|
“MEHDİ
(A.S)’IN DÖNEMİNDE CAHİL, CİMRİ VE KORKAK OLAN BİR KİŞİ,
O’NUN TEVECCÜHÜ İLE, İRŞADI İLE ANINDA ALİM, CÖMERT VE CESUR
BİRİ OLACAK”
Aziz kardeşlerimiz ;
Sizleri selâmların en güzeli olan Allahû Tealâ'nın selâmıyla
selâmlıyoruz.
Esselâmu aleykum rahmetullâhu ve berekâtuhu.
Aziz kardeşlerimiz ;
Bu hadis'i şerif konumuzu da "MEHDİ
(A.S)’IN DÖNEMİNDE CAHİL, CİMRİ VE KORKAK OLAN BİR KİŞİ,
O’NUN TEVECCÜHÜ İLE, İRŞADI İLE ANINDA ALİM, CÖMERT VE CESUR
BİRİ OLACAK.”
hadisine ayırdık.
Tabii, yine her zaman olduğu gibi Kur'ân-ı Kerim ışığı
altında ve de Mehdi a.s. önderliğinde konumuzu işleyeceğiz
İnşaallah.
Aziz
kardeşlerimiz :
Peygamber
Efendimiz (S.A.V) hadis-i şerifinde buyuruyorlar: “Mehdi
(A.S)’ın döneminde cahil, cimri ve korkak olan bir kişi,
O’nun teveccühüyle, irşadıyla anında alim, cömert ve cesur
biri olacak.”
Hadis-i
şerifin birinci bölümünde nefsin afetlerini görüyoruz.
İnsanoğlu, Allah tarafından üç emanetle yaratılmış. Allahû
Tealâ’nın bize bahşettiği emr aleminin standartları
içerisinde yaratılan bir “ruh” sahibiyiz. Berzah alemine ait
olan, bir “nefs”in sahibiyiz. Nefs ve ruhu iç yapısında
barındıran bu zahirî aleme ait bir “fizik beden”in
sahibiyiz.
Allahû
Tealâ berzah alemine ait olan nefste 19 hastalık dizayn
etmiş: Cehalet, cimrilik, dedikodu, fitne ve fesat, haset,
kibir, küfür, mürayilik, nankörlük, öfke ve gayz,
vefasızlık, sabırsızlık, yalan, zan ve zulüm.
Bu
afetlerin içerisinde, 19 afetten bir tanesi cehalettir. Bir
diğeri de cimrilik. Korku da nefsin 19 tane afetinin
tezahüründen kaynaklanan bir sonucu ifade ediyor. Allahû
Tealâ, korkunun nefsten kaynaklandığını birçok âyet-i
kerimede dile getirmiş. Bakara Suresi’nin 155.ayeti
kerimesinde:
2/BAKARA-155: Ve le nebluvennekum bi şey’in minel havfi vel
cûi ve naksın minel emvâli vel enfusi ves semerât(semerâti),
ve beşşiris sâbirîn(sâbirîne).
Ve sizi
biraz korku, biraz açlık, biraz da maldan, candan ve
ürünlerden eksiltmekle imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele.
Korkuyu
Allahû Tealâ, nefs tezkiyesinde ve tasfiyesinde izale
etmemizi istiyor. Özellikle Yunus Suresi’nin 62. âyet-i
kerimesi bu meyanda şöyle buyuruyor:
10/YUNUS-62:E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun
aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
İyi bilin
ki, Allah’ın velîleri için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun
da olmazlar.
İnsan,
evliya olması ve İhlâs’a ulaşmasıyla nefsinin kendisine
verdiği korkulardan berî olur. Çünkü insanın en çok korktuğu
şey ölümdür. Ölüm de Kur’ân-ı Kerim âyetleriyle zaman ve
mekân koordinatları belli olan bir noktayı ifade ediyor.
Herkes için ölüm bir kaderdir. Zamanı da belli, mekanı da
bellidir. O zaman-mekân noktasına geldiğiniz an, Allahû
Tealâ buyuruyor ki: “Ne bir saniye geri , ne bir saniye
ileri, hiç kimse için söz konusu değildir.”
O halde bu
açıdan bir korkunun içine girmek faydasızdır. Nitekim bunun
doğal bir sonucu olarak darb-ı mesel olarak kullandığımız
bir söz var: “Korkunun ecele faydası yok.” Gerçekten
insanlar ihtiyaç duydukları şeylerin birçoğunda aslında
korku yaşarlar; ama korkudan berî olabilmek, bu konuda
Allah’ın mesajını kişinin idrak etmesi ve bilmesine
bağlıdır. Bir insan ne zaman cehaletten kurtulursa, ne zaman
cimrilikten tamamen berî olursa sahip olduğu korkulardan da
sıyrılır.
Acaba
Allah’ın Resûlü’nün bu hadis-i şerifle bizlere vermek
istediği mesaj nedir? Allah’ın Resûlü buyuruyor ki:
“Eğer nefsinizi tezkiye ve tasfiye ederseniz mutlaka İhlâs’a
ulaşırsınız.” Hadis-i şerifin birinci bölümündeki
kavramlar, nefs-i emmâredeki birtakım özellikleri, afetleri
ifade ediyor. Hadis-i şerifin ikinci bölümünde, Mehdi(A.S)’ın
teveccühüyle kişinin İhlâs’a ulaştığı; alim, cömert ve
cesur olduğu beyan ediliyor. Yani İhlâs’ta afetlerin yerine
hasletler gelip yerleştiği için, o kişi bu hali kazanmıştır.
O halde Allah’ın Resûlü, birinci etapta Mehdi (A.S)’ın
teveccühüyle, irşadıyla kişinin nefs tezkiye ve tavsiyesini
çok kısa bir sürede yapabileceğini ifade ediyor. “Mehdi
(A.S)’ın teveccühü” diyoruz)burada Allah’ın Resulü’nün O’nun
bir “Resûl Mürşid” olduğunu kesin bir dille ifade ettiğini
vurgulamak istiyoruz Yani hadisi şerifin ifade ettiği gibi,
afetlerden kurtulup ruhun hasletlerini kazanabilmek, İhlâs’a
ulaşabilmek, her şeyden evvel Allahû Tealâ’nın tayin ettiği
Mehdi (A.S)’a tâbî olmakla gerçekleşiyor.
Her
noktadan İslâm’ın tamamen dejenere edildiği, tatbikatta
Kur’ân-ı Kerim gerçeklerinin yaşanmadığı bir zaman dilimi
içerisinde Allah, Mehdi Resûl’ünü vazifeli kılıyor ve O’na
verdiği üst seviyedeki yardımla, kendisine tâbî olan
insanları irşada ulaştırıyor. her şeyden evvel cehalet,
cimrilik ve korkudan insanın kurtulabilmesi, o kişinin hedef
olarak Allah’ın Zatı’nı seçmesine bağlı. Her kim Allah’ın
kendisi için bildirdiği ahiret ve dünya saadetini yaşamak
istiyorsa, Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’le kendisine tebliğ
ettiği davete icabet etmesi lazım. Kur’ân-ı Kerim’de sözü
geçen davetin birinci bölümünde, Allah’ın Zatı’na dünya
hayatında ulaşmak var. Bu davetin ikinci bölümü ise,
irşaddır. Davetin birinci bölümünde Allah, Mehdi (A.S)’a
tâbî olanları ahiret saadetine ulaştırıyor. Davetin ikinci
bölümü, Mehdi (A.S)’a tâbî olanları irşada ulaştırarak, bu
dünyanın kendileri için cennet olmasını sağlıyor.
O halde
Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’in beyan ettiği gibi, Mehdi
(A.S)’ın himmetiyle, şefaatiyle insanlar irşada ulaşabilir.
İrşada ulaşmak ve nefsin afetlerinden berî olmak için acaba
Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de neleri farz kılmış? Her şeyden
evvel nefs tezkiyesi, birtakım vasıta emirlerin, Allah’ın
emrettiği oranda yerine getirilmesiyle gerçekleşir. Ama bu
vasıta emirlerin tatbiki, evvel emirde îmân sahibi olmamızla
oluşur. Allah’a giden ve insanı kemâlâta ulaştıran yaklaşım
basamaklarının 28 olduğu bize açıklanıyor. İlk 14
basamağında kişi, îmân sahibi oluyor. Allah’ın nefsimizin
tezkiyesi ve tasfiyesi için farz kıldığı namaz, oruç, zekat,
hac, tövbe, dua, zikir ve buna dair bütün vasıta emirleri
yerine getirerek derecat kazanmamız, ancak îmân sahibi
olmamızla mümkündür. Îmân sahibi olmadan bu söylediklerimizi
yerine getirenlerin, Allah’tan derecat alamayacaklarını,
Allah açıkça Kur’ân-ı Kerim’de ifade ediyor:
6/EN'AM-158:
Hel yanzurûne illâ en te’tiyehumul melâiketu ev ye’tiye
rabbuke ev ye’tiye ba’du âyâti rabbik(rabbike), yevme ye’tî
ba’du âyâti rabbike lâ yenfeu nefsen îmânuhâ lem tekun
âmenet min kablu ev kesebet fî îmânihâ hayrâ(hayran), kul
intezırû innâ muntezırûn(muntezırûne).
Onlar
(illâ), onlara meleklerin gelmesini mi veya senin Rabbinin
gelmesini mi veya senin Rabbinden bazı âyetlerin gelmesini
mi bekliyorlar? Rabbinden bazı âyetlerin (mucizelerin)
geldiği gün, daha önce îmân etmemişse (âmenû olmamışsa) veya
îmânıyla bir hayır kazanmamışsa onun îmânı kendisine bir
fayda vermez. De ki: “Bekleyin! Muhakkak ki; biz de
bekleyenleriz.”
O halde
îmân sahibi kişi, berzah alemine ait olan nefsinde var olan
bu afetleri tezkiye ile kontrol altına almak suretiyle,
tasfiye ile tamamen nefsinden uzaklaştırmak suretiyle,
İhlâs’a ulaşarak kâmil insan olabilir. Allah, bütün
insanları bu kemal noktasına ulaşabilecek standartlar
içerisinde yaratmış, herkesi hanif fıtratıyla, yani İslâm
fıtratıyla yaratmıştır. İslâm fıtratının temelinde Allah’a
teslimiyet vardır ve bu teslimiyetin sonucunda Allah’ın biz
insanlar için dilediği ahiret ve dünya saadeti gerçekleşir.
Allahû Tealâ bizi, teslim olabilmenin fıtratıyla
yaratmıştır. Belki diyeceksiniz ki; “Neyimizi Allah’a teslim
edeceğiz?” Allahû Tealâ, sizden teslim almak istediği şeyi
size vermedikçe, zaten böyle bir şeyi sizden istemez. Allah,
biz insanları üç tane vücutla hayata getiriyor. Allah, bize
bahşettiği bu üç tane vücudu, hayattayken tekrar Kendisine
iade etmemizi, teslim etmemizi emrediyor.
Nisa
Suresi’nin 58. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:
4/NİSA-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ
ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli),
innallâhe niımmâ yeızukum bih(bihî), innallâhe kâne semîan
basîrâ(basîran).
Muhakkak
ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi emreder.
İnsanlar arasında hakemlik ettiğiniz zaman adaletle
hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, bununla size ne
güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki; Allah, işiten ve
görendir.
Nefs
tezkiyesinin gerçekleşmesi, ahiret saadetine ulaşmamız için
Allah’ın birinci emaneti olan “ruh”u Allah’a teslim etmemiz
lazım. Allah bunu Zumer Suresi’nin 54. âyet-i kerimesinde
şöyle dile getirmiş:
39/ZUMER-54:
Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en
ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve
Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı
dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim
olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a
teslim edin). Sonra yardım olunmazsınız.
Ruhun
Allah’a teslimi için Allah’ın daveti Yunus Suresi’nin 25.
âyet-i kerimesinde ifade ediliyor:
10/YUNUS-25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî
men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Ve Allah,
teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna,
Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm’e
ulaştırır.
İşte bütün
insanlar için başlangıç noktasında, Allah’ın bizden teslim
almayı istediği şey, emr aleminin standartlarında yaratılan
ruhumuzdur. Allah, ruhen dünya hayatında kendisine
ulaşmamızı, vasıl olmamızı ve o ruhu kendisine teslim
etmemizi istiyor.
Allah’ın
biz insanların ruhunu teslim almaya ihtiyacı mı var? Allah
ihtiyaçtan münezzehtir. Allah bunu neden gerek görüyor?
Allah, insanı çok seviyor. Allah, her şeyi bir sebep-sonuç
tahtında yarattığına göre, en sevdiği mahlûk olan insanın
ahiret hayatında cennete girmesini istiyor. Bunu, elbette
bir sebeple yapacaktır. İşte Allahû Tealâ, ahiret hayatında
cennette olmasını istediği kullarını bir sebeple bu hedefe
ulaştırıyor. O sebep de, ruhumuzun bu dünya hayatını
yaşarken Allah’a teslimidir. Allahû Tealâ, ruhun Allah’a
teslimini bundan dolayı bizden istiyor. Her kim ruhunu
Allah’a teslim ederse mutlaka ahiret saadetine ulaşır.
O halde
teslimler deyince, Allah’ın ihtiyacı olduğu için değil,
aksine, ihtiyaç içinde olan varlıklar bizleriz. Bütün
insanlar huzur ve saadeti arıyor. Bütün insanların aradığı
ahiret saadeti, ancak ve ancak Allah’ın belirlediği tarzda
emanetin Allah’a teslimiyle gerçekleşir.
Olaylar
var; bizi ya mutlu bir sonuca ulaştırır veya bizi mutsuz bir
sonuca ulaştırır. İnsanoğlu için önemli olan, olaylar değil;
olayların bizler üzerinde bıraktığı tesirler. O halde
olaylar değil de, olayların sonuçları ve bizler üzerinde
bıraktığı tesirler önemliyse, her olaydan ya mutlu bir
sonuca veya mutsuz bir sonuca ulaşırız.
İşte
buradan Allahû Tealâ, bizler için bahşettiği serbest
iradeyle, bir tercih yapmamızı istiyor. Eğer üç emanetle,
serbest irade ve aklın standartları içerisinde yaratılmış
olan biz insanlar, her olaydan Allah’ın belirlediği
mutluluğa ulaşmak istiyorsak, ona göre tercihlerimizi
yapmamız lazımdır. Allah, bizlerin mutlu olmasını istiyor;
bizler de huzur ve saadetin peşinden koşuyoruz. Allahû
Tealâ, “Daimî mutluluk, her olayda ruhun talebine tâbî
olmanızla gerçekleşir.” diyor. Her olayda ruhun talebine
uyarsak, Allah bizi kesintisiz bir mutluluğa ulaştıracaktır.
Allah’a
giden yolun başında, üçüncü basamakta ruhun talebine uymak
vardır; Allah’ın davetine icabet etmek vardır; dünya
hayatını yaşarken Allah’ın Zatı’na ulaşmayı dilemek vardır.
Mutlu olmak! İsteyen herkes için bu davet farzdır. Başka
türlü, insan için bir mutluluk yolu görünmüyor ve söz konusu
değil.
Evet,
Allah bizi mutlu kılmak istiyor. Bizler de mutlu olmak
istiyorsak, Allahû Tealâ diyor ki: “Ben seni yarattım ey
insanoğlu; davetime icabet etmen halinde mutlu bir sonuca
ulaşacaksın.”
Bu davet
itibarıyla, bu talep itibarıyla her dönemde yaşayan insanlar
iki gruba ayrılıyor:
1. Daveti
kabul edenler,
2.
Allah’ın davetini kabul etmeyenler.
Allah’ın
daveti ne? Dünya hayatını yaşarken ruhen Allah’ın Zatı’na
ulaşmak.
İşte
gerçekten bu davete göre her zaman parçasında yaşayan
insanlar ikiye ayrılıyor. Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz
hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:
“Men habbebe likaallâhi, habbe likaallâhu
likai.”
Kim
dünya hayatını yaşarken Allah’ın Zatı’na ulaşmayı talep
ederse, Allah da o kişiyi Kendisine ulaştırmayı diler.
“Men kerihe likaallâhi, kerihallâhu likai.”
Kim
dünya hayatını yaşarken Allah’ın Zatı’na ulaşmayı kerih
görürse, Allah da o kişiyi Kendisine ulaştırmayı kerih
görür, istemez.
İşte her
dönemde, âkil ve bâliğ olan, Allah’ın Kendisine ulaştırmayı
dilediği insanlar var. Bir de her dönemde âkil ve bâliğ olan
insanların içerisinde, Allah’ın asla Kendisine ulaştırmayı
dilemediği insanlar vardır. Allahû Tealâ’nın Kendisine
ulaştırmayı dilemediği insanlar, dalâlette olanlardır. Ama
Allahû Tealâ’nın Kendisine ulaştırmayı dilediği insanlar da,
hidayete ulaşacak olan kişilerdir. Her dönemde insanlar,
dalâlette olanlarla, hidayette olanlar diye ikiye ayrılıyor.
Aslında Allahû Tealâ, bütün insanların kurtuluşunu o kadar
kolaylaştırmış ki... Allah sadece ve sadece bir tek şey
istiyor: Dünya hayatını yaşarken Allah’ın Zatı’na
ulaşmayı talep etmemizi istiyor. Bu talebin sahibi
olanlar için Allahû Tealâ, mutlak surette onları Ben Kendime
ulaştırırım, diyor. Allah’ın Zatı’na ulaşmayı dilememiz
gerekir.
O halde
Peygamber Efendimiz’in anlatmak istediği konu, iki kutuplu
olan bir olayı ifade ediyor. Bir insan, cehalet, cimrilik ve
korkaklıktan ilelebet kurtulmak istemiyorsa, o kişi Allah’a
ulaşmayı dilemez; veya bir başka deyimle, Allah’a ulaşmayı
dilemeyen bir insan, nefsinde mevcut olan cehalet, cimrilik
ve korkaklıktan asla kurtulamaz. O kişi, öyle bir hayatı
yaşar ki; her yaşadığı olaydaki hışırtıyı kendi aleyhinde
zanneder. Herkesi kendisine düşman bilir. Her şeyden korkar.
her şeyden korkuyorsa, bunun tabii sonucu olarak, onun huzur
ve saadeti yaşaması mümkün değil. Ama, Allah beyan ediyor,
açıklıyor; diyor ki: “Ey insan, seni bu afetlerle mücehhez
olan bir nefsle dizayn ettim. Sana mürşidimle teslim etmiş
olduğum metodu ve tekniği kullanabilirsen, nefsinde mevcut
olan bu afetleri silerek, onun yerine ruhtaki hasletleri
nefsinde ikame ederek en kısa sürede irşada ulaşabilirsin ve
irşada ulaşmakla; nefsindeki cehalet, cimrilik ve korku
afetlerinden kurtularak, âlim, cömert ve cesur bir kişi
olarak hayatını idame ettirirsin.”
İşte bu
mutlu sonuca, bu zirve noktaya tırmanabilmenin ilk adımı,
Allah’a ulaşmak talebiyle başlıyor. Bizi yaratan Allah, 99
tane esmasından bir tanesi olan “Er-Rahîm”le biz insanların
üzerine tecelli ederek, bizdeki hicab-ı mestureyi
kaldırıyor. Hicab-ı mesturenin kaldırılması, bizi Allah’a
ulaştıracak Mehdi (A.S)’ın sevgisine götürüyor. Allah,
Kendisine ulaştırmayı dilediği için, hicab-ı mestureyi
kaldırıyor. Allah, Kendisine ulaştırmayı dilediği için,
Rahîm esmasıyla kulaklarımızdaki vakrayı kaldırıyor.
Vakranın kaldırılması ile Mehdi (A.S)’ın sözlerini
işitiyoruz. Allah, bizi Kendisine ulaştırmayı dilediği için,
kalbimizdeki ekinneti kaldırıyor. Ekinnetin kalkmasıyla
Mehdi (A.S)’ın sözlerini idrak ediyoruz.
Kısaca;
1. Olaylar
var:
21/ENBİYA-35: Kullu nefsin zâikatul mevt(mevti), ve neblûkum
biş şerri vel hayri fitneh(fitneten), ve ileynâ turceûn(turceûne).
Bütün
nefsler, ölümü tadıcıdır. Sizi, hayır ve şerr fitneleri ile
imtihan ederiz. Ve Bize döndürüleceksiniz.
2.
Olaylardan edinilen intibalar var:
2/BAKARA-216: Kutibe aleykumul kitâlu ve huve kurhun lekum,
ve asâ en tekrehû şey’en ve huve hayrun lekum, ve asâ en
tuhıbbû şey’en ve huve şerrun lekum vallâhu ya’lemu ve entum
lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Ve savaş,
o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de) üzerinize
farz kılındı. Hoşlanmayacağınız bir şey olur ki; o sizin
için bir hayırdır. Seveceğiniz bir şey olur ki; o sizin için
bir şerrdir. Ve (bütün bunları) Allah bilir, siz
bilmezsiniz.
3.
Allah’ın hidayetini kabul etmemiz: (Davete icabet, Allah’a
ulaşmayı dilemek)
76/İNSAN-3: İnnâ hedeynâhus sebîle immâ şâkiren ve immâ
kefûrâ(kefûren).
Muhakkak
ki; Biz, onu (insanı) sebîle (Allah’a kavuşturan yola)
ulaştırırız.
Kimi
(hidayet üzere olarak) şükredenlerden olur. Kimi (asla
Allah’a ulaşmayı dilemez) küfredenlerden olur.
4.
Allah’ın Rahîm esmasıyla tecelli etmesi,
12/YUSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun
bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben,
nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Çünkü nefs, mutlaka
sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm
esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki
Rabbim, mağfiret (günahları sevaba çeviren) edendir,
Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen, rahmetiyle nefsleri
tezkiye ve tasfiye eden).
5.
Allah’ın o kişiyi sebillerine ulaştıracağına dair garantisi,
5/MAİDE-16:
Yehdî bihillâhu menittebea rıdvânehu subules selâmi ve
yuhricuhum minez zulumâti ilen nûri bi iznihî ve yehdîhim
ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Allah,
rızasına tâbî olan kişiyi O’nunla (Resûl’ü ile) teslim
yollarına hidayet eder. Kendi izniyle onları karanlıktan
aydınlığa (zulmetten nura) çıkarıp Sırat-ı Mustakîm’e
hidayet eder (ulaştırır).
Ve
Allah’ın irşad makamı ile kişi arasındaki hicab-ı mestureyi
(gizli perdeyi) kaldırması:
17/İSRA-45:
Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ
yu’minûne bil âhıreti hicâben mestûrâ(mestûren).
Sen
Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete
(ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe)
inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin
üzerine, görmelerini engelleyen bir perde koyduk).
6. Kişinin
irşad makamını işitmesine engel olan kulaktaki vakranın
alınması,
6/EN'AM-36:
İnnemâ yestecîbullezîne yesmeûn(yesmeûne), vel mevtâ
yeb’asuhumullâhu summe ileyhi yurceûn(yurceûne).
(Davete)
ancak işitenler icabet eder. Ve Allah, ölüleri (ölü olan
sem’î isimli işitme hassasını, ölü olan fuad isimli idrak
hassasını, ölü olan basar isimli görme hassasını) diriltir.
Sonra ona döndürülürler. (Hayatta iken ruhu mürşid eliyle
Allah’a döndürülür.)
7.
Kalbindeki ekinnetin alınması, o kişinin âmenû olması,
22/HAC-54: Ve li ya’lemellezîne ûtul ılme ennehul hakku min
rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve
innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Ve
kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının,
resûlün, nebînin) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu
bilmeleri, ona îmân etmeleri, onların kalplerinin onu,
(Allah’ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine
ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir.
Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı
dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm’e hidayet edendir.
17/İSRA-46:
Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî
âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni
vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren).
O’nu (Kur’ân’ı),
fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye)
kalplerinin üzerine (idrak etmeyi engellemek için) ekinnet
ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen
Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman, nefretle
arkalarına döndüler.
İkinci
yedili basamakta;
1. Kalbe
hidayet konması,
64/TEGABUN-11:
Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve
men yu'min billâhi yehdi kalbeh(kalbehu), vallâhu bikulli
şey'in alîm(alîmun).
Allah’ın
izni olmadan (kimseye) bir musîbet isabet etmez. Ve kim
Allah’a âmenû olursa Allah, onun kalbine ulaşır (hidayet
eder). Ve Allah, herşeyi bilendir.
2. Kalbin
Allah’a dönmesi,
50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin
munîb(munîbin).
Kim gaybte
(görmeden) Rahmân’a huşû duyarsa, (onun kalbine ulaşan
Allah, o kişinin kalbini Kendine çevirir, bu sebeple) O’na
dönük bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelir.
3.
Göğüsten kalbe rahmet yolunun açılması,
6/EN'AM-125:
Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi),
ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan haracen,
ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse
alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Artık
Allah kimi hidayete erdirmeyi dilerse onun göğsünü teslime
(İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun
göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar.
Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine pislik (azap,
darlık, güçlük) verir.
4.
Allah’ın nurunun açılan yoldan kalbe girmesi,
39/ZUMER-23:
Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye
takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe
telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi),
zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu
fe mâ lehu min hâd(hâdin).
Allah,
ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve
salâvâtı), ikişer ikişer (rahmet-fazl ve rahmet-salâvât),
Kitab'a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû
duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve
kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sukûnet bulur (yatışır).
İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete
erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için
bir hidayetçi yoktur.
5. Kalbe
ulaşan nurla huşûnun oluşması,
57/HADİD-16:
E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li
zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne
ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset
kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Âmenû
olanların kalplerinde, Allah’ın zikri ile (ve bu zikirle)
Hakk’tan inen şeyle (nurla) huşûya ulaşmak (huşû sahibi
olmak) zamanı gelmedi mi? Daha önce kendilerine kitap
verilen ve sonra aradan uzun zaman geçen kalpleri kasiyet
bağlayan (kalpleri zikirsizlikten veya zikirden kararan ve
sertleşen ve hastalanan) kimseler gibi olmasınlar. Onların
çoğu fasıklardır.
6. Huşû
sahibinin hacet namazını kılması,
2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(sâlâti), ve innehâ
le kebîretun illâ alel hâşiîn(hâşiîne).
(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (yardım) isteyin.
Fakat muhakkak ki bu (hacet namazı ile Allah’a ulaştıran
mürşidi sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette
ağır gelir.
7. Kişinin
mürşidine ulaşması, (burada 7 tane hediye alır)
Allahû
Tealâ, mürşidin ruhunu Mu’min-15’e göre, o kişinin başının
üzerinde vazifeli kılıyor:
40/MU'MİN-15:
Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ
men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri
yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine
ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği
için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin)
üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini
(o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın
emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu)
ulaştırır.
İşte tâbî
olduğumuz mürşidimizin ruhunu Allahû Tealâ, bu âyet-i kerime
gereğince kişinin üzerinde vazifeli kılıyor.
Bu birinci
ihsandır. Bu ruha kavuştuğumuz an, artık şeytan size
fısıltıyla zarar veremiyor. Bu ruha kavuştuğumuz an, artık
iblisin zulmanî bilgisi (sihri), büyüsü kesinlikle zarar
veremiyor. Bu ruha kavuştuğumuz an, artık size bir musibet
isabet edemiyor. Allah tarafından korunuyorsunuz.
İkinci
ihsan, Allahû Tealâ’nın Secde-9’da bize üfürdüğü ruhumuz, (o
gün mürşidinizin ruhunun uyarmasıyla) bizden ayrılıp Sırat-ı
Mustakîm’e ulaşıyor:
78/NEBE-39:
Zâlikel yevmul hakk(hakku), femen şâettehaze ilâ rabbihî
meâbâ(meâben).
İşte o gün
(mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî
olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı
dileyen) kişi, kendisini Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı
Mustakîm'i) yol ittihaz eder (edinir). (Allah'a ulaşan
kişiye Allah), meab (sığınak, melce) olur.
Üçüncü
ihsan; Yüce Rabbimiz, o güne kadar bedenen işlediğimiz bütün
seyyiatleri, hasenata tebdil ediyor, hayra çeviriyor.
Dördüncü
ihsan; o günden itibaren bedenen Allah için yaptığımız bütün
ameller, ıslâh edici amel hüviyetinde oluyor.
Beşinci
ihsan; Mucadele 22’ye göre Allahû Tealâ kalbimize “îmân”ı
yazıyor:
58/MUCADELE-22:
Lâ tecidu kavmen yû’munûne billâhi vel yevmil âhîri
yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve
ebnâehum ve ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî
kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minh(minhu), ve
yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ,
radıyallâhu anhum ve radû anh(anhu), ulâike hizbullâh(hizbullâhi),
e lâ inne hizbullâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah'a ve
ahiret gününe (ölmeden evvel Allah'a ulaşma gününe) îmân
eden kavmi, Allah'a ve resûlüne karşı gelenlerle sevişir
bulamazsın. Velev ki; onlar, babaları veya oğulları veya
kardeşleri veya aynı aşiretten olsun.Onların kalplerine îmân
yazılır. Ve onlar, Allah'ın katından (orada eğitilmiş olan)
bir ruhla (devrin imamının ruhunun başlarının üzerine
yerleşmesi ile) desteklenirler ve altlarından ırmaklar akan
cennetlere konurlar. Orada ebediyen kalacaklardır. Allah
onlardan razıdır, onlar da Allah'tan razıdırlar. İşte onlar,
Allah taraftarıdırlar. Ve muhakkak ki; Allah, taraftarları
kurtuluşa (felâha) erenlerdir.
Altıncı
ihsan; Allah’ı zikretmeye başladığımız an, Allah’ın katından
rahmet ve fazl kalbimize geliyor.
Yedinci
ihsan; salâvât nuru da kalbimize girmeye başlıyor.
İşte bu 7
ihsanın sahibi kişi, Allahû Tealâ’nın kendisi için vazifeli
kıldığı mürşidin, kendisine ulaştırdığı vasıta emirleri
yerine getirmeye başlıyor. 5 vakit namaz değil, 7 vakit
namaz kılıyor. Sadece Ramazan ayında değil, her perşembe
günü Sünnet-i Resûlullah’a uyarak oruç tutuyor. Yetmez. O
kişi, kazancının %5’ini (birr’le zekâtın toplamı) Allah
yoluna harcıyor ve 7000 zikirle zikre başlıyor. Her gün
biraz daha zikrini artırıyor.
Üçüncü 7
basamakta Allah’ın zikriyle kalpte oluşan aydınlanma
%49’dur.
1. Nefs-i
emmârede %7 aydınlık,
2. Nefs-i
levvâmede %7 aydınlık,
3. Nefs-i
mülhimede %7 aydınlık,
4. Nefs-i
mutmainnede %7 aydınlık,
5. Nefs-i
râdiyede %7 aydınlık,
6. Nefs-i
mardiyede %7 aydınlık,
7. Nefs-i
tezkiyede %7 aydınlık.
Huşûda da
%2 çevresinde bir nur oluşmuştu. Böylece kalpteki Allah’ın
nurlarının oranı %51’e ulaşıyor.
Mürşidin
elinin öpülmesiyle Sırat-ı Mustakîm’e ulaşan ruh, her nefs
kademesinde bir gök katı aşarak, 7 tane alem geçerek
Sidretul Müntehâ’ya ulaşır. Buranın aşılması, Yokluk’a
(Adem’e, mekânsızlığa) geçiş ve yoklukta Allah’ın Zatı’nda
ifna olmak. Öyleyse velî olmak, insan ruhunun 21. basamakta
Allah’ın Zatı’na ulaşmasıdır.
2/BAKARA-151: Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû
aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel
hikmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).
Nitekim
size içinizde (görev yapmak üzere) sizden bir Resûl
(Peygamber) gönderdik ki; âyetlerimizi size tilâvet etsin
(okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi) tezkiye etsin, size
kitap ve hikmet öğretsin ve (hikmetin de ötesinde)
bilmediğiniz şeyleri öğretsin.
Demek ki;
insanlar, kendi başlarına Kur’ân-ı Kerim’in muhtevasını
anlayamıyorlar ve nefslerini tezkiye edemiyorlar. Dikkat
edin ki; Arapça indirilen Kur’ân-ı Kerim’in, anadili Arapça
olan insanlara yine de bir vazifeli tarafından anlatılması
zaruridir.
Peygamber
Efendimiz (S.A.V) niçin gönderilmiş? Sahâbeye Kur’ân-ı
Kerim’i tilavet etmek, lâfzını öğretmek, bütün sahâbenin
nefsini tezkiye ve terbiye etmek için, ruhlarını Allah’a
ulaştırmalarını sağlamak için, vechlerini (fizik
vücutlarını) şeytana kul etmekten kurtarıp Allah’a kul etmek
için ve böylece onları evliya yapmak için gönderilmiş.
Bütün
sahâbe evliya olduktan sonra, evliyalığın 7 tane makamını
yine Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in önderliğinde aştılar.
1. Fena
Makamı: İnsan ruhunun Allah’a vasıl olup da O’nda fani
olması. Allah’a teslimi.
2. Beka
Makamı: O kişinin ruhuna Allahû Tealâ’nın bir taht ihsanı.
3. Zühd
Makamı: Kişinin zikrini günün yarısından öteye geçirdiği
devre.
4 .Teslim
Makamı (Muhsinler Makamı?) : Vechin (fizik vücudun) Allahû
Tealâ’ya teslimi.
5. Ulûl-elbab
Makamı: Kişi daimî zikre ulaşmıştır. Bu onun kalp gözünün
açılmasını, kalp kulağının açılmasını, kalbindeki fıkıh
hassasının fuada ulaşmasını sağlar. Kişi bütün gök katlarını
görür. Onlar hakkındaki bilgileri Allah’tan işitir hale
getirir ve elde ettiği irfanı içine sindirir.
6. İhlâs
Makamı: Nefsin bütün afetlerinin yok olması ve yerlerini
ruhun faziletlerinin alması söz konusudur.
7. Salâh
Makamı: Bir seher vakti, Allahû Tealâ’nın davetiyle Tövbe-i
Nasuh gerçekleşir. Allah’ın söylediği kelimeler tek tek
tekrar edilir.
Peygamber
Efendimiz (S.A.V), Allahû Tealâ tarafından, 7. makamda
“Mürşidlik” yapmak üzere görevlendirilmiştir.
Allahû
Tealâ bütün peygamberlere, vehbî olarak peygamberlik
vermiştir. Enbiya Suresi’nin 72. ve 73. âyet-i kerimelerinde
Allahû Tealâ, Hz. İbrâhîm, Hz. İshak ve Hz. Yâkup’u vehbî
olarak salihlerden kıldığını söylüyor:
21/ENBİYA-72: Ve vehebnâ lehu ishâk(ishâka), ve ya’kûbe
nâfileh(nâfileten), ve kullen cealnâ sâlihîn(sâlihîne).
Ve ona,
İshak (A.S)’ı ve nafileten (ilâveten) Yâkub (A.S)’ı vehbî
(armağan) olarak verdik. Ve hepsini salihler kıldık.
21/ENBİYA-73: Ve cealnâhum eimmeten yehdûne bi emrinâ ve
evhaynâ ileyhim fi’lel hayrâti ve ikâmes salâti ve îtâez
zekâh(zekâti), ve kânû lenâ âbidîn(âbidîne).
Ve onları,
emrimizle hidayete erdiren (ölmeden önce ruhları Allah’a
ulaştıran) imamlar kıldık. Ve onlara, hayırlar işlemeyi,
namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar, Bize kul
oldular.
Peygamberlerin bütün marifetleri “vehbî”dir; yani Allah’ın
ihsanıdır. Halbuki onun dışındaki mürşidler “kesbî” ihsanla
karşı karşıyadırlar. Allahû Tealâ Secde Suresi’nin 24. âyet-i
kerimesinde:
32/SECDE-24:Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ
lemmâ saberû, ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Onlardan
(insanlardan) imamlar (mürşidler) kıldık, emrimizle
insanları hidayete erdirsinler (Allah'a insanların ruhlarını
ulaştırsınlar) diye, sabrın sahibi olmalarından dolayı ve
âyetlerimize (Allah'ın âyetlerine) yakîn hasıl ettikleri
için.
Mürşidlerin görevleri Peygamber Efendimiz (S.A.V) gibi beş
gruba değil, dört gruba ayrılıyor:
- Âyetleri
tilavet ederler,
-
İnsanların nefslerini tezkiye ederler,
-
İnsanlara Allah’ın kitabını öğretirler,
- ve
hikmeti öğretirler:
3/AL-İ
İMRAN-164: Le kad mennallâhu alel mu’minîne iz bease fîhim
resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve
yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh hikmete), ve in kânû min
kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun
ki mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu)
bir ni’met olmak üzere kendi zamanlarında, kendi içlerinden
bir resûl beas ederiz, onların aralarında (kendi kavminin
içinde) onlara Allah’ın âyetlerini tilâvet eder, onları
tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel
(resûle tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde
idiler.
62/CUMA-2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum
yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe
vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin
mubîn(mubînin).
Onlara,
onların içinde Allah’ın âyetlerini okusun, onları tezkiye
etsin ve onlara kitap ve hikmeti öğretsin diye, ümmîler için
onların aralarından resûl beas eden (vazifeli kılan, hayata
getiren) O Allah’tır. Ondan evvel (bu resûle tâbî olmadan
evvel) onlar, açık bir dalâlet içinde idiler.
Burada
dikkat edilecek fark, hikmetin ötesindeki şeyleri öğretmek
görevi mürşidlere değil, nebîlere verilmiştir.
Allah,
peygamberlerin emrinde mürşidleri vazifeli kılmış. Peygamber
bulunmayan devirlerde de mürşidler var. Örneğin, bütün
sahâbe Allah’a çağırıyordu ve hepsi mürşid olmuşlardı:
12/YUSUF-108: Kul hâzihî sebîlî ed’û ilallâhi alâ basîretin
ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel
muşrikîn(muşrikîne).
De ki:
“Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle
basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol,
işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden
değilim.”
10/TEVBE-100:Ves
sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri
vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu
ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ
ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el
evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan ulûl’elbab, ihlâs
ve salâh makamlarını, en üst üç makamı işgal edenler),
onların bir kısmı muhacirînden (Mekke’den Medine’ye göç
edenlerden), bir kısmı ensardan (Medine’deki yardımcılardan)
ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî
olanlardandı. (Sahâbe, irşad makamına sahip oldukları için
onlara tâbî olundu.) Allah, onlardan razı ve onlar da O’ndan
(Allah’tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan
cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte
bu, en büyük (azîm) mükâfattır.
Böylece
görüyoruz ki; Peygamber Efendimiz (S.A.V), dört halife,
sahâbe, sonra tâbiîn, ondan sonra tâbiîne tâbî olanlar, tâbî
olanlara tâbî olanlar ve zamanımıza kadar gelen bir tâbiiyet
müessesesi, zincirin halkalarında hiçbir eksiklik olmadan
tamamlanmış ve insanlar için bu tâbiiyet müessesesinin
muhtevası içinde, Allah’ın bütün insanlara farz kıldığı
temel hedeflere ulaşmışlar.
Allahû
Tealâ, mürebbîleri (mürşidleri) göndermeseydi ve insanlar bu
mürşidlere ulaşmasalardı, aşağıdaki 10 âyet-i kerime
gereğince dalâlette olurlardı ve Rablerine arif olamazlardı:
1. 28/KASAS-50:
Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum,
ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi),
innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Bundan
sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme
davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler.
Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de)
kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim
vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete
erdirmez.
2. 18/KEHF-17:
Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni
ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin
minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men
yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len
tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
(Ey
Resûl'üm! Orada olsaydın) görürdün ki; güneş doğduğu zaman
mağaranın sağ tarafına ulaşır. Battığı zaman ise onları sol
taraftan terkederdi. Onlar mağaranın geniş bir
yerindeydiler. Bu, Allah'ın âyetlerindendir. Allah kimi
Kendine ulaştırırsa o hidayete erer. Ve kim dalâlette ise
onun için velî mürşid bulunmaz.
3.
20/TAHA-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun),
fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ
yadıllu ve lâ yeşkâ.
(Allahû
Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz
(şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra
Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetçime
tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”
4. 45/CASİYE-23:
E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ
ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî
gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi),
e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevalarını
(nefslerini) kendilerine ilâh edinenleri görmedin mi (habibim)?
Allah, onları bir ilim üzere dalâlette bırakır. Onların
kalplerindeki sem’î (işitme) hassasını ve kalplerini
(kalpteki idrak hassasını) mühürler ve onların kalplerindeki
basar (görme) hassasının üzerine gışavet (isimli bir perde)
çeker. Öyleyse (artık) Allah’tan sonra kim bu kişiyi
hidayete erdirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?
5.
62/CUMA-2:
Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim
âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete),
ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Onlara,
onların içinde Allah’ın âyetlerini okusun, onları tezkiye
etsin ve onlara kitap ve hikmeti öğretsin diye, ümmîler için
onların aralarından resûl beas eden (vazifeli kılan, hayata
getiren) O Allah’tır. Ondan evvel (bu resûle tâbî olmadan
evvel) onlar, açık bir dalâlet içinde idiler.
6.
3/AL-İ İMRAN-164: Le kad mennallâhu alel mu’minîne iz bease
fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve
yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve
in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun
ki mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu)
bir ni’met olmak üzere kendi zamanlarında, kendi içlerinden
bir resûl beas ederiz, onların aralarında (kendi kavminin
içinde) onlara Allah’ın âyetlerini tilâvet eder, onları
tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel
(resûle tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde
idiler.
7. 46/AHKÂF-32:
Ve men lâ yucib dâiyallâhi fe leyse bi mu’cizin fîl ardı ve
leyse lehu min dûnihî evliyâu, ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Ve
Allah’ın davetçisine icabet etmeyen kimse, yeryüzünde
(Allah’ı) aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah’tan başka
dostları yoktur. İşte onlar apaçık dalâlet içindedirler.
8. 16/NAHL-36:
Ve le kad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe
vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum
men hakkat aleyhid dalâleh(dalâletu),fe sîrû fîl ardı
fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Ve
andolsun ki; Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin)
içinde bir resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli
kıldık). Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin
şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye.
Onlardan bir kısmını, Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının
da üzerine dalâlet hak oldu. (Resûllere tâbî olanlar
hidayete erdi, tâbî olmayanların ise üzerine dalâlet hak
oldu.) Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların
akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).
9. 39/ZUMER-23:
Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye
takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe
telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi),
zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu
fe mâ lehu min hâd(hâdin).
Allah,
ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve
salâvâtı), ikişer ikişer (rahmet-fazl ve rahmet-salâvât),
Kitab'a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû
duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve
kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sukûnet bulur (yatışır).
İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete
erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için
bir hidayetçi yoktur.
10. 7/A'RAF-186:
Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye leh(lehu), ve yezeruhum fî
tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
Allah kimi
dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete
erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde
şaşkın (bir halde) terkeder (bırakır).
Huşû
sahibi olup da Hacet Namazı’nı kılan ve mürşidini talep eden
kişiye Allahû Tealâ, mutlaka mürşidini gösterecektir ve O’na
ulaşan kişi, Allah’ın temel emrini getirmiş olacaktır. Bu
emir, Maide Suresi’nin 35. âyet-i kerimesinde şöyle
buyuruluyor:
5/MAİDE-35:Yâ
eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete
ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû
olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler)!
Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak
vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur
ki; siz felâha erersiniz.
Her kim
Allah’a verdiği üç yeminini yerine getirirse, Fecr
Suresi’nin 27, 28, 29 ve 30. âyet-i kerimeleri gereğince, o
kişinin mekânı cennet olacaktır:
89/FECR-27:
Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain
olan nefs!
89/FECR-28:
İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Allah’tan
razı ol ve Allah’ın rızasını kazan. (Ey ruh!) Allah’a
(Rabbine) geri dönerek ulaş.
89/FECR-29:
Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik
vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a
ulaştırdığın zaman), (Bana kul olursun) kullarımın arasına
gir.
89/FECR-30:
Vedhulî cennetî.
Ve
cennetime gir.
Bütün
sahâbe, hep tâbiiyet müessesesinin sonucu olarak, vechlerini
(fizik vücutlarını) şeytana kul etmekten kurtarıp Allah’a
kul ettiler:
39/ZUMER-17:Vellezînectenebût
tâgûte en ya'budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ,fe
beşşir ıbâd(ıbâdi).
Onlar ki;
taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinab
ettiler
(kaçındılar, kendilerini kurtardılar) ve Allah’a yöneldiler
(Allah’a ulaşmayı
dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı
müjdele!
Ruhlarını
ölmeden önce Allah’a ulaştırdılar:
39/ZUMER-18:
Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu),
ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar,
sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar.
İşte onlar,
Allah’ın
hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır
(daimî zikrin sahipleri).
Nefslerini
de tezkiye ederek felâha ulaştılar:
7/A'RAF-157:
Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî
yecidûnehu mektûben indehum fît tevrâti vel incîli
ye’muruhum bil ma’rûfi ve yenhâhum anil munkeri ve yuhıllu
lehumut tayyibâti ve yuharrimu aleyhimul habâise ve yedau
anhum ısrahum vel aglâlelletî kânet aleyhim, fellezîne âmenû
bihî ve azzerûhu ve nasarûhu vettebeûn nûrellezî unzile
meahu ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Onlar ki,
yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları ümmî,
nebî, resûle tâbî olurlar. Onlara ma’ruf ile (irfanla)
emreder, onları münkerden nehyederve onlara tayyib olanları
(temiz ve güzel olan şeyleri), helâl kılar. Habis olanları
(kötü ve pis şeyleri), onlara haram kılar. Ve onların,
ağırlıklarını (günahlarını sevaba çevirip, günahlarının
ağırlığını) kaldırır. Ve üzerlerindeki zincirleri, (ruhu
vücuda bağlayan bağ ve fetih kapısının üzerindeki 7 baklalı
altın zincir) kaldırır. Artık onlar, O’na îmân ettiler ve
O’na saygı gösterdiler ve O’na yardım ettiler ve O’nunla
beraberindirilen Nur’a (Kur’ân-ı Kerim’e) tâbî oldular. İşte
onlar, onlar felâha (kurtuluşa, cennet mutluluğuna ve dünya
mutluluğuna) erenlerdir.
91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.
Andolsun
ki; nefsini tezkiye eden, felâha erer (cennete girer).
Görüyoruz
ki; Allahû Tealâ’nın mürşidleri her devirde var olacaklardır
ve tâbiiyet müessesesi olmazsa hiç kimsenin dalâletten
kurtulması, Rabbine arif olması, Allah’ın cennetine ulaşması
söz konusu olmayacaktır. O halde, bizler ancak Resûlullah
(S.A.V) Efendimiz’in ve sahâbenin yaşadığı gibi, Mehdi
(A.S)’ın himmetiyle, şefaatiyle irşada ulaşabiliriz. İrşada
ulaşmak, nefsin afetlerinden berî olmak için...
Nefs
tezkiyesi, vasıta emirlerin Allah’ın emrettiği tarzda yerine
getirilmesiyle gerçekleşir. Ama bu vasıta emirleri yerine
getirdiğimiz zaman bize derecat kazandırması, evvel emirde
îmân sahibi olmamızla mümkün.
Anlatmak
istediğimiz hadis-i şerifle, bu açıklamaların ilişkisi ne?
Demiştik ki; “Mehdi (A.S)’ın döneminde cahil, cimri ve
korkak olan bir kişi, O’nun teveccühüyle, irşadıyla anında
alim, cömert ve cesur biri olacak.” İşte nefs-i emmârenin
standartlarından zirve noktaya kişinin geçebilmesi, sizlere
anlattığımız basamaklardan geçmesiyle kaim. Bu tekniği kişi
uygulamadığı taktirde, kesinlikle bu afetlerden kurtulması
mümkün değildir. Bu tekniği uygulamadığı taktirde, ruhun
hasletleri olan ilmi, cömertliği ve cesareti
kazanamayacağını Allah beyan ediyor.
İşte
mürşidimize tâbî olduğumuz zaman bu 7 hediyeyi Allah’tan
alırız. Bu noktadan itibaren artık vasıta emirleri, Allah’ın
emrettiği oranda yerine getirebiliriz. Ancak 14. basamakta,
7 tane kalp şartının sahibi olan kişinin kıldığı namaz,
kişiyi miraca ulaştırır. Ancak 7 tane kalp şartının sahibi
olan ve bu noktadan itibaren, Resûlullah’ın sünnetine uyarak
tuttuğumuz oruçlar bizi takvaya ulaştırabilir. Ancak 7 tane
kalp şartının sahibi olarak ve Allah’ın emrettiği tarzda
birr’i vererek (mal ile cihadı gerçekleştirerek) nefs
tezkiyesine ulaşabiliriz. Ancak 7 tane kalp şartının sahibi
olduktan sonra, nefsimizle ve malımızla Allah’ın emrettiği
tarzda cihadı gerçekleştirerek, yani ruhumuzu Allah’ın
Zatı’na ulaştırarak Allah’a vasıl olabiliriz, Hacc-ul
Ekber’i yaşayabiliriz. Kelime-i şehadet diye sözü geçen
zikri, 7 tane kalp şartına sahip olduktan sonra Allah’ın
emrettiği tarzda sürekli tekrar ederek, zikrimizi artırarak
ulaşabiliriz.
İşte bu
noktadan itibaren, arz ettiğimiz bu vasıta emirleri,
Resûlullah’ın sünnetine uygun olarak yerine getirmemiz
lazım. “Ehl-i sünnet” deyince Resûlullah’ın yolunu, metodunu
uygulayanlar akla geliyor. Resûlullah’ın yolu Sırat-ı
Mustakîm’dir. Metodu ise, sizlere anlattığımız Kurân-ı Kerim
âyetleriyle bu tekniği Allah’ın Resûlü’ne tâbî olarak
yaşayan sahâbe-i kiramı anlamamız lazım. Sahâbe,
Resûlullah’a tâbî olan kişilere verilen addır. Ashab,
arkadaşlık; Sahâbî, Resûlullah’a tâbî olan kişi demektir.
Onlardan sonra gelen tâbiîn, Resûlullah’a değil de, sahâbeye
tâbî olan kişilere deniliyor. Ama bizim konumuz özellikle
“Ehl-i sünnet”. Resûlullah’ın sünnetini tatbik edenler
kimlerdir? Şu dünya hayatında bizler için en üst seviye
örnek, Resûlullah ve O’na tâbî olan sahâbedir. Burada
sizlere Ehl-i sünnetin, Resûlullah ve sahâbenin birlikte
yaşadığı Asr-ı Saadet’in standartlarını açıklamaya
çalışmaktayız.
14.
basamakta artık nefs tezkiyesini yapabilmek için artık bütün
şartların sahibiyiz. Yedi tane hediyeyi Allah’tan aldık ve
bu noktadan itibaren, mürşidimizin Allah’tan alıp da bizim
yapmamızı istediği vasıta emirleri söylemek suretiyle, biz
de onları yerine getirdiğimiz zaman, kademe kademe nefs
tezkiyesini gerçekleştirebiliriz.
Allahû
Tealâ, Secde Suresi’nin 24. âyet-i kerimesinde:
32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ
lemmâ saberû, ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Onlardan (insanlardan) imamlar (mürşidler) kıldık, emrimizle
insanları hidayete erdirsinler (Allah'a insanların ruhlarını
ulaştırsınlar) diye,
sabrın sahibi olmalarından dolayı ve âyetlerimize (Allah'ın
âyetlerine) yakîn hasıl ettikleri için.
Mürşid,
emri Allah’tan alır; mürşide tâbî olan kişi de emri,
mürşidden alır. Doğrudan doğruya Allah’tan alabilecek vasfın
sahibi olsaydı, zaten Allah mürşidi vazifeli kılmazdı. Ama
bütün insanların, başlangıç noktalarını da Allah biliyor ve
bütün insanların ulaşmaları lazım gelen kemâlât noktasını da
Allah biliyor. Bir insanın başlangıç noktasında, Allah’ın
kendisi için öngördüğü kemâlâta ulaşabilmesi, ancak kâmil
bir insanın tâbiiyetinde gerçekleşebilir. Kâmil bir insana
tâbî olmak... İşte emirleri ondan aldığımız zaman yerine
getirmemiz lazım. Namazı 5 vakit değil, 7 vakit olarak
yerine getirmemiz lazım. Kuşluk ve teheccüd sünnetini,
Resûlullah’ın emrettiği tarzda 5 vakte ilave etmemiz lazım.
Ramazan ayları dışında, Resûlullah’ın sünnetine uyarak her
perşembe gününü oruçla geçirmemiz lazım. Zekâtın ötesinde
altı grup insanın hakkını geriye vermemiz gerekir. Ve
Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın belirlediği daimî zikre ulaşmanın
gayreti içerisinde olmamız lazım.
Bu vasıta
emirleri, Resûlullah’ın emrettiği tarzda (ehl-i sünnetin
yerine getirdiği gibi) yerine getirebilirsek, evvela nefs-i
emâreyi kat ederiz. Zikrin artışına paralel, emmâre nefs
kademesini bitirdiğimiz zaman kalbimizde Allah’ın nurları %7
oranında artacaktır. Bu demektir ki; kalbimizdeki
karanlıkların %7’si çıkmış olacak. Zikrimizi artırdığımız
zaman akabinde, levvâme nefs kademesine geliriz. Levvâme
nefs kademesinde kalbimizdeki nurların oranı %16’dır. Daha
evvel nefsimize uyarak işlemiş olduğumuz bütün suçları
başkalarının üzerine atarken, kalbimizdeki Allah’ın nurları
%16’ya ulaştığı zaman artık bir şeyin farkında oluyoruz:
Bizi huzursuz ve mutsuz kılan her olayın temelinde,
kökeninde nefsimizin var olduğunu biliyoruz. Başkasını
suçlamak yerine artık biz nefsimizi kınıyoruz. Ve Allah’ın
doğru mantığı da bunu gerektiriyor. Her olayda kesinlikle
nefsimizin suçlu olduğunu anlıyoruz. Zikrimizi artırdığımız
zaman, %23 nurla nefs-i mülhimeye ulaşıyoruz. O güne kadar
zaten insanlar hep şeytandan ilham alıyordu. Ama Allah’tan
ilham alabilmek, ancak ve ancak mülhime nefs kademesinde
gerçekleşiyor. Zikir yaptığınız süre içinde kalbinizin
füccur kapısı kapalı, takva kapısı açık ve bu takva
kapısından Allah ilhamlarını veriyor. Zikirden yüz
çevirdiğiniz zaman, tekrar şeytanın zulmetiyle karşı
karşıyasınız. Bu ikilemin varlığı sebebiyle Allah, bu
kademeye mülhime nefs kademesi diyor:
91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.
Ona (o
nefse), (Allah'ın) takvası ve (şeytanın) füccuru ilham
edilir.
İnsanlar,
füccur kapısından şeytandan aldıkları füccur ilhamlarıyla da
mücehhez olabilirler; insanlar zikir yaptıkları sürece
Allah’tan takva kapısından almış oldukları takva ilhamlarını
da alabilirler. Kişi zikrini artırdığı zaman, mutmainne
kademesinde kalbindeki nurların oranı %30’a ulaşacaktır. Ve
artık o noktada bir kişi, bir şeyin farkına varacaktır: Bu
güne kadar kişi, sahip olduğu hiçbir şeyi yeterli
görmüyordu. Hep açtı, hep açtı, hep açtı...Sahip olduğu
hiçbir şey kendisini doyurmuyordu. Ama kalbindeki nurların
oranı %30’a ulaştığı zaman, artık o kişi bir şeyin
farkındadır, Allah’ın kendisine verdiklerini yeterli
görmektedir. Allah’ın kendisine verdikleriyle doymaktadır.
Allahû Tealâ kendisine neyi vermişse, kendisi için en güzel
odur ve neyi vermediyse, vermemesinin bilincinde ve
idrakindedir. Bu sebeple bu kademeye, doymak manasına gelen
mutmainne ismi verilir.
Nefsin 19
tane afetinden bir tanesi de hırs afetidir. Nefs-i emmârede
hırs afetinin şiddeti en üst seviyededir; ama biz nefs
tezkiyesine başladığımız zaman kalbimize ulaşan nurlar
sebebiyle hırs afetinin direnci azalıyor ve mutmainne nefs
kademesinde hırs afetinin direnci kırılıyor. Yani hırs afeti
tamamen kalpten alınmıyor; sadece direnci kırılıyor. Hırs
afetinin direncinin kırılması sebebiyle o güne kadar hiçbir
şeyi yeterli görmeyen bir insan, o noktadan itibaren
Allah’ın kendisine verdiklerini yeterli görüyor, tatmin
oluyor. Allah, Rad Suresi’nin 28. âyet-i kerimesinde şöyle
buyuruyor:
13/RAD-28:
Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi)
e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).
Onlar,
âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain
olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı
zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?
O halde
bizdeki afetlerin direncinin kırılması, Allah’ın bizlere
farz kıldığı vasıta emirlerin yerine getirilmesiyle, hem de
artan oranda yerine getirilmesiyle gerçekleşir.
Zikrimizi
artırdığımız zaman, radiye kademesine ulaşırız. Nefs-i
radiyede biz, Allah’tan razı oluruz. Akabinde Allahû Tealâ
altıncı basamakta bizden razı olur ve nefs-i tezkiyeye
ulaştığımız zaman, kalbimizdeki nurların oranı %51’dir. Nefs-i
tezkiyede, mevcut olan afetlerin direnci %51 oranında
azalmıştır. Bir misal vermek gerekirse, eğer toplam
afetlerin eşit dirençli olduğunu kabul edersek ve her
birisine 10’ar puan verirsek, nefs-i tezkiyeye ulaştığımız
zaman yine bütün afetler vardır; ama dirençleri yarı yarıya
inmiştir ve o zaman mevcut olan 19 afeti, 10 değil de 5
puanla değerlendirmemiz lazım. Yarı yarıya inmiştir; ama
bütün afetler henüz nefsimizin manevî kalbinde vardır. İşte
başlangıç noktasında nefs-i emmârede mevcut olan afetlerin
direncinin yarı yarıya azalması sebebiyle, biz nefsimizi
kontrol altına almış oluyoruz ve nefs tezkiyesini de
gerçekleştirmiş oluyoruz. Nefsimizi kontrol altına aldığımız
için Allahû Tealâ ahiret saadetini bize müjdeliyor:
89/FECR-27:
Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain
olan nefs!
89/FECR-28:
İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Allah’tan
razı ol ve Allah’ın rızasını kazan. (Ey ruh!) Allah’a
(Rabbine) geri dönerek ulaş.
89/FECR-29:
Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik
vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a
ulaştırdığın zaman), (Bana kul olursun) kullarımın arasına
gir.
89/FECR-30:
Vedhulî cennetî.
Ve
cennetime gir.
Evvel
emirde, mutmain olan nefse hitap ediyor Allahû Tealâ:
“Rabbinden razı ol, Rabbin de senden razı olsun, nefs
tezkiyesini gerçekleştir. Ey ruh, sen de Rabbine ulaş; ey
fizik beden, sen de şimdi Allah’ın kulları arasına gir!”
diye buyuruyor.
Allah,
insanları üç emanetle yaratmıştır. Üç emanetin birincisi,
emr alemine ait olan ruhtu; Allah’a ulaştı, vuslatı
gerçekleştirdi. İkinci emanet, bu zahirî aleme ait olan
fizik bedenimiz; o da Allah’a kul oldu. Üçüncü emanet olan
nefsimiz de, yedi kademede tezkiye oldu ve böylece afetler
kontrol altına alındı. Bu noktada Allah, bizleri cennetle
müjdeliyor. Ama Allah’ın iradesi, sadece insanın ahiret
hayatında cennete gitmesi, bu dünyada mutsuzluğu yaşaması
değil. Allah, insan için bütün zaman dilimleri içerisinde
sağlık ve huzuru diliyor. Dünyanın da kendisi için cennet
olabilmesi için, nefsteki afetlerin kontrol altına
alınabilmesi yeterli değil. Nefsteki afetlerin tamamen
tasfiyesi gerekli, tamamen ruhun hasletleri ile değişmesi
gerekli. Hadis-i şerifte sözü geçen cehalet, cimrilik ve
korkaklık afetlerinin yarı yarıya inmesi bizim için yeterli
değil. Allah’ın Resûlü diyor ki: “Alim, cömert ve cesur
olmalısınız.” O noktaya ulaşmamızı istiyor.
İşte bu
afetlerden tamamen berî olmak, nefs tasfiyesini
gerektiriyor. Bunun da yegâne çaresi, vasıta emir olan
“zikir”dir. Allah rızası için, 7 tane kalp şartının sahibi
olan her kim ne yaparsa, bir zikirdir. Zikir ise, mutlaka ve
mutlaka o üç tane nuru, o kişinin kalbine ulaştırır. Aslında
bizi hedefe ulaştıran en büyük zikir, “Allah” isminin
tekrarıdır.
“Allah”
isminin tekrarını sürekli artırmanız lazım. Zikrinizi
artırdığınız zaman fenâ kademesinde kalbinize ulaşan nur
oranı %10 artacak. Zikrinizi artırdığınız zaman beka
kademesinde, yine kalbinize ulaşan nur oranı %10 artacak.
Zühd kademesinde %10 ve teslim kademesinde %10 ve teslim
kademesinde %10. %51’e %40 ilave ederseniz, ikinci emanet
olan fizik bedeninizi de Allah’a teslim etmenizle,
kalbinizdeki nurlar oranı %91’e ulaşır.
Demek ki;
kimin kalbinde %91 nur oluşursa, o kişi fizik bedenini Nisa
Suresi’nin 125. âyet-i kerimesine göre Allahû Tealâ’ya
teslim etmiş oluyor ve o kişi en güzel dînin sahibi oluyor.
Fizik bedenini Allah’a teslim eden bir insanda artık
korkudan eser kalmaz. Demiştik ki; bir insan için en üst
seviyedeki korku ölüm korkusudur. Ölümden ötede başka bir
korku olamaz. Eğer kişi, fizik bedenini en üst seviyede
Allah’a teslim etmişse, artık o korkuyu yaşayamaz; ancak
bunun için önce zikrini artırması lazım. Daimî zikirde kişi,
ulûl elbab olur. Artık füccur kapısı tamamen kapalı ve
şeytanın karanlıklarının kalbimize ulaşması mümkün değil.
Korkuyu bize veren iblistir. İblis dostlarını korkutmak
ister. Füccur kapısından kalbimize gönderdiği zulmetle bunu
gerçekleştirir. Ama daimî zikirde artık kalbimize zulmet
gelmeyeceğine göre, böyle bir şeyin olması da mümkün
değildir. İncelersek, Hucurat Suresi’nin 7. âyet-i
kerimesini; Allahû Tealâ buyuruyor ki:
49/HUCURAT-7:
Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî
kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe
ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe
ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur
râşidûn(râşidûne).
Bilin ki,
içinizde Allah’ın resûlü var. Şâyet emirlerin çoğunda size
uysaydı lânetlenirdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi,
kalplerinizde onu (îmânı) müzeyyen kıldı (fazılları îmân
kelimesinin etrafında toplayarak kalbinizi tamamen nurla
doldurdu). Size; küfrü, fıskı ve isyanı kerih gösterdi. İşte
onlar, irşad olanlardır.
Bir insan
irşada ulaştığı zaman cehalet afeti yerine Allah, ruhun
hasleti olan ilmi yerleştirmiştir. Bir insan İhlâs’a
ulaştığı zaman Allahû Tealâ, o kişinin nefsindeki cimrilik
afeti yerine, ruhtaki haslet olan cömertliği
yerleştirmiştir. Bir insan İhlâs’a ulaştığı zaman Allahû
Tealâ, nefsindeki korku yerine cesareti yerleştirmiştir.
Allah’ın
Resûl’ü, hadis-i şerifinde bütün bunların Mehdi (A.S)’ın
teveccühüyle, Mehdi (A.S)’ın irşadıyla gerçekleştiğini ifade
ediyor. Resûlullah (S.A.V) Efendimiz, Mehdi (A.S)’ın
döneminde; cahil, cimri ve korkak olan birçok kişinin çok
kısa zamanda alim, cömert ve cesur olacağını buyuruyor.
Hz.
Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, bir başka hadis-i
şerifinde “Korkaklıktan, cimrilikten ve fakirlikten Allah’a
sığınırım.” buyuruyor. Resûlullah (S.A.V) Efendimiz, hadis-i
şerifinde diyor ki: “Fakir, kalbinde Allah’ın âyetleri
olmayan bir kişidir.” Yani burada fakir olan kişi, aslında
cahil olan kişidir. Cahil olan insanın kalbinde Allahû
Tealâ’nın âyet-i kerimesi yoktur.
O halde
yeryüzünde malı olmayan insan değil, cahil olan insan
fakirdir. Ve Allahû Tealâ’nın Resûlü, “Cehaletten,
cimrilikten ve korkaklıktan Allah’a sığınırım.” buyuruyor.
Bir insan
nefsindeki afetlerden tamamen berî olduğu zaman en üst
seviyede Allah’a sığınır. Bunun başlangıcı,
“Eûzubillâhimineşşeytânirracîm”le başlıyor. Bunu gerçekten
en üst seviyede yaşayan kişi, İhlâs’taki bir kişidir. Nefs
sahibi bir insan da bu kelimeyi söyleyebilir; ancak ne kadar
nefsinden berî olmuşsa, o kadar Allah’a sığınır. Ancak bir
insan nefsini Allah’a teslim ederek, İhlâs’ta, bir bütün
olarak Allahû Tealâ’ya sığınmıştır. İşte bunun bidayeti bu
kelimeyi söylemekle başlıyor; ama nihayetinde İhlâs’ı
yaşamak vardır!...
Bu sebeple
Kur’ân-ı Kerim, İhlâs sahibi kulların kitabıdır. Allah,
Kur’ân-ı Kerim’de “Bilmediklerinizi zikir ehline sorun.”
buyuruyor.
Bir kâfir
de Kur’ân-ı Kerim’i okurken, “Eûzubillâhimineşşeytânirracîm,
Bismillâhirrahmânirrahîm” diye başlayabilir. Ama gerçekten
Allah’a sığınmış oluyorlar mı? Hayır. Ama İhlâs’taki bir
insan “Eûzubillâhimineşşeytânirracîm,
Bismillâhirrahmânirrahîm” dediği zaman gerçekten bu âyet-i
kerimeyi yaşıyor. Herkes söyleyebilir; ama söylemekle
yaşamak arasında fark vardır. Önemli olan, yaşamaktır.
O halde
Allah’ın Resûlü’nün hadis-i şerifte beyan ettiği gibi,
negatif konumdan en üst seviyedeki zirve noktaya, kemâlâta
ulaşmak istiyorsak, mutlaka Mehdi (A.S)’ın anlattığı metodu,
tekniği uygulamamız lazım ki; O’nun irşadıyla, O’nun
teveccühüyle çok kısa zamanda kemâlâta ulaşabilelim.
Aziz
kardeşlerimiz,
Sizleri
çok ama pek çok seviyoruz…Dileyen herkesin Allahû Tealâ’nın
güzelliklerini yaşamasını Efendimiz Mehdi (A.S)’ın
Himmetleriyle,Yüce Rabbimizden dileyerek bir sahih
hadisimize burada son veriyoruz.
Allah
hepinizden razı olsun. |