![]() |
Mutluluğun Sitesine
Hoş Geldiniz |
![]() |
|||||||||||||||
| Hadisler | |||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
FAKİR OLAN, MALI OLMAYAN DEĞİL; ALLAHIN ÂYETLERİ KALBİNDE BULUNMAYANDIR.
Aziz
kardeşlerimiz ; Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V): Benim mürebbim olmasaydı, ben Rabbime arif olamazdım. buyuruyor.
Acaba, Mürşidlerin Hasının mürebbisi kimdi? Cebrail (A.S)dı.
Aziz kardeşlerimiz ; Dört büyük melek vardır. Arapça söylemek gerekiyorsa, melekul-mukarrebînin birincisi Cebrail (A.S), ikincisi Azrail (A.S), üçüncüsü Mikail (A.S), dördüncüsü İsrafil (A.S)dır. Cebrail (A.S) eşreful-mahlûk olarak yaratılan insanın eğitiminden sorumlu tutulmuş. En üst noktada insanı eğitmek için vazifeli kılınmış. Ne kadar nübüvvetle vazifeli olan gelmişse, onlarla ilişkide bulunan, Ruhul-Kudüs olan Cebrail (A.S)dır. Bütün nebîlerle yakın bir ilişkisi olmuştur. Cebrail (A.S), emr âleminin varlığı, meleklerden bir tanesi. Sadece melekul-mukarrebîn. O halde emr âleminden Allahın Resûlü Cebrail (A.S) zahiri âlemdeki bir peygambere mürşidlik yapıyor. Emr alemindeki Allahın bir meleği zahiri âlemdeki bir nebiye, mürşidlik yaparsa, âyetler zihnine mi gelir, kalbine mi gelir? Elbetteki kalbine gelir.
Bakara Suresinin 97. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
2 / BAKARA-97 : Kul men kâne aduvven licibrîle feinnehu nezzelehu alâ kalbike. De ki: Cibrile kim düşman ise, (bilsin ki) gerçekten onu (Kitabı) senin kalbine indirdi.
Nahl Suresinin102. âyet-i kerimesinde ise :
16/NAHL-102: Kul nezzelehû rûhulkudusi min rabbike.
De ki: onu ( Kurânı ) Rabbinden Ruhul Kudüs indirmiştir.
Şuara Suresinin 193.,194. âyet-i kerimelerinde de buyurulan şudur:
26/ŞUARA-193: Nezele bihir rûhul emîn(emînu).
Onu, Ruhûl Emin (Cebrail A.S) indirdi.
26/ŞUARA-194: Alâ kalbike li tekûne minel munzirîn(munzirîne).
Nezirlerden (uyaranlardan) olman için senin kalbine.
Ama bizim mürşidimiz bir melek değil. Bizim mürşidimiz bir insan. Ve de kendi dönemimizde yaşıyor. Bizim mürşidimiz bu âlemdense, bizimle birlikte yaşayan bir insansa, o, başlangıç noktasında kalbimize değil, zihnimize hitap ediyor. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)in hadis-i şerifi gayet açık.
İnsanlara akılları ölçüsünde konuşunuz.
Aziz kardeşlerimiz ; Yaşamakta olan, nefs tezkiyesi ve tasfiyesi ile memur ve mezun olan insanların hepsi, Allahın kendileri için tayin ettiği mürşidi işitmek durumundalar. Size ait olan mürşidi işitmedikçe âyetler kalbinize nakşedilmez. İslâmı yaşamanız mümkün değildir. Nebiler Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, Öyle insanlar vardır ki Kurân-ı Kerim okurlar; ama Kurân-ı Kerim kursaklarından geçmez. buyuruyor. Kurân-ı Kerim okuyup da Kurân-ı Kerim kursağından geçmeyen kişi kimdir?
İşte Araf Suresinin 179. âyet-i kerimesinde Rabbimiz şöyle buyuruyor:
7/A'RAF-179: Ve lekad zerenâ li cehenneme kesîren minel cinni vel insi lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum ayunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel enâmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).
Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.
Aziz kardeşlerimiz ; Başlangıç noktasında hepimizin nefsinin manevi kalbinde kalp kulağı var, kalp gözü var ve kalp fuadı var ve bunlar üzerinde engeller var. Vakra denilen engel, sizlerde var olduğu sürece işitmeniz mümkün değildir. Âyetlerin kalbe nakşedilmesi de mümkün değildir. Kulaklarınızdaki vakrayı Allah almadığı taktirde sizlerin âyetleri işitebilmeniz mümkün değildir.
Mülk Suresinin 8-9-10. âyet-i kerimelerinde cehennemliklere cehennem bekçileri; - Size nezirler gelmedi miydi? diye sorduğunda onların cevabı şöyle oluyor.
Ve kaâlû lev kunnâ nesmau ev nakılû mâ kunnâ fiy ashâbissa îr.
Ve derler ki, biz işitir ve akleder olsaydık, şu azgın ateşe atılanlar içinde olur muyduk?
Aziz kardeşlerimiz ; Âmenû olmanın 5. ve 6. basamağı işitmekle alâkalıdır. Nebiler Sultanı (S.A.V) Efendimiz, kulağı bir kaba benzetiyor. Bu kulak öyle bir kaptır ki, bu kap içindekileri kalbe boşaltır. buyuruyor.
O halde, kulak kabından geçmeden kalbe dolmak mümkün değildir.
Ol mâhîler ki, derya içredirler ama deryayı bilmezler.
Yüzlerce kişi Kurân-ı Kerimi hıfzetmiş; hafız sabah akşam âyetleri sizlere söylüyorlar ama, bu kişinin kalbine Kurân-ı Kerim nakşedilmemiş. Sebep ne? Kulaklarında vakra var. Vakra denilen engelin kalkması için bir tek şart vardır. Allahın davetine icabet etmek. Bu daveti kim getiriyor?
Mürşid.
O halde mürşid sadece kelimeleri sizlere açıklayan bir kişi değil. Tezkiye etmeniz gereken nefsinizin üzerindeki perdeleri kaldıran bir vesile; hicaben mesturenin kaldırılmasında, kulaklarınızdan vakranın alınmasında, kalbinizdeki ekinnetin kalkmasında, kalbinizin içerisine imanın yazılmasında, 7 tane kalp şartının sahibi olmanızda ve emanetin Allaha tesliminde farz olan kişidir.
Kısaca bu vesile olmadan kalbinizdeki engellerin kalkması mümkün değildir!... Eğer bunlar Allahın hakikatleri ise, Allahın halifesinin özellikleri buysa bizim mürşide tâbî olmamız farz mıdır? EVET.
Kim huzur ve saadeti arıyorsa, yapacağı tek şey var. Mutlaka Allahın kendisi için tayin ettiği mürşide tâbî olmalıdır. Mürşide tâbî olmadan hiç kimse Allaha dost olamaz. Kim yaradılış gayesine uygun olarak muhlis kul olmak istiyorsa, mürşidine tâbî olması gerekir. Mürşide tâbî olmadan asla hedefe ulaşmak mümkün değildir.
Kurândaki İslâmı yaşamanın odak noktasında mürşide tâbîiyet vardır.
Allahın tayin ettiği mürşide tâbî olmadıkça hiç kimsenin Kurândaki İslâmı yaşaması mümkün değildir.
Yunus Emre, Anadoluda yaşayan sade bir insan. Kıtlık zamanında Hacı Bektaş kasabasına buğday almak üzere gidiyor. Hacı Bektaş-ı Velî kendisine şu suali tevcih ediyor: - Himmet mi istersin, buğday mı? Yunus Emre: - Himmet ne işime yarar ki, heybemi buğdayla doldur. Bir an evvel yola düşmek istiyorum. Hacı Bektaş-ı Velî: - Yardımcı olun! Buğday yükleniyor, ama Yunus Emre yarı yolda: - Bu mübarek cömert insan, karşılıksız olarak çuvalımı buğdayla doldurdu. Ama bir şey daha teklif etmişti bana; Himmet mi istersin, buğday mı? Acaba bu himmet ne ki? Buğdaydan daha iyi bir şey mi? diye düşünüyor. Ve Yunus Emre geri dönüyor: - Hünkârım, kusura bakmayın. Bana iki şey teklif ettiniz. Ben himmetin ne olduğunu bilmiyorum. Öğrenmek istiyorum. Acaba bu himmet benim koyunlarımı güder mi? Cevap gayet açık: - Himmet seni güder, sen de koyunlarını güdersin. - O zaman ben himmet istiyorum, buğdaydan vazgeçiyorum. Hacı Bektaş-ı Velî Hazretleri: - Ama anahtarın bende değildir. - Anahtarın Tapduk Emrede.
Aziz kardeşlerimiz ; Kurân-ı Kerimi nakşedeceğiniz uzvunuz nefsinizin manevî kalbidir. Kadın olsun erkek olsun, yaratılıştan itibaren herkesin kalbinin üzerinde kilit vardır. Bu kilidi açacak anahtar, Allahın sizin için tayin ettiği mürşidin elinde. Mürşidinizi Allaha sorup öğrenmek durumundasınız. Ahmete Mehmete, Ayşeye Fatmaya ve kendi aklınıza veya eşinizin dostunuzun aklına uyarak değil; Hacet Namazıyla Allahtan öğrenmek mecburiyetindesiniz. Tâbîi ki dinde zorlama yok. Dileyen dilediğini yapmakta serbesttir. Bir olay canlandıralım.
Şimdi bir otel kapısından girelim. Bir an için kapının kilitli olduğunu düşünelim, anahtarı elimize alıyoruz. Eğer anahtar bu kapıya ait değilse, Nasıl olsa bu kapı bir anahtarla açılıyor diye istediğiniz kadar anahtar deneyin. Kapıyı açabilir misiniz? Mümkün değil. Bu kapıyı ancak kendisine ait anahtarla açabilirsiniz.
İşte piyasada şeytan suratlı sahte mürşidler var. Çünkü, iblis Allaha söz vermişti. Beni azdırmana yemin ederim ki, insanların önünden, arkasından, sağından, solundan gireceğim. Ve hepsini saptıracağım. İblisin saptırdığı, kendisine teslim aldığı bu insanlar, gerçekte ezelî ve ebedî düşman olan iblise hizmet ediyorlar. Bu şeytan suratlı, şeytanın emrinde olan kişiler, sizlere yaklaşırken, Biz şeytanız diye açıkça kendilerini belli ederler mi? Hayır. Suret-i Haktan görünürler. İşte suret-i Haktan görünen bu insanlar, sahte mürşidleri ifade ediyor. O halde bunlara karşı uyanık olmak zorundayız.
Aziz kardeşlerimiz ; Bir de gerçekten Allahın tayin ettiği mürşidler vardır. Herkesin nefsinin manevî kalbinde dominant olan bir takım afetler vardır. 19 tane afet bütün insanlarda eşit değildir. Önce 19 tane afeti sıralayalım isterseniz : 1- Kin ve nefret 2- Küfür 3- Yalan ve tekzip 4- Zulüm 5- Haset ve düşmanlık 6- Cehalet 7- Cimrilik 8- Öfke ve gayz 9- İsyan 10- Sabırsızlık 11- Gurur ve kibir 12- Hırs ve şehvet 13- Nankörlük 14- Dedikodu ve gıybet 15- Zan 16- İbtilâlar 17- Vefasızlık 18- Mürailik 19- Fitne ve fesat.
Afetlerin şiddetliliğinin insanlardaki farklılığı sebebiyle, mürşidler de bir tek değildir. Bir çok mürşid vardır. Nasıl her insan başka bir hastalıktan dolayı ölüme mahkûm oluyorsa, bu nefs hastalıklarını yenebilmek içinde Allahû Tealâ değişik doktorları tayin ediyor. İşte kendinize ait olan mürşide ulaşmadıkça, sizin kalbinizin anahtarıyla, kalbinizin açılması mümkün değildir. Kalbinizin kilidi açılmazsa Kurân-ı Kerimin kalbinize nakşedilmesi mümkün değildir. Muhammed Suresinin 24. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
47/MUHAMMED-24: E fe lâ yetedebberûnel kurâne em alâ kulûbin akfâluhâ.
Hâlâ Kurânı tefekkür etmezler mi? Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var?
Aziz kardeşlerimiz ; Tedebbür, Kurân-ı Kerim âyetlerini idrak etmektir. İki kanadı vardır. Birinci kanadı, tefekkür, ikinci kanadı ise, tezekkürdür. Tefekkür olmadan tedebbür olmaz, tezekkür olmadan da tedebbür olmaz. Tefekkür olabilmesi için, zihinde şifrelerin çözülmesi, tezekkür olabilmesi içinde kalbinizdeki kilidin açılması lâzımdır. Kalbinize mutlaka Allahın imanı yazması lâzım.
O halde görülüyor ki, bunlar olmadan Kurân-ı Kerimi anlayabilmemiz mümkün değildir. 14 asır evvel cahiliyye dönemini yaşayan Arap bedevileri, 23 sene gibi kısa bir zaman dilimi içerisinde en zirve noktaya ulaştıran Nebiler Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V), bu öğreti sistemi içerisinde insanları hedefe ulaştırdı. Bu öğreti sistemi içerisinde insanlar kemalâta ulaştılar. Bir gönül inanır da aynı yolu izlerse en güzel yol kimin yoludur? Nebiler Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)in yolu, Onun sünnetidir. En zirve noktada İslâmı yaşayan Nebiler Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimizdir. O halde kadın olsun, erkek olsun, kavmi, yaşı, cinsi, zamanı ne olursa olsun, bu dünyada cenneti yaşamak herkes için mümkündür, kolaydır ve kesinlikle şu kâinatta bu kadar kıymetli olan İslâmı yaşamaktan daha kolay bir şey yoktur. Ama bir tek şart vardır: Yaşarken kalben Allaha ulaşmayı dilemek. Bir kalpten dilek!...
Aziz kardeşlerimiz ; Sizler huzuru ve saadeti istiyor musunuz? Sizler bu asırda zirve noktada olmak istiyor musunuz? O halde İslâmı yaşayacaksınız. İslâmı yaşamaktan başka çareniz yoktur; çünkü, bütün insanları Allah İslâm fıtratıyla yarattı.
30/RUM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseren nâsi lâ yalemûn(yalemûne).
Hanif olarak kendini dîn için ikame et, Allahın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları hanif fıtratıyla yaratmıştır. Allahın yaratmasında değişme olmaz. Kayyim olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.
Aziz kardeşlerimiz ; Kavminiz, yaşadığınız mekân, yaşadığınız zaman, yaşınız ve cinsiniz ne olursa olsun, hepiniz hanif fıtratıyla yaratılmışsanız, hepiniz en kolay standartlarda İslâmı yaşayabilecek bütün şartlara sahipseniz, o zaman sizlere düşen kesinlikle İslâmı yaşamaktır. Şeytan suret-i Haktan görünerek önünüzden, arkanızdan, sağınızdan, solunuzdan hep girecektir. İblisin tek gayesi vardır. Hepinizi Allahın yolundan saptırmak istemektedir; ama sizler uyanık olun. Şeytana aldanmak istemiyorsanız, ne yapmak lâzım? Yaşadığınız her olay, ya Allahın izniyle ya Allahın taktiriyle vücuda gelmektedir. Allahın bundan bir tek gayesi vardır. Her olayı, kesinlikle sadece sizleri mutlu kılmak için vücuda getirir.
Şeytanın insandaki temsilcisi nefstir. Şeytan nefsinizle sizlere kumanda eder. Şeytanın gayesi sizleri ahiret hayatında cehenneme götürmek; dünyada da cehennemi yaşattırmaktır. Bugün insanlar düşmanlarını bilmiyorlar. Dostlarını da bilmiyorlar. Bugün insanların bilmesi gereken yegâne düşman, içlerindeki nefsleridir. Bunların dıştaki görüntüsü, iblis. O halde iki düşmanı çok iyi bilin. Dostunuz mu? Dostunuz kim?
Tekâmülün en üst noktasında yaratılan insan ruhu, sizin dostunuzdur. Ve bu ruhun dıştaki temsilcisi, Allahın nefs tezkiyesini ve tasfiyesini gerçekleştirmek üzere vazifeli kıldığı, anahtarınız elinde olan mürşid sizin dostunuz. İç dünyanıza döndüğünüz zaman, Ruh benim dostumdur. Nefs benim düşmanım. Dış dünyaya döndüğünüz zaman, şeytan benim düşmanım, Allahın mürşidi benim dostumdur. demelisiniz. Bu idrake ulaşmalısınız. Bunu kesinlikle idrak etmediğiniz taktirde hedefe ulaşmanız mümkün değildir.
Ama şeytan Nefs sana düşmandır demez. Şeytan der ki; Senin dışındaki herkes sana düşmandır. Şeytan der ki; Zaman çok kötü, her insan sadece Allahın yasak ettiği fiilleri işler. Suçu kesinlikle insanın üzerine ve zamanın üzerine atmaktır. Halbuki kesinlikle bilin ki dışınızdaki bütün insanlar, size sadece fayda, sadece bir hayır ulaştırabilir. Ama asla zarar vermeleri mümkün değildir. Eğer nefsinizi düşman bellerseniz, eğer Allahın size emrettiği düşmanı idrak ederseniz bu böyledir. Düşmanınız sadece nefsinizdir.
İbrahim Suresinin 22. âyet-i kerimesinde bakın Allahû Tealâ ne buyuruyor:
14/İBRÂHÎM-22: Ve kâleş şeytânu lemmâ kudıyel emru innallâhe veadekum vadel hakkı ve veadtukum fe ahleftukum, ve mâ kâne liye aleykum min sultânin illâ en deavtukum festecebtum lî, fe lâ telûmûnî ve lûmû enfusekum, mâ ene bi musrihikum ve mâ entum bi musrıhıyy(musrıhıyye), innî kefertu bi mâ eşrektumûni min kabl(kablu), innaz zâlimîne lehum azâbun elîm(elîmun).
Şeytan, emir yerine getirildiği zaman şöyle dedi: Muhakkak ki; Allah, size hak olan vaadini vaadetti. Ve ben de size vaadettim. Fakat ben, vaadimden döndüm. Ve ben, sizin üzerinizde bir güce (sultanlığa, yaptırım gücüne) sahip değilim. Sadece sizi davet ettim. Böylece siz, bana icabet ettiniz. Artık beni kınamayın! Kendinizi kınayın! Ve ben, sizin yardımcınız değilim. Siz de, benim yardımcım değilsiniz. Gerçekten ben, sizin beni ortak koşmanızı daha önce de inkâr ettim. Muhakkak ki; zalimlere acı azap vardır.
Aziz kardeşlerimiz ; Bizim için ezeli ve ebedi düşmanımız iblistir. Gönül dostu Hz. Mevlâna, biz insanlara birçok mesajlar bırakmış, kendi döneminde Kurân âyetlerini insanların anlayabileceği tarzda, kısa nükteli hikâyelerle anlatmış. Mesnevîde geçen Doğan ve Kazların Hikâyesinde doğan, iblisi; kazlar da iblis tarafından yolunacak insanları temsil ediyor.
Kazlar gölde yüzerken, karada olan doğan diyor ki, Ey kazlar! Görüyorum ki açsınız. Sefil vaziyette suda hep geziniyorsunuz. Gelin karada bol çayırlar var. Karaya çıkın. Bu güzel nimetlerden faydalanın. Ama akıllı, aldanmayan bir kaz diyor ki, Ey doğan! Gerçekten söylediğin doğru olabilir, ama su bizim kalemizdir. Bizler sudan çıkarsak, karada kim bizleri korur? Eğer karada bizlerin koruyucusu yoksa, var git o bizlere bahsettiğin çayırlar, bol taneli lezzetli şeyler senin olsun. Suyumuz bizlere yeter.
Aziz kardeşlerimiz ; Eğer bizim yüzdüğümüz, bizim koruyucu kalemiz Kurân ve İslâmsa, iblis de aldatmak için Kurânın dışına çağırıyor. Yani şeytan bizlere hep dünyayı peşkeş çekiyor. 15/HİCR-39: Kâle rabbi bi mâ agveytenî le uzeyyinenne lehum fil ardı ve le ugviyennehum ecmeîn(ecmeîne). (İblis şöyle) dedi: Rabbim, beni azdırmandan dolayı, onlara mutlaka yeryüzünde (azgınlığı) süsleyeceğim ve mutlaka onların hepsini azdıracağım.
15/HİCR-40: İllâ ıbâdeke minhumul muhlasîn(muhlasîne).
Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna.
Aziz kardeşlerimiz ; Kimdir ihlâs sahibi kul? İhlâs sahibi kul dünyayı gözden çıkarmış olan kişidir.
Onun için Nebiler Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz: Her kötülüğün başı dünya sevgisidir. diyor.
Her günahın başı dünya sevgisi. Dünyada var olan her şeye talep sahibi olan kim? Nefsimiz. Cennetteki her şeye yine talep sahibi olan kim?Yine nefsimiz. O halde ister dünya talebiyle yola çıkın aldanabilirsiniz. İster cennet talebiyle yola çıkın aldanabilirsiniz. İblis, suret-i Haktan görünerek dünyayı talep ettirebilir. Onun için Allahın evliyası, vazifeli olan mürşidler, iblisin tuzaklarını çok iyi bilirler.
Yunus Emre şöyle diyor: Ahilere ahret gerek, Sofilere sohbet gerek, Mecnunlara Leyla gerek, Bana Seni gerek, seni.
Bana Allahım gerek. Ben nefsimin talebine uymak istemiyorum.
Aziz kardeşlerimiz ; Görüyorsunuz ki, ister dünya talebiyle yola çıkın, ister cennet talebiyle yola çıkın, ihlâsa ulaşmanız mümkün değildir. İhlâsa giden yol, Allahı dilemekten geçer.
Dünyada neyi arzu ederseniz, Allah sizlere verir, ama sizin ahirette nasibiniz yoktur. Ahireti de isterseniz Allah onu da sizlere verir. Ama Allahû Tealâya en üst seviyede dost olmanız mümkün değildir.
İblis bu insanları nasıl kandırmış? Diyor ki, İnsanlar ibadetlerle meşgul olsunlar, insanlar ibadetlerle cennete gideceklerini zannetsinler; ama hiçbirisi asla cennete gitmemeli. Hepsini kendimle birlikte cehenneme götürmeliyim. Bu olay ancak yaşarken kalben Allaha ulaşmayı dilemediğiniz taktirde gerçekleşir. Allaha giden yolun en alt noktasında yaşarken kalben Allaha ulaşmayı talep etmek vardır. Peki, Allahı talep eden kim? Ruh.
Eğer ruhunuzun talebine uyarsanız, Kurândaki İslâmı yaşarsınız.
Hadi gelin beraberce meseleyi inceleyelim.
İnsanda nefs ve tekamülün en üst seviyesinde yaratılan ruh var; Nefs ve ruh fizik bedenin içerisinde yer almış durumdadır. Serbest irade ve aklın kumandasında hepsi çalışıyor.
Her olayda nefs, verilerini akla ulaştırmaktadır. Her olayda ona karşılık cevap veren ruh da verilerini akla ulaştırmaktadır.
Ruh, verilerini Kurândan almaktadır. Nefs, verilerini Kurânın dışından almaktadır.
Sonuçta vücut ülkesinde hakim olan akıl, mukayese, muhakeme yapmak suretiyle bir karara ulaşacaktır. Ama başlangıç noktasında kör kuyunun karanlığında yaşayan bir çok insan, ne yazık ki, nefsinin verilerine tâbî olur ve kararı nefs istikâmetinde, yanlış verir; çünkü iblis, fücur kapısından nefse yardım etmektedir.
O zaman diyeceksiniz ki, İblis, dıştan nefse yardım ediyorsa, mürşidi de ruha yardım etsin. İşte nefse yardımı iblis karşılıksız olarak yapmaktadır. Gayesi sadece insanları saptırmak. O zaman Allahın yardımının ruha gelebilmesi şarta bağlı: Liyâkat ve ihsan kanunu.
Aziz kardeşlerimiz ; Nefsin şeytandan yardım alması, liyakat ve ihsan kanununa bağlı değildir. Neye lâyıksanız , onu Allahtan alırsınız. Ruh sürekli Allahtan yardım istiyor, ama Allahın ruha yardım etmesi, ruh, aklı ikna ettiği zaman mümkün olur.
Tek başına ruh aklı ikna edebilir mi?
Hayır.
Ruhun dışındaki temsilcisi mürşidi devreye girmeyince hiçbir zaman aklı ikna etmesi mümkün değildir. Ama şeytan her seferinde nefse bedelsiz yardım edecektir. Gayesi, insanı saptırmak, Allahın yolundan ayırmaktır. İşte eğer bizler Allahın yolundan sapmak istemiyorsak, her halükârda Allahın bizim için tayin ettiği mürşidin getirdiği davete icabet etmemiz lâzımdır. Eğer bugün insanlar arasında kavga varsa, eğer şikâyetler had safhadaysa, Allahın emrinin yaşanamaması sebebiyledir. Allahın emri yaşanabilse, herkesle dost olursunuz.
Yunus Emre bir dörtlüğünde şunu ifade ediyor: Biz gelmedik davî için, Bizim işimiz sevi için, Biz kimseye kin tutmazız, Âyar bile dosttur bize. İşte başlangıç noktasında herkesin içerisinde nefs, yapısındaki 19 tane hastalık sebebiyle, kin ve adavet afeti sebebiyle birbirine düşman.
Bir insan ne zaman kimseye kin tutmaz? İhlâsa ulaştığında!... Nefs-i emmârede herkese kin tutan bu adam, nefsini tasfiye ettiği için artık kimseye kin tutmuyor. Kimseye kin tutmadığı bir noktada herkes de o kişiye dost oluyor; çünkü nefsteki kin ve adavet afeti yerine, ruhtaki sevgi gelmiş yerleşmiştir. Ve o kişi, dışındaki tüm insanlara sevgiyle bakmaktadır.
Resûlullah (S.A.V) Efendimize bir bedevi geliyor: - Ya Resûlullah! Ben satsam da aldanıyorum, alsam da aldanıyorum. Aldanmak istemiyorum, ne yapmam gerek. diye soruyor. Resûlullahın verdiği cevap gayet manidardır. - Alacağını da üç gün bekle al, satacağını da üç gün içerisinde sat. Böyle yaparsan aldanmazsın. Çünkü bir köpek bile, önüne attığın kemiği evvela koklar ondan sonra yer.
Aziz kardeşlerimiz ; İnsanlar akıllarıyla koklarlar. Hayvanlar burunlarıyla koklarlar. İşte başımıza gelen her hadiseyi aklımızla koklayabilirsek, tezekkür ve tefekkür edebilirsek, ruhumuzun talebine uyarız.
İhlâsın bir tarifini yapmak gerekirse, ihlâs; her olayda ruhumuzun talebine uymaktır. İhlâsın zıddı ise, her olayda nefsimizin talebine uymaktır. O halde bizler nefsimizin talebine uymak istemiyor, ruhumuzun talebine uymak istiyorsak mutlaka Allahın emrini yerine getirmemiz lâzım.
Aziz kardeşlerimiz ; Akıl, acaba her şeyi Allahın emrettiği biçimde kavrayabilir mi? Hayır.
Başlangıç noktasında nefsin aklı ikna etmesinin sebebi gayet açıktır. Delilleri akla yanlış yüklemenizdir, yani akıl, beyin vasıtasıyla nefse ve fizik bedene kumanda ediyor.
Beyni bir bilgisayar olarak düşünün. Bu bilgisayarın devreleri vardır. Muhakeme devresi, mukayese devresi, mantık devresi, düşünme devresi ve tefekkür devresi .
Bütün bu devrelerin hepsi bilgisayarın içerisinde. Ama bu bilgisayarın bu devrelere, hafızaya ve diğerlerine bilgileri yükleyen bir de klavyesi vardır. Bunun başında da operatör var: Akıl. İşte bu klavye kulaktır, gözdür, dildir, dokunma organıdır. Yani bütün bunlardan siz beyne bilgiler yükleyebilirsiniz. Beyne; pozitif bilgiler yüklerseniz çıkaracağınız karar, alacağınız karar pozitif olur. Beyne, negatif yükleri yüklerseniz alacağınız kararlar negatif olur.
İşte iblis ne yapıp edip şeytanın yardımıyla nefsle beraber hep negatif verileri, Kurân dışında bir takım zanları, beynimize yüklüyor. O zaman da, beyinden alacağımız karar zandır.
Aziz kardeşlerimiz ; Âyetleri beyninize yükleyin, doğruları alırsınız. Âyetleri kesinlikle beyninize yüklerseniz; bütün uzuvlarınızla oruç tutmanız lâzım. Gözünüzle oruç tutmanız lâzım. Kulaklarınızla oruç tutmanız lâzım. Dilinizle oruç tutmanız lâzım. Gözle oruç tutmak demek; Allahın yasak ettiği fiile bakmamak, Allahın emrettiğini mutlaka ve mutlaka okumak demektir. Dille oruç tutmak demek; Allahın yasak ettiği hiçbir cümleyi konuşmamak, aksine Allahın emrettiği emirleri tezekkür etmek demektir. Kulakla oruç tutmak demek; Allahın yasak ettiği dedikoduyu işitmemek sonra Allahın emrettiği âyetleri, sürekli zikir sohbetlerinde dile getirmek ve işitmektir. Allahın zikir sohbetini dinlemektir.
Kısacası beş duyu organıyla en üst seviyede oruç tutabilirseniz inanıyoruz ki, o zaman beyne pozitif değerleri yüklersiniz. Beyne Kurân âyetlerini yüklediğiniz zaman, kalbinize Kurân âyetlerini nakşettiğiniz zaman, bu sizin Kurân-ı Kerimi hep tedebbür etmenizi sağlar ve her olaya tedebbür gözlükleriyle bakarsanız, şeytanın sizleri aldatması asla ve asla mümkün değildir. Ama eğer tefekkür yoksa, ne yazık ki tedebbür edemezsiniz. Eğer tezekkür yoksa, yine olayları tedebbür edemezsiniz. Olayları Allahın gözlükleriyle değerlendiremezsiniz.
O zaman siz, beyninize Kurân âyetlerini yükleyin. Kalbinize Kurân âyetlerini nakşedin, Bu zikirdir. Bu, zikir sohbetini dinlemektir. Kulak kabının içindekileri kalbinize boşaltınız. Neyle? Amel ile. Allahın indindeki yaptığınız her fiil, emir, bir zikirdir. Namaz kılsanız bir zikirdir. Oruç tutsanız bir zikirdir. Zekât verseniz bir zikirdir. Allah için ruhun istikametinde hangi ameli işlerseniz bir zikirdir. Ve bu zikir kalbinize Allahın rahmetini dolduruyor. Allahın sizlerden istediği de budur.
İşte 14 asır evvel Allahın Resûlü sahabeyi böyle yetiştirdi.
İşte 14 asır evvel onların beynine pozitif değerleri, Kurân değerlerini nakşedebilmek için, hep hadislerle açıkladı.
Niye hadislerle olduğunu Al-i İmran Suresinin 7. âyet-i kerimesi bizlere anlatıyor:
3/AL-İ İMRAN-7: Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmellezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe tevîlih(tevîlihi), ve mâ yalemu tevîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).
O (Allah) ki; Kitabı, sana O indirdi. Ondan bir kısmı muhkem (mânâsı açık, yorum götürmez, şüphe kabul etmez) âyetlerdir ki; bunlar, (Levhi Mahfuzdaki) ümmülkitapta (yer alan açık ve kesin âyetler)dir. Diğerleri ise müteşabih (mânâsı kapalı, açıklama isteyen) âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik (ve döneklik) bulunanlar, fitne çıkarmak ve (kendi yararına uygun) tevîlde (yorumda) bulunmak istedikleri için o (Kitab)ın müteşabih olan kısmına uyarlar. Halbuki onların tevîlini, kimse bilmez ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olan rasihun (rüsuh sahipleri) ise derler ki: Ona îmân ettik, hepsi de Rabbimiz katından (indirilme)dir. Bunu kimse tezekkür edemez ancak ulûlelbab tezekkür edebilir.
Aziz kardeşlerimiz ; Muhkem âyetlerin manası Arapçalarıyla aynı. Ama müteşabih âyet-i kerimelerin mecazi anlamı var. Arapça ifade edilen manayla Allahın ulaştırmak istediği mesaj birbirinden farklıdır. Mevlana Celâleddin Rumî Hazretlerinin ömrünün mahsulatı şu üç sözdür.
Hamdım, piştim, yandım.
Ömür sermayesi üç sözle özetlenebilir. Mevlana için bu üç söz varsa, bütün insanlar için yok mudur? Herkes Mevlana Hazretleri gibi söylemelidir. Hamdım, piştim, yandım. Hamlık dönemi, bizlerin mürşide tâbî olmadan evvelki cahiliyye dönemine tekâbül ediyor. Pişmek dönemi, mürşide tâbî olup nefsimizi 7 kademede tezkiye ettiğimiz noktaya tekâbül ediyor. Yanmak dönemi ise, nefsimizi tasfiye edip ihlâsa ulaştığımız zamanki dönemi ifade ediyor. Aziz kardeşlerimiz ; Bütün zaman dilimleri içerisinde hep bu Allahın gerçekleri anlatılmıştır. Birçok insan: Sadece siz mi biliyorsunuz? Niçin bugüne kadar gelip geçen evliyaların hiç biri sizin kadar bilmiyordu? diyorlar. Bizden evvelki evliyalar da hep aynı gerçekleri anlattılar. Mevlana Hz.nin söyledikleriyle bugün Mehdi (A.S) Efendimizin söyledikleri, eski evliyaların genelleştirerek bizlere ifade ettikleri farklı mı ? Hayır, farklı değildir!...
Evvelki insanlar hamlık dönemindeki insanları avam, pişmek dönemine tekâmül edenin sanları havas, yanmak dönemindeki insanları hassul-havas diye isimlendirdi.
Bizim ile Allahû Tealâ arasında 28 basamaklık manevi bir İslâm merdiveni vardır. Bu 28 basamaklık olgunlaşma kademelerinden geçtiğimiz zaman, en üst seviyede hassul-havas olur, en üst seviyede yanma noktasına ulaşırız. En üst seviyede nefsimizi tasfiye ederiz. Nefsin tasfiyesi Mehdi (A.S) Efendimizin ifadesidir. Yandım sözcüğü Mevlâna Hz.nin açıklamasıdır. Evliya ise hassul-havas demiştir. Ama bunlar hep aynı temel gerçekleri ifade etmektedir.
Bu temel gerçeklerden hareketle meseleye bakacak olursak, hep İslâm var olmuştur. Hep Kurândaki İslâmı yaşayanlar olmuştur. Ve hep Kurândaki İslâmı yaşayanlar, Allahın evliyası olmuştur; Allaha dost olmuşlardır. Muhlis kul olmuşlardır. Ve ahiret ve dünya saadetine ulaşmışlardır.
Aziz kardeşlerimiz ; 14 asır evvelki döneme Asr-ı Saadet denmesi boşuna değildir. 14 asır evvelki Arap bedevileri Asr-ı Saadete Kurânla, Resûlullahla ulaştılar. Resûlullah, gerçekten sahabe için ve bütün insanlar için Allahû Tealânın irşad kademesine vazifeli kıldığı isimdir. Ama Onun olmadığı zaman dilimi içerisinde hangi kavimde, hangi mekânda, hangi zamanda yaşarsanız yaşayın, Onun mirasını devralan, Onun ruhundan faydalanan Allahın velî mürşidleri var olmuştur. Bizler Onun mirasını devralan Velî mürşidlerden bu nuru alacağız.
Aziz kardeşlerimiz ; İnsanlar hidayete iki yolla ulaşabilirler. Birincisi, kutb-ı nübüvvet İkincisi, kutb-ı velâyet. Nübüvvet nuru ile Allaha ulaşanlar, nebîlere tâbî olanlardır. Velâyet nuru ile Allaha ulaşanlar, nebîlerin olmadığı dönemlerde onların mirasını devralan velî mürşidlerden nurlanan insanlardır.
Şimdi 14 asır evveline gidelim. Sahabenin Resûlullahın nuru ile nasıl nurlandığına beraberce bakalım: Bizimle Allah arasında 28 basamak var. Ve geniş bir yelpaze içerisinde bugün insanlar Allaha yakınlıkları ile bu basamakların herhangi birisinde bulunabilirler. Allaha en yakın kul 28. basamaktadır. Ondan daha az yakın olan 27 basamaktadır. Ondan daha az yakın olan kul 26. basamaktadır. Kısacası aşağıya doğru gittikçe insanların Allaha yakınlıkları azalmakta, uzaklıkları artmaktadır. Ama basamaklar yükseldikçe, insanların Allaha yakınlıkları artmaktadır. En yakın kul 28. basamakta bulunuyor. Adı Kurân-ı Kerimde, salih! Allahın salâha ulaştırdığı kişiler, Allahın mukarrebûn kullarıdır. Ve onlar Allaha en yakın olan kullar olup, yeryüzünün kendilerine miras bırakıldığı kişilerdir.
Yüce Rabbimiz bunu Enbiya Suresinde şöyle buyuruyor:
21/ENBİYA-105: Ve lekad ketebnâ fîz zebûri min badiz zikri ennel arda yerisuhâ ıbâdiyes sâlihûn(sâlihûne).
Andolsun ki; zikirden (Tevrattan) sonra Zeburda, arza salih kullarımızın varis olacağını, yazdık.
Aziz kardeşlerimiz , Allahû Tealâ, Kurân-ı Kerimi 28. basamağa ulaşmış, salâha ulaşmış işte bu salihten öğrenmemizi istiyor. Resûlullahın hadislerini değerlendiren iki kaynaktan bir tanesinin adı; Riyâzus-sâlihîn. Riyâzus-sâlihîn: Riyaz; Arapçada ravzanın çoğuludur;ravza, bahçe demektir. salih, yine Arapçada bir isim demektir.
28. basamaktaki kişinin adına Kurân-ı Kerim salih diyorsa Riyazussalihin, salihlerin cennet bahçeleri demektir. İster Fatiha Suresine ister Enam Suresi 87,88. âyet-i kerimelerine bakalım. Meseleyi Kurân boyutunda incelersek, göreceğiz ki salihlerin yolu sırat-ı müstakimdir.
Nedir Sırat-ı Mustakîm? Sırat-ı Mustakîm, insan ruhunu Allaha ulaştıran yolun adıdır.
Nedir Sırat-ı Mustakîm? Hidayet yoludur.
İki el ile insan ruhunu Allaha ulaştırabilir. Kutb-ı nübüvvet Kutb-ı velâyet.
O halde Nebilerin hepsi salihtir. Onların mirasını devralan velî mürşidlerin hepsi de salihtir. Ve bizler mürşide tâbî olun! demekle, salâha ulaşan, Allahın irşada memur ve mezun kıldığı mürşidinize tâbî olun!.diyoruz. Eğer sizler perşembeyi cumaya bağlayan gece Hacet Namazı kılar da, Allahtan mürşidinizi isterseniz Allahû Tealâ sizlere salâhtaki mürşidinizi gösterecektir veya o mürşide bağlı olan bir müridi size gösterecektir. İster salâhtaki mürşidini göstersin, ister o mürşide bağlı olan birisini göstersin, her halükârda bunu size gösteriyorsa, kesin bilin ki siz en üst seviyede Allahın eğitimine tâbî olan birisiniz. Mutlaka bizlere düşeni bizlerin yapması gerekir. İşte Arap bedeviler, cahiliyye dönemini yaşarken salâhtaki Nebiler Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz onların aklına hitap ederek, onlara İslâmı öğretiyor, onlara Kurân-ı Kerimi öğretiyor, kapalı olan müteşabih âyet-i kerimeleri açıklamak suretiyle kalplerine nakşedildiğini biliyoruz. Her âyet-i kerimenin Resûlullahın risaletiyle tilâvet edildiğini biliyoruz.
İşte Bakara Suresinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor: 2/BAKARA-151: Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hikmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû talemûn(talemûne). Nitekim size içinizde (görev yapmak üzere) sizden bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki; âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi) tezkiye etsin, size kitap ve hikmet öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.
Aziz kardeşlerimiz ; Allahın Resûlünün bu âyetleri okumaktaki muradı Allaha yakınlaşmamızdır. Kemâlâta ulaşmamızdır. Allaha yaklaşmamızın yolu Allahı sevmekten geçer. Allahı sevmedikçe, Allaha yaklaşmamız mümkün değildir.
Yüce Rabbimiz, Al-i İmran Suresinde diyor ki : Beni seviyorsanız vazifeli kıldığım mürşide tâbî olun ki Allahta sizi sevsin. buyuruyor.
3/AL-İ İMRAN-31: Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâhu ve yagfir lekum zunûbekum, vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun). De ki: Eğer Allahı seviyorsanız, o zaman bana tâbî olun ki; Allah da sizi sevsin ve sizin günahlarınızı bağışlasın (sevaba çevirsin). Allah, GAFÛRur RAHÎMdir.
Bugünkü dîn öğretisi sevgi üzerine değil, korku üzerine bina edilmiştir. Korku suretiyle ibadetler yapılmaktadır.
Ve korkan korktuğundan kaçar ; seven sevdiğine koşar,yaklaşır.
Bizler de Allaha yaklaşmak istiyorsak, kesinlikle Allahı sevmeliyiz.
İşte 14 asır evvel Allahın Resûlü sahabenin kalbine Kurânın bütününü böyle yerleştirdi. Onları hepsi irşada ulaştılar. Onların hepsi Kurânın bütününe tâbî olarak Kurân ahlâkıyla ahlâklanarak asrı saadeti yaşadılar. Onların yaşadığı saadet mala dayalı bir saadet değildi. Onların yaşadığı saadet kalplerine nakşedilen Allahın âyetlerine, zikre dayalı saadetti.
Aziz kardeşlerimiz; Bir hadis konulu sohbetimizin daha sonuna geldik. Dileyen herkesin bu saadete Allah tarafından ulaştırılmanızı ve bunun doğal sonucu olarak Allahın sizlerden istediği ahiret ve dünya saadetini yaşamanızı ve bunun müjdesini dünyada almanızı Mehdi (A.S) Efendimizin himmeti ile Yüce Rabbimizden diliyoruz inşaallah.
Sizleri çok ama pek çok seviyoruz.
Sevgi ve saygılarımızla
Allah Razı Olsun.
|
|
|
|||||||||||||