ALLAH, ÜMMETİMİN İÇERİSİNDE HER YÜZ SENEDE BİR, DÎNİ YENİLEMEKLE BİR KİŞİYİ VAZİFELİ KILAR.

 

Aziz kardeşlerimiz

Sizleri selâmların en güzeli olan, Allahû Tealâ'nın selâmıyla selâmlıyoruz

Esselâmu aleykum rahmetullahu ve berekâtuhu

aziz kardeşlerimiz;

Bu sahih hadis-i şerif konumuzu da Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in

“Allah ümmetimin içerisinde her yüz senede bir, dîni yenilemekle bir kişiyi vazifeli kılar” hadisine ayırdık.

Tabiî yine her zaman olduğu gibi Kur’ân-ı Kerim ışığı altında ve de mürşidimiz Mehdi (A.S) önderliğinde konumuzu işleyeceğiz inşaallah.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Yüce Rabbimiz Tevbe Suresi’nin 33. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

 

9/TEVBE-33: Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dînil hakkı li yuzhirehu aled dîni kullihî ve lev kerihel muşrikûn(muşrikûne).

 

Müşrikler kerih görseler bile; resûlünü, dîn üzerine, dînin bütününü (bütün özelliklerini) izhar etmesi (ortaya çıkarması) için hidayetle, hak dîn ile gönderen, O’dur.

 

Nebîler Sultanı (S.A.V) Efendimiz ise “ Allah, ümmetimin içerisinde, her yüz senede bir dîni yenilemekle bir kişiyi vazifeli kılar.” buyurmuştur.

 

Hem Kur’ân-ı Kerim âyet-i kerimesinde, hem de Resûlullah’ın hadis-i şerifi birbirini destekler mahiyette bir gerçeği ifade ediyor.

 

O Yüce Allah’tır ki, Resûl’ünü vazifeli kılıyor.

 

Hidayet, 3 âyet-i kerimede, insan ruhunun Allah’a ulaşması olarak ifade edilmektedir. O halde, her yüz senede bir, dîni yenilemekle vazifeli olan kişi, hidayetçidir. Ve Allah’ın Resûlü’dür. Aynı zamanda O, Allah’ın dînini diğer bütün dînlerin üzerine galip kılmak içindir.

Zaten bir tek dîn vardır. O’da İslâm dînidir.

İslâm’dan gayri bir dîn söz konusu değildir.

 

3/AL-İ İMRAN-85: Ve men yebtegi gayrel islâmi dînen fe len yukbele minh(minhu), ve huve fîl âhireti minel hâsirîn(hâsirîne).

Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa, (bilsin ki o dîn) kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette HASİRÎN’lerden (HÜSRAN’da olanlardan) olacaktır.

 

Ahirette hüsranda olan kişinin cehennemlik olduğunu Allahû Tealâ âyetlerle açıkça ifade etmiştir.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Allah’ın Resûlü gelecek midir?

Ne yazık ki; insanlar tarafından yanlış yorumlanan Kur’ân âyetlerine dayanılarak, Resûlullah’tan sonra asla bir resûl’ün gelmeyeceği zannedilmektedir.

Halbuki Al-i İmran Suresi’nin 81. âyet-i kerimesinde Yüce Rabbimiz , Resûlullah’tan sonra da Resûl’ün geleceğini bizlere bildirmiştir.

 

3/AL-İ İMRAN-81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebîyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tensurunneh(tensurunnehu), kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).

 

Hani o zaman ki; Allah, peygamberlerin (nebîlerin) MİSAK’ini (yeminini) almıştı: “Andolsun ki; size Kitap ve hikmet verdim, sizlerden sonra sizinle beraber bulunanı (Allah’ın sizlere verdiği kitapları) tasdik eden Resûl gelince, O’na mutlaka îmân edecek ve O’na mutlaka yardım edeceksiniz. Bunu ikrar ettiniz mi ve bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” “İkrar ettik.” dediler. “Öyle ise şahit olun. Ben de sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Bu âyet-i kerime, net olarak Resûlullah’tan sonra da Resûl’ün geleceğini ifade ediyor.

 

33/AHZAB-7: Ve iz ehaznâ minen nebîyyîne mîsâkahum ve minke ve min nûhın ve ibrâhîme ve mûsâ ve îsebni meryeme ve ehaznâ minhum mîsâkan galîzâ(galîzan).

O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden ve Hz. Nuh’tan ve Hz. İbrâhîm’den ve Hz. Musa’dan ve Meryem oğlu Hz. İsa’dan  onlardan ağır bir misak aldık.

 

Misakin alındığı beş Nebî’den bir tanesi de Hatemu’n-Nebî’dir. Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V).

O halde Resûlullah Hatemu’n-Nebîdir. Ama hatemu’r-resûl değildir. Kendisinden sonra da resûl geleceğini Allahû Tealâ açıkça ifade buyuruyor.

Bu resûl bir nebî midir?

Bunu bir misalle açıklamak istiyoruz:

Nasıl ki zahirî âlemde yüksek lisansı bitiren kişi doktora yapabilir, doçent olabilir, profesör olabilir; eğer irşad kademesini de bu misalle açıklamak gerekirse, Allah’ın velî mürşidi doktor olabilir, ama Allah’ın resûlü doçent olandır. Allahû Tealâ’nın nebîsi ise profesördür.Hiyerarşik sistemde en alt seviyede doktorluk geliyor. Daha sonra doçentlik, daha da sonra profesörlük.

 

Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de de hiyerarşik sistemin hakim olduğunu Allahû Tealâ Meryem Suresi’nin 51. âyet-i kerimesinde dile getiriyor:

 

19/MERYEM-51: Vezkur fîl kitâbi mûsâ, innehu kâne muhlesan ve kâne resûlen nebîyyâ(nebîyyen).

Kitap’ta Musa (A.S)’ı da zikret. Muhakkak ki O, muhlis ve Nebî (Peygamber) Resûl idi.

 

Hz. Musa (A.S)’ın velî olduğu ifade ediliyor, resûl olduğu ifade ediliyor ve nebî olduğu ifade ediliyor. Sıra bu şekilde gidiyor. Evvela velî, daha sonra resûl ve daha sonra nebî.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Kur’ân-ı Kerim’i incelediğiniz zaman nebî kelimesi, istisnasız sadece peygamberler için kullanılıyor. Başka bir varlık için nebî kelimesinin kullanıldığını görmeniz mümkün değildir. Nerede nebî geçiyorsa biliniz ki, o peygamberdir. Nebînin özelliği, Allahû Tealâ’nın gönderdiği şeriatla kaim olmasıdır. Şeriat sahibi, nebî olabilir veya kendisinden sonra o şeriati dirilten, ihya eden, aynen vücuda getiren nebî olabilir; ama nebî şeriatla vazifelidir. Onların olmadığı dönemlerde hidayetçi resûller vardır. Bunlar şeriat sahibi değildir. Bunlar kendilerinden evvel Allah’ın şeriat sahibi kıldığı nebînin veya o şeriati deruhte eden bir başka nebînin şeriatini hayata geçiren, ikame eden, insanlar arasında yaşatan kişidir.

 

Her yüz senede bir, gönderilen dîn yenileyici, âyet-i kerimelerde ifade edildiği üzere Allah’ın resûlüdür.

 

16/NAHL-36: Ve le kad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâleh(dalâletu), fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri) Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

 

6/EN'AM-48: Ve mâ nursilul murselîne illâ mubeşşirîne ve munzirîn(munzirîne), fe men âmene ve asleha fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).

Biz resûlleri “uyarıcılar ve müjdeleyiciler” olmaktan başka (bir şey için) göndermeyiz. Artık kim âmenû olur (Allah’a ulaşmayı dilerse) ve ıslâh olursa (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yaparsa) artık onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Kim bu dizayn içerisinde O’na îmân eder, salih amel işlerse o, Allah’ın velîsi olacaktır.

 

Allah’ın velîsi denildiği zaman şunu unutmayacaksınız:

Velî, “felâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn.” ile tarif ediliyor. Kendisi için korku olmayan ve asla mahzun olmayan kişidir. Bir insan için korkunun olmadığı nokta, nefsini Allah’a teslim ettiği noktadır. Nefs var olduğu süre içerisinde istisnasız onun bir korkusu vardır; mutlaka bir fobisi vardır. “Benim korkum yoktur” diyen, palavra söyler.

 

Ama kim için korku yoktur?

Ne zaman o nefsini Allah’a teslim eder, işte nefsini Allah’a teslim eden kişi için korku yoktur. Çünkü korku, yani havf dediğimiz olay nefsten kaynaklanıyor. Nerede bir âyet-i kerimede havf gördüyseniz, bilin ki o, nefsten kaynaklanmaktadır. “Ve lâ hum yahzenûn.” Yani o mahzun olmaz. Nefs olmadığı süre içerisinde üzüntü olabilir mi? Mahzun olmak söz konusu mudur?  Değildir.

İşte her halükârda, bu dizayn içerisinde mutlaka kişinin Allahû Tealâ’nın resûlüne tâbî olması gerekir.

 

Bediuzzaman Said-i Nursî Hazretleri de, her yüz yılda gelen dîn yenileyici için şunları söylemiştir. Kendisi 13. asrın müceddidir. Ama Mehdi (A.S) Efendimiz 14. asrın müceddidir. İkisini mukayese ettiği zaman, Said-i Nursî Hazretleri “O’nun görevi bizim çok fevkimizdedir.” buyurmaktadır. Mehdi (A.S) Efendimiz dîn müceddidi olarak geldiği zaman acaba kendisinden yeni bir şeyler mi söyleyecektir?

Hayır.

Veya yeni bir şeyler mi ikame edecektir?

Hayır.

Böyle bir şey söz konusu değildir. Sadece ve sadece yeni bir izah tarzıyla, terk edilen sünneti açıklayacak ve yeni bir ikna metoduyla devrin ihtiyaçlarını Kur’ân âyetlerine uyarlayacak ve bizlere teslim edecektir. Görev bu.

 

Nitekim bugün kendisinden öğreniyoruz ki, insanlar Kur’ân-ı Kerim’in yerine zanları, el yazması kitapları ikame etmişler, öne geçirmişlerdir. Bugün, el yazması kitaplarda O’nun bize söylediği Kur’ân-ı Kerim’e aykırı 19 tane zan vardır. Bunun gibi belki yüzlerce zan var; ama şu anda belli başlı 19 tane zannı tespit ettik; ancak bu sayının artacağını tahmin ediyoruz.

1. zan, her resûl nebîdir, ama her nebî resûl değildir.

Ve bu akâidin temel kaidesi olarak kitaplara geçmiştir. Ve “Buna inanmayan kişi kâfir olur.” diyorlar. Aslında buna inanan kişi kâfir olur. Neden?

Bunu alacaksınız, Kur’ân-ı Kerim ile mukayese edeceksiniz. Karşılaştıracaksınız.

Eğer bu söz Kur’ân-ı Kerim’e aykırı ise, o zaman bizim kabul etmemiz söz konusu değildir. Şimdi bakıyoruz Kur’ân-ı Kerim ne diyor?

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) hem resûldür, hem nebîdir. Hz. Musa (A.S) hem resûldür, hem nebîdir. Hz. Yusuf (A.S) hem resûldür, hem nebîdir. Yani tespit ettik ki; Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de âyetlerle kendisine hem resûl hem de nebî dediği 18 tane peygamberi vardır. Ama eğer resûl kelimesini Kur’ân-ı Kerim’de araştırırsanız, tebliğle vazifeli olan resûller ve tebliğle vazifeli olmayan resûller diye ikiye ayrıldığını görürsünüz.

 

Tebliğle vazifeli olmayan resûller de ikiye ayrılır. Tebliğle vazifeli olmayan insanlar tarafından vazifeli kılınan resûller, ki Yusuf Suresi’nin 50. âyet-i kerimesi ve Neml Suresi’nin 35. âyet-i kerimesi bunu açıklıyor.

 

12/YUSUF-50: Ve kâlel meliku’tûnî bih(bihî), fe lemmâ câehur resûlu kâlerci’ ilâ rabbike fes’elhu mâ bâlun nisvetillâtî katta’ne eydiyehunn(eydiyehunne), inne rabbî bi keydihinne alîm(alîmun).

 

Ve Melik: “Onu bana getirin.” dedi. Böylece ona, resûl (ulak, haberci) geldiği zaman Yusuf (A.S): “Efendine dön ve ellerini kesen kadınların hali (durumu) nedir, ona sor.” dedi. Muhakkak ki; Rabbim onların hilelerini en iyi bilendir.

 

27/NEML-35: Ve innî mursiletun ileyhim bi hediyyetin fe nâzıratun bime yerciul murselûn(murselûne).

Ve gerçekten ben onlara hediye göndereceğim. Böylece bakalım resûller (elçiler) ne ile dönecekler?

 

Tebliğle vazifeli olmayan, Allah tarafından vazifeli kılınan resûlleri ise En’am Suresi’nin 61. âyet-i kerimesi ve Zuhruf Suresi’nin 80. âyet-i kerimesi açıklıyor.

 

6/EN'AM-61: Ve huvel kâhiru fevka ibâdihî ve yursilu aleykum hafazah(hafazaten), hattâ izâ câe ehadekumul mevtu teveffethu rusulunâ ve hum lâ yuferritûn(yuferritûne).

 

Ve O, kullarının üstünde kahhar’dır (kuvvet ve güç sahibidir).Ve üzerinize muhafaza edici (koruyucu) gönderir. Sizden birinize ölüm gelince, onu elçilerimiz vefat ettirir. Onlar (bunu yaparken) kusur etmezler.

 

43/ZUHRUF-80: Em yahsebûne ennâ lâ nesmeu sırrehum ve necvâhum, belâ ve rusulunâ ledeyhim yektubûn(yektubûne).

Yoksa onların sırlarını ve fısıltılarını işitmeyeceğimizi mi zannediyorlar? Hayır, onların yanında resûllerimiz (elçilerimiz) (her şeyi) yazıyorlar.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Tebliğle vazifeli olan resûller de ikiye ayrılırlar.  Tebliğle vazifeli olan nebî resûller ve tebliğle vazifeli olan velî resûller.

İşte şeriat sahibi kişi, tebliğle vazifeli olan nebî resûldür; veya şeriat sahibi kişinin şeriatını ikame edendir. Tebliğle vazifeli olan resûl, şeriatin sahibi değildir. Onun şeriata asla bir ilavesi yoktur.  O, sadece onu yaşatır. İşte Tevbe Suresi’nin 33. âyet-i kerimesinde ifade edilen Allah’ın hidayetçi resûlüdür.

 

9/TEVBE-33: Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dînil hakkı li yuzhirehu aled dîni kullihî ve lev kerihel muşrikûn(muşrikûne).

 

Müşrikler kerih görseler bile; resûlünü, dîn üzerine, dînin bütününü (bütün özelliklerini) izhar etmesi (ortaya çıkarması) için hidayetle, hak dîn ile gönderen, O’dur.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Kur’ân-ı Kerim’e ters düşen daha birinci zan bu. Görüyoruz ki; bunların hepsi nebîdir. Ama aynı zamanda resûldür. Fakat tebliğle vazifeli olmayan ve Allah tarafından vazifeli kılınan Kiramen Katibin melekleri ve büyük melekler nebî midir?

Hayır.

Tebliğle vazifeli olmayan velî resûller nebî midir?

Hayır.

Bu açıların hepsi Kur’ân-ı Kerim’e ters düşüyor. Aykırı düşüyor. Şimdi sizler eğer “Her resûl nebîdir.” derseniz, bu söylediğimiz âyet-i kerimeleri inkar etmiş olursunuz. Kur’ân’ın ister bir âyetini inkar edin, ister bütününü; o kişi nedir? O kişi kâfirdir. İnkar eden kişi doğrudan doğruya “ Ben inanmıyorum.” der ve o kâfir olur. Bir de inanıp da örten kişi de kâfirdir. Yani küfür kelimesi sadece bir tek mana ifade etmiyor. İnkârı ifade ediyor; bir de örtmeyi ifade ediyor.

Şimdi bu kişi ne yapıyor? Diyor ki, “Kesinlikle her resûl nebîdir.” Bu, gerçeği örtüyor. Örtmek sebebiyle kâfir oluyor.

İşte 13. asrın müceddidi Said-i Nurs’î Hazretleri, 14. asrın müceddidi Mehdi (A.S) Hazretleri’ni müjdeliyor.

 

9/TEVBE-32: Yurîdûne en yutfîû nûrallâhi bi efvâhihim ve ye'ballâhu illâ en yutimme nûrehu ve lev kerihel kâfirûn(kâfirûne).

(Onlar) ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmeyi istiyorlar. Ve Allah, kâfirler kerih görseler bile nurunu tamamlamaktan başka bir şey istemez.

 

Demek ki; istisnasız Allahû Tealâ, o nuru tamamlayacaktır. Peki, bu nur nasıl gerçekleşecek?

Bu nur, Resûlullah’ın hadis-i şerifinde ifade edildiği gibi, insanlar tarafından ifsad edilen sünneti ıslah etmek, insanlar tarafından ortadan kaldırılan sünneti ihya etmek suretiyle gelecek. Yoksa kendisinden yeni bir şey ittihaz etmek, yeni bir şey getirmek üzere değil. İşte her halükârda Mehdi (A.S) Efendimiz bu görevin sahibidir.

 

Gelelim ikinci zanna:

Her resûl kendisine kitap verilen peygamberdir. Her nebî kendisine kitap verilmeyen peygamberdir.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Al-i İmran Suresi’nin 81. âyet-i kerimesine baktığımız zaman Allah’ın, nebîlere kitap verdiğini görüyoruz. Öyleyse bu açıdan da Kur’ân-ı Kerim’e tersler.

Üçüncü zan:

Kesinlikle dünya hayatında hiç kimse Allah’ın Zatı’nı göremez.

 

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de bunu da yalanlıyor. Allahû Tealâ, Meryem Suresi’nin 87. âyet-i kerimesinde ve Zuhruf Suresi’nin 80. âyet-i kerimesinde bunu açıklıyor.

 

19/MERYEM-87: Lâ yemlikûneş şefâate illâ menittehaze inder rahmâni ahdâ(ahden).

Rahmân’ın indinde, ahd ittihaz edenlerden (Allah’tan ahd alanlardan) başkası şefaate malik olamaz.

 

43/ZUHRUF-86: Ve lâ yemlikullezîne yed’ûne min dûnihiş şefâte illâ men şehide bil hakkı ve hum ya’lemûn(ya’lemûne).

Ve onların, O’ndan (Allah’tan) başka taptıkları şeyler şefaate malik değildir. Hakk’a şahit olanlar hariç ve onlar (Hakk’ı) bilirler.

 

Demek ki dünya hayatında Allahû Tealâ dilerse Hakku’l-Yakîne o kişiyi ulaştırabiliyor.  Her salâha ulaşan kişi Rabbine arif olur. Ve kalp gözüyle Allah, Zatı’nı da gösterir.  Yani bu açıdan da Kur’ân-ı Kerim’e ters düşüyorlar.

 

Dördüncü zan:

Allah peygamberlerden başkasına âyet vermez.

 

Allahû Tealâ, A’raf Suresi’nin 175. âyet-i kerimesinde bunun aksini söylüyor.

 

7/A'RAF-175: Vetlu aleyhim nebeellezî âteynâhu âyâtinâ fenseleha minhâ fe etbeahuş şeytânu fe kâne minel gâvîn(gâvîne).

Onlara, âyetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini oku (anlat). Sonra o, ondan (âyetlerden) ayrıldı, artık şeytan onu kendisine tâbî kıldı. Ve böylece o zarar görenlerden (azgınlardan) oldu.

 

Beşinci zan:

Peygamberlerden başkasına vahiy gelmez.

Allahû Tealâ bunu yüzlerce âyet-i kerimede reddediyor.

 

5/MAİDE-111: Ve iz evhaytu ilel havâriyyîne en âminû bî ve bi resûlî, kâlû âmennâ veşhed bi ennenâ muslimûn(muslimûne).

 

Havarilere: “Bana ve resûlüme îmân edin.” diye vahyettiğim zaman, onlar da “Îmân ettik, bizim (Allah’a) teslim olduğumuza şahit ol.” demişlerdi.

 

Demek ki burada peygamberlerin dışında da vahiy alanlar var. Şu ana kadar sizlere saydığım altı tane zan. Hepsini açıklamamız mümkün değil. Çünkü her biri ayrı bir sohbet konusu olabilecek kadar ayrıntılı açıklanabilir; ama isimleriyle ifade edebiliriz. (İleriki bir zamanda  genişçe açıklayacağız İnşaallah.)

 

Altıncı zan :

Kul ile Allah arasına kimse giremez.

   (İleriki bir zamanda genişçe açıklayacağız İnşaallah.)

Yedînci zan:

Allah’ın Zat’ına ulaştırmakla vazifeli mürşid yoktur.

   (ileriki bir zamanda genişçe açıklayacağız İnşaallah.)

Sekizinci zan:

Mürşide tâbî olmadan da insanlar cennete gidebilir. ( Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dilemeyenler kesinlikle cennete giremezler. Ama bu dileği yerine getirenler dileği yerine getirdikten sonra vefat ederlerse 1. kat cennete girerler.)

 

Dokuzuncu zan:

Allah’ın Zat’ına dünya hayatında ulaşmak söz konusu değil.

Onuncu zan :

Ircıiy emri bir ölüm emridir.

On birinci zan:

Ruh vücuttan çıkınca kişi ölür.

On ikinci zan:

Kur’ân-ı Kerim kıraati, tecvidiyle birlikte okunmadığı taktirde geçerli değil.

On üçüncü zan:

Namazlar erkânına uygun kılınmadığı taktirde geçerli değil.

On dördüncü zan:

Dînde zorlama kesinlikle vardır. Dîn seçiminde zorlama yoktur, dînde zorlama vardır.

On beşinci zan:

Dünyada rahatlık yoktur.

On altıncı zan:

Allah’ın Zatı’na ulaşmak istikametinde, fazl ve rahmetin insanın kalbine ulaşması konusunda bir nefs tezkiyesi söz konusu değildir.

On yedînci zan:

Kim “Lâ ilâhe illallâh” derse cennete girer.

On sekizinci zan:

Hidayette sırat-ı müstakim doğru yoldur.

On dokuzuncu zan:

Kim eğer Ramazan ayında tutması gereken farz orucu tutamazsa, tutamadığı her günün karşılığında 61 gün oruç tutacaktır.

 

2/BAKARA-185: Şehru ramadânellezî unzile fîhil kur’ânu huden lin nâsi ve beyyinâtin minel hudâ vel furkân(furkâni), fe men şehide minkumuş şehra fel yesumh(yesumhu), ve men kâne marîdan ev alâ seferin fe iddetun min eyyâmin uhar(uhara) yurîdullâhu bikumul yusra ve lâ yurîdu bikumul usra, ve li tukmilûl iddete ve li tukebbirûllâhe alâ mâ hedâkum ve leallekum teşkurûn(teşkurûne).

 

Ramazan ayı ki, insanlar için hidayete erdirici (hidayete erme, Allah’a ulaşma vesilesi) ve beyyineler (açık deliller ve ispat vasıtaları) ve Furkan (hakkı bâtıldan ayırıcı) olarak Kur’ân, Hüda tarafından onda (o ayın içinde) indirildi. Artık içinizden kim bu aya (yetişir de ramazan ayını görüp) şahit olursa o zaman onu, oruç tutarak geçirsin. Ve kim, hasta veya yolculukta olursa, o taktirde (tutamadığı günlerin sayısı) diğer günlerde (oruç tutarak) tamamlanır. Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez. (Size bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi hidayet erdirdiği şeye karşılık (sizin de) Allah’ı tekbir etmeniz (yüceltmeniz) içindir. Umulur ki böylece siz (bütün bu kolaylıklara) şükredersiniz.

Dikkat edin, Ramazan ayında oruç tutmak üzerimize farz kılınmıştır. Ama bu farzın şu veya bu sebeplerle yerine getirilmediği bir hal söz konusu olduğunda bugünkü el yazması kitaplardan dîn öğrenenler diyorlar ki;

-Siz eğer Ramazan ayında tutmanız gereken farz orucu tutamazsanız, tutamadığınız her günün karşılığında 61 gün tutacaksınız.

Böylesi bir açıklama Kur’ân-ı Kerim’e aykırıdır; çünkü Allahû Tealâ ceza müessesesini 1’e 1 olarak açıklamış bize.

 

6/EN'AM-160: Men câe bil haseneti fe lehu aşru emsâlihâ, ve men câe bis seyyieti fe lâ yuczâ illâ mislehâ ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).

Kim (Allah’ın huzuruna) bir hasene ile gelirse, artık onun on misli, onundur.Ve kim bir seyyie ile gelirse, o zaman onun mislinden başkası ile cezalandırılmaz. Ve onlar zulmolunmazlar.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Görüyorsunuz ki; bütün bu zanları zaman içerisinde üretmişler ve hepsi Kur’ân-ı Kerim’e aykırı.

O halde Kur’ân-ı Kerim’e aykırı olan bu zanların Kur’ân-ı Kerim’e uygun tarzda düzeltilmesi lâzım değil mi?

Evet tekrar yenilenmesi lâzım.

Neye göre yenilenmesi?

Tabii ki Kur’ân-ı Kerim’e göre yenilenmesi lâzım.

İşte Mehdi (A.S) bugün bunu gerçekleştiriyor.

Onlar “Ruhun dünya hayatında Allah’a ulaşması yoktur.” diyorlar.

 

Mehdi (A.S) Hazretleri Kur’ân-ı Kerim’de 73 tane âyet-i kerimede ispat ediyor ki, ruh dünya hayatını yaşarken mutlaka Rabbine kavuşmalıdır.

 

Onlar diyor ki “Mürşid farz değildir.” Bazıları olursa fena değil diyor. Bazıları hiç yoktur diyor. Allahû Tealâ da Kur’ân-ı Kerim’de 9 tane  âyet-i kerime gereğince, mürşidîne tâbî olmayan dalâlettedir diyor.

 

Onlar diyorlar ki, kaâlû belâ gününde biz sadece “ ‘Allah’a inandık’ dedik, bu iş burada bitti, başka yapacak bir şey yok.” Ama Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de hayır, diyor. O gün Allahû Tealâ ruhumuzdan misak, nefsimizden yemin, fizik bedenimizden de ahd aldı. Her kim dünya hayatında misak, yemin ve ahdini yerine getirirse o kişi cennete gider.

 

İşte bugün el yazması kitaplara göre İslâm’ı yaşamakta olan insanların, Allah’ın kaâlû belâ gününde kendilerinden almış olduğu misaktan haberleri yok.  Fizik bedenden almış olduğu ahdlerinden de haberi yok. Nefslerinden almış olduğu yeminden de haberleri yok. Ve “Evliya mı ?” diyorsunuz. “Evliya eskidendi, artık nesli tükendi.” diyorlar.

Halbuki Allahû Tealâ da Kur’ân-ı Kerim’in bütün mezunları velî mürşiddir, diyor. İstisnasız velîdir, diyor.

 

6/EN'AM-48: Ve mâ nursilul murselîne illâ mubeşşirîne ve munzirîn(munzirîne), fe men âmene ve asleha fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).

 

Biz resûlleri “uyarıcılar ve müjdeleyiciler” olmaktan başka (bir şey için) göndermeyiz. Artık kim âmenû olur (Allah’a ulaşmayı dilerse) ve ıslâh olursa (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yaparsa) artık onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.

 

Yani ne zaman hidayetçi Resûlümü gönderdiysem, kim ona îmân eder, ıslah hal eylerse “ felâ havfun aleyhim ve lâ yahzenûn.” Ne demektir bu? “Onlara korku yoktur. Onlar mahzun olmayacaklardır.” demek. Yani o kişi Allah’ın velîsi olur.

Aziz kardeşlerimiz ;

Allahû Tealâ bizzat müjdeliyor.

O halde bir insan “Velîler eskidendi, nesli tükendi.” diyorsa, aslında bir şeyi de itiraf ediyor. Artık Kur’ân-ı Kerim yaşanmıyor, rafa kaldırıldı. Çünkü Kur’ân-ı Kerim yaşansa, bu okul mezun verirdi.

Bu okulun verdiği diploma nedir?

Velîlik diplomasıdır.

Eğer velîlik yoksa, o zaman bu okul mezun vermiyor demektir.

İşte bütün bunların hepsi Kur’ân-ı Kerim’e ters, Kur’ân-ı Kerim’e aykırı.

 

Öte yandan “ İslâmiyet teslimiyet dînidir.”diyorsunuz. “Hayır, benden daha üst seviyede teslim olan yok.” diyorlar. “Ne yapıyorsun kardeşim?” “Ben İslâm’ın 5 şartını yerine getiriyorum.” diyor.

 

Rabbimizin Kur’ân-ı Kerim’ine baktığımız zaman, acaba İslâmiyet, İslâm’ın 5 şartını yerine getirmek midir?  

 

3/AL-İ İMRAN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).

Eğer seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki: “Ben ve bana tâbî olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah’a teslim ettik.” O kitap verilenlere ve ÜMMÎ’lere de ki: “Siz de (fizik vücudunuzu Allah’a) teslim ettiniz mi?” Eğer teslim ettilerse o zaman (onlar) andolsun ki; hidayete ermişlerdir. Eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen (görev) ancak tebliğdir. Allah kullarını BASÎR’dir (görendir).

 

Aziz kardeşlerimiz ;

O zaman dikkat edin Resûlün görevlerine. Resûlün birinci görevi ne? Hidayeti gerçekleştirmek. Hidayet gerçekleşmeden teslimiyet olmaz. Ruhumuz Allah’ın Zat’ına ulaşacak ve daha sonra ruhumuz Allah’a teslim olacak fizik bedenimiz Allah’a teslim olacak ve nefsimiz Allah’a teslim olacak.

İşte Al-i İmran Suresi’nin 20. âyet-i kerimesinde “Ben vechimi Allah’a teslim ettim. Bana tâbî olanlar da.” deniyor. Onlar da teslim olmuşlar mı?

 

Biz de bugün el yazması kitaplardan İslâm’ı öğrenen kişilere diyoruz ki, “Siz teslim oldunuz mu?”  “Tabii ki” diyor “benden daha teslim olan kişi var mı?”  “Ne yapıyorsun?” “Ben namaz kılıyorum, oruç tutuyorum…” diyor.

 

Halbuki olay burada farklı. Ruhun Allah’a teslimi, fizik bedenin Allah’a teslimi ve nefsin Allah’a teslimi var. Üçüncü emanet olan nefsin Allah’a teslimi Kur’ân-ı Kerim’de var mı? Evet.

 

12/YUSUF-108: Kul hâzihî sebîlî ed’û ilallâhi alâ basîretin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).

 

De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.”

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Sabah akşam insanlar diyorlar ki, biz emri bil maruf, nehyi anil münkerle vazifeliyiz. Allah da diyor ki, “Siz o vazifenin sahibi değilsiniz.”

Niye?  

Çünkü bu vazifenin sahibi olmak için basiretle Allah’ın Zatı’na çağırmak lâzım. Basiretle Allah’ın Zatı’na çağırabilecek kişi kimdir?

Nefsini Allah’a teslim eden insandır. Biz her hafta bir dîn hocasına, müftüye ve ya daha üst düzeyde ki yetkililere ziyarete gidiyoruz. Diyoruz ki, Ulûl-elbab kimdir? Zikir ehli kimdir? Biziz diyorlar. Biz de irşadla vazifeliyiz. Tamam diyoruz. Sizler irşadla vazifeliyseniz o zaman bir sorumuz daha olacak? Buyurun diyorlar. Soruyoruz ; Siz velî misiniz?

Hayır, diyorlar.

Bakın diyoruz, Allahû Tealâ bu göreve getirilen kişilerin hepsinin velî olduğunu ifade ediyor. Siz velî değilseniz zaten mürşid değilsiniz ve o zaman mürşid değilseniz irşadla da görevli olamazsınız?

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Evvelâ birinci şartta kişinin mürşid olabilmesi için ne lâzım? Velî olması lâzım. Velî olmayanın mürşid olması mümkün değildir. Eğer velî iseniz o zaman felâha ulaşmış olmanız lâzım. Siz emin misiniz felâha ulaştığınızdan?

 

Ne yazık ki, insanlar kendilerini o makamda görüyorlar. Onun için Resûlullah hadis-i şerifinde ne buyuruyor: “Asıl deccalden ümmetim için korkmuyorum; insanları dalâlete götüren imam şeklindeki deccallerden korkuyorum.”

“Deccalûn” diyor. Çoğul olarak kullanıyor.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Bu insanların arasında görüştüğümüz yetkililerin birkaçı bizimle hemfikirler.Biz anlattıkça gözleri doluyor. Söylediklerimize “Harfiyen doğrudur” diyorlar. Ama ellerimiz,  kollarımız bağlı. “İnşaallah emekli olunca biz de bunları konuşacağız, anlatacağız” diyorlar. Bazıları boyun büküp sükut geçiyorlar. Bazıları da hiddetleniyor. Ne diyelim, insanlar çeşit, çeşit.”Güneş balçıkla sıvanmaz.” İnşaallah bir gün onlarda anlarlar.

 

Evet, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: “Ben nasıl müjdeliyorsam, siz de öyle müjdeleyiniz ki, Allah’ın Zat’ına şahit olanlar cennette birbirleriyle komşu olacaklardır.” ( Not: bir sonraki hadis-i şerif konumuz bu olacaktır, inşaallah.)

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Demek ki Resûlullah’tan sonra müjdelemek var. Bu müjdelemek görevi resûle verilmişse, o zaman Resûlullah’tan sonra Resûl gelecek mi gelmeyecek mi?

Allah yüzlerce açıdan bunu ispat ediyor. ( Not: Bakınız; “Nebî nedir?  Resûl nedir?” konulu sohbetimiz. Söz konusu sohbette, daha açıklamalı bir şekilde konuyu inceleyebilirsiniz.)

 

2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

 

Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.

 

 

9/TEVBE-32: Yurîdûne en yutfîû nûrallâhi bi efvâhihim ve ye'ballâhu illâ en yutimme nûrehu ve lev kerihel kâfirûn(kâfirûne).

 

(Onlar) ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmeyi istiyorlar. Ve Allah, kâfirler kerih görseler bile nurunu tamamlamaktan başka bir şey istemez.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

 

Bugün birçok insan diyor ki, “Kesinlikle Resûlullah’ın şeriati geldiyse, bütün dînlerin mensupları boşuna.” Hayır, Allah sizlerin söylediği gibi söylemiyor.

 

3/AL-İ İMRAN-113: Leysû sevâ’(sevâen), min ehlil kitâbi ummetun kâimetun yetlûne âyâtillâhi ânâel leyli ve hum yescudûn(yescudûne).

 

Ama (onların) hepsi bir değildir. Kitap ehlinden, gece saatlerinde kıyamda durup, Allah’ın âyetlerini tilâvet eden ve secdeye kapanan bir ümmet vardır.

 

3/AL-İ İMRAN-114: Yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munkeri ve yusâriûne fîl hayrât(hayrâti), ve ulâike mines sâlihîn(sâlihîne).

 

(Onlar) Allah’a ve YEVM’İL ÂHİR’e îmân ederler, ma’ruf (irfan) ile emreder ve kötülükten alıkoyarlar. (Nefslerindeki kötü afetlerden insanların kurtulmasına yardım ederler), hayırlara (iyiliklere) koşuşurlar. İşte onlar salihlerdendir.

 

Yakın bir zamanda yurt dışına sık sık çıkan bir kardeşimizin haberini sizlerle paylaşmak istiyoruz. “Hastanelerde bizzat kilise görevlileri var. Gayeleri sadece ve sadece gelen hastalara dîni nasihatte bulunmak ve karşılıksız yardım etmek.” diyor. Bazı ülkelerde papazlar tarafından hapishanelerde mahkumlara vaaz verildiğini onlara moral verdiklerini de duyuyoruz.

 

Mehdi (A.S) Efendimiz de her zaman “Biz başkası içiniz. Başkalarına hizmet etmekle vazifeliyiz. Kendimizi onlara adayacağız. Kendimizi onlar için tüketeceğiz.” buyuruyor.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Çevremizde ne kadar insan varsa hepsine dost olsun düşman olsun ( biz düşmanımıza da dostuz, onlar bize düşmanlık besliyorlar, bilmiyorlar inşaallah bir gün idrak ederler.) hizmetle vazifeliyiz. Kendimizi adamak üzere, bitirmek üzere, bu yolda canımızı ve de malımızı sarf etmeye vazifeliyiz. Evet. Allahû Tealâ isimlere bakmıyor ( hans’mış  corc’muş ) Allah kalbe bakıyor. Allah zâhire bakmıyor. Allah bâtına bakıyor!... 

   

İnsanların kendi kendilerine ürettikleri Kur’ân-ı Kerim’e aykırı bir sürü zanları var.

İşte zaman içerisinde ortadan kaldırılan sünneti, Allah’ın resûlü ihya ediyor.

Bu görevle vazifeli Mehdi (A.S) Hazretleri!...

 

İnsanlar içerisinde O’na buğz edenler,O’nu sevenlerden çoktur. Ve bugün birçok dîn adamı var ki Mehdi Aleyhisselâm Hazretleri’ne karşı konuşuyor. Ama bu, bütün zaman parçalarında böyle olmuştur.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Allahû Tealâ, istisnasız bu Kur’ân-ı Kerim âyetleriyle, Asr-ı saadeti yaşatacaktır. Bu dîn asla sahipsiz değildir. Sahibi Allah’tır ve insandan istediği bir tek şey vardır: İnsanın saadeti, insanın huzuru.

Her insanın ahiret saadetini ve dünya saadetini yaşamasını istiyor. Yapacağınız bir kalpten dilek: “Allah’ım ben yaşarken sana ulaşmak istiyorum” diyeceksiniz.

Bu kadar basit. Mehdi Aleyhisselâm’ın kim olduğunu da Hacet Namazı kılarak öğreneceksiniz; aklınıza veya sağa sola danışarak, sorarak değil. Allah’a sorup öğrendiğinizde gösterdiği kişiye inanamazsanız İstihare Namazı kılıp yine O’na sorarak teyit ettirmek mecburiyetindesiniz. Devrin imamına arif olmayan cahiliyye ölümüyle ölür. Arif olun. Nefsinize uymayın.

 

Şu anda yeryüzünde nefsine tâbî olup şikâyet etmekte olan ne kadar kul varsa, Allah’ın kendilerine verdiklerini Allah gibi değerlendirebilselerdi  bu dünya kendilerine cennet olurdu.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

İhlâs nedir?

Mehdi Aleyhisselâm Efendimiz’in tabiriyle, şikâyeti terk etmektir. Şikâyeti bitirmektir. Allah da bütün insanlara ihlâs hedefini önermiştir.

 

98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).

 

Onlar emrolunmadılar. Sadece hanifler olarak, Allah için dînde halis (nefslerini halis kılmış) kullar olmakla emrolundular. Ve namaz kılmakla ve zekât vermekle emrolundular. İşte kayyum olan dîn budur.

 

Demek ki, Kur’ân-ı Kerim’le bir eğitimden geçtiğimiz zaman öyle bir noktaya geliyoruz ki, nefs ruhun halleriyle halleniyor ve artık şikâyet etmiyor. Zanda da bulunmuyor.

 

İşte Mehdi Aleyhisselâm Hazretleri’nin verdiği tarif: İhlâs, şikâyeti bitirmektir. İhlâs, zannı bitirmektir. İnsan üzerindeki negatif unsurların değerini sıfırlayabilmektir. O negatif unsurların tesirini ortadan kaldırmaktır, ihlâs.

 

Peki neyle gerçekleşir?

Kur’ân’la.

Neyle gerçekleşir?

Allah’ın Resûlü ile.

 

Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’de net olarak bunu söylüyor.

Yoksa, dîn yenileyici olarak Allah’ın vazifeli kıldığı kişi “Ben size yeni bir dîn getirdim, ben bu hükümleri va’az ediyorum.” diye değil. Aksine; küllenen, insanlar tarafından unutturulan, ortadan kaldırılan, ifsat edilen sünnetin tekrar Allah’ın dîninin yegâne kaynağı olan Kur’ân-ı Kerim’ine uygun olarak, insanlar tarafından yaşanmasını gerçekleştirmek için gelir.

 

Aklımıza şimdi geldi; gezdiğimiz yerlerde bu konuları anlattığımız zaman bazıları “eski köye yeni adet mi getiriyorsun?” diyorlar. Bizde diyoruz ki; “Hayır. Yeni köye eski adet’i getiriyoruz!...”

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Dileyen herkesin bu dizayn içerisinde hem ahiret saadetine hem de dünya saadetine ulaşmasını Mehdi Aleyhisselâm Hazretleri’nin himmetiyle Yüce Rabbimizden dileyerek bu hadis-i şerif konumuzu da burada bitirmek istiyoruz inşaallah.

 

Sizleri çok ama pek çok seviyoruz…

 

Sevgi ve saygılarımızla…

 

Allah Razı Olsun.        

 

Bir Önceki Menü    

              

              

              

 

              

             

 

 

Online Sayaç