“MEHDİ (A.S)’IN DÖNEMİNDE CAHİL, CİMRİ VE KORKAK OLAN BİR KİŞİ, O’NUN TEVECCÜHÜ İLE, İRŞADI İLE ANINDA ALİM, CÖMERT VE CESUR BİRİ OLACAK”

  

Aziz kardeşlerimiz ;
Sizleri selâmların en güzeli olan Allahû Tealâ'nın selâmıyla selâmlıyoruz.
Esselâmu aleykum rahmetullâhu ve berekâtuhu.
 

Aziz kardeşlerimiz ;
Bu hadis'i şerif konumuzu da "
MEHDİ (A.S)’IN DÖNEMİNDE CAHİL, CİMRİ VE KORKAK OLAN BİR KİŞİ, O’NUN TEVECCÜHÜ İLE, İRŞADI İLE ANINDA ALİM, CÖMERT VE CESUR BİRİ OLACAK.” hadisine ayırdık.
Tabii, yine her zaman olduğu gibi Kur'ân-ı Kerim ışığı altında ve de Mehdi a.s. önderliğinde konumuzu işleyeceğiz İnşaallah.

 

Aziz kardeşlerimiz :

Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadis-i şerifinde buyuruyorlar: “Mehdi (A.S)’ın döneminde cahil, cimri ve korkak olan bir kişi, O’nun teveccühüyle, irşadıyla anında alim, cömert ve cesur biri olacak.”

 

Hadis-i şerifin birinci bölümünde nefsin afetlerini görüyoruz. İnsanoğlu, Allah tarafından üç emanetle yaratılmış. Allahû Tealâ’nın bize bahşettiği emr aleminin standartları içerisinde yaratılan bir “ruh” sahibiyiz. Berzah alemine ait olan, bir “nefs”in sahibiyiz. Nefs ve ruhu iç yapısında barındıran bu zahirî aleme ait bir “fizik beden”in sahibiyiz.

 

Allahû Tealâ berzah alemine ait olan nefste 19 hastalık dizayn etmiş: Cehalet, cimrilik, dedikodu, fitne ve fesat, haset, kibir, küfür, mürayilik, nankörlük, öfke ve gayz, vefasızlık, sabırsızlık, yalan, zan ve zulüm.

 

Bu afetlerin içerisinde, 19 afetten bir tanesi cehalettir. Bir diğeri de cimrilik. Korku da nefsin 19 tane afetinin tezahüründen kaynaklanan bir sonucu ifade ediyor. Allahû Tealâ, korkunun nefsten kaynaklandığını birçok âyet-i kerimede dile getirmiş. Bakara Suresi’nin 155.ayeti kerimesinde:

 

2/BAKARA-155: Ve le nebluvennekum bi şey’in minel havfi vel cûi ve naksın minel emvâli vel enfusi ves semerât(semerâti), ve beşşiris sâbirîn(sâbirîne).

Ve sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da maldan, candan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele.

 

Korkuyu Allahû Tealâ, nefs tezkiyesinde ve tasfiyesinde izale etmemizi istiyor. Özellikle Yunus Suresi’nin 62. âyet-i kerimesi bu meyanda şöyle buyuruyor:

 

10/YUNUS-62:E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne). 

İyi bilin ki, Allah’ın velîleri için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar.

 

İnsan, evliya olması ve İhlâs’a ulaşmasıyla nefsinin  kendisine verdiği korkulardan berî olur. Çünkü insanın en çok korktuğu şey ölümdür. Ölüm de Kur’ân-ı Kerim âyetleriyle zaman ve mekân  koordinatları belli olan bir noktayı ifade ediyor. Herkes için ölüm bir kaderdir. Zamanı da belli, mekanı da bellidir. O zaman-mekân noktasına geldiğiniz an, Allahû Tealâ  buyuruyor ki: “Ne bir saniye geri , ne bir saniye ileri, hiç kimse için söz konusu değildir.”

 

O halde bu açıdan bir korkunun içine girmek faydasızdır. Nitekim bunun doğal bir sonucu olarak darb-ı mesel olarak kullandığımız bir söz var: “Korkunun ecele faydası yok.” Gerçekten insanlar ihtiyaç duydukları şeylerin birçoğunda aslında korku yaşarlar; ama korkudan berî olabilmek, bu konuda Allah’ın mesajını kişinin idrak etmesi ve bilmesine bağlıdır. Bir insan ne zaman cehaletten kurtulursa, ne zaman cimrilikten tamamen berî olursa sahip olduğu korkulardan da sıyrılır.

 

Acaba Allah’ın Resûlü’nün bu hadis-i şerifle bizlere vermek istediği mesaj nedir? Allah’ın  Resûlü buyuruyor ki: “Eğer nefsinizi tezkiye ve tasfiye ederseniz mutlaka İhlâs’a ulaşırsınız.” Hadis-i şerifin birinci bölümündeki kavramlar, nefs-i emmâredeki birtakım özellikleri, afetleri ifade ediyor. Hadis-i şerifin ikinci bölümünde, Mehdi(A.S)’ın teveccühüyle  kişinin İhlâs’a ulaştığı;  alim, cömert ve cesur olduğu beyan ediliyor. Yani İhlâs’ta afetlerin yerine hasletler gelip yerleştiği için, o kişi bu hali kazanmıştır. O halde Allah’ın Resûlü, birinci etapta Mehdi (A.S)’ın teveccühüyle, irşadıyla kişinin nefs tezkiye ve tavsiyesini çok kısa bir sürede yapabileceğini ifade ediyor. “Mehdi (A.S)’ın teveccühü” diyoruz)burada Allah’ın Resulü’nün O’nun bir “Resûl Mürşid” olduğunu kesin bir dille ifade ettiğini vurgulamak  istiyoruz Yani hadisi şerifin ifade ettiği gibi, afetlerden kurtulup ruhun hasletlerini kazanabilmek, İhlâs’a ulaşabilmek, her şeyden evvel Allahû Tealâ’nın tayin ettiği Mehdi (A.S)’a tâbî olmakla gerçekleşiyor.

 

Her noktadan İslâm’ın tamamen dejenere edildiği, tatbikatta Kur’ân-ı Kerim gerçeklerinin yaşanmadığı bir zaman dilimi içerisinde Allah, Mehdi Resûl’ünü vazifeli kılıyor ve O’na verdiği üst seviyedeki yardımla, kendisine tâbî olan insanları irşada ulaştırıyor. her şeyden evvel cehalet, cimrilik ve korkudan insanın kurtulabilmesi, o kişinin hedef olarak Allah’ın Zatı’nı seçmesine bağlı. Her kim Allah’ın kendisi için bildirdiği ahiret ve dünya saadetini yaşamak istiyorsa, Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’le kendisine tebliğ ettiği davete icabet etmesi lazım. Kur’ân-ı Kerim’de sözü geçen davetin birinci bölümünde, Allah’ın Zatı’na dünya hayatında ulaşmak var. Bu davetin ikinci bölümü ise, irşaddır. Davetin birinci bölümünde Allah, Mehdi (A.S)’a tâbî olanları ahiret saadetine ulaştırıyor. Davetin ikinci bölümü, Mehdi (A.S)’a tâbî olanları irşada ulaştırarak, bu dünyanın kendileri için cennet olmasını sağlıyor.

 

O halde Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’in beyan ettiği gibi, Mehdi (A.S)’ın himmetiyle, şefaatiyle insanlar irşada ulaşabilir. İrşada ulaşmak ve nefsin afetlerinden berî olmak için acaba Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de neleri farz kılmış? Her şeyden evvel nefs tezkiyesi, birtakım vasıta emirlerin, Allah’ın emrettiği oranda yerine getirilmesiyle gerçekleşir. Ama bu vasıta emirlerin tatbiki, evvel emirde îmân sahibi olmamızla oluşur. Allah’a giden ve insanı kemâlâta ulaştıran yaklaşım basamaklarının 28 olduğu bize açıklanıyor. İlk 14 basamağında kişi, îmân sahibi oluyor. Allah’ın nefsimizin tezkiyesi ve tasfiyesi için farz kıldığı namaz, oruç, zekat, hac, tövbe, dua, zikir ve buna dair bütün vasıta emirleri yerine getirerek derecat kazanmamız, ancak îmân sahibi olmamızla mümkündür. Îmân sahibi olmadan bu söylediklerimizi yerine getirenlerin, Allah’tan derecat alamayacaklarını, Allah açıkça Kur’ân-ı Kerim’de ifade ediyor:

 

6/EN'AM-158: Hel yanzurûne illâ en te’tiyehumul melâiketu ev ye’tiye rabbuke ev ye’tiye ba’du âyâti rabbik(rabbike), yevme ye’tî ba’du âyâti rabbike lâ yenfeu nefsen îmânuhâ lem tekun âmenet min kablu ev kesebet fî îmânihâ hayrâ(hayran), kul intezırû innâ muntezırûn(muntezırûne).

Onlar (illâ), onlara meleklerin gelmesini mi veya senin Rabbinin gelmesini mi veya senin Rabbinden bazı âyetlerin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinden bazı âyetlerin (mucizelerin) geldiği gün, daha önce îmân etmemişse (âmenû olmamışsa) veya îmânıyla bir hayır kazanmamışsa onun îmânı kendisine bir fayda vermez. De ki: “Bekleyin! Muhakkak ki; biz de bekleyenleriz.”

 

O halde îmân sahibi kişi, berzah alemine ait olan nefsinde var olan bu afetleri tezkiye ile kontrol altına almak suretiyle, tasfiye ile tamamen nefsinden uzaklaştırmak suretiyle, İhlâs’a ulaşarak kâmil insan olabilir. Allah, bütün insanları bu kemal noktasına ulaşabilecek standartlar içerisinde yaratmış, herkesi hanif fıtratıyla, yani İslâm fıtratıyla yaratmıştır. İslâm fıtratının temelinde Allah’a teslimiyet vardır ve bu teslimiyetin sonucunda Allah’ın biz insanlar için dilediği ahiret ve dünya saadeti gerçekleşir. Allahû Tealâ bizi, teslim olabilmenin fıtratıyla yaratmıştır. Belki diyeceksiniz ki; “Neyimizi Allah’a teslim edeceğiz?” Allahû Tealâ, sizden teslim almak istediği şeyi size vermedikçe, zaten böyle bir şeyi sizden istemez. Allah, biz insanları üç tane vücutla hayata getiriyor. Allah, bize bahşettiği bu üç tane vücudu, hayattayken tekrar Kendisine iade etmemizi, teslim etmemizi emrediyor.

 

Nisa Suresi’nin 58. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

4/NİSA-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli), innallâhe niımmâ yeızukum bih(bihî), innallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).

Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi emreder. İnsanlar arasında hakemlik ettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki; Allah, işiten ve görendir.

 

Nefs tezkiyesinin gerçekleşmesi, ahiret saadetine ulaşmamız için Allah’ın birinci emaneti olan “ruh”u Allah’a teslim etmemiz lazım. Allah bunu Zumer Suresi’nin 54. âyet-i kerimesinde şöyle dile getirmiş:

 

39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). Sonra yardım olunmazsınız.

 

Ruhun Allah’a teslimi için Allah’ın daveti Yunus Suresi’nin 25. âyet-i kerimesinde ifade ediliyor:

 

10/YUNUS-25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).

Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.

 

İşte bütün insanlar için başlangıç noktasında, Allah’ın bizden teslim almayı istediği şey, emr aleminin standartlarında yaratılan ruhumuzdur. Allah, ruhen dünya hayatında kendisine ulaşmamızı, vasıl olmamızı ve o ruhu kendisine teslim etmemizi istiyor.

 

Allah’ın biz insanların ruhunu teslim almaya ihtiyacı mı var? Allah ihtiyaçtan münezzehtir. Allah bunu neden gerek görüyor? Allah, insanı çok seviyor. Allah, her şeyi bir sebep-sonuç tahtında yarattığına göre, en sevdiği mahlûk olan insanın ahiret hayatında cennete girmesini istiyor. Bunu, elbette bir sebeple yapacaktır. İşte Allahû Tealâ, ahiret hayatında cennette olmasını istediği kullarını bir sebeple bu hedefe ulaştırıyor.  O sebep de, ruhumuzun bu dünya hayatını yaşarken Allah’a teslimidir. Allahû Tealâ, ruhun Allah’a teslimini bundan dolayı bizden istiyor. Her kim ruhunu Allah’a teslim ederse mutlaka ahiret saadetine ulaşır.

 

O halde teslimler deyince, Allah’ın ihtiyacı olduğu için değil, aksine, ihtiyaç içinde olan varlıklar bizleriz. Bütün insanlar huzur ve saadeti arıyor. Bütün insanların aradığı ahiret saadeti, ancak ve ancak Allah’ın belirlediği tarzda emanetin Allah’a teslimiyle gerçekleşir.

Olaylar var; bizi ya mutlu bir sonuca ulaştırır veya bizi mutsuz bir sonuca ulaştırır. İnsanoğlu için önemli olan, olaylar değil; olayların bizler üzerinde bıraktığı tesirler. O halde olaylar değil de, olayların sonuçları ve bizler üzerinde bıraktığı tesirler önemliyse, her olaydan ya mutlu bir sonuca veya mutsuz bir sonuca ulaşırız.

 

İşte buradan Allahû Tealâ, bizler için bahşettiği serbest iradeyle, bir tercih yapmamızı istiyor. Eğer üç emanetle, serbest irade ve aklın standartları içerisinde yaratılmış olan biz insanlar, her olaydan Allah’ın belirlediği mutluluğa ulaşmak istiyorsak, ona göre tercihlerimizi yapmamız lazımdır. Allah, bizlerin mutlu olmasını istiyor; bizler de huzur ve saadetin peşinden koşuyoruz. Allahû Tealâ, “Daimî mutluluk, her olayda ruhun talebine tâbî olmanızla gerçekleşir.” diyor. Her olayda ruhun talebine uyarsak, Allah bizi kesintisiz bir mutluluğa ulaştıracaktır.

 

Allah’a giden yolun başında, üçüncü basamakta ruhun talebine uymak vardır; Allah’ın davetine icabet etmek vardır; dünya hayatını yaşarken Allah’ın Zatı’na ulaşmayı dilemek vardır. Mutlu olmak! İsteyen herkes için bu davet farzdır. Başka türlü, insan için bir mutluluk yolu görünmüyor ve söz konusu değil.

 

Evet, Allah bizi mutlu kılmak istiyor. Bizler de mutlu olmak istiyorsak, Allahû Tealâ diyor ki: “Ben seni yarattım ey insanoğlu; davetime icabet etmen halinde mutlu bir sonuca ulaşacaksın.”

Bu davet itibarıyla, bu talep itibarıyla her dönemde yaşayan insanlar iki gruba ayrılıyor:

1. Daveti kabul edenler,

2. Allah’ın davetini kabul etmeyenler.

 

Allah’ın daveti ne? Dünya hayatını yaşarken ruhen Allah’ın Zatı’na ulaşmak.

İşte gerçekten bu davete göre her zaman parçasında yaşayan insanlar ikiye ayrılıyor. Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

 

“Men habbebe likaallâhi, habbe likaallâhu likai.”

Kim dünya hayatını yaşarken Allah’ın Zatı’na ulaşmayı talep ederse, Allah da o kişiyi Kendisine ulaştırmayı diler.

 

“Men kerihe likaallâhi, kerihallâhu likai.”

Kim dünya hayatını yaşarken Allah’ın Zatı’na ulaşmayı kerih görürse, Allah da o kişiyi Kendisine ulaştırmayı kerih görür, istemez.

 

İşte her dönemde, âkil ve bâliğ olan, Allah’ın Kendisine ulaştırmayı dilediği insanlar var. Bir de her dönemde âkil ve bâliğ olan insanların içerisinde, Allah’ın asla Kendisine ulaştırmayı dilemediği insanlar vardır. Allahû Tealâ’nın Kendisine ulaştırmayı dilemediği insanlar, dalâlette olanlardır. Ama Allahû Tealâ’nın Kendisine ulaştırmayı dilediği insanlar da, hidayete ulaşacak olan kişilerdir. Her dönemde insanlar, dalâlette olanlarla, hidayette olanlar diye ikiye ayrılıyor. Aslında Allahû Tealâ, bütün insanların kurtuluşunu o kadar kolaylaştırmış ki... Allah sadece ve sadece bir tek şey istiyor: Dünya hayatını yaşarken Allah’ın Zatı’na ulaşmayı talep etmemizi istiyor. Bu talebin sahibi olanlar için Allahû Tealâ, mutlak surette onları Ben Kendime ulaştırırım, diyor. Allah’ın Zatı’na ulaşmayı dilememiz gerekir.

 

O halde Peygamber Efendimiz’in anlatmak istediği konu, iki kutuplu olan bir olayı ifade ediyor. Bir insan, cehalet, cimrilik ve korkaklıktan ilelebet kurtulmak istemiyorsa, o kişi Allah’a ulaşmayı dilemez; veya bir başka deyimle, Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insan, nefsinde mevcut olan cehalet, cimrilik ve korkaklıktan asla kurtulamaz. O kişi, öyle bir hayatı yaşar ki; her yaşadığı olaydaki hışırtıyı kendi aleyhinde zanneder. Herkesi kendisine düşman bilir. Her şeyden korkar. her şeyden korkuyorsa, bunun tabii sonucu olarak, onun huzur ve saadeti yaşaması mümkün değil. Ama, Allah beyan ediyor, açıklıyor; diyor ki: “Ey insan, seni bu afetlerle mücehhez olan bir nefsle dizayn ettim. Sana mürşidimle teslim etmiş olduğum metodu ve tekniği kullanabilirsen, nefsinde mevcut olan bu afetleri silerek, onun yerine ruhtaki hasletleri nefsinde ikame ederek en kısa sürede irşada ulaşabilirsin ve irşada ulaşmakla; nefsindeki cehalet, cimrilik ve korku afetlerinden kurtularak, âlim, cömert ve cesur bir kişi olarak hayatını idame ettirirsin.”

 

İşte bu mutlu sonuca, bu zirve noktaya tırmanabilmenin ilk adımı, Allah’a ulaşmak talebiyle başlıyor. Bizi yaratan Allah, 99 tane esmasından bir tanesi olan “Er-Rahîm”le biz insanların üzerine tecelli ederek, bizdeki hicab-ı mestureyi kaldırıyor. Hicab-ı mesturenin kaldırılması, bizi Allah’a ulaştıracak Mehdi (A.S)’ın sevgisine götürüyor. Allah, Kendisine ulaştırmayı dilediği için, hicab-ı mestureyi kaldırıyor. Allah, Kendisine ulaştırmayı dilediği için, Rahîm esmasıyla kulaklarımızdaki vakrayı kaldırıyor. Vakranın kaldırılması ile Mehdi (A.S)’ın sözlerini işitiyoruz. Allah, bizi Kendisine ulaştırmayı dilediği için, kalbimizdeki ekinneti kaldırıyor. Ekinnetin kalkmasıyla Mehdi (A.S)’ın sözlerini idrak ediyoruz.

 

Kısaca;

1. Olaylar var:

 

21/ENBİYA-35: Kullu nefsin zâikatul mevt(mevti), ve neblûkum biş şerri vel hayri fitneh(fitneten), ve ileynâ turceûn(turceûne).

Bütün nefsler, ölümü tadıcıdır. Sizi, hayır ve şerr fitneleri ile imtihan ederiz. Ve Bize döndürüleceksiniz.

 

2. Olaylardan edinilen intibalar var:

 

2/BAKARA-216: Kutibe aleykumul kitâlu ve huve kurhun lekum, ve asâ en tekrehû şey’en ve huve hayrun lekum, ve asâ en tuhıbbû şey’en ve huve şerrun lekum vallâhu ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).

Ve savaş, o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de) üzerinize farz kılındı. Hoşlanmayacağınız bir şey olur ki; o sizin için bir hayırdır. Seveceğiniz bir şey olur ki; o sizin için bir şerrdir. Ve (bütün bunları) Allah bilir, siz bilmezsiniz.

 

3. Allah’ın hidayetini kabul etmemiz: (Davete icabet, Allah’a ulaşmayı dilemek)

 

76/İNSAN-3: İnnâ hedeynâhus sebîle immâ şâkiren ve immâ kefûrâ(kefûren).

Muhakkak ki; Biz, onu (insanı) sebîle (Allah’a kavuşturan yola) ulaştırırız.

Kimi (hidayet üzere olarak) şükredenlerden olur. Kimi (asla Allah’a ulaşmayı dilemez) küfredenlerden olur.

 

4. Allah’ın Rahîm esmasıyla tecelli etmesi,

 

12/YUSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).

Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Çünkü nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret (günahları sevaba çeviren) edendir, Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen, rahmetiyle nefsleri tezkiye ve tasfiye eden).

 

5. Allah’ın o kişiyi sebillerine ulaştıracağına dair garantisi,

 

5/MAİDE-16: Yehdî bihillâhu menittebea rıdvânehu subules selâmi ve yuhricuhum minez zulumâti ilen nûri bi iznihî ve yehdîhim ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).

Allah, rızasına tâbî olan kişiyi O’nunla (Resûl’ü ile) teslim yollarına hidayet eder. Kendi izniyle onları karanlıktan aydınlığa (zulmetten nura) çıkarıp Sırat-ı Mustakîm’e hidayet eder (ulaştırır).

 

Ve Allah’ın irşad makamı ile kişi arasındaki hicab-ı mestureyi (gizli perdeyi) kaldırması:

 

17/İSRA-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhıreti hicâben mestûrâ(mestûren).

Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, görmelerini engelleyen bir perde koyduk).

 

6. Kişinin irşad makamını işitmesine engel olan kulaktaki vakranın alınması,

 

6/EN'AM-36: İnnemâ yestecîbullezîne yesmeûn(yesmeûne), vel mevtâ yeb’asuhumullâhu summe ileyhi yurceûn(yurceûne).

(Davete) ancak işitenler icabet eder. Ve Allah, ölüleri (ölü olan sem’î isimli işitme hassasını, ölü olan fuad isimli idrak hassasını, ölü olan basar isimli görme hassasını) diriltir. Sonra ona döndürülürler. (Hayatta iken ruhu mürşid eliyle Allah’a döndürülür.)

 

7. Kalbindeki ekinnetin alınması, o kişinin âmenû olması,

 

22/HAC-54: Ve li ya’lemellezîne ûtul ılme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).

Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, resûlün, nebînin) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, ona îmân etmeleri, onların kalplerinin onu, (Allah’ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm’e hidayet edendir.

 

17/İSRA-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren).

O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine (idrak etmeyi engellemek için) ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman, nefretle arkalarına döndüler.

 

İkinci yedili basamakta;

 

1. Kalbe hidayet konması,

 

64/TEGABUN-11: Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh(kalbehu), vallâhu bikulli şey'in alîm(alîmun).

Allah’ın izni olmadan (kimseye) bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a âmenû olursa Allah, onun kalbine ulaşır (hidayet eder). Ve Allah, herşeyi bilendir.

 

2. Kalbin Allah’a dönmesi,

 

50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîb(munîbin).

Kim gaybte (görmeden) Rahmân’a huşû duyarsa, (onun kalbine ulaşan Allah, o kişinin kalbini Kendine çevirir, bu sebeple) O’na dönük bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelir.

 

3. Göğüsten kalbe rahmet yolunun açılması,

 

6/EN'AM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Artık Allah kimi hidayete erdirmeyi dilerse onun göğsünü teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine pislik (azap, darlık, güçlük) verir.

 

4. Allah’ın nurunun açılan yoldan kalbe girmesi,

 

39/ZUMER-23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).

Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (rahmet-fazl ve rahmet-salâvât), Kitab'a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sukûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.

 

5. Kalbe ulaşan nurla huşûnun oluşması,

 

57/HADİD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).

Âmenû olanların kalplerinde, Allah’ın zikri ile (ve bu zikirle) Hakk’tan inen şeyle (nurla) huşûya ulaşmak (huşû sahibi olmak) zamanı gelmedi mi? Daha önce kendilerine kitap verilen ve sonra aradan uzun zaman geçen kalpleri kasiyet bağlayan (kalpleri zikirsizlikten veya zikirden kararan ve sertleşen ve hastalanan) kimseler gibi olmasınlar. Onların çoğu fasıklardır.

 

6. Huşû sahibinin hacet namazını kılması,

 

2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(sâlâti), ve innehâ le kebîretun illâ alel hâşiîn(hâşiîne).

(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (yardım) isteyin. Fakat muhakkak ki bu (hacet namazı ile Allah’a ulaştıran mürşidi sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

 

 

7. Kişinin mürşidine ulaşması, (burada 7 tane hediye alır)

 

Allahû Tealâ, mürşidin ruhunu Mu’min-15’e göre, o kişinin başının üzerinde vazifeli kılıyor:

 

40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.

 

İşte tâbî olduğumuz mürşidimizin ruhunu Allahû Tealâ, bu âyet-i kerime gereğince kişinin üzerinde vazifeli kılıyor.

Bu birinci ihsandır. Bu ruha kavuştuğumuz an, artık şeytan size fısıltıyla zarar veremiyor. Bu ruha kavuştuğumuz an, artık iblisin zulmanî bilgisi (sihri), büyüsü kesinlikle zarar veremiyor. Bu ruha kavuştuğumuz an, artık size bir musibet isabet edemiyor. Allah tarafından korunuyorsunuz.

 

İkinci ihsan, Allahû Tealâ’nın Secde-9’da bize üfürdüğü ruhumuz, (o gün mürşidinizin ruhunun uyarmasıyla) bizden ayrılıp Sırat-ı Mustakîm’e ulaşıyor:

 

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), femen şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).

İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisini Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder (edinir). (Allah'a ulaşan kişiye Allah), meab (sığınak, melce) olur.

 

Üçüncü ihsan; Yüce Rabbimiz, o güne kadar bedenen işlediğimiz bütün seyyiatleri, hasenata tebdil ediyor, hayra çeviriyor.

 

Dördüncü ihsan; o günden itibaren bedenen Allah için yaptığımız bütün ameller, ıslâh edici amel hüviyetinde oluyor.

 

Beşinci ihsan; Mucadele 22’ye göre Allahû Tealâ kalbimize “îmân”ı yazıyor:

 

58/MUCADELE-22: Lâ tecidu kavmen yû’munûne billâhi vel yevmil âhîri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minh(minhu), ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anh(anhu), ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizbullâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah'a ve ahiret gününe (ölmeden evvel Allah'a ulaşma gününe) îmân eden kavmi, Allah'a ve resûlüne karşı gelenlerle sevişir bulamazsın. Velev ki; onlar, babaları veya oğulları veya kardeşleri veya aynı aşiretten olsun.Onların kalplerine îmân yazılır. Ve onlar, Allah'ın katından (orada eğitilmiş olan) bir ruhla (devrin imamının ruhunun başlarının üzerine yerleşmesi ile) desteklenirler ve altlarından ırmaklar akan cennetlere konurlar. Orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razıdır, onlar da Allah'tan razıdırlar. İşte onlar, Allah taraftarıdırlar. Ve muhakkak ki; Allah, taraftarları kurtuluşa (felâha) erenlerdir.

 

Altıncı ihsan; Allah’ı zikretmeye başladığımız an, Allah’ın katından rahmet ve fazl kalbimize geliyor.

 

Yedinci ihsan; salâvât nuru da kalbimize girmeye başlıyor.

 

İşte bu 7 ihsanın sahibi kişi, Allahû Tealâ’nın kendisi için vazifeli kıldığı mürşidin, kendisine ulaştırdığı vasıta emirleri yerine getirmeye başlıyor. 5 vakit namaz değil, 7 vakit namaz kılıyor. Sadece Ramazan ayında değil, her perşembe günü Sünnet-i Resûlullah’a uyarak oruç tutuyor. Yetmez. O kişi, kazancının %5’ini (birr’le zekâtın toplamı) Allah yoluna harcıyor ve 7000 zikirle zikre başlıyor. Her gün biraz daha zikrini artırıyor.

 

Üçüncü 7 basamakta  Allah’ın zikriyle kalpte oluşan aydınlanma %49’dur.

 

1. Nefs-i emmârede %7 aydınlık,

2. Nefs-i levvâmede %7 aydınlık, 

3. Nefs-i mülhimede %7 aydınlık,

4. Nefs-i mutmainnede %7 aydınlık,

5. Nefs-i râdiyede %7 aydınlık,

6. Nefs-i mardiyede %7 aydınlık,

7. Nefs-i tezkiyede %7 aydınlık.

 

Huşûda da %2 çevresinde bir nur oluşmuştu. Böylece kalpteki Allah’ın nurlarının oranı %51’e ulaşıyor.

Mürşidin elinin öpülmesiyle Sırat-ı Mustakîm’e ulaşan ruh, her nefs kademesinde bir gök katı aşarak, 7 tane alem geçerek Sidretul Müntehâ’ya ulaşır. Buranın aşılması, Yokluk’a (Adem’e, mekânsızlığa) geçiş ve yoklukta Allah’ın Zatı’nda ifna olmak. Öyleyse velî olmak, insan ruhunun 21. basamakta Allah’ın Zatı’na ulaşmasıdır.

 

2/BAKARA-151: Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hikmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).

Nitekim size içinizde (görev yapmak üzere) sizden bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki; âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi) tezkiye etsin, size kitap ve hikmet öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.

 

Demek ki; insanlar, kendi başlarına Kur’ân-ı Kerim’in muhtevasını anlayamıyorlar ve nefslerini tezkiye edemiyorlar. Dikkat edin ki; Arapça indirilen Kur’ân-ı Kerim’in, anadili Arapça olan insanlara yine de bir vazifeli tarafından anlatılması zaruridir.

 

Peygamber Efendimiz (S.A.V) niçin gönderilmiş? Sahâbeye Kur’ân-ı Kerim’i tilavet etmek, lâfzını öğretmek, bütün sahâbenin nefsini tezkiye ve terbiye etmek için, ruhlarını Allah’a ulaştırmalarını sağlamak için, vechlerini (fizik vücutlarını) şeytana kul etmekten kurtarıp Allah’a kul etmek için ve böylece onları evliya yapmak için gönderilmiş.

 

Bütün sahâbe evliya olduktan sonra, evliyalığın 7 tane makamını yine Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in önderliğinde aştılar.

 

1. Fena Makamı: İnsan ruhunun Allah’a vasıl olup da O’nda fani olması. Allah’a teslimi.

2. Beka Makamı: O kişinin ruhuna Allahû Tealâ’nın bir taht ihsanı.

3. Zühd Makamı: Kişinin zikrini günün yarısından öteye geçirdiği devre.

4 .Teslim Makamı (Muhsinler Makamı?) : Vechin (fizik vücudun) Allahû Tealâ’ya teslimi.

5. Ulûl-elbab Makamı: Kişi daimî zikre ulaşmıştır. Bu onun kalp gözünün açılmasını, kalp kulağının açılmasını, kalbindeki fıkıh hassasının fuada ulaşmasını sağlar. Kişi bütün gök katlarını görür. Onlar hakkındaki bilgileri Allah’tan işitir hale getirir ve elde ettiği irfanı içine sindirir.

6. İhlâs Makamı: Nefsin bütün afetlerinin yok olması ve yerlerini ruhun faziletlerinin alması söz konusudur.

7. Salâh Makamı: Bir seher vakti, Allahû Tealâ’nın davetiyle Tövbe-i Nasuh gerçekleşir. Allah’ın söylediği kelimeler tek tek tekrar edilir.

 

Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allahû Tealâ tarafından, 7. makamda “Mürşidlik” yapmak üzere görevlendirilmiştir.

Allahû Tealâ bütün peygamberlere, vehbî olarak peygamberlik vermiştir. Enbiya Suresi’nin 72. ve 73. âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ, Hz. İbrâhîm, Hz. İshak ve Hz. Yâkup’u vehbî olarak salihlerden kıldığını söylüyor:

 

21/ENBİYA-72: Ve vehebnâ lehu ishâk(ishâka), ve ya’kûbe nâfileh(nâfileten), ve kullen cealnâ sâlihîn(sâlihîne).

Ve ona, İshak (A.S)’ı ve nafileten (ilâveten) Yâkub (A.S)’ı vehbî (armağan) olarak verdik. Ve hepsini salihler kıldık.

 

21/ENBİYA-73: Ve cealnâhum eimmeten yehdûne bi emrinâ ve evhaynâ ileyhim fi’lel hayrâti ve ikâmes salâti ve îtâez zekâh(zekâti), ve kânû lenâ âbidîn(âbidîne).

Ve onları, emrimizle hidayete erdiren (ölmeden önce ruhları Allah’a ulaştıran) imamlar kıldık. Ve onlara, hayırlar işlemeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar, Bize kul oldular.

 

Peygamberlerin bütün marifetleri “vehbî”dir; yani Allah’ın ihsanıdır. Halbuki onun dışındaki mürşidler “kesbî” ihsanla karşı karşıyadırlar. Allahû Tealâ Secde Suresi’nin 24. âyet-i kerimesinde:

 

32/SECDE-24:Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû, ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne). 

Onlardan (insanlardan) imamlar (mürşidler) kıldık, emrimizle insanları hidayete erdirsinler (Allah'a insanların ruhlarını ulaştırsınlar) diye, sabrın sahibi olmalarından dolayı ve âyetlerimize (Allah'ın âyetlerine) yakîn hasıl ettikleri için. 

 

Mürşidlerin görevleri Peygamber Efendimiz (S.A.V) gibi beş gruba değil, dört gruba ayrılıyor:

- Âyetleri tilavet ederler,

- İnsanların nefslerini tezkiye ederler,

- İnsanlara Allah’ın kitabını öğretirler,

- ve hikmeti öğretirler:

 

3/AL-İ İMRAN-164: Le kad mennallâhu alel mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Andolsun ki mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere kendi zamanlarında, kendi içlerinden bir resûl beas ederiz, onların aralarında (kendi kavminin içinde) onlara Allah’ın âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (resûle tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler.

 

62/CUMA-2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Onlara, onların içinde Allah’ın âyetlerini okusun, onları tezkiye etsin ve onlara kitap ve hikmeti öğretsin diye, ümmîler için onların aralarından resûl beas eden (vazifeli kılan, hayata getiren) O Allah’tır. Ondan evvel (bu resûle tâbî olmadan evvel) onlar, açık bir dalâlet içinde idiler.

 

Burada dikkat edilecek fark, hikmetin ötesindeki şeyleri öğretmek görevi mürşidlere değil, nebîlere verilmiştir.

Allah, peygamberlerin emrinde mürşidleri vazifeli kılmış. Peygamber bulunmayan devirlerde de mürşidler var. Örneğin, bütün sahâbe Allah’a çağırıyordu ve hepsi mürşid olmuşlardı:

 

12/YUSUF-108: Kul hâzihî sebîlî ed’û ilallâhi alâ basîretin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).

De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.”

 

10/TEVBE-100:Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan ulûl’elbab, ihlâs ve salâh makamlarını, en üst üç makamı işgal edenler), onların bir kısmı muhacirînden (Mekke’den Medine’ye göç edenlerden), bir kısmı ensardan (Medine’deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe, irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu.) Allah, onlardan razı ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır. 

 

Böylece görüyoruz ki; Peygamber Efendimiz (S.A.V), dört halife, sahâbe, sonra tâbiîn, ondan sonra tâbiîne tâbî olanlar, tâbî olanlara tâbî olanlar ve zamanımıza kadar gelen bir tâbiiyet müessesesi, zincirin halkalarında hiçbir eksiklik olmadan tamamlanmış ve insanlar için bu tâbiiyet müessesesinin muhtevası içinde, Allah’ın bütün insanlara farz kıldığı temel hedeflere ulaşmışlar.

 

Allahû Tealâ, mürebbîleri (mürşidleri) göndermeseydi ve insanlar bu mürşidlere ulaşmasalardı, aşağıdaki 10 âyet-i kerime gereğince dalâlette olurlardı ve Rablerine arif olamazlardı:

 

1. 28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).

Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.

 

2. 18/KEHF-17: Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

(Ey Resûl'üm! Orada olsaydın) görürdün ki; güneş doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına ulaşır. Battığı zaman ise onları sol taraftan terkederdi. Onlar mağaranın geniş bir yerindeydiler. Bu, Allah'ın âyetlerindendir. Allah kimi Kendine ulaştırırsa o hidayete erer. Ve kim dalâlette ise onun için velî mürşid bulunmaz.

3. 20/TAHA-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun), fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.

(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetçime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”

 

4. 45/CASİYE-23: E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevalarını (nefslerini) kendilerine ilâh edinenleri görmedin mi (habibim)? Allah, onları bir ilim üzere dalâlette bırakır. Onların kalplerindeki sem’î (işitme) hassasını ve kalplerini (kalpteki idrak hassasını) mühürler ve onların kalplerindeki basar (görme) hassasının üzerine gışavet (isimli bir perde) çeker. Öyleyse (artık) Allah’tan sonra kim bu kişiyi hidayete erdirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?

 

5. 62/CUMA-2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Onlara, onların içinde Allah’ın âyetlerini okusun, onları tezkiye etsin ve onlara kitap ve hikmeti öğretsin diye, ümmîler için onların aralarından resûl beas eden (vazifeli kılan, hayata getiren) O Allah’tır. Ondan evvel (bu resûle tâbî olmadan evvel) onlar, açık bir dalâlet içinde idiler.

 

6. 3/AL-İ İMRAN-164: Le kad mennallâhu alel mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Andolsun ki mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere kendi zamanlarında, kendi içlerinden bir resûl beas ederiz, onların aralarında (kendi kavminin içinde) onlara Allah’ın âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (resûle tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler.

 

7. 46/AHKÂF-32: Ve men lâ yucib dâiyallâhi fe leyse bi mu’cizin fîl ardı ve leyse lehu min dûnihî evliyâu, ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).

Ve Allah’ın davetçisine icabet etmeyen kimse, yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah’tan başka dostları yoktur. İşte onlar apaçık dalâlet içindedirler.

 

8. 16/NAHL-36: Ve le kad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâleh(dalâletu),fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki; Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde bir resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının da üzerine dalâlet hak oldu. (Resûllere tâbî olanlar hidayete erdi, tâbî olmayanların ise üzerine dalâlet hak oldu.) Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

 

9. 39/ZUMER-23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).

Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (rahmet-fazl ve rahmet-salâvât), Kitab'a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sukûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.

 

10. 7/A'RAF-186: Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye leh(lehu), ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).

Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terkeder (bırakır).

 

Huşû sahibi olup da Hacet Namazı’nı kılan ve mürşidini talep eden kişiye Allahû Tealâ, mutlaka mürşidini gösterecektir ve O’na ulaşan kişi, Allah’ın temel emrini getirmiş olacaktır. Bu emir, Maide Suresi’nin 35. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruluyor:

 

5/MAİDE-35:Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler)! Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki; siz felâha erersiniz. 

 

 Her kim Allah’a verdiği üç yeminini yerine getirirse, Fecr Suresi’nin 27, 28, 29 ve 30. âyet-i kerimeleri gereğince, o kişinin mekânı cennet olacaktır:

 

89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).

Ey mutmain olan nefs!

 

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).

Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan. (Ey ruh!) Allah’a (Rabbine) geri dönerek ulaş.

 

89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.

(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman), (Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.

 

 

89/FECR-30: Vedhulî cennetî.

Ve cennetime gir.

 

Bütün sahâbe, hep tâbiiyet müessesesinin sonucu olarak, vechlerini (fizik vücutlarını) şeytana kul etmekten kurtarıp Allah’a kul ettiler:

 

39/ZUMER-17:Vellezînectenebût tâgûte en ya'budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ,fe beşşir ıbâd(ıbâdi). 

Onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinab ettiler

(kaçındılar, kendilerini kurtardılar) ve Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı

dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele! 

 

Ruhlarını ölmeden önce Allah’a ulaştırdılar:

 

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar,

Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).

 

Nefslerini de tezkiye ederek felâha ulaştılar:

 

7/A'RAF-157: Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî yecidûnehu mektûben indehum fît tevrâti vel incîli ye’muruhum bil ma’rûfi ve yenhâhum anil munkeri ve yuhıllu lehumut tayyibâti ve yuharrimu aleyhimul habâise ve yedau anhum ısrahum vel aglâlelletî kânet aleyhim, fellezîne âmenû bihî ve azzerûhu ve nasarûhu vettebeûn nûrellezî unzile meahu ulâike humul muflihûn(muflihûne).

Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları ümmî, nebî, resûle tâbî olurlar. Onlara ma’ruf ile (irfanla) emreder, onları münkerden nehyederve onlara tayyib olanları (temiz ve güzel olan şeyleri), helâl kılar. Habis olanları (kötü ve pis şeyleri), onlara haram kılar. Ve onların, ağırlıklarını (günahlarını sevaba çevirip, günahlarının ağırlığını) kaldırır. Ve üzerlerindeki zincirleri, (ruhu vücuda bağlayan bağ ve fetih kapısının üzerindeki 7 baklalı altın zincir) kaldırır. Artık onlar, O’na îmân ettiler ve O’na saygı gösterdiler ve O’na yardım ettiler ve O’nunla beraberindirilen Nur’a (Kur’ân-ı Kerim’e) tâbî oldular. İşte onlar, onlar felâha (kurtuluşa, cennet mutluluğuna ve dünya mutluluğuna) erenlerdir.

 

 91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.

Andolsun ki; nefsini tezkiye eden, felâha erer (cennete girer).

 

Görüyoruz ki; Allahû Tealâ’nın mürşidleri her devirde var olacaklardır ve tâbiiyet müessesesi olmazsa hiç kimsenin dalâletten kurtulması, Rabbine arif olması, Allah’ın cennetine ulaşması söz konusu olmayacaktır. O halde, bizler ancak Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’in ve sahâbenin yaşadığı gibi, Mehdi (A.S)’ın himmetiyle, şefaatiyle irşada ulaşabiliriz. İrşada ulaşmak, nefsin afetlerinden berî olmak için...

 

Nefs tezkiyesi, vasıta emirlerin Allah’ın emrettiği tarzda yerine getirilmesiyle gerçekleşir. Ama bu vasıta emirleri yerine getirdiğimiz zaman bize derecat kazandırması, evvel emirde îmân sahibi olmamızla mümkün.

 

Anlatmak istediğimiz hadis-i şerifle, bu açıklamaların ilişkisi ne? Demiştik ki; “Mehdi (A.S)’ın döneminde cahil, cimri ve korkak olan bir kişi, O’nun teveccühüyle, irşadıyla anında alim, cömert ve cesur biri olacak.” İşte nefs-i emmârenin standartlarından zirve noktaya kişinin geçebilmesi, sizlere anlattığımız basamaklardan geçmesiyle kaim. Bu tekniği kişi uygulamadığı taktirde, kesinlikle bu afetlerden kurtulması mümkün değildir. Bu tekniği uygulamadığı taktirde, ruhun hasletleri olan ilmi, cömertliği ve cesareti kazanamayacağını Allah beyan ediyor.

 

İşte mürşidimize tâbî olduğumuz zaman bu 7 hediyeyi Allah’tan alırız. Bu noktadan itibaren artık vasıta emirleri, Allah’ın emrettiği oranda yerine getirebiliriz. Ancak 14. basamakta, 7 tane kalp şartının sahibi olan kişinin kıldığı namaz, kişiyi miraca ulaştırır. Ancak 7 tane kalp şartının sahibi olan ve bu noktadan itibaren, Resûlullah’ın sünnetine uyarak tuttuğumuz oruçlar bizi takvaya ulaştırabilir. Ancak 7 tane kalp şartının sahibi olarak ve Allah’ın emrettiği tarzda birr’i vererek (mal ile cihadı gerçekleştirerek) nefs tezkiyesine ulaşabiliriz. Ancak 7 tane kalp şartının sahibi olduktan sonra, nefsimizle ve malımızla Allah’ın emrettiği tarzda cihadı gerçekleştirerek, yani ruhumuzu Allah’ın Zatı’na ulaştırarak Allah’a vasıl olabiliriz, Hacc-ul Ekber’i yaşayabiliriz. Kelime-i şehadet diye sözü geçen zikri, 7 tane kalp şartına sahip olduktan sonra Allah’ın emrettiği tarzda sürekli tekrar ederek, zikrimizi artırarak ulaşabiliriz.

 

İşte bu noktadan itibaren, arz ettiğimiz bu vasıta emirleri, Resûlullah’ın sünnetine uygun olarak yerine getirmemiz lazım. “Ehl-i sünnet” deyince Resûlullah’ın yolunu, metodunu uygulayanlar akla geliyor. Resûlullah’ın yolu Sırat-ı Mustakîm’dir. Metodu ise, sizlere anlattığımız Kurân-ı Kerim âyetleriyle bu tekniği Allah’ın Resûlü’ne tâbî olarak yaşayan sahâbe-i kiramı anlamamız lazım. Sahâbe, Resûlullah’a tâbî olan kişilere verilen addır. Ashab, arkadaşlık; Sahâbî, Resûlullah’a tâbî olan kişi demektir. Onlardan sonra gelen tâbiîn, Resûlullah’a değil de, sahâbeye tâbî olan kişilere deniliyor. Ama bizim konumuz özellikle “Ehl-i sünnet”. Resûlullah’ın sünnetini tatbik edenler kimlerdir? Şu dünya hayatında bizler için en üst seviye örnek, Resûlullah ve O’na tâbî olan sahâbedir. Burada sizlere Ehl-i sünnetin, Resûlullah ve sahâbenin birlikte yaşadığı Asr-ı Saadet’in standartlarını açıklamaya çalışmaktayız.

 

14. basamakta artık nefs tezkiyesini yapabilmek için artık bütün şartların sahibiyiz. Yedi tane hediyeyi Allah’tan aldık ve bu noktadan itibaren, mürşidimizin Allah’tan alıp da bizim yapmamızı istediği vasıta emirleri söylemek suretiyle, biz de onları yerine getirdiğimiz zaman, kademe kademe nefs tezkiyesini gerçekleştirebiliriz.

 

Allahû Tealâ, Secde Suresi’nin 24. âyet-i kerimesinde:

 

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû, ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne). 

Onlardan (insanlardan) imamlar (mürşidler) kıldık, emrimizle insanları hidayete erdirsinler (Allah'a insanların ruhlarını ulaştırsınlar) diye, sabrın sahibi olmalarından dolayı ve âyetlerimize (Allah'ın âyetlerine) yakîn hasıl ettikleri için.

 

Mürşid, emri Allah’tan alır; mürşide tâbî olan kişi de emri, mürşidden alır. Doğrudan doğruya Allah’tan alabilecek vasfın sahibi olsaydı, zaten Allah mürşidi vazifeli kılmazdı. Ama bütün insanların, başlangıç noktalarını da Allah biliyor ve bütün insanların ulaşmaları lazım gelen kemâlât noktasını da Allah biliyor. Bir insanın başlangıç noktasında, Allah’ın kendisi için öngördüğü kemâlâta ulaşabilmesi, ancak kâmil bir insanın tâbiiyetinde gerçekleşebilir. Kâmil bir insana tâbî olmak... İşte emirleri ondan aldığımız zaman yerine getirmemiz lazım. Namazı 5 vakit değil, 7 vakit olarak yerine getirmemiz lazım. Kuşluk ve teheccüd sünnetini, Resûlullah’ın emrettiği tarzda 5 vakte ilave etmemiz lazım. Ramazan ayları dışında, Resûlullah’ın sünnetine uyarak her perşembe gününü oruçla geçirmemiz lazım. Zekâtın ötesinde altı grup insanın hakkını geriye vermemiz gerekir. Ve Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın belirlediği daimî zikre ulaşmanın gayreti içerisinde olmamız lazım.

 

Bu vasıta emirleri, Resûlullah’ın emrettiği tarzda (ehl-i sünnetin yerine getirdiği gibi) yerine getirebilirsek, evvela nefs-i emâreyi kat ederiz. Zikrin artışına paralel, emmâre nefs kademesini bitirdiğimiz zaman kalbimizde Allah’ın nurları %7 oranında artacaktır. Bu demektir ki; kalbimizdeki karanlıkların  %7’si çıkmış olacak. Zikrimizi artırdığımız zaman akabinde, levvâme nefs kademesine geliriz. Levvâme nefs kademesinde kalbimizdeki nurların oranı %16’dır. Daha evvel nefsimize uyarak işlemiş olduğumuz bütün suçları başkalarının üzerine atarken, kalbimizdeki Allah’ın nurları %16’ya ulaştığı zaman artık bir şeyin farkında oluyoruz: Bizi huzursuz ve mutsuz kılan her olayın temelinde, kökeninde nefsimizin var olduğunu biliyoruz. Başkasını suçlamak yerine  artık biz nefsimizi kınıyoruz. Ve Allah’ın doğru mantığı da bunu gerektiriyor. Her olayda kesinlikle nefsimizin suçlu olduğunu anlıyoruz. Zikrimizi artırdığımız zaman, %23 nurla nefs-i mülhimeye ulaşıyoruz. O güne kadar zaten insanlar hep şeytandan ilham alıyordu. Ama Allah’tan ilham alabilmek, ancak ve ancak mülhime nefs kademesinde gerçekleşiyor. Zikir yaptığınız süre içinde kalbinizin füccur kapısı kapalı, takva kapısı açık ve bu takva kapısından Allah ilhamlarını veriyor. Zikirden yüz çevirdiğiniz zaman, tekrar şeytanın zulmetiyle karşı karşıyasınız. Bu ikilemin varlığı sebebiyle Allah, bu kademeye mülhime nefs kademesi diyor:

 

91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.

Ona (o nefse), (Allah'ın) takvası ve (şeytanın) füccuru ilham edilir.

 

İnsanlar, füccur kapısından şeytandan aldıkları füccur ilhamlarıyla da mücehhez olabilirler; insanlar zikir yaptıkları sürece Allah’tan takva kapısından almış oldukları takva ilhamlarını da alabilirler. Kişi zikrini artırdığı zaman, mutmainne kademesinde kalbindeki nurların oranı %30’a ulaşacaktır. Ve artık o noktada bir kişi, bir şeyin farkına varacaktır: Bu güne kadar kişi, sahip olduğu hiçbir şeyi yeterli görmüyordu. Hep açtı, hep açtı, hep açtı...Sahip olduğu hiçbir şey kendisini doyurmuyordu. Ama kalbindeki nurların oranı %30’a ulaştığı zaman, artık o kişi bir şeyin farkındadır, Allah’ın kendisine verdiklerini yeterli görmektedir. Allah’ın kendisine verdikleriyle doymaktadır. Allahû Tealâ kendisine neyi vermişse, kendisi için en güzel odur ve neyi vermediyse, vermemesinin bilincinde ve idrakindedir. Bu sebeple bu kademeye, doymak manasına gelen mutmainne ismi verilir.

 

Nefsin 19 tane afetinden bir tanesi de hırs afetidir. Nefs-i emmârede hırs afetinin şiddeti en üst seviyededir; ama biz nefs tezkiyesine başladığımız zaman kalbimize ulaşan nurlar sebebiyle hırs afetinin direnci azalıyor ve mutmainne nefs kademesinde hırs afetinin direnci kırılıyor. Yani hırs afeti tamamen kalpten alınmıyor; sadece direnci kırılıyor. Hırs afetinin direncinin kırılması sebebiyle o güne kadar hiçbir şeyi yeterli görmeyen bir insan, o noktadan itibaren Allah’ın kendisine verdiklerini yeterli görüyor, tatmin oluyor. Allah, Rad Suresi’nin 28. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

 

13/RAD-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).

Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?

 

O halde bizdeki afetlerin direncinin kırılması, Allah’ın bizlere farz kıldığı vasıta emirlerin yerine getirilmesiyle, hem de artan oranda yerine getirilmesiyle gerçekleşir.

 

Zikrimizi artırdığımız zaman, radiye kademesine ulaşırız. Nefs-i radiyede biz, Allah’tan razı oluruz. Akabinde Allahû Tealâ altıncı basamakta bizden razı olur ve nefs-i tezkiyeye ulaştığımız zaman, kalbimizdeki nurların oranı %51’dir. Nefs-i tezkiyede, mevcut olan afetlerin direnci %51 oranında azalmıştır. Bir misal vermek gerekirse, eğer toplam afetlerin eşit dirençli olduğunu kabul edersek ve her birisine 10’ar puan verirsek, nefs-i tezkiyeye ulaştığımız zaman yine bütün afetler vardır; ama dirençleri yarı yarıya inmiştir ve o zaman mevcut olan 19 afeti, 10 değil de 5 puanla değerlendirmemiz lazım. Yarı yarıya inmiştir; ama bütün afetler henüz nefsimizin manevî kalbinde vardır. İşte başlangıç noktasında nefs-i emmârede mevcut olan afetlerin direncinin yarı yarıya azalması sebebiyle, biz nefsimizi kontrol altına almış oluyoruz ve nefs tezkiyesini de gerçekleştirmiş oluyoruz. Nefsimizi kontrol altına aldığımız için Allahû Tealâ ahiret saadetini bize müjdeliyor:

 

89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).

Ey mutmain olan nefs!

 

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).

Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan. (Ey ruh!) Allah’a (Rabbine) geri dönerek ulaş.

 

89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.

(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman), (Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.

 

 

89/FECR-30: Vedhulî cennetî.

Ve cennetime gir.

 

Evvel emirde, mutmain olan nefse hitap ediyor Allahû Tealâ: “Rabbinden razı ol, Rabbin de senden razı olsun, nefs tezkiyesini gerçekleştir. Ey ruh, sen de Rabbine ulaş; ey fizik beden, sen de şimdi Allah’ın kulları arasına gir!” diye buyuruyor.

 

Allah, insanları üç emanetle yaratmıştır. Üç emanetin birincisi, emr alemine ait olan ruhtu; Allah’a ulaştı, vuslatı gerçekleştirdi. İkinci emanet, bu zahirî aleme ait olan fizik bedenimiz; o da Allah’a kul oldu. Üçüncü emanet olan nefsimiz de, yedi kademede tezkiye oldu ve böylece afetler kontrol altına alındı. Bu noktada Allah, bizleri cennetle müjdeliyor. Ama Allah’ın iradesi, sadece insanın ahiret hayatında cennete gitmesi, bu dünyada mutsuzluğu yaşaması değil. Allah, insan için bütün zaman dilimleri içerisinde sağlık ve huzuru diliyor. Dünyanın da kendisi için cennet olabilmesi için, nefsteki afetlerin kontrol altına alınabilmesi yeterli değil. Nefsteki afetlerin tamamen tasfiyesi gerekli, tamamen ruhun hasletleri ile değişmesi gerekli. Hadis-i şerifte sözü geçen cehalet, cimrilik ve korkaklık afetlerinin yarı yarıya inmesi bizim için yeterli değil. Allah’ın Resûlü diyor ki: “Alim, cömert ve cesur olmalısınız.” O noktaya ulaşmamızı istiyor.

 

İşte bu afetlerden tamamen berî olmak, nefs tasfiyesini gerektiriyor. Bunun da yegâne çaresi,  vasıta emir olan “zikir”dir. Allah rızası için, 7 tane kalp şartının sahibi olan her kim ne yaparsa, bir zikirdir. Zikir ise, mutlaka ve mutlaka o üç tane nuru, o kişinin kalbine ulaştırır. Aslında bizi hedefe ulaştıran en büyük zikir, “Allah” isminin tekrarıdır.

 

“Allah” isminin tekrarını sürekli artırmanız lazım. Zikrinizi artırdığınız zaman fenâ kademesinde kalbinize ulaşan nur oranı %10 artacak. Zikrinizi artırdığınız zaman beka kademesinde, yine kalbinize ulaşan nur oranı %10 artacak. Zühd kademesinde %10 ve teslim kademesinde %10 ve teslim kademesinde %10. %51’e %40 ilave ederseniz, ikinci emanet olan fizik bedeninizi de Allah’a teslim etmenizle, kalbinizdeki nurlar oranı %91’e ulaşır.

 

Demek ki; kimin kalbinde %91 nur oluşursa, o kişi fizik bedenini Nisa Suresi’nin 125. âyet-i kerimesine göre Allahû Tealâ’ya teslim etmiş oluyor ve o kişi en güzel dînin sahibi oluyor. Fizik bedenini Allah’a teslim eden bir insanda artık korkudan eser kalmaz. Demiştik ki; bir insan için en üst seviyedeki korku ölüm korkusudur. Ölümden ötede başka bir korku olamaz. Eğer kişi, fizik bedenini en üst seviyede Allah’a teslim etmişse, artık o korkuyu yaşayamaz; ancak bunun için önce zikrini artırması lazım. Daimî zikirde kişi, ulûl elbab olur. Artık füccur kapısı tamamen kapalı ve şeytanın karanlıklarının kalbimize ulaşması mümkün değil. Korkuyu bize veren iblistir. İblis dostlarını korkutmak ister. Füccur kapısından kalbimize gönderdiği zulmetle bunu gerçekleştirir. Ama daimî zikirde artık kalbimize zulmet gelmeyeceğine göre, böyle bir şeyin olması da mümkün değildir. İncelersek, Hucurat Suresi’nin 7. âyet-i kerimesini; Allahû Tealâ buyuruyor ki:

 

49/HUCURAT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).

Bilin ki, içinizde Allah’ın resûlü var. Şâyet emirlerin çoğunda size uysaydı lânetlenirdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi, kalplerinizde onu (îmânı) müzeyyen kıldı (fazılları îmân kelimesinin etrafında toplayarak kalbinizi tamamen nurla doldurdu). Size; küfrü, fıskı ve isyanı kerih gösterdi. İşte onlar, irşad olanlardır.

 

Bir insan irşada ulaştığı zaman cehalet afeti yerine Allah, ruhun hasleti olan ilmi yerleştirmiştir. Bir insan İhlâs’a ulaştığı zaman Allahû Tealâ, o kişinin nefsindeki cimrilik afeti yerine, ruhtaki haslet olan cömertliği yerleştirmiştir. Bir insan İhlâs’a ulaştığı zaman Allahû Tealâ, nefsindeki korku yerine cesareti yerleştirmiştir.

 

Allah’ın Resûl’ü, hadis-i şerifinde bütün bunların Mehdi (A.S)’ın teveccühüyle, Mehdi (A.S)’ın irşadıyla gerçekleştiğini ifade ediyor. Resûlullah (S.A.V) Efendimiz, Mehdi (A.S)’ın döneminde; cahil, cimri ve korkak olan birçok kişinin çok kısa zamanda alim, cömert ve cesur olacağını buyuruyor.

 

Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde “Korkaklıktan, cimrilikten ve fakirlikten Allah’a sığınırım.” buyuruyor. Resûlullah (S.A.V) Efendimiz, hadis-i şerifinde diyor ki: “Fakir, kalbinde Allah’ın âyetleri olmayan bir kişidir.” Yani burada fakir olan kişi, aslında cahil olan kişidir. Cahil olan insanın kalbinde Allahû Tealâ’nın âyet-i kerimesi yoktur.

 

O halde yeryüzünde malı olmayan insan değil, cahil olan insan fakirdir. Ve Allahû Tealâ’nın Resûlü, “Cehaletten, cimrilikten ve korkaklıktan Allah’a sığınırım.” buyuruyor.

Bir insan nefsindeki afetlerden tamamen berî olduğu zaman en üst seviyede Allah’a sığınır. Bunun başlangıcı, “Eûzubillâhimineşşeytânirracîm”le başlıyor. Bunu gerçekten en üst seviyede yaşayan kişi, İhlâs’taki bir kişidir. Nefs sahibi bir insan da bu kelimeyi söyleyebilir; ancak ne kadar nefsinden berî olmuşsa, o kadar Allah’a sığınır. Ancak bir insan nefsini Allah’a teslim ederek, İhlâs’ta, bir bütün olarak Allahû Tealâ’ya sığınmıştır. İşte bunun bidayeti bu kelimeyi söylemekle başlıyor; ama nihayetinde İhlâs’ı yaşamak vardır!...

 

Bu sebeple Kur’ân-ı Kerim, İhlâs sahibi kulların kitabıdır. Allah, Kur’ân-ı Kerim’de “Bilmediklerinizi zikir ehline sorun.” buyuruyor.

 

Bir kâfir de Kur’ân-ı Kerim’i okurken, “Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, Bismillâhirrahmânirrahîm” diye başlayabilir. Ama gerçekten Allah’a sığınmış oluyorlar mı? Hayır. Ama İhlâs’taki bir insan “Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, Bismillâhirrahmânirrahîm” dediği zaman gerçekten bu âyet-i kerimeyi yaşıyor. Herkes söyleyebilir; ama söylemekle yaşamak arasında fark vardır. Önemli olan, yaşamaktır.

 

O halde Allah’ın Resûlü’nün hadis-i şerifte beyan ettiği gibi, negatif konumdan en üst seviyedeki zirve noktaya, kemâlâta ulaşmak istiyorsak, mutlaka Mehdi (A.S)’ın anlattığı metodu, tekniği uygulamamız lazım ki; O’nun irşadıyla, O’nun teveccühüyle çok kısa zamanda kemâlâta ulaşabilelim.

 

Aziz kardeşlerimiz,

Sizleri çok ama pek çok seviyoruz…Dileyen herkesin Allahû Tealâ’nın güzelliklerini yaşamasını Efendimiz Mehdi (A.S)’ın Himmetleriyle,Yüce Rabbimizden dileyerek  bir sahih hadisimize burada son veriyoruz.

 

Allah hepinizden razı olsun.

Bir Önceki Menü    

              

              

              

 

              

             

 

 

Online Sayaç