Hadisler  
line decor

  

line decor
 
 
 
 

 
 
 
 
 
 

 

EVVELA  DEVENİ  SAĞLAM  KAZIĞA  BAĞLA,  

DAHA  SONRA  ALLAHÜ TEAL’YA

EMANET  ET !...

 

Aziz kardeşlerimiz ;
Sizleri selâmların en güzeli olan Allahû Tealâ'nın selâmıyla selâmlıyoruz.
Esselâmu aleykum rahmetullâhu ve berekâtuhu.
Aziz kardeşlerimiz ;
Bu hadis'i şerif konumuzu da "

EVVELA  DEVENİ  SAĞLAM  KAZIĞA  BAĞLA, DAHA  SONRA  ALLAHÜ TEAL’YA EMANET  ET !...” hadisine ayırdık.
Tabii, yine her zaman olduğu gibi Kur'ân-ı Kerim ışığı altında ve de Mehdi a.s. önderliğinde konumuzu işleyeceğiz İnşaallah.
 

Aziz kardeşlerimiz ;

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in  yanına bir bedevi geliyor.

Resulullah, bedeviye soruyor ;

- Deveni nereye bıraktın ?

   Bedevi:

-Allah’a emanet ettim.

Resulüllah kendisine şu cevabı veriyor ;

-Evvela deveni sağlam kazığa bağla, daha sonra Allahu Tealâ’ya emanet et.

Aziz kardeşlerimiz ;

Bu hadis-i şeriften ne anlamamız gerektiğini ayetlerle sizlere açıklamak istiyoruz.

Buradaki sağlam kazık; Allahu  Tealâ’nın mürşidi ve deveden kasıt da nefsimizdir. Her ikisi de mecazi anlamda kullanılmışlardır. Her halükârda nefsin yularının mürşidin eline verilmesi lazım ki? Allahu Tealâ’nın emrettiği biçimde nefsimizi tezkiye ve tasfiye edelim.

Mürşide bağlanmadan “ben Allah’a havale ettim” demekle biz kendimize düşen görevi yapmış olmuyoruz.

Mutlaka Allahu Tealâ’nın tayin ettiği mürşide tabi olmamız lâzım.

Mürşide  bağlanmak, kaâlu belâ  gününün de gereğidir. Halk arasında  “ne zamandan beri Müslümansınız ?”  denildiğinde hepimizin tek cevabı var: “ kaâlu bel⠔ günü veya “Elestü birabbiküm” günü olur.

Alİahu Tealâ  buyuruyor ki:

“Ve iz ehaze rabbüke min beniy âdeme min zuhürihim zürriyyetehüm ve eşhedehüm alâ enfüsihim, elesü birabbiküm, kaâlü belâ, şehidnâ, en tekuûlü yevmelkıyâmeti innâ künnâ an hâzâ gaâfıliyn ev tekuülü innemâ eşreke âbâünâ min kablü ve künnâ zürriyyeten min ba’dihim, efetühikünâ bimâ fe’alelmübtilün A’raf- 172-173

Aziz kardeşlerimiz ;

Adem Aleyhisselam’ın zahrında O’nun bütün zürriyetini yaratan Yüce Rabb’imiz, mürşidleri üzerimize şahit tutarak hepimize böyle hitap ediyor: “Ben sizin Rabb ‘iniz değil miyim?” Bizler “kaâlu bel┠diyoruz. Üzerimizdeki şahid olan mürşidler “şehidn⒠(şahid olduk) diyorlar. Ve Yüce Rabb’imiz, kıyamet günü “bizim bundan haberimiz yoktu” demeyesiniz diye veya “babalarımız şirkin içindeydi. Şirk koşan babalarımızın fiilleri  sebebiyle mi bizi azaplandıracaksın?” dememeniz için, bu olayı gerçekleştirdik, diyor.

Ve bütün insan ruhları Allah’a misak veriyor, bütün insan fizik bedenleri Allah’a  ahd veriyor ve bütün in san nefsleri Allah’a yemin veriyor.

İşte, “her doğan çocuk İslam fıtratıyla doğar ?  olayı bunun tezahürüdür.

Resulullah buyuruyor ki: “Her doğan çocuk İslâm fıtratıyla doğar ama. annesi  babası onu yahudi, mecusi, putperest yapar.” Yani dünya hayatım yaşarken âkil ve baliğ olduğu noktadan itibaren, “kaâlu bela” gününde Allah’ın üzerimize şahit kıldığı mürşide tabi olmanın imkânlarıyla dünyaya gelir. Ama eğer kişi bu nokta da Allahu Tealâ’nın kendisi için tayin ettiği şahide ulaşmaz da, ona tabi olmazsa ister istemez o kişi, babasına tabi olur ve baba şirkin içindeyse o da şirkin ve küfrün standartları içinde kalır. Nitekim, Yüce Rabb’imiz Bakara Suresi 170-171. ayet-i kerimesinde buyuruyor ki:

“Ve izâ kıyle lehümüttebi’û mâ enzelallahü kaâlu  bel nettebi’u mâ elfeynâ aleyhi âbâenâ, evelev kâne âbâühüm lâ ya’kılüne şey’en ve lâ yehtedün ve meselelleziyne keferü kemeselilleziy yen’ıku bima lâ yesma’u illü du’âen ve nidâ, sümmün bükmün umyün fehüm lâ ya’kılûn.”

“Allah’ın indirdiğine uyun,” dediğimizde: “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tabi oluruz.” Ya babaları bir şey bilmemiş ve hidayete ermemişse de mi?

Kâfirler, çobanlarının sözünü anlamayan, ancak onun bağırıp çağırmasını işiten hayvanlara benzerler. Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Onlar kesinlikle akıl etmezler.

Aziz kardeşlerimiz ;

Her halükarda Allah’ın indirdiğine tabi olmamız lazım. Çünkü, Allah’ın indirdiği, bizler için tayin ettiği Mürşid’in, Zamanın İmamı’nın lisanıyla açıklanıyor. Kişi Zamanın İmamı’nın açıklamasına tâbi olmadığı takdirde annesinden, babasından veya çevresindeki herhangi bir insandan dinlediğine  tabi  olacaktır Akıl etmeyenlerin durumunun hangi standartta olduğunu Allahu Tealâ  açıkça ifade buyuruyor :  “Ve izâ  kıyle lehüm  te’âlev ilâ mâ enzelallahü ve ilerresüli kaâlü      hashünâ  mâ vecednâ aleyhi  âbâenâ evelev kâne abaehüm lâ yâ’lemüne şey’en ve lâ yehtedün.”  Maide-104  Onlara  “ gelin Allah’ın indirdiğine ve Resulün açıklamalarına tabi olun” dediğimizde : “ Babalarımızı üzerinde bulduğumuz din bize yeter “ derler. Eğer babaları bir şey bilmiyorsa ve hidayete ermemişse de mi?

Aziz kardeşlerimiz ;

Baba, Allah’a tabi olması gereken mürşidinden ilim almamışsa ve mürşidine tabi olup hidayete ermemişse, o zaman o baba küfrün  standartları içerisindedir. Ve kişi Allahu Tealâ’nın indirdiğine, Resulün açıklamalarına tabi olmuyor da, küfrün ve şirkin standartları içerisindeki babasına tabi oluyor.

Böyle insanların mazereti olmaması için, Allahu Tealâ buyuruyor ki : “Kaâlu bel⠔ gününde hepinizi huzurumuzda topladık, tabi olmanız gereken mürşidi sizin üzerinizde şahit kıldık ve hepinize hitap ettik. “ Ben sizin Rabbiniz değil miyim ?” diye.  Hepinizin cevabı : “ Bela ” evet oldu. Daha sonra “eğer belâ diyorsanız o zaman bana yeminler verin ” dedim ve hepiniz misak, ahd ve yeminle Bana bağlandınız.

İşte, İslâm olmanın üç tane tedbiri :

1- Ben sizin Rabbiniz değil miyim?

2- Misak ,ahd ve yeminin bizden alınması

3- Mürşidin üzerimize şahit kılınmasıdır.

Aziz kardeşlerimiz ;

Herkes bu dünya hayatına bu üç tedbirle gelir, yani her doğan çocuk İslâm fıtratıyla dünyaya gelir. Bu üç tane tedbir, İslâm fıtratını belirleyen işaretleri ihtiva eder. İşte, Hz. Muhammed Mustafa s.a.v. Efendimiz’in yanına gelen bedeviye “ deveni nereye bıraktın ?” diye sorduğunda  “ Allah’a emanet ettim ” cevabını alınca : “ Hayır, git deveni sağlam kazığa bağla ondan sonra Allah’a emanet et ” demiştir.

Aziz kardeşlerimiz ;

Hadis-i şerif’teki sağlam kazığa bağlanmaktan murat, Resulullah’ın da beyan ettiği gibi mutlaka Allahu Tealâ’nın tayin ettiği mürşide bağlanmamızdır. Ondan sonra nefsimizi Allah’a emanet etmemiz, Allah’ı vekil kılmamız istenmektedir.

Devenin sağlam kazığa bağlanabilmesi için de her şeyden evvel o kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesi yani, Allah’a Rabb olarak iman etmesi, bunu benimsemesi lâzımdır.

“Rahbenü innenâ semi’nâ münâdiyen yünâdiy lil’iymâni en âminû  birabbiküm feâmennâ.”

Al-i İmran-193  Rabb’imiz, şüphesiz bir münadi işittik, imana çağırıyordu. Rabb’inize amenu olun, diyordu. ve biz amenu olduk. 

Aziz kardeşlerimiz ;

İşte görülüyor ki, her şeyden evvel  Allahu Tealâ’nın  üzerimize şahit kıldığı mürşidlerin hepsi bizi âmenû olmaya çağırıyor, Allah’ın Zatı’na davet ediyor.

“Ved’u ilâ  rabbik.” Hac-67  Sen Rabb’ine  davet et.

“Ve men ahsenü  kavlen mimmen de’â  ilallahi  ve amile sâlihan ve kaâle inneniy minelmüslimiyn.” Fussilet-33

Ben teslim olanlardanım deyip, salih amel işleyerek Allah’ın Zatı’na çağıran kimseden daha güzel sözlü  kim vardır?

İşte, üç teslimle teslim olan Allah’ın mürşidi, Kur’ an ayet1eriy1e insanları Allah’ın Zat’ına davet eder.

Yunus Suresi’nin 25. âyet-i kerimesinde bu davet şöyle ifade edilmiştir:

“Vallahü yed’ü ilâ dârisselâm, ve yehdiy men yeşâü ilâ sırâtın müstekıym.”

Allah teslim yurduna davet eder. Kim “dârisselâm”a  (Allah’ın Zatı’na) ulaşmayı dilerse mutlaka Allah onu Sırat t Müstakiym ‘e ulaştırır.

Çünkü, darisselâm’ a ulaşmayı dileyen kişi, âmenû olan insandır.

0 halde,üzerimize şahit kılınan mürşidin lisanıyla ;  Zamanın İmamı’nın lisanıyla biz, Allah’a davet ediliyoruz, Rabb’imize çağrılıyoruz. Bu davete icabet etmek veya etmemek insanoğlunun serbest  iradesine bırakılmış. Kişi, ya nefsinin talebine uyar davete icabet etmez, veya ruhunun  talebine uyarak davete icabet eder.

“Men habbe likaâllahi habbe allahu likai.”

Kim (dünya hayatını yaşarken) Allah’ın Zatı’na ulaşmayı talep ederse, Allah da o kişiyi kendisine ulaştırmayı diler. (Ruhun talebine uyduğu için, davete icabet ettiği için, bu kişi işitenlerden olur.)

“Men kerihe likaâllahi  kerihallahu  likâihi.” Kim (dünya hayatını yaşarken) Allah’ın Zatı’na ulaşmayı kerih görürse, Allah da o kişiyi kendisine ulaştırmayı kerih görür.

Aziz kardeşlerimiz ;

O halde, ruhunun talebine uyan, davete icabet eden insanlara Allah işittiriyor.

“İnnemâ yesteciybülleziyne yesme’ün.” En’am-36

Davete icabet edenleri  işittiririm.

Ama, davete icabet etmeyenlere de Allahü Tealü işittirmiyor.

“Sümmün bükmün umyün fehüm lâ ya’kılûn.” Bakara-171

Onlar sağır, dilsiz, kördürler ve onlar akıl etmezler.

Aziz kardeşlerimiz ;

İnsanlar bu duruma göre iki gruba ayrılıyorlar: Allah’ın davetini kabul edenler veya Allah’ın davetini kabul etmeyenler.

Allah’ın davetini kabul etmeyen bir insan otomatikman şeytanın davetini kabul etmiştir. Bir üçüncü alternatif yoktur.

“Ve kaâleşşeytânü lemmâ  kudıyel’emrü innallâhe ve’adeküm va’delhakkı ve ve’adtüküm feahleftüküm, ve mâ kâne  Iiye aleyküm min sultânin illâ en deavtüküm festecebtüm liy, fela telûmûniy ve lûmû enfüsekiim.” İbrahim-22 

İş olup bittikten sonra, şeytan der ki:  Allah size hakk  vaad de bulunmuştu. Ben de size vaad ettim. Ve ben vaadimden caydım. Benim sizin üzerinizde sultanlığım yoktu. Ben sizi davet ettim, siz bana icabet ettiniz. Beni kınamayın, nefsinizi kınayın.

Aziz kardeşlerimiz ;

0 halde şeytan nefse davetiye çıkartıyor. Allahu Tealâ’da  ruha davetiye çıkartıyor. Allah’ın daveti deyince bilmeliyiz ki, bu ruhun talebidir. Şeytanın daveti deyince de bilmeliyiz ki bu da nefsin talebidir.

Ve nefsin talebine uyanlarla, ruhun talebine uyanlar diye insanlar ikiye ayrılıyor.

“innâ hedeynâhüssebiyle  immâ şâkiren ve immâ kefûr┠ Dehr-3

Muhakkak ki biz sebiyle onları ulaştırırız. Dileyen şükredenlerden dileyen küfredenlerden olur.

Şükredenler  ruhun talebine uyanlardır, nankörlük edenler de nefsin talebine uyanlardır.

“in tekfürû feinnallahe  ganiyyün anküm, ve lâ yerdâ Ii’ıbâdihilküfr, ve in teşkürü yerdahü leküm.” Zümer-7

Eğer küfrederseniz, Allah sizin küfrünüzden müstağnidir ama Allah sizin küfrünüzden  dolayı sizden razı olmaz. Eğer şükrederseniz Allah sizden razı olur.

O halde görülüyor ki, Allah’ın rızası ruhun talebine uymakla, rızasızlığı ise nefsin talebine uymakla gerçekleşiyor. Eğer  biz İslam dinini, teslim dinini yaşamak istiyorsak muhakkak ki, ruhumuzun talebine uymalıyız. Çünkü, Allah buyuruyor ki:

“Elyevme ekmeltü leküm diyneküm ve etmemtü aleyküm ni’metiy ve radıytü  Iekümül’islâme diynâ.”  Maide-3  

Dininizi tamamladım,  nimetim olan Kur’ân-ı Kerim’i de tamamladım ve sizin için İslâm’ı seçtim, İslâm’a razı oldum.

Aziz kardeşlerimiz ;

Allah’ın rızası teslimde ise, Allahu Tealâ , şükredenlerden razı olacağını ifade ediyorsa, şükredebilmek için Allah’a giden teslim yoluna bizlerin tâbi  olmamız gerekiyor.

Olaylar, olayların bizler üzerinde bıraktığı tesir ve daha sonra bizim kararımız var. Bizim kararımız Allah’ın Zatı’na ulaşmaksa, her halükârda Allahu Teal⠓Rahim” esmasıyla üzerimize tecelli ediyor. 99 Esmanın sahibi olan Rabb’imiz “Er Rahim” esmasıyla tecelli ettiği zaman, bizde ki hicab-ı mestureyi kaldırıyor ve biz mürşide muhabbet duymaya başlıyoruz.

Sonra Allah kulaklarımızdaki vakra’yı kaldırıyor ve biz Allah’ın tayin ettiği mürşidin sözlerini işitiyoruz. Ve Aİlahu Tealâ,  kalbimizdeki ekinneti kaldırıyor. Sadece işitmekle kalmıyoruz, fıkıh ediyoruz, idrak ediyoruz, kendimize mal ediyoruz. İşte, hicab-ı mesturenin, vakranın ve ekinnetin kendisinden alındığı insanlar, Kur’ân-ı Kerim’in tabiriyle “âmenû” olan kişilerdir.

“Ve innallahe lehâdilleziyne âmenû ilâ sırâtın müstakıym”  Hac-54

Mutlaka Allah, âmenû olan insanları Sırat-ı Müstakiym ‘e ulaştıracaktır.

Aziz kardeşlerimiz ;

Yüce  Rabb’imiz  Sırat-ı Müstakiym’e ulaştırmak üzere kalbimize hidayeti koyuyor.

“Ve men yü’min billâhi yehdi kalbeh.” Tegabün-11 

Kim iman sahibi olursa onun kalbine hidayeti koyarız.

Şeytana dönük olan kalbi  Allah Kendine döndürüyor.

“Men haşiyerrahmâne bilgaybi ve câe bikalbin müniyb.” Kaf-33 

Rahman’a huşu duyan kişi, münib olan (Allah’a döndürülen) bir kalple Allahu Tealâ’ya dönecektir.

Allahu Tealâ Göğsümüzden  kalbimize nur yolunu açıyor.

“Femen yüridillâhü en yehdiyehü yeşrah sadrehü lil’islâm,”  En’am- 125  

Her kim Allah’ın Zatı’na ulaşmayı dilerse, Allahu Tealâ her kimi kendisine ulaştırmayı dilerse, onun göğsünden kalbine rahmet yolunu açar.

“Efemen şerehallahü sadrehü lil’islâmi fehüve alâ nûrin min rabbihi”  Zümer-22   Sadrı şerh edilen kişi, Allah’tan bir nur üzeredir.

Bu nur kalbe %2 ulaştığı zaman, kişi huşu ya ulaşır

“Elem ye’ni lilleziyne âmenü en tahşe’a kulûbühüm lizikrillâhi ve mâ nezele minelhakkı,” Hadid-16  

0 âmenû olanların kalbine, Allah’ın zikri ve Allah’tan inen rahmetle huşu ya ulaşmanın zamanı gelmedi mi?

Aziz kardeşlerimiz ;

Resulullah  s.a.v.  yanına gelen bedeviye: “Sen deveni sağlam kazığa bağla.” buyurduğunda, o günün şartları içerisinde bedevinin sağlam kazığa bağlanması için, Resulullah’a biat etmesi lâzımdı.  Ama günümüzde Resulullah’ın varisine kişinin biat etmesi için, perşembeyi cumaya bağlayan gece “hacet namazı” kılarak Allah’tan, Allah’ın kendisi için tayin ettiği mürşidi sorması istemesi lazımdır. Her kim huşu sahibiyse, Allahu Tealâ, sağlam kazığı yani mürşidi göstereceğini garanti ediyor.

“Veste’ıynu  bissabri vessalât ve inneha lekebiyretün illâ  alelhaşi’ıyne.” Bakara-45

Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyiniz. Bu zordur ama huşu sahipleri için değil.

Aziz kardeşlerimiz ;

0 halde, eğer huşu sahipleri için Allahu Tealâ, mürşidi gösterecekse 14. basamakta kişi gidip mürşidine intisap ediyor, yani  sağlam kazığa devesini bağlıyor. Mürşidine intisap ettikten sonra Allahu Tealâ’ya tevekkül etmek, Allahu Tealâ’ya  emanet etmek lâzımdır.

Gerçekten vekalet olayı bu noktadan itibaren başlar.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin bir sözü vardır : “Tedbirini terk eyle, kalbini sen berk eyle.”

Bu noktaya kadar kişinin alması gereken tedbir, devesinin sağlam kazığa bağlanması idi. Aklın gerektirdiği standartlar içerisinde muhakkak ki herkesin bunu yapması gerekir. Sonrasında da kişinin mürşidinden aldığı zikir emrini yerine getirmesi yani sürekli kalben Allah’ı zikretmeye çalışması lazımdır. İşte “Tedbirini terk eyle, kalbini sen berk eyle” sözü bunu ifade. ediyor.

Aziz kardeşlerimiz ;

Allah mürşide biat ile yedi tane hediye ( ni’met ) verir.

Birinci hediyesi ( ni’meti ): Mürşidin ruhunun o kişinin başının üzerinde yer almasıdır.

“Refiy’udderecâti zül’arş, yülkıyrrûha min emrihi alâ men yeşâü min ıbâdihi.” Mü’min-15

Dereceleri yükselten, arşın sahibi olan Allah dilediği kullarının üzerine emrinden bir ruh gönderir.

İkinci hediyesi, o güne kadar işlemiş olduğumuz bütün seyyiatleri Allahu Tealâ’nın hasenata tebdil etmesidir.

“İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan feülâike yübeddilullahü seyyiâtihim hasenât.” Furkan-70

Kim tövbe eder, âmenû olur, salih amel işlemeye başlarsa, Allah o güne kadar işlemiş oldukları bütün seyyiatleri hasenata tebdil eder.

Üçüncü hediyesi, Allah’ın kalbin içine imanı yazmasıdır.

“Ülâike ketebe fıy kulûbihimül’iymane.” Mücadele – 22 

Allah onların kalplerinin içine imanı yazmıştır.

Dördüncü hediyesi, başımızın üzerine yerleşen  mürşidin ruhundan salavat nurunun kalbimize akmasıdır.

“Ya eyyühelleziyne âmenûzkürullahe zikren kesiyrâ ve sebbihûhü bükreten ve asıylâ hüvelleziy yusalliy aleyküm ve melâiketühü liyuhriceküm minezzulümâti ilennûr.”  Ahzab-41, 42, 43

Ey iman edenler, Allah’ı çok zikredin. Sabah-akşam Allah’ı tesbih edin. 0 Yüce Allah’tır ki, melekleri vasıtasıyla salavat nurunu size gönderir, sizi zulmetten nura çıkartmak için.

Beşinci hediyesi, kişi salih amel işlemeye başladığı zaman Allahu Tealâ’nın

1 ‘e 700 ‘lük ihsanlarda bulunmasıdır.

“Meselülleziyne yünfikuûne emvâlehüm fiy sebiylilâhi kemeseli habbetin enbetet seb’a senâbile fıy külli sünbületin  mietü habbeh.” Bakara-261

Mallarını Allah yolunda infak edene, her başağında 100 tane buğday bulunan 7 başaklı bir buğday grubu kadar Allahu Tealâ ihsanda bulunur.

Altıncı hediyesi, kişinin kalbine zikre paralel fazl, rahmet ve salavat girmeye başlaması ve kişinin nefs tezkiyesini gerçekleştirmesidir.

“Ve men amile sâlihan min  zekerin ev ünsâ. ve hüve mü’minün feulâike yedhulünelcennete yürzekuûne fiyhâ bigayri hisâb.” Mümin-40   

Kadın olsun, erkek olsun kim salih (ıslah edici) amel işlerse o mü’min olmuştur. Onlar cennete girer ve orada hesapsız  rızıklanırlar.

Yedinci hediyesi, kişinin ruhunun kendisinden ayrılarak Sırat-ı Müstakiym’e ulaşmasıdır.

“Zâlikelyevmülhakk femen şâettehaze ilâ rabbihi meâb⠔ Nebe – 39  

İşte bugün Hakk günüdür. Dileyen kendine Rabb ‘ine giden yolu seçer.

Aziz kardeşlerimiz ;

Bu yedi hediyeyi ( ni’met’i ) Allah’tan alan kişi, mürşidinden aldığı zikir emrini yapmaya başlar. Ve zikrini artırarak  emmare, levvame, mülhime, mutmainne, raziye, marziye ve tezkiye kademelerini bitirir. Her kademede %7 artan nurlarla kişinin kalbindeki nur miktarı, huşudaki %2’lik nur ile birlikte %51’e ulaşır. Böylece karanlıklar %49’a düşer.

İşte başlangıç noktasında, nefs-i emmare de, kişinin nefsi %100 zifiri karanlık olan bir geceyi andırırken, kişi mürşidine intisap edip, kalbini zikirle donattığı noktadan itibaren 7 kademede nefsini tezkiye ettiğinde, artık fecr noktasına ulaşmış durumdadır. Yani, sabahtan yerinin ağarmasına paralel, aydınlıkların  karanlıkları  %2 geçtiği nokta burasıdır.

Efendimiz Mehdi a.s. Hazretleri bu konuları açıklarken buyuruyor ki,   “Evvela kişi zifıri karanlıklar içerisindedir, sonra nefsini tezkiye ettiği zaman gri bir noktaya dönüşür ve daha sonra zirve noktadaki güneşin aydınlığına ulaşabilmesi için nefsini tasfiye etmesi lazımdır.”

Aziz kardeşlerimiz ;

21. basamak, gri bir renge dönüşmüş olan hali ifade ediyor. Bu noktada kişi misakini, ahdini ve yeminini yerine getirdiği için, kesinlikle Allah’tan cennet müjdesini alıyor.

Ama Yüce Rabb’imiz sadece ahiret hayatında  cenneti  yaşayalım, dünyada hep huzursuz ve mutsuz olalım diye bizleri yaratmadı. Dünyanın da bizim için cennet olabilmesini, daimi zikir, irşad ve teslim şartına bağlamış.

Her kim bu üç tane farzı yerine getirirse  o zaman nefsini tasfiye etmiş olur. Nefsini tasfiye eden insanlar için, bu dünya kesinlikle bir cennettir.

Çünkü,

Yunus Emre’nin de ifade buyurduğu gibi; 

Uslu değil, delidir halka salus’luk satan ,  Nefsini  müslüman etsin, var  ise  kerameti.

Aziz kardeşlerimiz ;

Bir insanın nefsini müslüman edebilmesi, nefsini tasfiye etmesi yani ihlas’a ulaşması anlamına geliyor. Bu noktaya yine zikir artışıyla ulaşacağız. Fena kademesinde, beka kademesinde, zühd kademesinde ve teslim kademesinde zikrimizi artırdığımız için kalbimizdeki nur miktarı  %8l’e ulaşır ve ikinci emanet olan fizik bedenimizi de Allah’a teslim ederiz.

Kısa bir süre sonra da zikir artışına paralel daimi zikre ulaşırız. Daimi zikir noktasında Allahu Tealâ,  bizi %100’lük bir nurlanma noktasına, ihlasa ulaştırır. Bu 26. basamaktır ki, böylece nefsimizi de Allah’a teslim ederiz. İşte, nefsimizin Allah’a teslim edildiği nokta, İslâm şerefiyle şereflendiğimiz noktadır.

Aziz kardeşlerimiz ;

Peygamber Efendimiz s.a.v : “Her doğan çocuk İslâm fıtratıyla doğar, sonra annesi-babası onu yahudi, mecusi, putperest yapar,” derken, herkes iman sahibi olmanın standartlarına, mürşidine tabi olmak suretiyle ruhunu Allah’ın Zatı’na ulaştırıp hidayete ermeye ve daha sonra nefsini Allah’a teslim etmek suretiyle İslâm şerefiyle şereflenebilmenin bütün imkânlarına sahiptir, demek istemektedir.

Resulullah s.a.v. Efendimiz “Sen deveni sağlam kazığa bağla, ondan sonra Allahu Tealâ’ya tevekkül et” dediğinde de, vekalet mürşide bağlandıktan sonra başlar ve bu vekillik oranı gün be gün artar demek istemektedir.

Aziz kardeşlerimiz ;

Allahu Tealâ’yı vekil kılma, tezkiyede %5l’e ulaşır. Sonra da zikirle paralel artışına devam eder ve ihlas noktasında % 100’ lük bir artışa ulaşır. Kişi artık tamamı ile Allahu Tealâ’yı vekil edinir. Yani bu nokta kişinin tamamı ile Allahu Tealâ’ya teslim olduğu noktadır.

İşte, vekaletle tedbir arasında böyle bir ilişki vardır.  Evet !

Aziz kardeşlerimiz ;

Dileyen herkesin dünya hayatında Allahu Tealâ’nın kendisini bu noktaya ulaştırmasını Yüce Rabb’imizden diliyoruz. Sizleri çok ama pek çok seviyoruz.

Sevgi ve saygılarımızla 

Allah hepinizden razı olsun.