14: Summe tevellev anhu ve kâlû mu‘allemun
mecnûn(mecnûnun).
Sonra
ondan yüz çevirdiler ve ona “öğretilmiş deli” dediler.
İnsanlar
fitnede birleşmişlerdir, tek ümmet olmuşlardır. Ama dîni
yaşadıklarını iddia edenler de darmadağın durumdadır.
Fırkalara ayrılmak, had safhada gerçekleşmiştir. Allahû
Tealâ “Dînde fırkalara ayrılmayın.” demesine rağmen,
insanlar bunları göz ardı etmektedir. Ve ne yazık ki;
gerçekten insanlık, alabildiğine bir hercümerç içindedir.
Söylediğimiz gibi, fitnenin çok çeşitli sebepleri vardır:
Anarşi ve katliamlar, açlık, hayat pahalılığı ve özellikle
bid’atlerin ortaya çıkması; yani dînin aslında olmadığı
halde sonradan ortaya çıkan âdetlerin, dînin esaslarıymış
gibi kabul edilmesi bu sebeplerin arasındadır.
Peygamber
Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki: “Ahir zamanda Kur’ân-ı Kerim
bir vadide, insanlar başka vadide olacaklardır.”
Neden?
Çünkü el yazması kitaplar Kur’ân-ı Kerim’in ötesine
geçirilmiştir.
Yine
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki: “Ahir zamanda
Kur’ân’ın resmi, İslâm’ın ismi kalacaktır. İnsanlar İslâmî
isimlerle adlandırılacaklardır. Camiler, dıştan mamur, ama
içleri hidayetten harabe halinde olacaktır.”
İşte bu
dîn öğreticilerinin, hidayeti gizlemeleri sebebiyle hidayet
tamamen yok olmuştur.
Gerçekten
Allahû Tealâ’ya ne kadar hamd etsek, şükretsek azdır ki;
Hidayet Çağı’nda Allahû Tealâ bizleri Efendi Hazretleri
Mehdi (A.S) ile beraber kıldı. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V):
“O’nunla fitne ortadan kaldırılacak.” dediği zaman, O’nunla
kesinlikle dîn özgürlüğünün sağlanacağını da ifade
etmektedir. Dînde zorlama yoktur. Allah’ın dînini yaşamak
istemeyen insan, serbesttir; hesabını Allah’a verecektir.
Ama Allah’ın dînini yaşamak istemeyen bu insanlar da
kesinlikle fitneye sebep olmadan, İslâm toplumu içerisinde
elbette yaşayabileceklerdir.
10.
Ahir zamanda kıtal (savaş) kimlere karşı yapılacaktır?
Allahû
Tealâ buyuruyor ki:
8/ENFAL-39: Ve kâtilûhum hattâ lâ tekûne fitnetun ve yekûned
dînu kulluhu lillâhi, fe inintehev fe innallâhe bimâ
ya'melûne basîr(basîrun).
Ve
hiçbir fitne kalmayıncaya ve bütün dîn Allah için oluncaya
kadar, onlarla kıtalde bulunun (savaşın). Eğer onlar
(küfürden) vazgeçerlerse o taktirde muhakkak ki Allah,
yaptığınız şeyleri en iyi görendir.
Bu kıtal,
insanları Allah’ın yolundan men eden insanlarla olmalıdır.
Allahû Tealâ diyor ki: “Onlar sizinle savaşmaktan
vazgeçerlerse, siz artık onlara karşı durmayın. Karşı
çıkışınız sadece zalimleredir.” Bu zalimlerin kimler
olduğunu Allahû Tealâ şöyle ifade etmektedir:
22/HAC-53: Li yec’ale mâ yulkış şeytânu fitneten lillezîne
fî kulûbihim maradun vel kâsiyeti kulûbuhum, ve innez
zâlimîne le fî şikâkın baîd(baîdin).
Kalplerinde maraz (hastalık) olan ve kalpleri kasiyet
bağlamış (kararmış ve sertleşmiş) olanlara, şeytanın ilka
ettiği (ulaştırdığı) şeyi fitne (imtihan) kılmak içindir.
Ve muhakkak ki; zalimler, elbette
uzak bir ayrılık içindedirler (Sıratı Mustakîm’den
uzaklaşmışlardır, ayrılmışlardır).
Şeytanın
ilkaları bu insanlara tesir eder; ama onlar farkında
değillerdir ve kendilerini hidayette zannederler. Aslında
şeytanın dostu durumundadırlar. İşte bu fitne, ahir zamanda
oluşan fitnedir. Dünyada insanları, mü’minleri Allah’ın
yolundan men etmek, onları birçok işkenceye maruz bırakmak,
bu dizayn içinde gerçekleşen bir durumdur. Allahû Tealâ,
Kur’ân-ı Kerim’de fitnenin birçok dizaynını ifade etmiştir.
Her halükârda fitneden kurtulmanın yegâne yolu, “Allah’a
ulaşmayı dilemek”tir. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi,
istisnasız bu fitneden kendisini kurtarmış olacaktır.
Allah razı
olsun
|