![]() |
Mutluluğun Sitesine Hoş Geldiniz |
![]() |
|||||||||||||||
| Sohbetler | |||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
Aziz kardeşlerimiz : Aziz kardeşlerimiz ; Allahû Tealâ, Ehl-i beyt kavramını Kurân-ı Kerimde üç âyet-i kerimede belirtmektedir. Bunların başında Ahzab Suresinin 33. Ayet-i kerimesi geliyor:
33/AHZAB-33: İnnemâ yuriydullâhu liyuzhibe ankumurricse ehlelbeyti ve yutahhirekum tathiyra. Şüphesiz Allah sizden ( şeytanın ) ricsini gidermek istiyor. Ey Ehl-i beyt, sizi tertemiz yapmak istiyor.
Bu âyet-i kerimedeki yutahhirekum kelimesindeki kum erkekleri ifade eden bir zamirdir. Öyle olunca da Ehl-i beytten murat, Allahû Tealânın irşad kademesinde vazifeli kıldığı kişiler olmaktadır.
Aziz kardeşlerimiz ; Genellikle bir çok kişi Ehl-i beyti Hz. Ali R.A, Fatimatuz-Zehra annemiz, Hz. Hasan, Hz.Hüseyin R.A. olarak dile getirmektedirler. Ama, Hz. Muhammed Mustafa S.A.V. Efendimizin tespitine bakacak olursak, bir İranlı olmasına rağmen, Resûlullah, Selman-ı Farisinin de Ehl-i beytten olduğunu ifade ediyor. Öyle olunca, Ayet-i kerimenin ihtiva ettiği mana ile beraber, Ehl-i beyt, aslında nefsini tasfiye eden, Allahû Tealânın irşad kademesiyle vazifeli kıldığı kişidir. Nitekim, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki :Size Allahın iki emanetini bırakıyorum; onlara sarıldığınız taktirde asla sapmazsınız. Bunlardan birincisi, ikincisinden daha büyüktür. Birincisi, Allahın Kitabı, ikincisi de Ehl-i Beytimdir.
Aziz kardeşlerimiz ; Allahın Kitabı ve Ehl-i Beyt Ehl-i Beytle, Allahın Kitabı Kurân-ı Kerim, birbirlerinden ayrılmaz bir ikiliyi meydana getiriyor, bir ikizi oluşturuyorlar. Aziz kardeşlerimiz ; Resûlullahın bu hadis-i şerifinden de anlıyoruz ki, Allahın Kitabı ve ehl-i beytin miras bırakılması, ehl-i beytin irşad kademesi olduğunu ifade etmesindendir. Ve Allahû Tealâ irşad kademesine sarılmamızı kesinlikle bizden istiyor. Yine bu meyanda Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz şöyle buyuruyor:
Ehl-i beytim, Nuhun Genıisidir, gemiye binen kurtulur. Gemiye binmeyen boğulur. Yani nefslerini Allaha teslim edenlerdir.
Gerçekten Resûlullahın bu meyandaki hadislerinde ehl-i beytten kastedilen, irşad kademesidir. 0 halde bir insan bu standarda nasıl ulaşabilir?
Aziz kardeşlerimiz ; Bizimle Allah arasında 28 basamaklık bir İslam merdiveni vardır. Ricsten tamamen temizlenmemiz, nefsanî karanlıklardan, afetlerden tamamen kurtulmamız ancak nefsimizi Allaha teslim etmemizle mümkündür. Her kim nefsini Allaha teslim ederse, o İhlâsa ulaşır. Kurân-ı Kerimi incelediğimiz zaman, şeytanın saptıramadığı kişilerin başında Allahın Nebîsi gelmektedir. Şeytanın saptıramadığı kişilerin ikinci kategorisinde Allahın resûlleri gelmektedir. Ve şeytanın saptıramadığı üçüncü grupta Allahın muhlis kulları gelmektedir. Şeytan kendileriyle de uğraşmasına rağmen, her olayda, her fırsatta ilkalarını onlara da ulaştırmasına rağmen, Allahın koruması altında olmaları sebebiyle, Allahın Nebîsi, Resûlü, Allahın Velîsi üzerinde şeytanın bir negatif tesir icra etmesi mümkün değildir. İşte Hac Suresinin 52. âyet-i kerimesi bu konuyu ispat ediyor.
22/HAC-52: Ve mâ erselnâ min kablike min resûlin ve lâ nebiyyîn illâ izâ temmennâ elkaşşeytânu fî umniyyetih, feyensehullâhu mâ yulkişşeytânu summe yuhkimullâhu âyâtih. (Habibim) senden önce gönderdiğimiz hiçbir Peygamber ve Resûl yoktur ki; bir şey dilediği zaman, şeytan onun arzusuna (bir şeyler) karıştırmamış olsun. Bununla beraber Allah, şeytanın, bıraktığı şeyi giderir. Sonra Allah âyetlerini sabit kılar (sağlamlaştırır).
Aziz kardeşlerimiz ; 0 halde Allahû Tealânın biz insanlara verilen bir garantisi var. Bu garanti, şeytanın nebîlere asla negatif istikamette tesir edemeyeceğidir. Bu garanti, şeytanın Allahın resûllerine asla bir sapma veremeyeceğidir. Secde emrine asi olan iblis, Allahın huzurundan kovulduktan sonra, Allahtan şu dünya hayatında ebedi olarak bir hayat hakkı istiyor.
7/ARAF-14: Kaale enzirnî ilâ yevmi yubasûn. (Şeytan) Bas gününe kadar bana müsaade ver, dedi.
7/ARAF-15: Kaale inneke minelmunzarîn. (Allah) Sen müsaade verilenlerdensin, buyurdu.
15/HİCR-39: Kaale Rabbî fe bimâ agveytenî lelizey lehum fedavdi le agvinehum ecmaîn. Rabbim beni azdırmana yemin ederim ki, dünyayı onlara güzel göstereceğim (saptıracağım.)
15/HİCR-40: İllâ ibâdeke minhumul muhlasîn. Senin ihlâs sahibi kulların hariç.
Şeytanın saptıramadığı üçüncü gruptaki kişiler, Allahın muhlis kullandır.
O halde eğer Ahzab Suresinin 33. âyet-i kerimesinde; Ey ehl-i beyt! Allah sizi tertemiz yapmak istiyor. Sizden bütün şeytanın ricsini, (pisliğini) nefsin karanlıklarını gidermek istiyor. diyorsa ,o zaman başka bir deyimle, Allah sizi ihlâsa ulaştırmak istiyor. denilmektedir.
Nitekim Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: Allah şüphesiz ki; bu dîni nefsinizi ihlâsa ulaştırmanız için var etti.
İhlâsa ulaşan bir nefs, tamamen tertemiz olur. İhlâsa ulaşan bir nefs, nefsin karanlıklarından tamamen arınır, tasfiye olur. Yani Allahû Tealâ Sen Benim ihlâs sahibi kullarımı baştan çıkaramazsın. dediği zaman, başka bir deyimle; Sen ehl-i beytimi baştan çıkaramazsın! buyurmaktadır.
Aziz kardeşlerimiz ; 0 halde, Allahın hidayete ermiş ve daimî zikre ulaşmış olan velî kullarının Kurân-ı Kerimdeki bir başka ismi ehl-i beyttir. Çünkü, hadis-i şerifte bu mana dile getiriliyor: Ehl-i beytim, Nuh un Gemisi gibidir, gemiye binen kurtulur. Gemiye binmeyen boğulur.
Ehl-i beytim Nuhun Gemisi gibidir ifadesi Allahû Tealânın mürşidini tarif ediyor.
Kim Allahın kendisi için tayin ettiği mürşide tâbî olursa, o Nuhun Gemisinde yerini alır. Kim de bu geminin kaptanı olan, Allahın vazifeli kıldığı ehl-i beytin uyarılarına, davetine kulak asmazsa, o da Nuh Aleyhisselamın oğlu gibi geminin dışında kalır ve o üst seviyedeki zulmanî dalgalar geldiğinde o dalgaların içerisinde boğulup gider.
Nuh Aleyhisselam, evladını gemiye binmesi için hep çağırmıştı. Hep Allahın davetini kendisine ulaştırmıştı. Ama ne yazık ki, evladı olmasına rağmen Nuh Aleyhisselamın oğlu Allaha ulaşmayı dilemedi ve Allaha ulaşmayı dilemediği içindir ki, gemiye binen insanların arasında yerini almadı. 0 zaman da gökten boşalan su, yerden fışkıran suyla birleşince, yeryüzünün bütün kara parçaları sular altında kaldı. Sadece bu felaketten kurtulabilenler Nuhun Gemisine binenler oldu.
0 felaket, mana aleminde insanoğlunun kendi eliyle ürettiği fesadı da temsil ediyor. İnsan öyle bir nefsin sahibidir ki, bu nefsin kalbindeki fitne ve fesat afeti sebebiyle, sürekli eliyle fesat üretir. Ama bir gün gelir ki, bu ürettiği fesat içerisinde kendisi boğulup gider.
2/BAKARA-30: Ve iz kale rabbuke lilnıelaiketi innî caılün fiylardı haliyfe kalu etecalu fiyha men yufsidu fiyha ve yesfikuddinıave nahnu i-nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu leke kale inniy alemu mâ lâ talemûn. (Hani) o zaman Rabbin meleklere: Ben muhakkak ki yeryüzünde bir halife yaratacağım demişti. (Melekler de): Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz Seni hamdinle, tesbih ve takdis ediyoruz demişlerdi. (Rabbin de): Ben,. sizin bilmediklerinizi bilirim... buyurdu.
Melekler, insanın nefsine işaret ediyorlar. Allahû Tealâ insanı üç tane vücutla yaratmış, bu üç vücuttan bir tanesi de nefstir.
91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ. Yemin ederim ki; o nefs, sevva edildi (7 kademede).
Bu nefs, nefs-i emmâredeyken (başlangıç noktasında) tamamen karanlıklardan müteşekkildir, yapısında 19 tane hastalık vardır. Ve bu nefs sağır, dilsiz ve kördür. Nefsi, üzerinde Allahın emrettiği tarzda durmayıp, kendi haline bırakırsak, kendisi anında yozlaştığı gibi, çevresindeki insanlara da tesir ederek yozlaşmaya götürür. İşte bu yozlaşmanın makro plandaki adı Nuh Aleyhisselamın tufanıdır. İnsanoğlunun nefsine tâbî olarak kendi eliyle ürettiği fitne ve fesat, -ne yazık ki- gün geliyor ki, o fitne ve fesadı üretenleri boğuyor. Onun için kesinlikle fitne ve fesadın karşı kutbunda yer almamız lazım. Bu salahtır ve ıslah kutbunda yer almanın ön şartı mutlaka mürşide tâbî olmaktır. Ehl-i beyt konumunda olan Nuhun Gemisine binmektir. Bunun üç temel şartını Allahû Tealâ Kurân Kerimde koymuş:
2/BAKARA-62: Men amene billâhi velyevmil ahıri ve amile salilıaıı felehumı ecruhum ınde rabbihim ve lâ lıavfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn. Bunlardan, her kim, Allaha ve Yevnıilahire (Ruhun Allaha ulaşma gününe) inanır ve ıslâh edici ameller işlerse, (nefsini tezkiye ederse) artık onların nıükâfatları Rableri katındandır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.
Aziz kardeşlerimiz ; İnsanlık ailesi içerisinde bir pozitif kutup var, bir de negatif kutup var. Pozitif kutupta yer almak Nuhun Gemisine binmek, mürşide tâbî olmaktır ve bunun neticesinde Allahın katındaki ücrete ulaşmaktır. Korkunun ve mahzuniyetin olmadığı bir sonsuz huzur verici limana ulaşmaktır. Ama eğer kişi Nuhun Gemisi mesabesinde (derecesinde) olan ehl-i beyte tâbî olmazsa, o da hayatın negatif kutbunu temsil eder.
Nasıl ki, pozitif kutuptakiler, insanlar için faydalı olan huzuru, salâhı, barışı üretiyorlarsa, negatif kutupta yer alanlar da, insanlık için kesin bir kaos, huzursuzluk ve mutsuzluk kaynağı olan fitne ve fesadı üretirler.
Her halükârda bizlerin, fitne ve fesattan, yeryüzünü savaş alanına çevirmekten yana değil, yeryüzünde barışı tesis etmekten yana olmamız lazım.
Aziz kardeşlerimiz ; Sin, lâm ve mim. Üç tane harften müteşekkil Silm kökünden türeyen İslâm kelimesi; tek Allaha inanmak, Allaha teslim olmak ve bunun sonucunda sulh ve sükûna ulaşmaktır. Ferdî planda huzura ve mutluluğa ulaşan bir insan, yer aldığı toplumun içinde de gerekli huzur ve mutluluğu üretmek suretiyle, diğer fertlere de yardımsal bir dizaynın içerisine giriyor ve bu şekildeki hayatın devamı kendisi için huzur ve mutluluğu gerçekleştirirken, çevresindeki insanlara da sürekli huzur ve mutluluk dağıtan birisi oluyor.
Kısacası, insan olarak tercihiniz ruhunuzdan yanaysa, siz sürekli nur üreten ve çevrenize o nuru yansıtan bir ayna oluyorsunuz. Tercihiniz nefsinizden yanaysa o zaman siz sürekli zulmet, karanlık üreten ve çevrenize huzursuzluk ve mutsuzluk veren birisi oluyorsunuz. Kişinin kendisinin huzursuz ve mutsuz olmaması ve çevresindeki insanları da huzursuz ve mutsuz etmemesi için, mutlaka Allaha ulaşmayı dilemesi lazım, mutlaka yevmül ahire îmân etmesi lazım. (Mürşide tâbî olmak yevmül-evvel, ruhun Allaha ulaşması yevmül-ahirdir. Bu dünya hayatı yevmül-evvel cennet veya cehennem hayatı yevmül-ahirdir) Öyleyse bu dünya hayatından sonraki hayatın varlığına da îmân etmesi lazımdır. Ve mutlaka mürşidine tâbî olmalıdır. Ehl-i beyte tâbî olmalıdır. Ehl-i beyt, Nuhun Gemisi mesabesindedir (derecesindedir.)
Ehl-i beytin geçtiği diğer âyetlerde Allahû Tealâ açıklıyor:
11/HUD-73:Kaâlû etacebiyne min emrillâhi rahmetullâhi ve berekâtuhu aleykum ehlelbeyt, innehu hamiydun meciyd. Dediler ki: Allahın emrine mi şaşıyorsun? Allahın rahmeti ve bereketi sizin üzerinizdedir, ey ehl-i beyt. Şüphesiz o övülmeye layık olandır, Meciddir.
Bu âyet-i kerimede Allahû Tealâ, Hz. İbrâhîmi örnek veriyor. Hz. İbrâhîmin ihtiyar olan eşiyle birlikte olduğu bir zaman dilimi içerisinde, Allahû Tealâ kendisini bir oğulla müjdeliyor. Hz. İbrâhîmin hanımı: Ben ki aciz ve ihtiyar durumdayken bir evladımın olması olur şey değil! diyor.
Ama Allah buyuruyor ki: -Ey ehl-i beyt! Allahın rahmeti ve bereketi sizin üzerinizedir.
O zaman anlıyoruz ki, ehl-i beyt konumunda, hem Allahın rahmeti, hem de Allahın bereketi kişinin üzerine oluyor. Rahmet ve fazl, rahmet ve salavatın ne olduğunu biz biliyoruz. İşte, muhtemeldir ki, rahmet ve bereket dendiği zaman, Allahû Tealânın fazlı ve salavatı kastediliyor. İşte bir kere daha ehl-i beytin ihlâsa ulaştığının kesin işaretini, Allahû Tealâ burada veriyor. Yani hem kişiye rahmetin ulaşması, hem de kişinin salavata sahip olması, bir manada içinin de, dışının da pür nur olmasını ifade eder. Yunus Emre bir dörtlüğünde şöyle buyuruyor:
Allaha âşık olan kişi, Akar gözlerinin yaşı, Pür nur olur içi dışı, Söyler Allah deyu, deyu
Aziz kardeşlerimiz ; Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki: Allahı seviniz. Beni de Allahı sevdiğinizden dolayı seviniz. Ama ehl-i beytimi de Beni sevdiğinizden dolayı seviniz.
0 halde zincirin halkaları bu dizayn içerisinde birbirine ekleniyor. Muhtemeldir ki, eğer bunu Allahû Tealânın beşere bahşettiği üç makam açısından düşünürsek, Allahın Nebîsi, Allahın Resûlünü ve Allahın velîlerini sevmeliyiz.
Bugün bir insan, Allahın kendisi için tayin ettiği mürşide tâbî değilse, aslında o Allahın Resûlünü sevmiyor. Allahın Resûlünü sevseydi, Onun varislerine mutlaka tâbî olurdu.
3/AL-İ İMRAN-31: Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûniy yuhbibkumullâhu. De ki: Eğer Allahı seviyorsanız, o zaman bana tâbî olun ki; Allah da sizi sevsin.
Allahın sevgilileri arasına girmeniz ne anlama geliyor? Kurân-ı Kerimi in- celediğiniz zaman:
3/AL-İ İMRAN-146:Vallâhu yuhibbussâbirîn. Allah sabır sahibi kullarını sever.
10/TEVBE- 4,7: İnnallâhe yuhıbbulmuttekîn. Şüphesiz Allah muttaki (takva sahibi) kullarını sever.
2/BAKARA-195: İnnallâhe yuhibbulmuhsinîn. Şüphesiz Allah muhsin (Vechini Allah a teslim etmiş) kullarını sever.
Aziz kardeşlerimiz ; Bütün bu özelliklere insan ne zaman ulaşabilir? Ne zaman bu özelliklerin sahibi olabilir? İhlâsa ulaştığı zaman.
Kişinin ihlâsa ulaşması onu sabır sahibi kılıyor. Kişi ihlâsa ulaştığı zaman, adalet sahibi ve Muhsinlerden oluyor. Allah da bu özelliklerin sahibini seviyor.
Allahı seviyorsanız, Allahın sevdiğini de seviniz ki, Allah da sizi sevsin.
Evrensel kanun bu şekilde gerçekleşiyor. Bir insanın bidayetinden nihai nokta olan ehl-i beyt hedefine ulaşabilmesi için nelerin yapılması lazım? Bu sualin cevabı VEL ASR Suresinde açıklanıyor. Kurân-ı Kerimin özeti durumunda olan VEL ASR Suresi 3 âyet-i kerimeden oluşuyor:
103/VEL ASR-1: Vel asr(asri). Asra yemin ederim. (Zamana yemin ederim.)
Neden Allahû Tealâ zamana yemin ediyor? Efendimizin açıklamalarına bakacak olursak; bunun ne kadar büyük bir yemin olduğu ortaya çıkıyor. Efendimiz buyuruyor ki; Allahû Tealânın size bahşettiği en kıymetli hazine ZAMANdır.
İşte, Allahın biz insanlara bahşettiği en büyük nimet, en büyük sermaye zamansa, bu nimeti Allahın emrettiği tarzda değerlendirmemiz lazım ki, bunun önemini Allahû Tealâ yeminle açıklıyor.
103/VEL ASR-2: İnnelinsâne lefiy husr. İnsanlar hüsrandadır.
Yani insanın bidayette (başlangıçta) ııefs-i emmârede olması söz konusudur. Nefs-i emmârede olan her insanın nefsinin manevi kalbi mühürlüdür. Kalbinin içerisinde küfür kelimesi vardır ve kalbinin bu özellikleri sebebiyle o kişi kâfirdir. Kafir olan bu kişi, dalâlettedir. Dalâlette olan bu kişi fısktadır. Fıskta olan bu kişi şirktedir. Şirkte olan bu kişi kesinlikle zalimdir ve zulmünden dolayı bu kişi müfsittir. Yeryüzünde sürekli fesat çıkaran birisidir. Bu 7 özelliği sebebiyle o insan hüsrandadır.
Ama Allahû Tealâ şerefli bir mahlûk olan insanın bidayetini bu negatif özelliklerle tanımlarken, kendisinden ne istiyor? Bu negatif koşullardan kurtulup en ideal seviyeye, zirve noktaya, kemale ulaşmasını yani kesinlikle küfrün yerini imanın almasını ve mümin olmasını istiyor. Dalaletin yerine hidayetin geçmesini istiyor. Fıskın yerine mürşide itaatin gelmesini istiyor. Zulmün yerine adaletin, şirkin yerine ihlâsın, fesadın yerine tevhidin gelmesini istiyor. Bunun şartlarını da Vel Asr Suresinin 3. âyet-i kerimesinde açıklamış.
103/VEL ASR-3: İllelleziyne âmenû İşte bu negatif koşullardan kurtulmanın birinci şartı, kişinin âmenû olması dır. Âmenû olmak için Allahın insandan beklentisi kişinin Allahın davetine icabet etmesidir. Ehl-i beyt konumunda olan Allahın mürşidi, Allahtan bir davetle gelir. Bu davet, insanın dünya hayatında Allaha ulaşmasıdır. Her kim, ehl-i beytin getirdiği davete icabet ederse, Allah o kişiyi mutlaka âmenû standartlarına ulaştırıyor.
Aziz kardeşlerimiz ; İnsan için olaylar var, yani hayatının her anı var; bu olayların o insan üzerindeki pozitif ve negatif tesirleri var ve daha sonra üçüncü basamakta kişinin tercihi var. Dilerse nefsini tercih eder, dilerse ruhunu tercih eder. Ama bizi yaratan Allah, her olayda ruhumuzu nefsimize tercih etmemizi buyuruyor.
İşte kim üçüncü basamakta ruhunu nefsine tercih eder de, Allaha ulaşmayı dilerse, daveti kabul ederse, dördüncü basamakta 99 esmanın sahibi olanAllah Rahîm esmasıyla kişinin üzerine tecelli eder. Ve beşinci basamakta kendisinden hicab-ı mestureyi kaldırır; o kişi mürşide muhabbet duyar. Mürşide muhabbet duyan kişi Allahı seven birisidir. Ne diyordu Allahû Tealâ?
Beni seviyorsanız mürşidime tâbî olun.
İşte mürşide tâbiiyetten evvel, mürşidi sevmekle olay tahakkuk eder. Akabinde Allah kulaklarındaki vakrayı da kaldırır ve o kişi mürşidin Allahtan aldığı sözlerini işitir. Allah kalbindeki ekinneti de kaldırınca, kişi işittiklerini kendisine mal eder ve böylece âmenû olur.
Allahû Tealânın insanoğluna verdiği bir garanti vardır. Âmenû olan insanları mutlaka Sırat-ı Mustakîme ulaştıracaktır. Başka bir deyimle, Allahû Tealânın verdiği ömür sermayesi vefa ettikçe, mutlaka o âmenû olan kişi Nuhun Gemisinde yerini alacaktır.
11/HUD-29: Ve yâ kavmî lâ eselukum aleyhi mâlâ in ecrî illâ alallâh, ve mâ ene bitâridillezîne âmenû innehum mulâkuû rabbihim. Ey kavmim, ben sizden bir mal istemiyorum. Benim ücretim ancak, sadece Allaha aittir. Ben âmenû olanları (yanımdan) kovamam. Çünkü onlar (ın hepsi) muhakkak (ölmeden evvel ruhlarını Allaha ulaştıracaklardır) Allaha mülâki olacaklardır.
Resûlullah (S.A.V) Efendimiz ne buyuruyordu: Ehl-i beytim Nuhun Gemisidir; gemiye binen kurtulur, gemiye binmeyen boğulur.
Gemiye binenler âmenû olanlardır. Gemiye binmeyenler Allaha ulaşmayı dilemeyenlerdir, daveti kabul etmeyenlerdir.
Ve Allahû Tealâ Vel Asr Suresinde âmenû olmayı kurtuluşun birinci basamağı olarak bize ifade ediyor.
Aziz kardeşlerimiz ; Kurtuluşun ikinci sırrı, salih amel işlemektir. İşte her kim Nuhun Gemisinde yerini alırsa, kısaca ehl-i beyt olan Allahın Mürşidine tâbî olursa, o zaman istisnasız o kişi, kurtuluşun ikinci sırrını da elde etmiştir. Kurtuluşun ikinci sırrına sahip olabilmek için 7 tane kalp şartının sahibi olmak gereklidir.
Allahû Tealâ kişinin kalbindeki ekinneti alıyor; bu birinci kalp şartı. İkinci kalp şartı, kalbine ihbatı yerleştiriyor. Üçüncü kalp şartı, kalbin nur kapı sını Allah Kendisine çeviriyor. Dördüncü kalp şartı, kalbe giden rahmetin yolunu açıyor. Ve bu 4 kalp şartının sahibi olan insan, Allahû Tealânın zikriyle huşûya ulaşıyor. Bakara Suresinin 45. âyet-i kerimesine göre, perşembeyi cumaya bağlayan gece hacet namazı kılarsa, Allah ona mürşidini gösteriyor. Mürşide intisap ettiği zaman, beşinci kalp şartı olarak Allah kalbinin üzerindeki mührünü açıyor. Altıncı kalp şartı olarak, kalbindeki küfür kelimesini dışarıya alıyor. Ve yedinci kalp şartı olarak, Allah kalbine imanı yazıyor.
Böylece kalbine iman yazılan kişi, fesadın zıddı olan ihlâs edici amellere başlıyor.
Aziz kardeşlerimiz ; İşte, dilerseniz ıslahı üreten birisi olursunuz, ama dilemezseniz istisna siz fesadı üretmekten başka çıkar yolunuz yoktur. Fesadı üretirseniz, ürettiğiniz fesadın içerisinde kendiniz boğulursunuz.
Islâhı üretirseniz, salahı üretirseniz o ürettiğiniz salahın içerisinde sonsuz huzur ve mutluluğa ulaşırsınız. Onun için tercihinizi doğru yapmak durumundasınız.
Allaha ulaşmayı dileyenler, onlar nuru üretiyorlar ve kendilerindeki o nuru insanlara aktarmak suretiyle onları da nurlandırıyorlar. Ama Allaha ulaşmayı dilemeyenler, hayatta kaldıkları süre içerisinde negatif kutup olan nefsin tesiriyle sürekli fesadı üretirler ve bir gün ürettikleri fesatta kendileri boğulup giderler.
Aziz kardeşlerimiz ; Kurtuluşun üçüncü noktasında da Hakkı tavsiye etmek var. Bir insanın Hakkı tavsiye eder duruma gelebilmesi, ruhunu Hakka ulaştırmasıyla mümkündür. Ruhun vücuttan ayrılıp Allahın Zatına ulaşabilmesini, Allahû Tealâ 7 kademedeki nefs tezkiyesine bağlamıştır. Kişi mürşidinden aldığı vasıta emirleri yerine getirmek suretiyle, emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, raziye, marziye ve tezkiye kademelerini birer, birer geçer. Her nefs kademesinde kalbindeki nurlar %7 artarak, sonuçta Hakkı tavsiye eder duruma geldiği zaman, kalbindeki nur miktarı %51e ulaşır.
İşte kalbindeki nur miktarı %51e ulaşan bu insan, başkalarına Hakkı tavsiye edebilir duruma gelmiştir. Hakka ulaşan insan, Hakkı tavsiye eder duruma gelir. Bu kurtuluşun üçüncü sırrıdır.
Ve kurtuluşun nihai hedefi, dördüncü sır da ; sabrı tavsiye etmek. Yani ihlâsa ulaşmak, yani ehl-i beytten birisi olmak. Bu da 7 tane tasfiye kademesini aşmayı gerektiriyor. Fena kademesi, beka kademesi, zühd kademesi, teslim kademesi. Bu ilk dört tasfiye kademesini geçerse kalbindeki nurlar her kademede %10 artarak, sonuçta kişinin kalbinde %91 nur kalıcı olarak yerleşir. Ve böylece o insan Allahın ikinci emaneti olan fizik bedeni de Allaha teslim etmiş olur.
Aziz kardeşlerimiz ; Kurân-ı Kerimde Allahû Tealâ diğergamlığı övdüğünü görüyoruz. Diğergamlık ne demektir? Çevremizdeki insanları kendi nefsimize tercih etmek demektir. Diğergamlık, kendimiz ihtiyaç içerisinde olmamıza rağmen, çevremizdeki insanları kendimize tercih etmektir.
Aziz kardeşlerimiz ; Fizik bedenin Allaha teslimi, kişinin bu noktaya ulaşmasını ifade ediyor. Allahın beklediği davranış biçimi olarak, her olayda kendimizden yana değil, baş kasından yana olmayı bize öğütlüyor. Bu da ancak ve ancak, her olayda ıslahı üretmemizle; her olayda başkasına mutluluk vermemizle gerçekleşir. İşte başkasından yana olmak, onlara Allahın nurunu ulaştırmak, onları mutlu etmek; onlara ulaştırdığımız mutluluğun iki katını bizlerin yaşaması, Allahın farz kıldığı hedeflerdendir. Bu da ancak ve ancak Allahû Tealâ çok zikretmemizle ve Allahın Kurân-ı Kerimdeki bütün emir ve nehiylerini hayatımıza tatbik etmemizle mümkündür.
Aziz kardeşlerimiz ; Allahû Tealâ bizi sabra ulaştırabilmesi için, son iki basamağı da aşmamız gerekir. Bu bizimle Allah arasındaki kemalat basamakları içerisinde 26. basamaktır. Kişinin daimi zikre ulaştığı ulûl-elbab basamağıdır. Daimî zikre ulaştığınız an, daimi zikir sebebiyle artık şeytanın negatif tesirleri sizin üzerinizde söz konusu olmaz. Onun için Allahû Tealâ diyor ki: Ey ehl-i beyt! Allah sizden ricsi ( pisliği ) gidermek istiyor.
Ricsin insandan giderildiği nokta daimî zikirdir. Çünkü ricsin kalbe girdiği nokta fücur kapısıdır. Ama daimi zikir sebebiyle fücur kapısı kapanır. O halde ehl-i beyt dendiği zaman, son üç kademeyi anlamakta fayda var: Daimî zikir, ihlâs ve salah.
Aziz kardeşlerimiz ; Kişi daimi zikre ulaştığı zaman, çok kısa bir zaman dilimi içerisinde hemen, ihlâsa da ulaşır. İhlâsa ulaşan bir insanın nefsi karanlıklardan temizlenmiştir, arınmıştır. Nefsinin manevi kalbindeki hastalıkların yerine Allahû Tealâ ruhun hasletlerini, faziletler adı altında getirip yerleştirmiştir. Nefsindeki afetlerden bir tanesi sabırsızlıktır. Ama Allahû Tealâ o kişinin nefsini teslim almakla, sabırsızlığın yerine sabrı o kişide monte etmiştir. Bu hasletler ruhtan gelmeyip, Allahtan geldikleri için nefsimizde fazilet (fazıllar) adını alırlar. Ve böylece kişi 19 tane faziletin sahibi olur. Sabır da bu fazıllar dan sadece bir tanesidir.
O halde kurtuluşun dördüncü sırrı, fazıllardan sabıra ulaşmaktır. Sabra ulaşmaktır, kısacası ihlâsa ulaşmaktır. İhlâsa ulaşan her insandan şeytanın negatif tesirleri giderilir. İhlâsa ulaşan her insan da, nefsindeki afetlerden kaynaklanan negatif tesirler tamamen ortadan kalkar. O kişi nefsiyle, ruhuyla hasletler ve fazilet standardı içerisinde hayatına devam eder. Bir taraftan tamamen nurdan müteşekkil 19 tane hasletle mücehhez, işiten, gören ve Allahın en üst seviyedeki âyetlerini idrak eden, öbür taraftan ihlâsa ulaşmış, 19 tane faziletin sahibi, karanlıklardan temizlenmiş, yine işiten, gören ve fuad hassasıyla Allahın âyetlerini idrak eden ihlâs sahibi bir kul.
Aziz kardeşlerimiz ; Nasıl iblisin ruh üzerinde bir negatif tesiri yoksa, iblisin ihlâsa ulaşmış bir nefs üzerinde de negatif tesiri olamaz. Şeytanın insan üzerinde bir negatif tesir vücuda getirebilmesi kişinin nefsindeki karanlıkların var olmasına bağlıdır. Kısacası şeytan, karanlıkların prensidir. Ama kişinin nefsinde karanlıklardan eser kalmadığına göre, o zaman kesinlikle o insanın bir negatif tesire ulaşması söz konusu değildir.
İşte Yüce Rabbimiz hepimizin buraya ulaşmasını istiyor, ihlâsa ulaşmasını istiyor.
Aziz kardeşlerimiz ; İhlâsa ulaşan her kimse Tahrim Suresinin 8. âyet-i kerimesine göre bir seher vaktinde Tövbe-i Nasuhla tövbeye çağrıldığı zaman, Allahû Tealânın bu tövbesine mazhar olan kişi, son kademe olan salaha ulaşır. Ve salaha ulaşan bir kişi Allahın en üst seviyedeki velisi olmuştur. Allahû Tealâ, velî olan bu kişiyi, dilerse irşada memur ve mezun kılıyor.
Allahû Tealânın bütün velî mürşidleri, ihlâsa ulaşan, salaha ulaşan insanlardan seçilir. Onun için Resûlullah (S.A.V) Efendimiz; Benden sonra size Allahın iki emanetini bırakıyorum: Birincisi ikincisinden büyüktür. Birisi Allahın Kitabı, diğeri de ehl-i beytim buyurmuştur.
Birisi Allahın koruması altında olan Kurân-ı Kerim, diğeri de Allahû Tealânın irşad kademesinde vazifeli kıldığı Velî Mürşid, Allahın Hidayetçi Resûlü, Zamanın İmamı. Biz eğer gerçekten bu standart içerisinde Zamanın İmamına sarılırsak, Allahın Kitabına sarılırsak, o zaman şeytanın bizi kendi tarafına alması asla mümkün değildir. Onun için Allahın Resûlü, bu iki emanete sarıldığınız süre içerisinde sizi hiç kimse Allahın yolundan saptıramaz demektedir.
Aziz kardeşlerimiz ; Ehl-i beyt kelimesinin geçtiği başka bir âyet-i kerime de: 28/KASAS-12: Ve haremnâ aleyhilmerâdia min kabl, fekaâlet hel edullukum alâ ehli beytin yekfulûnehu lekum ve hum lehu nâsıhûn. Biz, daha önce ona süt analarını haram etmiştik. (Kız kardeşi:) Ben sizin adınıza onun bakımını üstlenecek ve ona öğüt verecek (veya eğitecek) bir aileyi (ehl-i beyti) size bildireyim mi? dedi.
Allahû Tealâ Hz. Musanın annesine vahyediyor ve doğurduğu çocuğu sepete koyup nehre bırakmasını istiyor. Ve gerçekten bu sepete konulan çocuk nehirde firavunun köşkünün yanında bir yerde duruyor. Ama aynı zamanda Hz. Musanın annesi, Hz. Musanın kız kardeşine diyor ki, Onu takip et nereye gidiyor diye. Ve sonuçta firavunun kendisine aldığını öğreniyor ama Allahû Tealâ diyor ki: Biz kesinlikle annesinin dışında başka hiç kimseden Hz. Musanın süt emmesini uygun görmüştük.
Dolayısıyla böylece kız kardeşi Bu çocuğu büyütebilecek, sizin için göz aydınlığı olabilecek bir ev halkını size salık vereyim mi? deyince, -Tamam, diyorlar. -Ey ehl-i beyt, diyor. İşte Hz. Musa için, ehl-i beyt annesidir. Ve Hz. Musanın annesine Allahû Tealâ vahyediyor.
Aziz kardeşlerimiz ; O halde ehl-i beyt, üç âyet-i kerimede geçiyor. Sonuçta üç âyet-i kerimenin ihtiva ettiği mana; rahmet, fazl ve salavatın üzerinde olduğu, nefsi Allaha teslim olduğu için Allaha yakın olunan bir noktaya ulaşmış insan. Kısacası her kim Allahın ifade ettiği ehl-i beyt standartlarına ulaşmışsa, o aslında mukarreblerden de olmuştur. Onun için Allahû Tealâ Şura Suresinin 23. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:
42/ŞURA-13: Kul lâ eselukum aleyhi ecren illelmeveddete feylkurbâ. De ki; Ben buna karşı akrabamı (ehl-i beytimi ) sevmenizden başka bir ücret istemiyorum. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz: Ben tebliğime karşı sizden bir ücret istemiyorum ama akrabamı sevmenizi istiyorum.
Aziz kardeşlerimiz ; Allahû Tealâ, ehl-i beyti bu âyet-i kerimede Resûlün akrabası olarak tarif ediyor. O halde kendisine sarıldığımız taktirde hiç sapmayacağımız Resûlullahtan bize kalan iki tane emanet: Allahın Kitabı ve mutlaka sığınmamız gereken İrşad Kademesidir.
Allahû Tealâyı seviyorsanız, Beni de seviniz.
Allahı seven ehl-i beyti de sever. Allahın kendisi için tayin ettiği mürşidi de sever. Bu sevgi o kişi için başlı başına bir kurtuluş vesilesidir. Bir Arap bedevi Resûlullah (S .A .V) yanına geliyor. -Cennete gitmek istiyorum Ya Resûlullah! diyor. Allahın Resûlü: -Namaz kıl, oruç tut, zekat ver, hacca git. -Bunların hiçbirisini yapamıyorum Ey Allahın Resûlü, deyince. Allahın Resûlünün cevabı: -Ne yapıyorsun? -Seni çok seviyorum. O zaman Resûlullah (S.A.V) buyuruyor ki: -Herkes sevdiğiyle haşrolunur.
Aziz kardeşlerimiz ; İşte gerçekten eğer olay buysa, o zaman ne demektir Herkes sevdiğiyle haşrolunur. Kıyâmet günü herkes imamlarıyla çağrılacaktır. Ateşe çağrılanlar imamlarıyla çağrılacaksa, kurtuluşa ulaşanlar da imamlarıyla çağrılacaksa, ve Resûlullahı seven bu Arap bedeviye Resûlullahın verdiği cevap: Herkes sevdiğiyle haşrolunur. ise, o zaman haşrolunma gününde o kişi, Resûlullahın imamlığı altında bulunacaktır. Yani kurtuluşa erenlerden olacaktır.
Aziz kardeşlerimiz ; O halde nasıl Allaha ulaşmayı dileyen, Allahı seven kişi kurtuluşa ulaşıyorsa, kesinlikle Allahı seven bir insanın, Onun Resûlünü sevmemesi, Ona muhabbet duymaması mümkün değildir. Allahı seven kişi, mutlaka Allahın Resûlünü de sever. Allahın Resûlünü seven de, Resûlün ehl-i beytini sever.
Hepinizin bu sevgiye en zirve noktada ulaşmanızı Rabbimizden dileyerek İnşallâh sohbetimizi burada tamamlamak istiyoruz.
Aziz kardeşlerimiz ; Sizleri çok ama pek çok seviyoruz . Sevgi ve saygılarımızla. Allah hepinizden razı olsun.
|
|
|
|||||||||||||