|
ALLAH,
ÜMMETİMİN İÇERİSİNDE HER YÜZ SENEDE BİR, DÎNİ YENİLEMEKLE
BİR KİŞİYİ VAZİFELİ KILAR.
Aziz
kardeşlerimiz
Sizleri
selâmların en güzeli olan, Allahû Tealâ'nın selâmıyla
selâmlıyoruz
Esselâmu
aleykum rahmetullahu ve berekâtuhu
aziz
kardeşlerimiz;
Bu sahih
hadis-i şerif konumuzu da Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed
Mustafa (S.A.V)’in
“Allah
ümmetimin içerisinde her yüz senede bir, dîni yenilemekle
bir kişiyi vazifeli kılar” hadisine ayırdık.
Tabiî yine
her zaman olduğu gibi Kur’ân-ı Kerim ışığı altında ve de
mürşidimiz Mehdi (A.S) önderliğinde konumuzu işleyeceğiz
inşaallah.
Aziz
kardeşlerimiz ;
Yüce
Rabbimiz Tevbe Suresi’nin 33. âyet-i kerimesinde şöyle
buyuruyor:
9/TEVBE-33:
Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dînil hakkı li
yuzhirehu aled dîni kullihî ve lev kerihel muşrikûn(muşrikûne).
Müşrikler
kerih görseler bile; resûlünü, dîn üzerine, dînin bütününü
(bütün özelliklerini) izhar etmesi (ortaya çıkarması) için
hidayetle, hak dîn ile gönderen, O’dur.
Nebîler
Sultanı (S.A.V) Efendimiz ise “ Allah, ümmetimin içerisinde,
her yüz senede bir dîni yenilemekle bir kişiyi vazifeli
kılar.” buyurmuştur.
Hem
Kur’ân-ı Kerim âyet-i kerimesinde, hem de Resûlullah’ın
hadis-i şerifi birbirini destekler mahiyette bir gerçeği
ifade ediyor.
O Yüce
Allah’tır ki, Resûl’ünü vazifeli kılıyor.
Hidayet,
3 âyet-i kerimede, insan ruhunun Allah’a ulaşması olarak
ifade edilmektedir. O halde, her yüz senede bir, dîni
yenilemekle vazifeli olan kişi, hidayetçidir. Ve Allah’ın
Resûlü’dür. Aynı zamanda O, Allah’ın dînini diğer bütün
dînlerin üzerine galip kılmak içindir.
Zaten bir
tek dîn vardır. O’da İslâm dînidir.
İslâm’dan
gayri bir dîn söz konusu değildir.
3/AL-İ
İMRAN-85: Ve men yebtegi gayrel islâmi dînen fe len yukbele
minh(minhu), ve huve fîl âhireti minel hâsirîn(hâsirîne).
Kim
İslâm’dan başka bir dîn ararsa, (bilsin ki o dîn)
kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette
HASİRÎN’lerden (HÜSRAN’da olanlardan) olacaktır.
Ahirette
hüsranda olan kişinin cehennemlik olduğunu Allahû Tealâ
âyetlerle açıkça ifade etmiştir.
Aziz
kardeşlerimiz ;
Allah’ın
Resûlü gelecek midir?
Ne yazık
ki; insanlar tarafından yanlış yorumlanan Kur’ân âyetlerine
dayanılarak, Resûlullah’tan sonra asla bir resûl’ün
gelmeyeceği zannedilmektedir.
Halbuki
Al-i İmran Suresi’nin 81. âyet-i kerimesinde Yüce Rabbimiz ,
Resûlullah’tan sonra da Resûl’ün geleceğini bizlere
bildirmiştir.
3/AL-İ
İMRAN-81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebîyyîne lemâ âteytukum
min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ
meakum le tu’minunne bihî ve le tensurunneh(tensurunnehu),
kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ,
kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).
Hani o
zaman ki; Allah, peygamberlerin (nebîlerin) MİSAK’ini
(yeminini) almıştı: “Andolsun ki; size Kitap ve hikmet
verdim, sizlerden sonra sizinle beraber bulunanı (Allah’ın
sizlere verdiği kitapları) tasdik eden Resûl gelince, O’na
mutlaka îmân edecek ve O’na mutlaka yardım edeceksiniz. Bunu
ikrar ettiniz mi ve bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?”
“İkrar ettik.” dediler. “Öyle ise şahit olun. Ben de sizinle
beraber şahitlerdenim.” buyurdu.
Aziz
kardeşlerimiz ;
Bu âyet-i
kerime, net olarak Resûlullah’tan sonra da Resûl’ün
geleceğini ifade ediyor.
33/AHZAB-7:
Ve iz ehaznâ minen nebîyyîne mîsâkahum ve minke ve min nûhın
ve ibrâhîme ve mûsâ ve îsebni meryeme ve ehaznâ minhum
mîsâkan galîzâ(galîzan).
O zaman
ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden
ve Hz. Nuh’tan ve Hz. İbrâhîm’den ve Hz. Musa’dan ve Meryem
oğlu Hz. İsa’dan onlardan ağır bir misak aldık.
Misakin
alındığı beş Nebî’den bir tanesi de Hatemu’n-Nebî’dir.
Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V).
O halde
Resûlullah Hatemu’n-Nebîdir. Ama hatemu’r-resûl değildir.
Kendisinden sonra da resûl geleceğini Allahû Tealâ açıkça
ifade buyuruyor.
Bu resûl
bir nebî midir?
Bunu bir
misalle açıklamak istiyoruz:
Nasıl ki
zahirî âlemde yüksek lisansı bitiren kişi doktora yapabilir,
doçent olabilir, profesör olabilir; eğer irşad kademesini de
bu misalle açıklamak gerekirse, Allah’ın velî mürşidi doktor
olabilir, ama Allah’ın resûlü doçent olandır. Allahû
Tealâ’nın nebîsi ise profesördür.Hiyerarşik sistemde en alt
seviyede doktorluk geliyor. Daha sonra doçentlik, daha da
sonra profesörlük.
Nitekim
Kur’ân-ı Kerim’de de hiyerarşik sistemin hakim olduğunu
Allahû Tealâ Meryem Suresi’nin 51. âyet-i kerimesinde dile
getiriyor:
19/MERYEM-51: Vezkur fîl kitâbi mûsâ, innehu kâne muhlesan
ve kâne resûlen nebîyyâ(nebîyyen).
Kitap’ta
Musa (A.S)’ı da zikret. Muhakkak ki O, muhlis ve Nebî
(Peygamber) Resûl idi.
Hz. Musa
(A.S)’ın velî olduğu ifade ediliyor, resûl olduğu ifade
ediliyor ve nebî olduğu ifade ediliyor. Sıra bu şekilde
gidiyor. Evvela velî, daha sonra resûl ve daha sonra nebî.
Aziz
kardeşlerimiz ;
Kur’ân-ı
Kerim’i incelediğiniz zaman nebî kelimesi, istisnasız sadece
peygamberler için kullanılıyor. Başka bir varlık için nebî
kelimesinin kullanıldığını görmeniz mümkün değildir. Nerede
nebî geçiyorsa biliniz ki, o peygamberdir. Nebînin özelliği,
Allahû Tealâ’nın gönderdiği şeriatla kaim olmasıdır. Şeriat
sahibi, nebî olabilir veya kendisinden sonra o şeriati
dirilten, ihya eden, aynen vücuda getiren nebî olabilir; ama
nebî şeriatla vazifelidir. Onların olmadığı dönemlerde
hidayetçi resûller vardır. Bunlar şeriat sahibi değildir.
Bunlar kendilerinden evvel Allah’ın şeriat sahibi kıldığı
nebînin veya o şeriati deruhte eden bir başka nebînin
şeriatini hayata geçiren, ikame eden, insanlar arasında
yaşatan kişidir.
Her yüz
senede bir, gönderilen dîn yenileyici, âyet-i kerimelerde
ifade edildiği üzere Allah’ın resûlüdür.
16/NAHL-36: Ve le kad beasnâ fî kulli ummetin resûlen
eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men
hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâleh(dalâletu), fe
sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul
mukezzibîn(mukezzibîne).
Ve
andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin)
içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık).
(Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve
taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler
(sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, (Resûlün
daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri) Allah hidayete
erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak
oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların
akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).
6/EN'AM-48: Ve mâ nursilul murselîne illâ mubeşşirîne ve
munzirîn(munzirîne), fe men âmene ve asleha fe lâ havfun
aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Biz
resûlleri “uyarıcılar ve müjdeleyiciler” olmaktan başka (bir
şey için) göndermeyiz. Artık kim âmenû olur (Allah’a
ulaşmayı dilerse) ve ıslâh olursa (nefs tezkiyesi ve
tasfiyesi yaparsa) artık onlara korku yoktur, onlar mahzun
da olmazlar.
Aziz
kardeşlerimiz ;
Kim bu
dizayn içerisinde O’na îmân eder, salih amel işlerse o,
Allah’ın velîsi olacaktır.
Allah’ın
velîsi denildiği zaman şunu unutmayacaksınız:
Velî,
“felâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn.” ile tarif
ediliyor. Kendisi için korku olmayan ve asla mahzun olmayan
kişidir. Bir insan için korkunun olmadığı nokta, nefsini
Allah’a teslim ettiği noktadır. Nefs var olduğu süre
içerisinde istisnasız onun bir korkusu vardır; mutlaka bir
fobisi vardır. “Benim korkum yoktur” diyen, palavra söyler.
Ama kim
için korku yoktur?
Ne zaman o
nefsini Allah’a teslim eder, işte nefsini Allah’a teslim
eden kişi için korku yoktur. Çünkü korku, yani havf
dediğimiz olay nefsten kaynaklanıyor. Nerede bir âyet-i
kerimede havf gördüyseniz, bilin ki o, nefsten
kaynaklanmaktadır. “Ve lâ hum yahzenûn.” Yani o mahzun
olmaz. Nefs olmadığı süre içerisinde üzüntü olabilir mi?
Mahzun olmak söz konusu mudur? Değildir.
İşte her
halükârda, bu dizayn içerisinde mutlaka kişinin Allahû
Tealâ’nın resûlüne tâbî olması gerekir.
Bediuzzaman Said-i Nursî Hazretleri de, her yüz yılda gelen
dîn yenileyici için şunları söylemiştir. Kendisi 13. asrın
müceddidir. Ama Mehdi (A.S) Efendimiz 14. asrın müceddidir.
İkisini mukayese ettiği zaman, Said-i Nursî Hazretleri
“O’nun görevi bizim çok fevkimizdedir.” buyurmaktadır. Mehdi
(A.S) Efendimiz dîn müceddidi olarak geldiği zaman acaba
kendisinden yeni bir şeyler mi söyleyecektir?
Hayır.
Veya yeni
bir şeyler mi ikame edecektir?
Hayır.
Böyle bir
şey söz konusu değildir. Sadece ve sadece yeni bir izah
tarzıyla, terk edilen sünneti açıklayacak ve yeni bir ikna
metoduyla devrin ihtiyaçlarını Kur’ân âyetlerine uyarlayacak
ve bizlere teslim edecektir. Görev bu.
Nitekim
bugün kendisinden öğreniyoruz ki, insanlar Kur’ân-ı Kerim’in
yerine zanları, el yazması kitapları ikame etmişler, öne
geçirmişlerdir. Bugün, el yazması kitaplarda O’nun bize
söylediği Kur’ân-ı Kerim’e aykırı 19 tane zan vardır. Bunun
gibi belki yüzlerce zan var; ama şu anda belli başlı 19 tane
zannı tespit ettik; ancak bu sayının artacağını tahmin
ediyoruz.
1. zan,
her resûl nebîdir, ama her nebî resûl değildir.
Ve bu
akâidin temel kaidesi olarak kitaplara geçmiştir. Ve “Buna
inanmayan kişi kâfir olur.” diyorlar. Aslında buna inanan
kişi kâfir olur. Neden?
Bunu
alacaksınız, Kur’ân-ı Kerim ile mukayese edeceksiniz.
Karşılaştıracaksınız.
Eğer bu
söz Kur’ân-ı Kerim’e aykırı ise, o zaman bizim kabul etmemiz
söz konusu değildir. Şimdi bakıyoruz Kur’ân-ı Kerim ne
diyor?
Peygamber
Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) hem resûldür, hem
nebîdir. Hz. Musa (A.S) hem resûldür, hem nebîdir. Hz. Yusuf
(A.S) hem resûldür, hem nebîdir. Yani tespit ettik ki;
Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de âyetlerle kendisine hem resûl hem
de nebî dediği 18 tane peygamberi vardır. Ama eğer resûl
kelimesini Kur’ân-ı Kerim’de araştırırsanız, tebliğle
vazifeli olan resûller ve tebliğle vazifeli olmayan resûller
diye ikiye ayrıldığını görürsünüz.
Tebliğle
vazifeli olmayan resûller de ikiye ayrılır. Tebliğle
vazifeli olmayan insanlar tarafından vazifeli kılınan
resûller, ki Yusuf Suresi’nin 50. âyet-i kerimesi ve Neml
Suresi’nin 35. âyet-i kerimesi bunu açıklıyor.
12/YUSUF-50: Ve kâlel meliku’tûnî bih(bihî), fe lemmâ câehur
resûlu kâlerci’ ilâ rabbike fes’elhu mâ bâlun nisvetillâtî
katta’ne eydiyehunn(eydiyehunne), inne rabbî bi keydihinne
alîm(alîmun).
Ve Melik:
“Onu bana getirin.” dedi. Böylece ona, resûl (ulak, haberci)
geldiği zaman Yusuf (A.S): “Efendine dön ve ellerini kesen
kadınların hali (durumu) nedir, ona sor.” dedi. Muhakkak ki;
Rabbim onların hilelerini en iyi bilendir.
27/NEML-35: Ve innî mursiletun ileyhim bi hediyyetin fe
nâzıratun bime yerciul murselûn(murselûne).
Ve
gerçekten ben onlara hediye göndereceğim. Böylece bakalım
resûller (elçiler) ne ile dönecekler?
Tebliğle
vazifeli olmayan, Allah tarafından vazifeli kılınan
resûlleri ise En’am Suresi’nin 61. âyet-i kerimesi ve Zuhruf
Suresi’nin 80. âyet-i kerimesi açıklıyor.
6/EN'AM-61: Ve huvel kâhiru fevka ibâdihî ve yursilu aleykum
hafazah(hafazaten), hattâ izâ câe ehadekumul mevtu
teveffethu rusulunâ ve hum lâ yuferritûn(yuferritûne).
Ve O,
kullarının üstünde kahhar’dır (kuvvet ve güç sahibidir).Ve
üzerinize muhafaza edici (koruyucu) gönderir. Sizden
birinize ölüm gelince, onu elçilerimiz vefat ettirir. Onlar
(bunu yaparken) kusur etmezler.
43/ZUHRUF-80: Em yahsebûne ennâ lâ nesmeu sırrehum ve
necvâhum, belâ ve rusulunâ ledeyhim yektubûn(yektubûne).
Yoksa
onların sırlarını ve fısıltılarını işitmeyeceğimizi mi
zannediyorlar? Hayır, onların yanında resûllerimiz
(elçilerimiz) (her şeyi) yazıyorlar.
Aziz
kardeşlerimiz ;
Tebliğle
vazifeli olan resûller de ikiye ayrılırlar. Tebliğle
vazifeli olan nebî resûller ve tebliğle vazifeli olan velî
resûller.
İşte
şeriat sahibi kişi, tebliğle vazifeli olan nebî resûldür;
veya şeriat sahibi kişinin şeriatını ikame edendir. Tebliğle
vazifeli olan resûl, şeriatin sahibi değildir. Onun şeriata
asla bir ilavesi yoktur. O, sadece onu yaşatır. İşte Tevbe
Suresi’nin 33. âyet-i kerimesinde ifade edilen Allah’ın
hidayetçi resûlüdür.
9/TEVBE-33: Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dînil
hakkı li yuzhirehu aled dîni kullihî ve lev kerihel
muşrikûn(muşrikûne).
Müşrikler
kerih görseler bile; resûlünü, dîn üzerine, dînin bütününü
(bütün özelliklerini) izhar etmesi (ortaya çıkarması) için
hidayetle, hak dîn ile gönderen, O’dur.
Aziz
kardeşlerimiz ;
Kur’ân-ı
Kerim’e ters düşen daha birinci zan bu. Görüyoruz ki;
bunların hepsi nebîdir. Ama aynı zamanda resûldür. Fakat
tebliğle vazifeli olmayan ve Allah tarafından vazifeli
kılınan Kiramen Katibin melekleri ve büyük melekler nebî
midir?
Hayır.
Tebliğle
vazifeli olmayan velî resûller nebî midir?
Hayır.
Bu
açıların hepsi Kur’ân-ı Kerim’e ters düşüyor. Aykırı
düşüyor. Şimdi sizler eğer “Her resûl nebîdir.” derseniz, bu
söylediğimiz âyet-i kerimeleri inkar etmiş olursunuz.
Kur’ân’ın ister bir âyetini inkar edin, ister bütününü; o
kişi nedir? O kişi kâfirdir. İnkar eden kişi doğrudan
doğruya “ Ben inanmıyorum.” der ve o kâfir olur. Bir de
inanıp da örten kişi de kâfirdir. Yani küfür kelimesi sadece
bir tek mana ifade etmiyor. İnkârı ifade ediyor; bir de
örtmeyi ifade ediyor.
Şimdi bu
kişi ne yapıyor? Diyor ki, “Kesinlikle her resûl nebîdir.”
Bu, gerçeği örtüyor. Örtmek sebebiyle kâfir oluyor.
İşte 13.
asrın müceddidi Said-i Nurs’î Hazretleri, 14. asrın
müceddidi Mehdi (A.S) Hazretleri’ni müjdeliyor.
9/TEVBE-32: Yurîdûne en yutfîû nûrallâhi bi efvâhihim ve
ye'ballâhu illâ en yutimme nûrehu ve lev kerihel
kâfirûn(kâfirûne).
(Onlar)
ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmeyi istiyorlar. Ve
Allah, kâfirler kerih görseler bile nurunu tamamlamaktan
başka bir şey istemez.
Demek ki;
istisnasız Allahû Tealâ, o nuru tamamlayacaktır. Peki, bu
nur nasıl gerçekleşecek?
Bu nur,
Resûlullah’ın hadis-i şerifinde ifade edildiği gibi,
insanlar tarafından ifsad edilen sünneti ıslah etmek,
insanlar tarafından ortadan kaldırılan sünneti ihya etmek
suretiyle gelecek. Yoksa kendisinden yeni bir şey ittihaz
etmek, yeni bir şey getirmek üzere değil. İşte her halükârda
Mehdi (A.S) Efendimiz bu görevin sahibidir.
Gelelim
ikinci zanna:
Her
resûl kendisine kitap verilen peygamberdir. Her nebî
kendisine kitap verilmeyen peygamberdir.
Aziz
kardeşlerimiz ;
Al-i İmran
Suresi’nin 81. âyet-i kerimesine baktığımız zaman Allah’ın,
nebîlere kitap verdiğini görüyoruz. Öyleyse bu açıdan da
Kur’ân-ı Kerim’e tersler.
Üçüncü
zan:
Kesinlikle dünya hayatında hiç kimse Allah’ın Zatı’nı
göremez.
Allahû
Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de bunu da yalanlıyor. Allahû Tealâ,
Meryem Suresi’nin 87. âyet-i kerimesinde ve Zuhruf
Suresi’nin 80. âyet-i kerimesinde bunu açıklıyor.
19/MERYEM-87: Lâ yemlikûneş şefâate illâ menittehaze inder
rahmâni ahdâ(ahden).
Rahmân’ın
indinde, ahd ittihaz edenlerden (Allah’tan ahd alanlardan)
başkası şefaate malik olamaz.
43/ZUHRUF-86: Ve lâ yemlikullezîne yed’ûne min dûnihiş
şefâte illâ men şehide bil hakkı ve hum ya’lemûn(ya’lemûne).
Ve
onların, O’ndan (Allah’tan) başka taptıkları şeyler şefaate
malik değildir. Hakk’a şahit olanlar hariç ve onlar (Hakk’ı)
bilirler.
Demek ki
dünya hayatında Allahû Tealâ dilerse Hakku’l-Yakîne o kişiyi
ulaştırabiliyor. Her salâha ulaşan kişi Rabbine arif olur.
Ve kalp gözüyle Allah, Zatı’nı da gösterir. Yani bu açıdan
da Kur’ân-ı Kerim’e ters düşüyorlar.
Dördüncü zan:
Allah
peygamberlerden başkasına âyet vermez.
Allahû
Tealâ, A’raf Suresi’nin 175. âyet-i kerimesinde bunun aksini
söylüyor.
7/A'RAF-175: Vetlu aleyhim nebeellezî âteynâhu âyâtinâ
fenseleha minhâ fe etbeahuş şeytânu fe kâne minel
gâvîn(gâvîne).
Onlara,
âyetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini oku (anlat). Sonra
o, ondan (âyetlerden) ayrıldı, artık şeytan onu kendisine
tâbî kıldı. Ve böylece o zarar görenlerden (azgınlardan)
oldu.
Beşinci
zan:
Peygamberlerden başkasına vahiy gelmez.
Allahû
Tealâ bunu yüzlerce âyet-i kerimede reddediyor.
5/MAİDE-111: Ve iz evhaytu ilel havâriyyîne en âminû bî ve
bi resûlî, kâlû âmennâ veşhed bi ennenâ muslimûn(muslimûne).
Havarilere: “Bana ve resûlüme îmân edin.” diye vahyettiğim
zaman, onlar da “Îmân ettik, bizim (Allah’a) teslim
olduğumuza şahit ol.” demişlerdi.
Demek ki
burada peygamberlerin dışında da vahiy alanlar var. Şu ana
kadar sizlere saydığım altı tane zan. Hepsini açıklamamız
mümkün değil. Çünkü her biri ayrı bir sohbet konusu
olabilecek kadar ayrıntılı açıklanabilir; ama isimleriyle
ifade edebiliriz. (İleriki bir zamanda genişçe
açıklayacağız İnşaallah.)
Altıncı
zan :
Kul ile
Allah arasına kimse giremez.
(İleriki bir zamanda genişçe açıklayacağız İnşaallah.)
Yedînci
zan:
Allah’ın Zat’ına ulaştırmakla vazifeli mürşid yoktur.
(ileriki bir zamanda genişçe açıklayacağız İnşaallah.)
Sekizinci zan:
Mürşide
tâbî olmadan da insanlar cennete gidebilir.
( Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dilemeyenler kesinlikle
cennete giremezler. Ama bu dileği yerine getirenler dileği
yerine getirdikten sonra vefat ederlerse 1. kat cennete
girerler.)
Dokuzuncu zan:
Allah’ın Zat’ına dünya hayatında ulaşmak söz konusu değil.
Onuncu
zan :
Ircıiy
emri bir ölüm emridir.
On
birinci zan:
Ruh
vücuttan çıkınca kişi ölür.
On
ikinci zan:
Kur’ân-ı Kerim kıraati, tecvidiyle birlikte okunmadığı
taktirde geçerli değil.
On
üçüncü zan:
Namazlar erkânına uygun kılınmadığı taktirde geçerli değil.
On
dördüncü zan:
Dînde
zorlama kesinlikle vardır. Dîn seçiminde zorlama yoktur,
dînde zorlama vardır.
On
beşinci zan:
Dünyada
rahatlık yoktur.
On
altıncı zan:
Allah’ın Zatı’na ulaşmak istikametinde, fazl ve rahmetin
insanın kalbine ulaşması konusunda bir nefs tezkiyesi söz
konusu değildir.
On
yedînci zan:
Kim “Lâ
ilâhe illallâh” derse cennete girer.
On
sekizinci zan:
Hidayette sırat-ı müstakim doğru yoldur.
On
dokuzuncu zan:
Kim
eğer Ramazan ayında tutması gereken farz orucu tutamazsa,
tutamadığı her günün karşılığında 61 gün oruç tutacaktır.
2/BAKARA-185: Şehru ramadânellezî unzile fîhil kur’ânu huden
lin nâsi ve beyyinâtin minel hudâ vel furkân(furkâni), fe
men şehide minkumuş şehra fel yesumh(yesumhu), ve men kâne
marîdan ev alâ seferin fe iddetun min eyyâmin uhar(uhara)
yurîdullâhu bikumul yusra ve lâ yurîdu bikumul usra, ve li
tukmilûl iddete ve li tukebbirûllâhe alâ mâ hedâkum ve
leallekum teşkurûn(teşkurûne).
Ramazan
ayı ki, insanlar için hidayete erdirici (hidayete erme,
Allah’a ulaşma vesilesi) ve beyyineler (açık deliller ve
ispat vasıtaları) ve Furkan (hakkı bâtıldan ayırıcı) olarak
Kur’ân, Hüda tarafından onda (o ayın içinde) indirildi.
Artık içinizden kim bu aya (yetişir de ramazan ayını görüp)
şahit olursa o zaman onu, oruç tutarak geçirsin. Ve kim,
hasta veya yolculukta olursa, o taktirde (tutamadığı
günlerin sayısı) diğer günlerde (oruç tutarak) tamamlanır.
Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez. (Size bu
kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi hidayet erdirdiği şeye
karşılık (sizin de) Allah’ı tekbir etmeniz (yüceltmeniz)
içindir. Umulur ki böylece siz (bütün bu kolaylıklara)
şükredersiniz.
Dikkat
edin, Ramazan ayında oruç tutmak üzerimize farz kılınmıştır.
Ama bu farzın şu veya bu sebeplerle yerine getirilmediği bir
hal söz konusu olduğunda bugünkü el yazması kitaplardan dîn
öğrenenler diyorlar ki;
-Siz eğer
Ramazan ayında tutmanız gereken farz orucu tutamazsanız,
tutamadığınız her günün karşılığında 61 gün tutacaksınız.
Böylesi
bir açıklama Kur’ân-ı Kerim’e aykırıdır; çünkü Allahû Tealâ
ceza müessesesini 1’e 1 olarak açıklamış bize.
6/EN'AM-160: Men câe bil haseneti fe lehu aşru emsâlihâ, ve
men câe bis seyyieti fe lâ yuczâ illâ mislehâ ve hum lâ
yuzlemûn(yuzlemûne).
Kim
(Allah’ın huzuruna) bir hasene ile gelirse, artık onun on
misli, onundur.Ve kim bir seyyie ile gelirse, o zaman onun
mislinden başkası ile cezalandırılmaz. Ve onlar
zulmolunmazlar.
Aziz
kardeşlerimiz ;
Görüyorsunuz ki; bütün bu zanları zaman içerisinde
üretmişler ve hepsi Kur’ân-ı Kerim’e aykırı.
O halde
Kur’ân-ı Kerim’e aykırı olan bu zanların Kur’ân-ı Kerim’e
uygun tarzda düzeltilmesi lâzım değil mi?
Evet
tekrar yenilenmesi lâzım.
Neye göre
yenilenmesi?
Tabii ki
Kur’ân-ı Kerim’e göre yenilenmesi lâzım.
İşte Mehdi
(A.S) bugün bunu gerçekleştiriyor.
Onlar
“Ruhun dünya hayatında Allah’a ulaşması yoktur.” diyorlar.
Mehdi
(A.S) Hazretleri Kur’ân-ı Kerim’de 73 tane âyet-i kerimede
ispat ediyor ki, ruh dünya hayatını yaşarken mutlaka Rabbine
kavuşmalıdır.
Onlar
diyor ki “Mürşid farz değildir.” Bazıları olursa fena değil
diyor. Bazıları hiç yoktur diyor. Allahû Tealâ da Kur’ân-ı
Kerim’de 9 tane âyet-i kerime gereğince, mürşidîne tâbî
olmayan dalâlettedir diyor.
Onlar
diyorlar ki, kaâlû belâ gününde biz sadece “ ‘Allah’a
inandık’ dedik, bu iş burada bitti, başka yapacak bir şey
yok.” Ama Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de hayır, diyor. O gün
Allahû Tealâ ruhumuzdan misak, nefsimizden yemin, fizik
bedenimizden de ahd aldı. Her kim dünya hayatında misak,
yemin ve ahdini yerine getirirse o kişi cennete gider.
İşte bugün
el yazması kitaplara göre İslâm’ı yaşamakta olan insanların,
Allah’ın kaâlû belâ gününde kendilerinden almış olduğu
misaktan haberleri yok. Fizik bedenden almış olduğu
ahdlerinden de haberi yok. Nefslerinden almış olduğu
yeminden de haberleri yok. Ve “Evliya mı ?” diyorsunuz.
“Evliya eskidendi, artık nesli tükendi.” diyorlar.
Halbuki
Allahû Tealâ da Kur’ân-ı Kerim’in bütün mezunları velî
mürşiddir, diyor. İstisnasız velîdir, diyor.
6/EN'AM-48: Ve mâ nursilul murselîne illâ mubeşşirîne ve
munzirîn(munzirîne), fe men âmene ve asleha fe lâ havfun
aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Biz
resûlleri “uyarıcılar ve müjdeleyiciler” olmaktan başka (bir
şey için) göndermeyiz. Artık kim âmenû olur (Allah’a
ulaşmayı dilerse) ve ıslâh olursa (nefs tezkiyesi ve
tasfiyesi yaparsa) artık onlara korku yoktur, onlar mahzun
da olmazlar.
Yani ne
zaman hidayetçi Resûlümü gönderdiysem, kim ona îmân eder,
ıslah hal eylerse “ felâ havfun aleyhim ve lâ yahzenûn.” Ne
demektir bu? “Onlara korku yoktur. Onlar mahzun
olmayacaklardır.” demek. Yani o kişi Allah’ın velîsi olur.
Aziz
kardeşlerimiz ;
Allahû
Tealâ bizzat müjdeliyor.
O halde
bir insan “Velîler eskidendi, nesli tükendi.” diyorsa,
aslında bir şeyi de itiraf ediyor. Artık Kur’ân-ı Kerim
yaşanmıyor, rafa kaldırıldı. Çünkü Kur’ân-ı Kerim yaşansa,
bu okul mezun verirdi.
Bu okulun
verdiği diploma nedir?
Velîlik
diplomasıdır.
Eğer
velîlik yoksa, o zaman bu okul mezun vermiyor demektir.
İşte bütün
bunların hepsi Kur’ân-ı Kerim’e ters, Kur’ân-ı Kerim’e
aykırı.
Öte yandan
“ İslâmiyet teslimiyet dînidir.”diyorsunuz. “Hayır, benden
daha üst seviyede teslim olan yok.” diyorlar. “Ne yapıyorsun
kardeşim?” “Ben İslâm’ın 5 şartını yerine getiriyorum.”
diyor.
Rabbimizin
Kur’ân-ı Kerim’ine baktığımız zaman, acaba İslâmiyet,
İslâm’ın 5 şartını yerine getirmek midir?
3/AL-İ
İMRAN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve
menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel
ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in
tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun
bil ibâd(ibâdi).
Eğer
seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki: “Ben ve bana
tâbî olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah’a teslim
ettik.” O kitap verilenlere ve ÜMMÎ’lere de ki: “Siz de
(fizik vücudunuzu Allah’a) teslim ettiniz mi?” Eğer teslim
ettilerse o zaman (onlar) andolsun ki; hidayete ermişlerdir.
Eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen (görev) ancak
tebliğdir. Allah kullarını BASÎR’dir (görendir).
Aziz
kardeşlerimiz ;
O zaman
dikkat edin Resûlün görevlerine. Resûlün birinci görevi ne?
Hidayeti gerçekleştirmek. Hidayet gerçekleşmeden teslimiyet
olmaz. Ruhumuz Allah’ın Zat’ına ulaşacak ve daha sonra
ruhumuz Allah’a teslim olacak fizik bedenimiz Allah’a teslim
olacak ve nefsimiz Allah’a teslim olacak.
İşte Al-i
İmran Suresi’nin 20. âyet-i kerimesinde “Ben vechimi Allah’a
teslim ettim. Bana tâbî olanlar da.” deniyor. Onlar da
teslim olmuşlar mı?
Biz de
bugün el yazması kitaplardan İslâm’ı öğrenen kişilere
diyoruz ki, “Siz teslim oldunuz mu?” “Tabii ki” diyor
“benden daha teslim olan kişi var mı?” “Ne yapıyorsun?”
“Ben namaz kılıyorum, oruç tutuyorum…” diyor.
Halbuki
olay burada farklı. Ruhun Allah’a teslimi, fizik bedenin
Allah’a teslimi ve nefsin Allah’a teslimi var. Üçüncü emanet
olan nefsin Allah’a teslimi Kur’ân-ı Kerim’de var mı? Evet.
12/YUSUF-108: Kul hâzihî sebîlî ed’û ilallâhi alâ basîretin
ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel
muşrikîn(muşrikîne).
De ki:
“Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle
basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol,
işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden
değilim.”
Aziz
kardeşlerimiz ;
Sabah
akşam insanlar diyorlar ki, biz emri bil maruf, nehyi anil
münkerle vazifeliyiz. Allah da diyor ki, “Siz o vazifenin
sahibi değilsiniz.”
Niye?
Çünkü bu
vazifenin sahibi olmak için basiretle Allah’ın Zatı’na
çağırmak lâzım. Basiretle Allah’ın Zatı’na çağırabilecek
kişi kimdir?
Nefsini
Allah’a teslim eden insandır. Biz her hafta bir dîn
hocasına, müftüye ve ya daha üst düzeyde ki yetkililere
ziyarete gidiyoruz. Diyoruz ki, Ulûl-elbab kimdir? Zikir
ehli kimdir? Biziz diyorlar. Biz de irşadla vazifeliyiz.
Tamam diyoruz. Sizler irşadla vazifeliyseniz o zaman bir
sorumuz daha olacak? Buyurun diyorlar. Soruyoruz ; Siz velî
misiniz?
Hayır,
diyorlar.
Bakın
diyoruz, Allahû Tealâ bu göreve getirilen kişilerin hepsinin
velî olduğunu ifade ediyor. Siz velî değilseniz zaten mürşid
değilsiniz ve o zaman mürşid değilseniz irşadla da görevli
olamazsınız?
Aziz
kardeşlerimiz ;
Evvelâ
birinci şartta kişinin mürşid olabilmesi için ne lâzım? Velî
olması lâzım. Velî olmayanın mürşid olması mümkün değildir.
Eğer velî iseniz o zaman felâha ulaşmış olmanız lâzım. Siz
emin misiniz felâha ulaştığınızdan?
Ne yazık
ki, insanlar kendilerini o makamda görüyorlar. Onun için
Resûlullah hadis-i şerifinde ne buyuruyor: “Asıl deccalden
ümmetim için korkmuyorum; insanları dalâlete götüren imam
şeklindeki deccallerden korkuyorum.”
“Deccalûn”
diyor. Çoğul olarak kullanıyor.
Aziz
kardeşlerimiz ;
Bu
insanların arasında görüştüğümüz yetkililerin birkaçı
bizimle hemfikirler.Biz anlattıkça gözleri doluyor.
Söylediklerimize “Harfiyen doğrudur” diyorlar. Ama
ellerimiz, kollarımız bağlı. “İnşaallah emekli olunca biz
de bunları konuşacağız, anlatacağız” diyorlar. Bazıları
boyun büküp sükut geçiyorlar. Bazıları da hiddetleniyor. Ne
diyelim, insanlar çeşit, çeşit.”Güneş balçıkla sıvanmaz.”
İnşaallah bir gün onlarda anlarlar.
Evet,
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) bir hadis-i
şerifinde şöyle buyuruyor: “Ben nasıl müjdeliyorsam, siz de
öyle müjdeleyiniz ki, Allah’ın Zat’ına şahit olanlar
cennette birbirleriyle komşu olacaklardır.” ( Not: bir
sonraki hadis-i şerif konumuz bu olacaktır, inşaallah.)
Aziz
kardeşlerimiz ;
Demek ki
Resûlullah’tan sonra müjdelemek var. Bu müjdelemek görevi
resûle verilmişse, o zaman Resûlullah’tan sonra Resûl
gelecek mi gelmeyecek mi?
Allah
yüzlerce açıdan bunu ispat ediyor. ( Not: Bakınız; “Nebî
nedir? Resûl nedir?” konulu sohbetimiz. Söz konusu
sohbette, daha açıklamalı bir şekilde konuyu
inceleyebilirsiniz.)
2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez
zulumâti ilen nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut
tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti),
ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Allah,
âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur,
onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura
çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı
dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların
nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte
onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.
9/TEVBE-32: Yurîdûne en yutfîû nûrallâhi bi efvâhihim ve
ye'ballâhu illâ en yutimme nûrehu ve lev kerihel
kâfirûn(kâfirûne).
(Onlar)
ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmeyi istiyorlar. Ve
Allah, kâfirler kerih görseler bile nurunu tamamlamaktan
başka bir şey istemez.
Aziz
kardeşlerimiz ;
Bugün
birçok insan diyor ki, “Kesinlikle Resûlullah’ın şeriati
geldiyse, bütün dînlerin mensupları boşuna.” Hayır, Allah
sizlerin söylediği gibi söylemiyor.
3/AL-İ
İMRAN-113: Leysû sevâ’(sevâen), min ehlil kitâbi ummetun
kâimetun yetlûne âyâtillâhi ânâel leyli ve hum
yescudûn(yescudûne).
Ama
(onların) hepsi bir değildir. Kitap ehlinden, gece
saatlerinde kıyamda durup, Allah’ın âyetlerini tilâvet eden
ve secdeye kapanan bir ümmet vardır.
3/AL-İ
İMRAN-114: Yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri ve ye’murûne
bil ma’rûfi ve yenhevne anil munkeri ve yusâriûne fîl hayrât(hayrâti),
ve ulâike mines sâlihîn(sâlihîne).
(Onlar)
Allah’a ve YEVM’İL ÂHİR’e îmân ederler, ma’ruf (irfan) ile
emreder ve kötülükten alıkoyarlar. (Nefslerindeki kötü
afetlerden insanların kurtulmasına yardım ederler),
hayırlara (iyiliklere) koşuşurlar. İşte onlar salihlerdendir.
Yakın bir
zamanda yurt dışına sık sık çıkan bir kardeşimizin haberini
sizlerle paylaşmak istiyoruz. “Hastanelerde bizzat kilise
görevlileri var. Gayeleri sadece ve sadece gelen hastalara
dîni nasihatte bulunmak ve karşılıksız yardım etmek.” diyor.
Bazı ülkelerde papazlar tarafından hapishanelerde mahkumlara
vaaz verildiğini onlara moral verdiklerini de duyuyoruz.
Mehdi
(A.S) Efendimiz de her zaman “Biz başkası içiniz.
Başkalarına hizmet etmekle vazifeliyiz. Kendimizi onlara
adayacağız. Kendimizi onlar için tüketeceğiz.” buyuruyor.
Aziz
kardeşlerimiz ;
Çevremizde
ne kadar insan varsa hepsine dost olsun düşman olsun ( biz
düşmanımıza da dostuz, onlar bize düşmanlık besliyorlar,
bilmiyorlar inşaallah bir gün idrak ederler.) hizmetle
vazifeliyiz. Kendimizi adamak üzere, bitirmek üzere, bu
yolda canımızı ve de malımızı sarf etmeye vazifeliyiz. Evet.
Allahû Tealâ isimlere bakmıyor ( hans’mış corc’muş ) Allah
kalbe bakıyor. Allah zâhire bakmıyor. Allah bâtına
bakıyor!...
İnsanların
kendi kendilerine ürettikleri Kur’ân-ı Kerim’e aykırı bir
sürü zanları var.
İşte zaman
içerisinde ortadan kaldırılan sünneti, Allah’ın resûlü ihya
ediyor.
Bu görevle
vazifeli Mehdi (A.S) Hazretleri!...
İnsanlar
içerisinde O’na buğz edenler,O’nu sevenlerden çoktur. Ve
bugün birçok dîn adamı var ki Mehdi Aleyhisselâm
Hazretleri’ne karşı konuşuyor. Ama bu, bütün zaman
parçalarında böyle olmuştur.
Aziz
kardeşlerimiz ;
Allahû
Tealâ, istisnasız bu Kur’ân-ı Kerim âyetleriyle, Asr-ı
saadeti yaşatacaktır. Bu dîn asla sahipsiz değildir. Sahibi
Allah’tır ve insandan istediği bir tek şey vardır: İnsanın
saadeti, insanın huzuru.
Her
insanın ahiret saadetini ve dünya saadetini yaşamasını
istiyor. Yapacağınız bir kalpten dilek: “Allah’ım ben
yaşarken sana ulaşmak istiyorum” diyeceksiniz.
Bu kadar
basit. Mehdi Aleyhisselâm’ın kim olduğunu da Hacet Namazı
kılarak öğreneceksiniz; aklınıza veya sağa sola danışarak,
sorarak değil. Allah’a sorup öğrendiğinizde gösterdiği
kişiye inanamazsanız İstihare Namazı kılıp yine O’na sorarak
teyit ettirmek mecburiyetindesiniz. Devrin imamına arif
olmayan cahiliyye ölümüyle ölür. Arif olun. Nefsinize
uymayın.
Şu anda
yeryüzünde nefsine tâbî olup şikâyet etmekte olan ne kadar
kul varsa, Allah’ın kendilerine verdiklerini Allah gibi
değerlendirebilselerdi bu dünya kendilerine cennet olurdu.
Aziz
kardeşlerimiz ;
İhlâs
nedir?
Mehdi
Aleyhisselâm Efendimiz’in tabiriyle, şikâyeti terk etmektir.
Şikâyeti bitirmektir. Allah da bütün insanlara ihlâs
hedefini önermiştir.
98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne
lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve
zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).
Onlar
emrolunmadılar. Sadece hanifler olarak, Allah için dînde
halis (nefslerini halis kılmış) kullar olmakla emrolundular.
Ve namaz kılmakla ve zekât vermekle emrolundular. İşte
kayyum olan dîn budur.
Demek ki,
Kur’ân-ı Kerim’le bir eğitimden geçtiğimiz zaman öyle bir
noktaya geliyoruz ki, nefs ruhun halleriyle halleniyor ve
artık şikâyet etmiyor. Zanda da bulunmuyor.
İşte Mehdi
Aleyhisselâm Hazretleri’nin verdiği tarif: İhlâs, şikâyeti
bitirmektir. İhlâs, zannı bitirmektir. İnsan üzerindeki
negatif unsurların değerini sıfırlayabilmektir. O negatif
unsurların tesirini ortadan kaldırmaktır, ihlâs.
Peki neyle
gerçekleşir?
Kur’ân’la.
Neyle
gerçekleşir?
Allah’ın
Resûlü ile.
Allahû
Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’de net olarak bunu söylüyor.
Yoksa, dîn
yenileyici olarak Allah’ın vazifeli kıldığı kişi “Ben size
yeni bir dîn getirdim, ben bu hükümleri va’az ediyorum.”
diye değil. Aksine; küllenen, insanlar tarafından
unutturulan, ortadan kaldırılan, ifsat edilen sünnetin
tekrar Allah’ın dîninin yegâne kaynağı olan Kur’ân-ı
Kerim’ine uygun olarak, insanlar tarafından yaşanmasını
gerçekleştirmek için gelir.
Aklımıza
şimdi geldi; gezdiğimiz yerlerde bu konuları anlattığımız
zaman bazıları “eski köye yeni adet mi getiriyorsun?”
diyorlar. Bizde diyoruz ki; “Hayır. Yeni köye eski adet’i
getiriyoruz!...”
Aziz
kardeşlerimiz ;
Dileyen
herkesin bu dizayn içerisinde hem ahiret saadetine hem de
dünya saadetine ulaşmasını Mehdi Aleyhisselâm Hazretleri’nin
himmetiyle Yüce Rabbimizden dileyerek bu hadis-i şerif
konumuzu da burada bitirmek istiyoruz inşaallah.
Sizleri
çok ama pek çok seviyoruz…
Sevgi ve
saygılarımızla…
Allah Razı
Olsun.
|