Sohbetler  
line decor

  

line decor
 
 
 
 

 
 
 
 
  

Aziz kardeşlerimiz :
Sizleri selâmların en güzeli olan Allahû Tealâ'nın selâmıyla selâmlıyoruz.
Esselâmu aleykum rahmetullâhu ve berekâtuhu.
Aziz kardeşlerimiz ;
Bu sohbet konumuzu da "EHLİBEYT" kavramına ayırdık.
Tabii, yine her zaman olduğu gibi Kur'ân-ı Kerim ışığı altında ve de Mehdi a.s. önderliğinde konumuzu işleyeceğiz İnşaallah.
 

Aziz kardeşlerimiz ;

Allahû Tealâ, Ehl-i beyt kavramını Kur’ân-ı Kerim’de üç âyet-i kerimede belirtmektedir. Bunların başında Ahzab Suresinin 33. Ayet-i kerimesi geliyor:

 

33/AHZAB-33:  İnnemâ yuriydullâhu liyuzhibe ankumurricse ehlelbeyti ve yutahhirekum tathiyra.

Şüphesiz Allah sizden ( şeytanın ) ricsini gidermek istiyor. Ey Ehl-i beyt, sizi tertemiz yapmak istiyor.

 

Bu âyet-i kerimedeki “yutahhirekum” kelimesindeki “ kum “ erkekleri ifade eden bir zamirdir. Öyle olunca da Ehl-i beyt’ten murat, Allahû Tealâ’nın irşad kademesinde vazifeli kıldığı kişiler olmaktadır.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Genellikle bir çok kişi Ehl-i beyti Hz. Ali R.A, Fatimatuz-Zehra annemiz, Hz. Hasan, Hz.Hüseyin R.A. olarak dile getirmektedirler. Ama, Hz. Muhammed Mustafa S.A.V. Efendimiz’in tespitine bakacak olursak, bir İranlı olmasına rağmen, Resûlullah, Selman-ı Farisi’nin de Ehl-i beytten olduğunu ifade ediyor.  Öyle olunca, Ayet-i kerimenin ihtiva ettiği mana ile beraber, Ehl-i beyt, aslında nefsini tasfiye eden, Allahû Tealâ’nın irşad kademesiyle vazifeli kıldığı kişidir. Nitekim, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki :”Size Allah’ın iki emanetini bırakıyorum; onlara sarıldığınız taktirde asla sapmazsınız. Bunlardan birincisi, ikincisinden daha büyüktür. Birincisi, Allah’ın Kitabı, ikincisi de Ehl-i Beytimdir.”

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Allah’ın Kitabı ve Ehl-i Beyt…

Ehl-i Beyt’le, Allah’ın Kitabı Kur’ân-ı Kerim,  birbirlerinden ayrılmaz bir ikiliyi meydana getiriyor, bir ikizi oluşturuyorlar.

Aziz kardeşlerimiz ;

Resûlullah’ın bu hadis-i şerifinden de anlıyoruz ki, Allah’ın Kitabı ve ehl-i beytin miras bırakılması, ehl-i beytin “irşad kademesi” olduğunu ifade etmesindendir. Ve Allahû Tealâ irşad kademesine sarılmamızı kesinlikle bizden istiyor. Yine bu meyanda Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz şöyle buyuruyor:

 

“Ehl-i beytim, Nuh’un Genıisi’dir, gemiye binen kurtulur. Gemiye binmeyen boğulur.” Yani nefslerini Allah’a teslim edenlerdir.

 

Gerçekten Resûlullah’ın bu meyandaki hadislerinde ehl-i beytten kastedilen, irşad kademesidir. 0 halde bir insan bu standarda nasıl ulaşabilir?

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Bizimle Allah arasında 28 basamaklık bir İslam merdiveni vardır. Ricsten tamamen temizlenmemiz, nefsanî karanlıklardan, afetlerden tamamen kurtulmamız ancak nefsimizi Allah’a teslim etmemizle mümkündür. Her kim nefsini Allah’a teslim ederse, o İhlâs’a ulaşır. Kur’ân-ı Kerim’i incelediğimiz zaman, şeytanın saptıramadığı kişilerin başında Allah’ın Nebîsi gelmektedir. Şeytanın saptıramadığı kişilerin ikinci kategorisinde Allah’ın resûlleri gelmektedir. Ve şeytanın saptıramadığı üçüncü grupta Allah’ın muhlis kulları gelmektedir. Şeytan kendileriyle de uğraşmasına rağmen, her olayda, her fırsatta ilkalarını onlara da ulaştırmasına rağmen, Allah’ın koruması altında olmaları sebebiyle, Allah’ın Nebîsi, Resûlü, Allah’ın Velîsi üzerinde şeytanın bir negatif tesir icra etmesi mümkün değildir. İşte Hac Suresi’nin 52. âyet-i kerimesi bu konuyu ispat ediyor.

 

22/HAC-52: Ve mâ erselnâ min kablike min resûlin ve lâ nebiyyîn illâ izâ temmennâ elkaşşeytânu fî umniyyetih, feyensehullâhu mâ yulkişşeytânu summe yuhkimullâhu âyâtih.”

 (Habibim) senden önce gönderdiğimiz hiçbir Peygamber ve Resûl yoktur ki; bir şey dilediği zaman, şeytan onun arzusuna (bir şeyler) karıştırmamış olsun. Bununla beraber Allah, şeytanın, bıraktığı şeyi giderir. Sonra Allah âyetlerini sabit kılar (sağlamlaştırır).

 

Aziz kardeşlerimiz ;

0 halde Allahû Tealâ’nın biz insanlara verilen bir garantisi var. Bu garanti, şeytanın nebîlere asla negatif istikamette tesir edemeyeceğidir. Bu garanti, şeytanın Allah’ın resûllerine asla bir sapma veremeyeceğidir. Secde emrine asi olan iblis, Allah’ın huzurundan kovulduktan sonra, Allah’tan şu dünya hayatında ebedi olarak bir hayat hakkı istiyor.

 

7/A’RAF-14: Kaale enzirnî ilâ yevmi yub‘asûn.

(Şeytan) Ba‘s gününe kadar bana müsaade ver, dedi.

 

7/A’RAF-15: Kaale inneke minelmunzarîn.

(Allah) Sen müsaade verilenlerdensin, buyurdu.

 

15/HİCR-39: Kaale Rabbî fe bimâ agveytenî lelizey lehum fedavdi le agvinehum ecmaîn.

Rabbim beni azdırmana yemin ederim ki, dünyayı onlara güzel göstereceğim (saptıracağım.)

 

15/HİCR-40: İllâ ibâdeke minhumul muhlasîn. 

Senin ihlâs sahibi kulların hariç.

 

Şeytanın saptıramadığı üçüncü gruptaki kişiler, Allah’ın muhlis kullandır.

 

O  halde eğer Ahzab Suresi’nin 33. âyet-i kerimesinde; “Ey ehl-i beyt! Allah sizi tertemiz yapmak istiyor. Sizden bütün şeytanın ricsini, (pisliğini) nefsin karanlıklarını gidermek istiyor.” diyorsa ,o zaman başka bir deyimle, “Allah sizi ihlâsa ulaştırmak istiyor.” denilmektedir.

 

Nitekim Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: “Allah şüphesiz ki; bu dîni nefsinizi ihlâsa ulaştırmanız için var etti.”

 

İhlâsa ulaşan bir nefs, tamamen tertemiz olur. İhlâsa ulaşan bir nefs, nefsin karanlıklarından tamamen arınır, tasfiye olur. Yani Allahû Teal⠓Sen Benim ihlâs sahibi kullarımı baştan çıkaramazsın.” dediği zaman, başka bir deyimle; “Sen ehl-i beytimi baştan çıkaramazsın!” buyurmaktadır.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

0 halde, Allah’ın hidayete ermiş ve daimî zikre ulaşmış olan velî kullarının Kur’ân-ı Kerim’deki bir başka ismi “ehl-i beyt”tir. Çünkü, hadis-i şerifte bu mana dile getiriliyor: “Ehl-i beytim, Nuh ‘un Gemisi gibidir, gemiye binen kurtulur. Gemiye binmeyen boğulur.”

 

“Ehl-i beytim Nuh’un Gemisi gibidir” ifadesi Allahû Tealâ’nın mürşidini tarif ediyor.

 

Kim Allah’ın kendisi için tayin ettiği mürşide tâbî olursa, o Nuh’un Gemisi’nde yerini alır. Kim de bu geminin kaptanı olan, Allah’ın vazifeli kıldığı ehl-i beytin uyarılarına, davetine kulak asmazsa, o da Nuh Aleyhisselam’ın oğlu gibi geminin dışında kalır ve o üst seviyedeki zulmanî dalgalar geldiğinde o dalgaların içerisinde boğulup gider.

 

Nuh Aleyhisselam, evladını gemiye binmesi için hep çağırmıştı. Hep Allah’ın davetini kendisine ulaştırmıştı. Ama ne yazık ki, evladı olmasına rağmen Nuh Aleyhisselam’ın oğlu Allah’a ulaşmayı dilemedi ve Allah’a ulaşmayı dilemediği içindir ki, gemiye binen insanların arasında yerini almadı. 0 zaman da gökten boşalan su, yerden fışkıran suyla birleşince, yeryüzünün bütün kara parçaları sular altında kaldı. Sadece bu felaketten kurtulabilenler Nuh’un Gemisi’ne binenler oldu.

 

0 felaket, mana aleminde insanoğlunun kendi eliyle ürettiği fesadı da temsil ediyor. İnsan öyle bir nefsin sahibidir ki, bu nefsin kalbindeki fitne ve fesat afeti sebebiyle, sürekli eliyle fesat üretir. Ama bir gün gelir ki, bu ürettiği fesat içerisinde kendisi boğulup gider.

 

2/BAKARA-30: Ve iz kale rabbuke lilnıelaiketi innî ca’ılün fiyl’ardı haliyfe kalu etec’alu fiyha men yufsidu fiyha ve yesfikuddinıa’ve nahnu i-nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu leke kale inniy a’lemu mâ lâ ta’lemûn.

 (Hani) o zaman Rabbin meleklere: “Ben muhakkak ki yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. (Melekler de): “Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz Seni hamdinle, tesbih ve takdis ediyoruz” demişlerdi. (Rabbin de): “Ben,. sizin bilmediklerinizi bilirim...” buyurdu.

 

Melekler, insanın nefsine işaret ediyorlar. Allahû Tealâ insanı üç tane vücutla yaratmış, bu üç vücuttan bir tanesi de nefstir.

 

91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.

Yemin ederim ki; o nefs, sevva edildi (7 kademede).

 

Bu nefs, nefs-i emmâredeyken (başlangıç noktasında) tamamen karanlıklardan müteşekkildir, yapısında 19 tane hastalık vardır. Ve bu nefs sağır, dilsiz ve kördür. Nefsi, üzerinde Allah’ın emrettiği tarzda durmayıp, kendi haline bırakırsak, kendisi anında yozlaştığı gibi, çevresindeki insanlara da tesir ederek yozlaşmaya götürür. İşte bu yozlaşmanın makro plandaki adı Nuh Aleyhisselam’ın tufanıdır. İnsanoğlunun nefsine tâbî olarak kendi eliyle ürettiği fitne ve fesat, -ne yazık ki- gün geliyor ki, o fitne ve fesadı üretenleri boğuyor. Onun için kesinlikle fitne ve fesadın karşı kutbunda yer almamız lazım. Bu salahtır ve ıslah kutbunda yer almanın ön şartı mutlaka mürşide tâbî olmaktır. Ehl-i beyt konumunda olan Nuh’un Gemisi’ne binmektir. Bunun üç temel şartını Allahû Tealâ Kur’ân Kerim’de koymuş:

 

2/BAKARA-62: Men amene billâhi velyevmil ‘ahıri ve amile salilıaıı felehumı ecruhum ınde rabbihim ve lâ lıavfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn.

Bunlardan, her kim, Allah’a ve Yevnıilahir’e (Ruhun Allah’a ulaşma gününe) inanır ve ıslâh edici ameller işlerse, (nefsini tezkiye ederse) artık onların nıükâfatları Rableri katındandır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

İnsanlık ailesi içerisinde bir pozitif kutup var, bir de negatif kutup var. Pozitif kutupta yer almak Nuh’un Gemisi’ne binmek, mürşide tâbî olmaktır ve bunun neticesinde Allah’ın katındaki ücrete ulaşmaktır. Korkunun ve mahzuniyetin olmadığı bir sonsuz huzur verici limana ulaşmaktır. Ama eğer kişi Nuh’un Gemisi mesabesinde (derecesinde) olan ehl-i beyte tâbî olmazsa, o da hayatın negatif kutbunu temsil eder.

 

Nasıl ki, pozitif kutuptakiler, insanlar için faydalı olan huzuru, salâhı, barışı üretiyorlarsa, negatif kutupta yer alanlar da, insanlık için kesin bir kaos, huzursuzluk ve mutsuzluk kaynağı olan fitne ve fesadı üretirler.

 

Her halükârda bizlerin, fitne ve fesattan, yeryüzünü savaş alanına çevirmekten yana değil, yeryüzünde barışı tesis etmekten yana olmamız lazım.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Sin, lâm ve mim. Üç tane harften müteşekkil “Silm” kökünden türeyen İslâm kelimesi; tek Allah’a inanmak, Allah’a teslim olmak ve bunun sonucunda sulh ve sükûna ulaşmaktır. Ferdî planda huzura ve mutluluğa ulaşan bir insan, yer aldığı toplumun içinde de gerekli huzur ve mutluluğu üretmek suretiyle, diğer fertlere de yardımsal bir dizaynın içerisine giriyor ve bu şekildeki hayatın devamı kendisi için huzur ve mutluluğu gerçekleştirirken, çevresindeki insanlara da sürekli huzur ve mutluluk dağıtan birisi oluyor.

 

Kısacası, insan olarak tercihiniz ruhunuzdan yanaysa, siz sürekli nur üreten ve çevrenize o nuru yansıtan bir ayna oluyorsunuz. Tercihiniz nefsinizden yanaysa o zaman siz sürekli zulmet, karanlık üreten ve çevrenize huzursuzluk ve mutsuzluk veren birisi oluyorsunuz. Kişinin kendisinin huzursuz ve mutsuz olmaması ve çevresindeki insanları da huzursuz ve mutsuz etmemesi için, mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemesi lazım, mutlaka yevm’ül ahire îmân etmesi lazım. (Mürşide tâbî olmak yevm’ül-evvel, ruhun Allah’a ulaşması yevm’ül-ahirdir. Bu dünya hayatı yevm’ül-evvel cennet veya cehennem hayatı yevm’ül-ahirdir) Öyleyse bu dünya hayatından sonraki hayatın varlığına da îmân etmesi lazımdır. Ve mutlaka mürşidine tâbî olmalıdır. Ehl-i beyte tâbî olmalıdır. Ehl-i beyt, Nuh’un Gemisi mesabesindedir (derecesindedir.)

 

Ehl-i beytin geçtiği diğer âyetlerde Allahû Tealâ açıklıyor:

 

11/HUD-73:Kaâlû eta’cebiyne min emrillâhi rahmetullâhi ve berekâtuhu aleykum ehlelbeyt, innehu hamiydun meciyd.

 Dediler ki: Allah’ın emrine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketi sizin üzerinizdedir, ey ehl-i beyt. Şüphesiz o övülmeye layık olandır, Mecid’dir.

 

Bu âyet-i kerimede Allahû Tealâ, Hz. İbrâhîm’i örnek veriyor. Hz. İbrâhîm’in ihtiyar olan eşiyle birlikte olduğu bir zaman dilimi içerisinde, Allahû Tealâ kendisini bir oğulla müjdeliyor. Hz. İbrâhîm’in hanımı: “Ben ki aciz ve ihtiyar durumdayken bir evladımın olması olur şey değil!” diyor.

 

Ama Allah buyuruyor ki:

-Ey ehl-i beyt! Allah’ın rahmeti ve bereketi sizin üzerinizedir.

 

O zaman anlıyoruz ki, ehl-i beyt konumunda, hem Allah’ın rahmeti, hem de Allah’ın bereketi kişinin üzerine oluyor. Rahmet ve fazl, rahmet ve salavatın ne olduğunu biz biliyoruz. İşte, muhtemeldir ki, rahmet ve bereket dendiği zaman, Allahû Tealâ’nın fazlı ve salavatı kastediliyor. İşte bir kere daha ehl-i beytin ihlâsa ulaştığının kesin işaretini, Allahû Tealâ burada veriyor. Yani hem kişiye rahmetin ulaşması, hem de kişinin salavata sahip olması, bir manada içinin de, dışının da pür nur olmasını ifade eder. Yunus Emre bir dörtlüğünde şöyle buyuruyor:

 

Allah’a âşık olan kişi,

Akar gözlerinin yaşı,

Pür nur olur içi dışı,

Söyler “Allah” deyu, deyu

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki: “Allah’ı seviniz. Beni de Allah’ı sevdiğinizden dolayı seviniz. Ama ehl-i beytimi de Beni sevdiğinizden dolayı seviniz.”

 

0 halde zincirin halkaları bu dizayn içerisinde birbirine ekleniyor. Muhtemeldir ki, eğer bunu Allahû Tealâ’nın beşere bahşettiği üç makam açısından düşünürsek, Allah’ın Nebîsi, Allah’ın Resûlü’nü ve Allah’ın velîlerini sevmeliyiz.

 

Bugün bir insan, Allah’ın kendisi için tayin ettiği mürşide tâbî değilse, aslında o Allah’ın Resûlü’nü sevmiyor. Allah’ın Resûlü’nü sevseydi, O’nun varislerine mutlaka tâbî olurdu.

 

3/AL-İ İMRAN-31: Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebi’ûniy yuhbibkumullâhu.

 De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız, o zaman bana tâbî olun ki; Allah da sizi sevsin.

 

Allah’ın sevgilileri arasına girmeniz ne anlama geliyor? Kur’ân-ı Kerim’i in- celediğiniz zaman:

 

3/AL-İ İMRAN-146:Vallâhu yuhibbussâbirîn.

Allah sabır sahibi kullarını sever.

 

10/TEVBE- 4,7: İnnallâhe yuhıbbulmuttekîn.

Şüphesiz Allah muttaki (takva sahibi) kullarını sever.

 

2/BAKARA-195: İnnallâhe yuhibbulmuhsinîn.

Şüphesiz Allah muhsin (Vechini Allah ‘a teslim etmiş) kullarını sever.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Bütün bu özelliklere insan ne zaman ulaşabilir? Ne zaman bu özelliklerin sahibi olabilir? İhlâsa ulaştığı zaman.

 

Kişinin ihlâsa ulaşması onu sabır sahibi kılıyor. Kişi ihlâsa ulaştığı zaman, adalet sahibi ve Muhsinlerden oluyor. Allah da bu özelliklerin sahibini seviyor.

 

“Allah’ı seviyorsanız, Allah’ın sevdiğini de seviniz ki, Allah da sizi sevsin.”

 

Evrensel kanun bu şekilde gerçekleşiyor.

Bir insanın bidayetinden nihai nokta olan ehl-i beyt hedefine ulaşabilmesi için nelerin yapılması lazım? Bu sualin cevabı VEL ASR Suresi’nde açıklanıyor. Kur’ân-ı Kerim’in özeti durumunda olan VEL ASR Suresi 3 âyet-i kerimeden oluşuyor:

 

 103/VEL ASR-1: Vel asr(asri).

Asra yemin ederim. (Zamana yemin ederim.)

 

Neden Allahû Tealâ zamana yemin ediyor? Efendimizin açıklamalarına bakacak olursak; bunun ne kadar büyük bir yemin olduğu ortaya çıkıyor. Efendimiz buyuruyor ki; “Allahû Tealâ’nın size bahşettiği en kıymetli hazine ZAMAN’dır.”

 

İşte, Allah’ın biz insanlara bahşettiği en büyük nimet, en büyük sermaye zamansa, bu nimeti Allah’ın emrettiği tarzda değerlendirmemiz lazım ki, bunun önemini Allahû Tealâ yeminle açıklıyor.

 

103/VEL ASR-2: İnnel’insâne lefiy husr.”

İnsanlar hüsrandadır.

 

Yani insanın bidayette (başlangıçta) ııefs-i emmârede olması söz konusudur. Nefs-i emmârede olan her insanın nefsinin manevi kalbi mühürlüdür. Kalbinin içerisinde “küfür” kelimesi vardır ve kalbinin bu özellikleri sebebiyle o kişi kâfirdir. Kafir olan bu kişi, dalâlettedir. Dalâlette olan bu kişi fısktadır. Fıskta olan bu kişi şirktedir. Şirkte olan bu kişi kesinlikle zalimdir ve zulmünden dolayı bu kişi müfsittir. Yeryüzünde sürekli fesat çıkaran birisidir. Bu 7 özelliği sebebiyle o insan hüsrandadır.

 

Ama Allahû Tealâ şerefli bir mahlûk olan insanın bidayetini bu negatif özelliklerle tanımlarken, kendisinden ne istiyor? Bu negatif koşullardan kurtulup en ideal seviyeye, zirve noktaya, kemale ulaşmasını yani kesinlikle küfrün yerini “iman”ın almasını ve mümin olmasını istiyor. Dalaletin yerine hidayetin geçmesini istiyor. Fıskın yerine mürşide itaatin gelmesini istiyor. Zulmün yerine adaletin, şirkin yerine ihlâsın, fesadın yerine tevhidin gelmesini istiyor.

Bunun şartlarını da Vel Asr Sure’sinin 3. âyet-i kerimesinde açıklamış.

 

103/VEL ASR-3: İllelleziyne âmenû

İşte bu negatif koşullardan kurtulmanın birinci şartı, kişinin âmenû olması dır. Âmenû olmak için Allah’ın insandan beklentisi kişinin Allah’ın davetine icabet etmesidir. Ehl-i beyt konumunda olan Allah’ın mürşidi, Allah’tan bir davetle gelir. Bu davet, insanın dünya hayatında Allah’a ulaşmasıdır. Her kim, ehl-i beytin getirdiği davete icabet ederse, Allah o kişiyi mutlaka “âmenû” standartlarına ulaştırıyor.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

İnsan için olaylar var, yani hayatının her anı var; bu olayların o insan üzerindeki pozitif ve negatif tesirleri var ve daha sonra üçüncü basamakta kişinin tercihi var. Dilerse nefsini tercih eder, dilerse ruhunu tercih eder. Ama bizi yaratan Allah, her olayda ruhumuzu nefsimize tercih etmemizi buyuruyor.

 

İşte kim üçüncü basamakta ruhunu nefsine tercih eder de, Allah’a ulaşmayı dilerse, daveti kabul ederse, dördüncü basamakta 99 esmanın sahibi olanAllah “Rahîm” esmasıyla kişinin üzerine tecelli eder. Ve beşinci basamakta kendisinden hicab-ı mestureyi kaldırır; o kişi mürşide muhabbet duyar. Mürşide muhabbet duyan kişi Allah’ı seven birisidir. Ne diyordu Allahû Tealâ?

 

“Beni seviyorsanız mürşidime tâbî olun.”

 

İşte mürşide tâbiiyetten evvel, mürşidi sevmekle olay tahakkuk eder. Akabinde Allah kulaklarındaki vakrayı da kaldırır ve o kişi mürşidin Allah’tan aldığı sözlerini işitir. Allah kalbindeki ekinneti de kaldırınca, kişi işittiklerini kendisine mal eder ve böylece âmenû olur.

 

Allahû Tealâ’nın insanoğluna verdiği bir garanti vardır. Âmenû olan insanları mutlaka Sırat-ı Mustakîm’e ulaştıracaktır. Başka bir deyimle, Allahû Tealâ’nın verdiği ömür sermayesi vefa ettikçe, mutlaka o âmenû olan kişi Nuh’un Gemisi’nde yerini alacaktır.

 

11/HUD-29: Ve yâ kavmî lâ es’elukum aleyhi mâlâ in ecrî illâ alallâh, ve mâ ene bitâridillezîne âmenû innehum mulâkuû rabbihim.

Ey kavmim, ben sizden bir mal istemiyorum. Benim ücretim ancak, sadece Allah’a aittir. Ben âmenû olanları (yanımdan) kovamam. Çünkü onlar (ın hepsi) muhakkak (ölmeden evvel ruhlarını Allah’a ulaştıracaklardır) Allah’a mülâki olacaklardır.

 

Resûlullah (S.A.V) Efendimiz ne buyuruyordu:

“Ehl-i beytim Nuh’un Gemisi’dir; gemiye binen kurtulur, gemiye binmeyen boğulur.”

 

Gemiye binenler âmenû olanlardır. Gemiye binmeyenler Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir, daveti kabul etmeyenlerdir.

 

Ve Allahû Tealâ Vel Asr Suresi’nde âmenû olmayı kurtuluşun birinci basamağı olarak bize ifade ediyor.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Kurtuluşun ikinci sırrı, salih amel işlemektir. İşte her kim Nuh’un Gemisi’nde yerini alırsa, kısaca ehl-i beyt olan Allah’ın Mürşidi’ne tâbî olursa, o zaman istisnasız o kişi, kurtuluşun ikinci sırrını da elde etmiştir. Kurtuluşun ikinci sırrına sahip olabilmek için 7 tane kalp şartının sahibi olmak gereklidir.

 

Allahû Tealâ kişinin kalbindeki ekinneti alıyor; bu birinci kalp şartı.

İkinci kalp şartı, kalbine ihbatı yerleştiriyor.

Üçüncü kalp şartı, kalbin nur kapı sını Allah Kendisi’ne çeviriyor.

Dördüncü kalp şartı, kalbe giden rahmetin yolunu açıyor.

Ve bu 4 kalp şartının sahibi olan insan, Allahû Tealâ’nın zikriyle huşûya ulaşıyor. Bakara Suresinin 45. âyet-i kerimesine göre, perşembeyi cumaya bağlayan gece hacet namazı kılarsa, Allah ona mürşidini gösteriyor. Mürşide intisap ettiği zaman, beşinci kalp şartı olarak Allah kalbinin üzerindeki mührünü açıyor.

Altıncı kalp şartı olarak, kalbindeki “küfür” kelimesini dışarıya alıyor.

Ve yedinci kalp şartı olarak, Allah kalbine “iman”ı yazıyor.

 

Böylece kalbine “iman” yazılan kişi, fesadın zıddı olan ihlâs edici amellere başlıyor.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

İşte, dilerseniz ıslahı üreten birisi olursunuz, ama dilemezseniz istisna siz fesadı üretmekten başka çıkar yolunuz yoktur. Fesadı üretirseniz, ürettiğiniz fesadın içerisinde kendiniz boğulursunuz.

 

Islâhı üretirseniz, salahı üretirseniz o ürettiğiniz salahın içerisinde sonsuz huzur ve mutluluğa ulaşırsınız.

Onun için tercihinizi doğru yapmak durumundasınız.

 

Allah’a ulaşmayı dileyenler, onlar nuru üretiyorlar ve kendilerindeki o nuru insanlara aktarmak suretiyle onları da nurlandırıyorlar. Ama Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, hayatta kaldıkları süre içerisinde negatif kutup olan nefsin tesiriyle sürekli fesadı üretirler ve bir gün ürettikleri fesatta kendileri boğulup giderler.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Kurtuluşun üçüncü noktasında da Hakk’ı tavsiye etmek var. Bir insanın Hakk’ı tavsiye eder duruma gelebilmesi, ruhunu Hakk’a ulaştırmasıyla mümkündür. Ruhun vücuttan ayrılıp Allah’ın Zatı’na ulaşabilmesini, Allahû Tealâ 7 kademedeki nefs tezkiyesine bağlamıştır. Kişi mürşidinden aldığı vasıta emirleri yerine getirmek suretiyle, emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, raziye, marziye ve tezkiye kademelerini birer, birer geçer. Her nefs kademesinde kalbindeki nurlar %7 artarak, sonuçta Hakk’ı tavsiye eder duruma geldiği zaman, kalbindeki nur miktarı %51’e ulaşır.

 

İşte kalbindeki nur miktarı %51’e ulaşan bu insan, başkalarına Hakk’ı tavsiye edebilir duruma gelmiştir. Hakk’a ulaşan insan, Hakk’ı tavsiye eder duruma gelir. Bu kurtuluşun üçüncü sırrıdır.

 

Ve kurtuluşun nihai hedefi, dördüncü sır da ; sabrı tavsiye etmek. Yani ihlâsa ulaşmak, yani ehl-i beytten birisi olmak. Bu da 7 tane tasfiye kademesini aşmayı gerektiriyor. Fena kademesi, beka kademesi, zühd kademesi, teslim kademesi. Bu ilk dört tasfiye kademesini geçerse kalbindeki nurlar her kademede %10 artarak, sonuçta kişinin kalbinde %91 nur kalıcı olarak yerleşir. Ve böylece o insan Allah’ın ikinci emaneti olan fizik bedeni de Allah’a teslim etmiş olur.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ diğergamlığı övdüğünü görüyoruz. Diğergamlık ne demektir? Çevremizdeki insanları kendi nefsimize tercih etmek demektir. Diğergamlık, kendimiz ihtiyaç içerisinde olmamıza rağmen, çevremizdeki insanları kendimize tercih etmektir.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Fizik bedenin Allah’a teslimi, kişinin bu noktaya ulaşmasını ifade ediyor. Allah’ın beklediği davranış biçimi olarak, her olayda kendimizden yana değil, baş kasından yana olmayı bize öğütlüyor. Bu da ancak ve ancak, her olayda ıslahı üretmemizle; her olayda başkasına mutluluk vermemizle gerçekleşir. İşte başkasından yana olmak, onlara Allah’ın nurunu ulaştırmak, onları mutlu etmek; onlara ulaştırdığımız mutluluğun iki katını bizlerin yaşaması, Allah’ın farz kıldığı hedeflerdendir. Bu da ancak ve ancak Allahû Tealâ çok zikretmemizle ve Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’deki bütün emir ve nehiylerini hayatımıza tatbik etmemizle mümkündür.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Allahû Tealâ bizi sabra ulaştırabilmesi için, son iki basamağı da aşmamız gerekir. Bu bizimle Allah arasındaki kemalat basamakları içerisinde 26. basamaktır. Kişinin daimi zikre ulaştığı ulûl-elbab basamağıdır. Daimî zikre ulaştığınız an, daimi zikir sebebiyle artık şeytanın negatif tesirleri sizin üzerinizde söz konusu olmaz. Onun için Allahû Tealâ diyor ki:

Ey ehl-i beyt! Allah sizden ricsi ( pisliği )  gidermek istiyor.

 

Ricsin insandan giderildiği nokta “daimî zikir”dir. Çünkü ricsin kalbe girdiği nokta fücur kapısıdır. Ama daimi zikir sebebiyle fücur kapısı kapanır. O halde ehl-i beyt dendiği zaman, son üç kademeyi anlamakta fayda var: Daimî zikir, ihlâs ve salah.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Kişi daimi zikre ulaştığı zaman, çok kısa bir zaman dilimi içerisinde hemen, ihlâsa da ulaşır. İhlâsa ulaşan bir insanın nefsi karanlıklardan temizlenmiştir, arınmıştır. Nefsinin manevi kalbindeki hastalıkların yerine Allahû Tealâ ruhun hasletlerini, faziletler adı altında getirip yerleştirmiştir. Nefsindeki afetlerden bir tanesi sabırsızlıktır. Ama Allahû Tealâ o kişinin nefsini teslim almakla, sabırsızlığın yerine sabrı o kişide monte etmiştir. Bu hasletler ruhtan gelmeyip, Allah’tan geldikleri için nefsimizde “fazilet (fazıllar)” adını alırlar. Ve böylece kişi 19 tane faziletin sahibi olur. Sabır da bu fazıllar dan sadece bir tanesidir.

 

O halde kurtuluşun dördüncü sırrı, fazıllardan “sabır”a ulaşmaktır. Sabra ulaşmaktır, kısacası ihlâsa ulaşmaktır. İhlâsa ulaşan her insandan şeytanın negatif tesirleri giderilir. İhlâsa ulaşan her insan da, nefsindeki afetlerden kaynaklanan negatif tesirler tamamen ortadan kalkar. O kişi nefsiyle, ruhuyla hasletler ve fazilet standardı içerisinde hayatına devam eder. Bir taraftan tamamen nurdan müteşekkil 19 tane hasletle mücehhez, işiten, gören ve Allah’ın en üst seviyedeki âyetlerini idrak eden, öbür taraftan ihlâsa ulaşmış, 19 tane faziletin sahibi, karanlıklardan temizlenmiş, yine işiten, gören ve fuad hassasıyla Allah’ın âyetlerini idrak eden ihlâs sahibi bir kul.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Nasıl iblisin ruh üzerinde bir negatif tesiri yoksa, iblisin ihlâsa ulaşmış bir nefs üzerinde de negatif tesiri olamaz. Şeytanın insan üzerinde bir negatif tesir vücuda getirebilmesi kişinin nefsindeki karanlıkların var olmasına bağlıdır. Kısacası şeytan, karanlıkların prensidir. Ama kişinin nefsinde karanlıklardan eser kalmadığına göre, o zaman kesinlikle o insanın bir negatif tesire ulaşması söz konusu değildir.

 

İşte Yüce Rabbimiz hepimizin buraya ulaşmasını istiyor, ihlâsa ulaşmasını istiyor.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

İhlâsa ulaşan her kimse Tahrim Suresi’nin 8. âyet-i kerimesine göre bir seher vaktinde Tövbe-i Nasuh’la tövbeye çağrıldığı zaman, Allahû Tealâ’nın bu tövbesine mazhar olan kişi, son kademe olan salaha ulaşır. Ve salaha ulaşan bir kişi Allah’ın en üst seviyedeki velisi olmuştur. Allahû Tealâ, velî olan bu kişiyi, dilerse “irşada memur ve mezun” kılıyor.

 

Allahû Tealâ’nın bütün velî mürşidleri, ihlâsa ulaşan, salaha ulaşan insanlardan seçilir. Onun için Resûlullah (S.A.V) Efendimiz;

“Benden sonra size Allah’ın iki emanetini bırakıyorum: Birincisi ikincisinden büyüktür. Birisi Allah’ın Kitabı, diğeri de ehl-i beytim” buyurmuştur.

 

Birisi Allah’ın koruması altında olan Kur’ân-ı Kerim, diğeri de Allahû Tealâ’nın irşad kademesinde vazifeli kıldığı Velî Mürşid, Allah’ın Hidayetçi Resûlü, Zamanın İmamı. Biz eğer gerçekten bu standart içerisinde Zamanın İmamı’na sarılırsak, Allah’ın Kitabı’na sarılırsak, o zaman şeytanın bizi kendi tarafına alması asla mümkün değildir. Onun için Allah’ın Resûlü, “bu iki emanete sarıldığınız süre içerisinde sizi hiç kimse Allah’ın yolundan saptıramaz” demektedir.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Ehl-i beyt kelimesinin geçtiği başka bir âyet-i kerime de:

28/KASAS-12: Ve haremnâ aleyhilmerâdi’a min kabl, fekaâlet hel edullukum alâ ehli beytin yekfulûnehu lekum ve hum lehu nâsıhûn.

Biz, daha önce ona süt analarını haram etmiştik. (Kız kardeşi:) “Ben sizin adınıza onun bakımını üstlenecek ve ona öğüt verecek (veya eğitecek) bir aileyi (ehl-i beyti) size bildireyim mi?” dedi.

 

Allahû Tealâ Hz. Musa’nın annesine vahyediyor ve doğurduğu çocuğu sepete koyup nehre bırakmasını istiyor. Ve gerçekten bu sepete konulan çocuk nehirde firavunun köşkünün yanında bir yerde duruyor. Ama aynı zamanda Hz. Musa’nın annesi, Hz. Musa’nın kız kardeşine diyor ki, “Onu takip et nereye gidiyor diye.” Ve sonuçta firavunun kendisine aldığını öğreniyor ama Allahû Tealâ diyor ki:

“Biz kesinlikle annesinin dışında başka hiç kimseden Hz. Musa’nın süt emmesini uygun görmüştük.”

 

Dolayısıyla böylece kız kardeşi “Bu çocuğu büyütebilecek, sizin için göz aydınlığı olabilecek bir ev halkını size salık vereyim mi?” deyince,

-Tamam, diyorlar.

-Ey ehl-i beyt, diyor.

İşte Hz. Musa için, ehl-i beyt annesidir. Ve Hz. Musa’nın annesine Allahû Tealâ vahyediyor.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

O halde ehl-i beyt, üç âyet-i kerimede geçiyor. Sonuçta üç âyet-i kerimenin ihtiva ettiği mana; rahmet, fazl ve salavatın üzerinde olduğu, nefsi Allah’a teslim olduğu için Allah’a yakın olunan bir noktaya ulaşmış insan. Kısacası her kim Allah’ın ifade ettiği ehl-i beyt standartlarına ulaşmışsa, o aslında mukarreblerden de olmuştur. Onun için Allahû Tealâ Şura Suresi’nin 23. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

 

42/ŞURA-13: Kul lâ es’elukum aleyhi ecren illelmeveddete feylkurbâ.

De ki; Ben buna karşı akrabamı (ehl-i beytimi ) sevmenizden başka bir ücret istemiyorum.

Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz: “Ben tebliğime karşı sizden bir ücret istemiyorum ama akrabamı sevmenizi istiyorum.”

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Allahû Tealâ, ehl-i beyti bu âyet-i kerimede “Resûl’ün akrabası” olarak tarif ediyor.

O halde kendisine sarıldığımız taktirde hiç sapmayacağımız Resûlullah’tan bize kalan iki tane emanet: Allah’ın Kitabı ve mutlaka sığınmamız gereken İrşad Kademesi’dir.

 

“Allahû Tealâ’yı seviyorsanız, Beni de seviniz.”

 

Allah’ı seven ehl-i beyti de sever. Allah’ın kendisi için tayin ettiği mürşidi de sever. Bu sevgi o kişi için başlı başına bir kurtuluş vesilesidir. Bir Arap bedevi Resûlullah (S .A .V) yanına geliyor.

-Cennete gitmek istiyorum Ya Resûlullah! diyor.

Allah’ın Resûlü:

-Namaz kıl, oruç tut, zekat ver, hacca git.

-Bunların hiçbirisini yapamıyorum Ey Allah’ın Resûlü, deyince.

Allah’ın Resûlü’nün cevabı:

-Ne yapıyorsun?

-Seni çok seviyorum.

O zaman Resûlullah (S.A.V) buyuruyor ki:

-Herkes sevdiğiyle haşrolunur.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

İşte gerçekten eğer olay buysa, o zaman ne demektir “Herkes sevdiğiyle haşrolunur.” Kıyâmet günü herkes imamlarıyla çağrılacaktır. Ateşe çağrılanlar imamlarıyla çağrılacaksa, kurtuluşa ulaşanlar da imamlarıyla çağrılacaksa, ve Resûlullah’ı seven bu Arap bedeviye Resûlullah’ın verdiği cevap: “Herkes sevdiğiyle haşrolunur.” ise, o zaman haşrolunma gününde o kişi, Resûlullah’ın imamlığı altında bulunacaktır. Yani kurtuluşa erenlerden olacaktır.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

O halde nasıl Allah’a ulaşmayı dileyen, Allah’ı seven kişi kurtuluşa ulaşıyorsa, kesinlikle Allah’ı seven bir insanın, O’nun Resûl’ünü sevmemesi, O’na muhabbet duymaması mümkün değildir. Allah’ı seven kişi, mutlaka Allah’ın Resûlü’nü de sever. Allah’ın Resûlü’nü seven de, Resûlün ehl-i beytini sever.

 

Hepinizin bu sevgiye en zirve noktada ulaşmanızı Rabbimizden dileyerek İnşallâh sohbetimizi  burada tamamlamak istiyoruz.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Sizleri çok ama pek çok seviyoruz . Sevgi ve saygılarımızla.

Allah hepinizden razı olsun.