Sohbetler  
line decor

  

line decor
 
 
 
 

 
 
 
 
 
 

SOHBETİN ADI: İSLÂM’DAN KOPAN KAVRAMLAR 5- TAKVA

 

Aziz kardeşlerimiz;

Sizleri selâmların en güzeli olan Allahû Tealâ’nın selâmı ile  selâmlıyoruz:

   “Esselâmu aleykum ve rahmetullah ve berekâtuhu”

Aziz kardeşlerimiz;

    Bu sohbet konumuzu da “takva” konusuna ayırdık. Tabii yine her zaman olduğu gibi Yüce Kitabımız Kur’ân-ı Kerim ışığı altında ve de Mehdi (A.S) önderliğinde, O’nun öğretisiyle konumuzu işleyeceğiz inşaallah.

Aziz kardeşlerimiz;

Kur’ân’dan ve İslâm’dan kopanlar dizisinin beş numarasındayız. Kur’ân’dan ve İslâm’dan kopan, “Allah’a ulaşmayı dilemek”, “mü’min olmak”, “hidayet”, “Sırat-ı Mustakîm” kavramlarından sonra 5. konuyu inşaallah sizlere açıklıyoruz:

Takva sahibi olmak…

Takva sahibi olmak ne demektir?

Takva kelimesi; sakınmak, çekinmek, korkmak anlamına geliyor; ancak özellikle korkmak anlamı esas alınmaktadır. Kur’ân-ı Kerim açıklaması yapanlar, meal verenler, Kur’ân’daki 7 kademeye ait olan takvayı hiçbir şekilde bilmiyorlar. Onlardan haberleri yok. Bu sebeple takva kelimesini nerede görürlerse, “Allah’tan korkmak” olarak değerlendirmişlerdir.     

Tabiî olarak böyle bir ifade, o âyetlerde çok fena bir şekilde sırıtıyor. Oysa ki takva, 7 kademede 7 ayrı hüviyet gösterir.
      Bilmiyorsunuz ki, İslâm merdiveni 28 basamaklıdır. Yani Allah’ın kâinattaki yegâne dîni, 28 basamak gösterir.Bizim ile Allahû Tealâ arasında 28 basamaklık bir manevi İslâm merdiveni, basamağı vardır.   

1. basamakta olaylar yaşanır. 2. basamakta, olaylar değerlendirilir ve kişi bu olaylara karşı tavrını ortaya koyar. Allahû Tealâ her sene, insanları bir-iki defa imtihana çeker.

9/TEVBE-126: E ve lâ yerevne ennehum yuftenûne fî kulli âmin merreten ev merreteyni summe lâ yetûbûne ve lâ hum yezzekkerûn(yezzekkerûne).

Ve onlar, senede bir veya iki kere imtihan edildiklerini görmüyorlar mı? Sonra tövbe etmiyorlar (Allah’a yönelmiyorlar) ve onlar zikir yapmıyorlar (Allah’ın ismini art arda tekrar etmiyorlar).

Musibetlerle imtihan eder ve insanlar bu musibetlere karşı davranışlarını ortaya koyarlar.

Allahû Tealâ’nın bu dizaynı içerisinde Kur’ân-ı Kerim’de 7 takvası vardır. Kim Allah’a hayatta iken, yaşarken kalben ulaşmayı dilemezse o kişi takva sahibi değildir.

Öyleyse 1. takvaya baktığımız zaman, Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dileyenlerin 1. takvanın sahibi olduğunu görüyoruz. Kim dilemezse, o takva sahibi değildir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

Aziz kardeşlerimiz;

Allahû Tealâ buyuruyor ki: “O’na, Allah’a yönel. Allah’a ulaşmayı dile ve Allah’a karşı takva sahibi ol.”
     İnsanlar “Mü’min olan, takva sahibidir.” diyorlar. Mü’min olan takva sahibi değildir. Mü’min olan kişinin takva sahibi olabilmesi için Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dilemesi lâzımdır.

 Söylediğimiz Rum Suresi’nin 31. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ: “Allah’a yönel ve takva sahibi ol.” diyor. Yani Allah’a yönelmeyen kişinin takva sahibi olmadığı vurgulanıyor. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi takva sahibidir.

Burada, Allah’a inananlardan sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler takva sahibi olabilirler. Rum Suresi’nin 31. âyet-i kerimesi bunu söylüyor. Bu, 1. takvadır.

Enfal Suresi’nin 29. âyet-i kerimesine bakıyoruz. Allahû Tealâ şöyle söylüyor:

8/ENFÂL-29: Yâ eyyuhellezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
      Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.

“Ey âmenû olanlar, eğer Allah’a karşı takva sahibi olursanız, o zaman Allah sizin için furkanlar kılar, sizi furkanların sahibi yapar ve sizin seyyiatinizi örter ve size mağfiret eder. Onlar ki fazz’ul azîmin sahibidirler.”

Aziz kardeşlerimiz;

Burada Allahû Tealâ’nın ifade ettiği kişi, âmenûdur. Kişi Allah’a inanıyor, mü’min. Ama takva sahibi değil. Takva sahibi olması için Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dilemesi lâzımdır.

Dilerse ne olacaktır?

1. kademe takvanın sahibi olacaktır. Takva kademelerine bakıyoruz:

1. Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dilemek, 1. kademe takva,

2. Mürşide ulaşıp tâbî olmak, 2. kademe takva,

3. Ruhu yaşarken Allah’a ulaştırmak, 3. kademe takva,

4. Fizik vücudu yaşarken Allah’a teslim etmek, 4. kademe takva,

5. Nefsi yaşarken Allah’a teslim etmek, 5. kademe takva,

6. Muhlis olmak, 6. kademe takva.

7. İradeyi yaşarken teslim etmek, 7. kademe takvayı ifade eder.

Bunlardan 1. takvayı gördük. Kişi âmenûdur. Allah’a inanıyor ama takva sahibi değildir.

Neden?

Çünkü, Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dilememiştir. Enfal Suresi’nin 29. âyet-i kerimesi bunu söylüyor. Kişi, Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dilediği takdirde takva sahibi olacaktır.
Yunus Suresi’nin 62. ve 63. âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ diyor ki:

10/YÛNUS-62: E lâ inne evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).

Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun da olmazlar, öyle değil mi?

10/YÛNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).

Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.

     Aziz kardeşlerimiz;

Bu 2. âmenû oluştur. Burada kişi takva sahibidir. Kişi, Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dilemiş ve takva sahibi olmuştur. Rum-31’de Allahû Tealâ: “Munîbîne ileyhi vettekûhu” diyor. Burada da “âmenû ve takva sahibi” ifadesi yer almaktadır. Demek ki iki nev’i âmenû olan kişi vardır. Bunlar;

1.              Allah’a inanan kişi vardır. Bunlar Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dilemedikleri için takva sahibi değildirler.

2.                    Bu inananlardan, kim Allah’a mülâki olmayı dilerse, ruhunu Allah’a yaşarken ulaştırmayı dilerse, sadece onlar takva sahibi olurlar.

    Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dilemek 1. takvanın sahibi olmak demektir. Yunus-62 ve 63’te de Allahû Tealâ aynı şeyi söylemektedir. Allah’a ulaşmayı dilemedikçe, Allah’a inanan hiçbir kişi takva sahibi olamaz, cennete ulaşabilecek olan bir mü’min de olamaz.                        

      Allah’a inanmak başka şeydir, cennete girmek başka şeydir. Allah’a inanıyor diye bir insan, asla Allah’ın cennetine giremez. Uydurma hadîslerle, Kur’ân’a kimse karşı çıkamaz.

Karşı çıkan, âyetler karşısında susmak mecburiyetindedir.
“Kalbinde zerre kadar îmân olan cennete girer.” diyorlar. Cennete sadece takva sahipleri girer.

Allahû Tealâ, cennete girenlerin sadece takva sahipleri olduğunu ve cenneti takva sahipleri için hazırladığını söylüyor. İşte Kaf Suresi’nin 31 ve 32. âyetleri:

50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayre baîdin.
      Ve cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.

     50/KAF-32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).
      İşte size vaat olunan şey budur (cennettir). Bütün evvab (ruhu Allah’a ulaşarak sığınmış), ve hafîz olanlar (başlarının üzerine devrin imamının ruhu ulaşmış olanlar) için.

“Cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı. İşte vaat olunduğunuz şey, bu cennettir. Buyurun cennete girin.”

  Kim bu insanlar?

Bunlar, takva sahipleridir. İnsan Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dilemedikçe, takva sahibi olmuyorsa; o zaman Allah’ın cennetine de girmesi mümkün değildir.

Bir kişinin Allah’ın cennetine girebilmesi, mutlak olarak onun takva sahibi olmasını ifade eder. Bu da âmenû olanlardan, Allah’a inanlardan sadece Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dileyenler için geçerlidir.

Görüyoruz ki, Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dileyen kişi için kurtuluş vardır. Onlar âmenû olanlardan, mü’minlerden Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dileyenlerdir. Onlar, takva sahibi olanlardır.

1. takvanın sahipleri 1. kat cennete girerler. 2. takvanın sahipleri ise 2. kat cennete girerler. 2. takvaya bakıyoruz: Mürşidine ulaşan ve tâbî olan kişi 2. kat cennetin ve 2. takvanın sahibidir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihî leallekum tuflihûn(tuflihûne).
     Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takvâ sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.

“Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe”: Ey âmenû olanlar, Allaha yaşarken kalben ulaşmayı dileyenler, 1. takvanın sahipleri, takva sahibi olun. Yani 2. takvanın sahibi olun.
      “vebtegû ileyhil vesîlete”: İbtiga edin, isteyin. Sizi O’na ulaştırmaya vesile olanı Allah’tan isteyin.
      “ve câhidû fî sebîlihi”: Ve Allah’ın yolunda cihat edin.
      “leallekum tuflihûn(tuflihûne)”: Umulur ki böylece felâha erersiniz.

Aziz kardeşlerimiz;

Allah’ın buradaki dizaynına baktığımız zaman görüyoruz ki; Allah’a inananlardan sadece Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dileyenler 1. takvanın sahibidir. Bunlardan da 2. takvaya ulaşabilecek olanlar, Allah’tan mürşidini isteyecek olanlardır. Hacet namazını kılıp kim Allah’tan mürşidini isterse onlar, 2. takvanın sahipleridir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

57/HADÎD-28: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullahe ve âminû bi resûlihi yu’tikum kifleyni min rahmetihi ve yec’al lekum nûren temşûne bihi ve yagfir lekum, vallahu gafûrun rahîm(rahîmun).

Ey âmenû olanlar (ölmeden önce kalben Allah’a ulaşmayı dileyenler), Allah’a karşı takva sahibi olun. Ve O’nun Resûl’üne îmân edin ki, size rahmetinden iki kat versin. Ve sizin için, onunla beraber yürüyeceğiniz nur kılsın (versin). Ve sizi mağfiret etsin (günahlarınızı sevaba çevirsin). Ve Allah; Gafûr’dur, Rahîm’dir.

Aziz kardeşlerimiz;

“Ey îmân edenler! Allah’a karşı takva sahibi olun ve resûlüne îmân edin ki, size rahmetinden iki kat versin ve kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur kılsın ve size mağfiret etsin.” diyor.
     Buradaki îmân kelimesi, resûle tâbî olmadan evvelki kademeyi ifade ediyor. Kişi evvelâ resûle îmân eder ve bu îmânın neticesinde tâbiiyetini gerçekleştirir.

Buradaki muhtevaya bakıyoruz: Resûle îmân etmek. Resûle îmân edince Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dilemek söz konusu oluyor. Kişi diliyor ve 2. takvanın sahibi oluyor.
Bir sonraki aşamada 3. takvayı görüyoruz. Kaf-31 ve 32’de Allahû Tealâ diyor ki:

50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayre baîdin.
      Ve cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.

      50/KAF-32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).
      İşte size vaat olunan şey budur (cennettir). Bütün evvab (ruhu Allah’a ulaşarak sığınmış), ve hafîz olanlar (başlarının üzerine devrin imamının ruhu ulaşmış olanlar) için.

“Cennet, bütün evvab ve hafîz olanlar için, takva sahiplerine uzak olmayarak yaklaştırıldı. İşte size vaad edilen cennet budur.” diyor.

Allahû Tealâ burada iki ifade kullanıyor:

1.              Evvab olanlar

2.              Hafîz olanlar.

    Bir önceki takvadan hareket edelim. Kişi Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı diliyor.

Kör, sağır ve dilsizken Allah ona furkanlar veriyor.

Kişiyi gören, işiten ve idrak eden bir hüviyete sokuyor.

Bu kişi, önce huşû sahibi oluyor, mürşidini Allah’tan isteyebilecek olan bir noktaya ulaşıyor. Daha sonra Allahû Tealâ’ya müracaat ediyor. Böyle bir kişi Allah’tan mürşidini talep etmek mecburiyetindedir.

Kişi, Allah’tan mürşidini talep eder ve ona ulaşır. Maide Suresi’nin 35. âyet-i kerimesindeki 2. takvanın sahibi olur. Burada, Allahû Tealâ’nın kişinin mürşidine ulaşma safhasındaki muhtevası vardır.

Allahû Tealâ bu konuyu Hadid Suresi’nin 28. âyet-i kerimesinde şöyle buyurmuştur: “Ey îmân edenler, Allah’a karşı takva sahibi olunuz.” diyor.    

57/HADÎD-28: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullahe ve âminû bi resûlihi yu’tikum kifleyni min rahmetihi ve yec’al lekum nûren temşûne bihi ve yagfir lekum, vallahu gafûrun rahîm(rahîmun).

Ey âmenû olanlar (ölmeden önce Allah’a ulaşmayı dileyenler), Allah’a karşı takva sahibi olun. Ve O’nun Resûl’üne îmân edin ki, size rahmetinden iki kat versin. Ve sizin için, onunla beraber yürüyeceğiniz nur kılsın (versin). Ve sizi mağfiret etsin (günahlarınızı sevaba çevirsin). Ve Allah; Gafûr’dur, Rahîm’dir.

Daha ne diyor? “Ve resûlüne tâbî olun ki, size rahmetinden iki kat versin. Rahmetle fazl, rahmetle salâvât. Ve kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur kılsın (Devrin İmamı’nın Ruhu başınızın üzerine gelsin) ve size mağfiret etsin (günahlarınızı sevaba çevirsin)” diyor.

Buradaki takva, o kişinin günahlarının sevaba çevrildiği, mürşidine tâbî olduğu noktadır. Kaf Suresi’nin 31. ve 32. âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ, cennetin takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldığını söylüyor ve “işte vaat olduğunuz şey budur.” diyor. Orada vaat olunan şeylerden bahsedilirken bir başka olayla karşılaşıyoruz.

Allahû Tealâ iki gruptan bahsediyor: Evvab olanlar ve hafîz olanlar. 3. safhada kim ruhunu yaşarken Allah’a ulaştırırsa; o kişinin ruhu Allah’ın Zatı’na ulaşır. Allah’ın Zatı o kişinin ruhuna meâb olur. Allahû Tealâ Nebe Suresi’nin 39. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk’a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah’a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm’i) yol ittihaz eder (edinir). (Allah’a ulaşan kişiye Allah) meâb (sığınak, melce) olur.

İşte o gün, mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün, Hakk günüdür. Allah'a ulaşmayı dileyen kişi, kendisini Rabbine ulaştıran yolu, Sırat-ı Mustakîm'i yol ittihaz eder.

Aziz kardeşlerimiz;

Kimin ruhu yaşarken Allah’a ulaşırsa, Sırat-ı Mustakîm’i takip ederek ulaşırsa, Allah o kişinin ruhuna meâb olur. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN-14: Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel hars(harsi), zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂB(meâbi).

 İnsanlara, kadınların, oğulların, kantar kantar altınların ve gümüşlerin salma (nişaneli) atların, davarların ve ekinlerin sevgisi süslendi (güzel gösterildi). Bunlar, dünya hayatının metaıdır (malıdır). Ve Allah, O’nun (Allah’ın) katında Hüsnül Meâb’dır (en güzel sığınaktır).

“Andolsun ki, Allah’ın katındaki en güzel sığınak Allah’ın Zatı’dır.”

Öyleyse kimin ruhu yaşarken Allah’a ulaşmışsa o kişinin adı, “meâba sığınan” mânâsına gelen “evvab” olur. O kişi artık evvab olmuştur; Allah’a ruhunu yaşarken ulaştıran ve ruhu Allah’ın Zatı’nda yok olan bir kişi olmuştur.

Kişi mürşidine ulaştığı zaman, Devrin İmamı’nın Ruhu o kişinin başının üzerine gelir ve o kişinin ruhuna: “Senin Allah’a ulaşma günün geldi, vücudu terk et.” der.

40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (Devrin İmamı’nın Ruhunu) ulaştırır.

     Ruh, vücudu terk eder. Devrin İmamı’nın dergâhına gider. Oradaki diğer ruhlarla beraber evvelâ 1. kata kadar çıkabilir. Sonra 2. kata kadar çıkabilir. Sonra sırasıyla her katta bir süre beklemek suretiyle 3., 4., 5., 6. ve 7. gök katına çıkar. 7. katın 7 tane âlemini geçer. 7. âlem olan İnd-i İlâhi’den, Sidretu’l-Müntehâ’nın üzerinden Allah’a doğru yola çıkarak Allah’ın Zatı’na ulaşır.

Bu yolculuğun adı “seyr-i sülûk”tur. Seyri sulûk’un sonunda Allah’ın Zatı’na ulaşan kişi, Allah’ın Zatı’nda ruhunun yok olduğu noktaya ulaşır.

Ruhu Allah’ın Zatı’nda yok olan kişi, “evvab” adını alır. Artık o kişi evvab olmuştur. Allahû Tealâ’nın İndi’nde bu hedeflere ulaşan kişi için burada evvab olmak söz konusudur. Meâba sığınmak söz konusudur.

Ruh 1., 2., 3., 4., 5., 6. ve 7. gök katlarını aşıp Allah’ın Zatı’na ulaşacaktır. Ruh, 21. basamakta Allah’ın Zatı’na ulaşır. 22. basamakta, Allah’ın Zatı’nda yok olur. Ruhu Allah’ın Zatı’nda yok olan kişi evvablar takvasının sahibi olur.

Bu noktadan sonra kişinin zikri daha çok artacaktır ve bir gün o kişinin ruhuna Allah’ın katında bir taht verilecektir. O tahtın üzerinde artık o ruh devamlı kalacaktır. Tahtlar Huzur Namazı’nın kılındığı yerde, İnd-i İlâhi’dedir.

Eğer Huzur Namazı’na arkadan bakıyorsanız; imamın sol tarafında boşlukta duran birçok taht göreceksiniz.

Nasıl boşlukta olduğunu görmeniz mümkün değildir; çünkü oradaki arşı tutan melekler, görünmeyen durumdadırlar. Allah’ın katındaki bu taht ihsanı, En’am Suresi’nin 127. âyet-i kerimesinde ifade edilmektedir:

6/EN'ÂM-127: Lehum dârus selâmi inde rabbihim ve huve veliyyuhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
    Rab’lerinin katında onlar için selâm yurdu (teslim yurdu) vardır. Yapmış olduklarından dolayı, O (Allah), onların dostudur.

    Allahû Tealâ: “Onlara Allah’ın katında altın taht ihsan edilir.” diyor.


    İşte bu kademede kişi, Allahû Tealâ’nın yolunda ilerlemeye devam eder ve daha sonra bu kişinin zikri günün yarısını aşar.        Böylece kişi yeni bir safhaya gelir, “zâhid” olur.

Daha sonra kişinin fizik vücudu da Allah’a teslim olur. Nefsinin kalbindeki nurlar %80’i aştığı zaman, o kişinin fizik vücudu, nefsinin kalbindeki %19 afet ne söylerse söylesin, onlara hiç aldırmaz, onları yok sayar. Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmeye, yasak ettiği hiçbir fiili işlememeye başlar. İşte bu seviyede kişi, fizik vücudunu Allah’a teslim etmiştir.
     Buradaki takva müessesesine baktığımız zaman, Al-i İmran Suresi’nin 133. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ’nın şöyle söylediğini görüyoruz:

3/ÂLİ İMRÂN-133: Ve sâriû ilâ magfiretin min rabbikum ve cennetin arduhâs semâvâtu vel ardu, uiddet lil muttekîn(muttekîne).

Rabbinizden mağfirete ve arzı (yerleri) göklerle yer kadar olan cennete koşuşun ki; (o cennet), takva sahipleri için hazırlanmıştır.

Aziz kardeşlerimiz;

     “Rabbinizden mağfirete ve arzı yerlerle gökler kadar olan cennete koşuşun ki o, takva sahipleri için hazırlanmıştır.”diyor.

Bu 133. âyet-i kerime vasıf vermiyor; yani bu takvanın sahibi olan kişi hangi kademedeki bir takvanın sahibidir, herhangi bir işaret yok. Bir sonraki âyet-i kerimeye bakıyoruz. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

3/ÂLİ İMRÂN-134: Ellezîne yunfikûne fîs serrâi ved darrâi vel kâzımînel gayza vel âfîne anin nâs(nâsi), vallâhu yuhibbul muhsinîn(muhsinîne).

O (takva sahipleri) ki; bollukta da, darlıkta da (Allah için) infâk ederler (ihtiyaç sahiplerine verirler). Öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah, muhsinleri sever.

Aziz kardeşlerimiz;

     “O takva sahipleri ki onlar, darlıkta da bollukta da infâk ederler ve öfkelerini yutarlar.” diyor. Kişi öfkesini yutabilen bir noktaya ulaşmıştır. Nefsinin afetleri henüz yok olmamıştır. Öfkesi vardır ama kişi öfkesini yutabiliyor. Demek ki %19 afet faaliyette; ama kişi Allah’ın emirlerini yerine getiriyor.      

Allahû Tealâ burasını, fizik vücudun teslimini ifade eden “muhsin” kelimesiyle değerlendirerek; o kademenin mahalli olduğunu ifade ediyor.

 Vallâhu yuhibbul muhsinîn (muhsinîne): “Allah muhsinleri sever.”

Muhsin, fizik vücudunu Allah’a teslim eden kişidir. Al-i İmran Suresi’nin 133. ve 134. âyetlerindeki bu takva, muhsinler takvasıdır; yani fizik vücudun teslimini içerir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

4/NİSÂ-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen), vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).
    O kişiden, vechi (fizik vücudu) dînde daha ahsen kim vardır? O kişi ki; vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuştur. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost ittihaz etmiştir.
                                                            
     Aziz kardeşlerimiz;

“O kişi ki vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur. Ondan daha ahsen kim vardır?” diyor.
       İşte bu “ahsen hüviyet”i korumak söz konusudur. Fizik vücut Allah’a teslim olmuştur. Fizik vücudunu Allah’a teslim eden kişiye Allahû Teal⠓muhsin” diyor. Burada kişi, öfkesi olduğu halde öfkesini tutabilmektedir.

Bu, fizik vücudun tesliminin açık belirtisidir; çünkü nefsin afetleri hâlâ vardır ve de intikam almak istiyor. Ama bu kişi, fizik vücudunu Allah’a teslim etmiş birisi olarak gayzını, öfkesini tutmayı başarıyor.

Fizik vücudun tesliminden evvel, mutlaka bir insanın zikrini günün yarısından öteye çıkarması lâzımdır. Kişinin zikri günün yarısından öteye geçmezse; o zaman o kişi, nefs tezkiyesini fizik vücudunu teslim edecek seviyede gerçekleştirmemiş demektir.

Hiç kimse bu kademeden geçmeden hedefe yürüyemez; yani kişinin fizik vücudunu teslim etmesi, mutlaka daha evvel zikrini günün yarısından öteye geçirmesine bağlıdır.
     Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe, Allah’a ulaşmaya dilemişler, mürşidlerine ulaşmışlar, ruhlarını yaşarken Allah’a ulaştırmışlar, fizik vücutlarını yaşarken Allah’a teslim etmişler ve 4. takvanın sahibi olmuşlardır. Bütün sahâbe Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dilediler mi? 1. takvanın sahibi oldular mı? Kesin. Allahû Tealâ diyor ki:

39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi).
     Ve onlar ki; tâguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!

Allahû Tealâ: “Onlar tâguta kul olmaktan içtinap ettiler, kaçındılar, kendilerini kurtardılar. Allah’a yöneldiler. Bu sebeple tâguta kul olmaktan kurtulup Allah’a kul oldular. Onlara müjdeler vardır. (Hem cennet müjdesi hem dünya müjdesi)Kullarımı müjdele.” diyor. Demek ki sahâbe, tâguta kul iken, Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dilemişler ve Allah’a kul olmuşlardır.

Sahâbe, mürşidlerine tâbî oldular mı? Kâinatın en büyük mürşidine, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî oldular. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihî), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).
     Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).

Aziz kardeşlerimiz;

      “Habibim, sana tâbî olmak Allah’a tâbî olmaktır. Orada sana tâbî olduklarında onların elinin üstünde Allah’ın eli vardı.”diyor.

Bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuşlar ve 2. takva olan, tâbiiyet takvasını yaşamışlardır.
Bütün sahâbe, ruhlarını yaşarken Allah’a ulaştırdılar mı? Evet, hepsi hidayete erdiler. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
     Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbab’dır (daimî zikrin sahipleri).

“Onlar sözü dinlerler, sözün ahsen olanına tâbî olurlar. Onlar hidayete erdiler, ulûl’elbab oldular.” diyor.

Hidayete ermek ruhu yaşarken Allah’a ulaştırmaktır:

3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâ’(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ve sizin dîninize tâbî olandan başka kimseye inanmayın. (Habibim) de ki: “Hiç şüphesiz HİDAYET, Allah’ın (Kendisine) ulaştırmasıdır. (İnsan ruhunun ölümden evvel Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin başka birine verilmesi (sebebiyle mi) veya Rabbinizin katında (sizlerle) tartışacakları için mi (böyle söylüyorsunuz)?” De ki: “Hiç şüphesiz fazl, Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’un Alîm’dir. (Allah her şeyi kuşatan ve her şeyi bilendir.)

“Muhakkak ki hidayet Allah’a ulaşmaktır.” diyor.

2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve leinitteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).


    Sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar senden (asla) razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (var ya) işte o, hidayettir.” Sana gelen bunca ilimden sonra eğer onların hevalarına uyarsan and olsun ki; Allah’tan sana ne bir dost ve ne de bir yardımcı olur.

inne: Muhakkak ki

hudâllâhi: Allah’a ulaşmak

huve: İşte o

el hudâ: Hidayettir

Böylece görüyoruz ki, bütün sahâbe ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar, hepsi hidayete ermişlerdir. Bütün sahâbe, fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişler midir? Kesin.

Al-i İmran Suresi’nin 20. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, bütün sahâbenin bu hedefe ulaştıklarını, fizik vücutlarını Allah’a teslim ettiklerini söylüyor:

3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
     Eğer seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki: “Ben ve bana tâbî olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah’a teslim ettik.” O kitap verilenlere ve ÜMMΒlere de ki: “Siz de (fizik vücudunuzu Allah’a) teslim ettiniz mi?” Eğer teslim ettilerse o zaman (onlar) and olsun ki; hidayete ermişlerdir. Eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen (görev) ancak tebliğdir. Allah kullarını BASÎR’dir (görendir).

Aziz kardeşlerimiz;

     “Habibim, o ümmîlere ve kitap sahiplerine de ki: “Ben ve bana tâbî olanlar biz hepimiz, fizik vücudumuzu Allah’a teslim ettik.” Diyor.

Bütün sahâbe bunu gerçekleştirmişlerdir.

Öyleyse bundan 14 asır evvel bütün sahâbe, bu takvayı da, fizik vücudu teslim takvasını da yaşamışlardır. Onlar muhsinler olarak değerlendirilmektedirler. Allahû Tealâ: “O takva sahipleri ki, onlar bollukta da, darlıkta da infâk ederler.

Yani, nefslerinin afetleri onları sıkıştırır ama onlar muhakkak infâk ederler ve öfkelerini yutarlar. Yaptıkları hatalardan sonra insanları affederler. Allah muhsinleri sever, diyor.

Allahû Tealâ onların muhsin olduğunu söylüyor. Bütün sahâbe muhsin olmak şerefine ermişlerdir. Muhsinler takvası 4. takvadır, fizik vücudun teslimidir ve Al-i İmran-133 ve 134’de anlatılmaktadır.


      Aziz kardeşlerimiz;

Bundan sonra ne olacaktır? Bundan sonra kişi, zikrini arttıracaktır ve daimî zikre ulaşacaktır. Daimî zikre ulaşan kişi ulûl’elbab’dır. Allahû Tealâ Al-i İmran Suresi’nin 191. âyet-i kerimesinde, ulûl’elbab’ın vasıflarını veriyor:

3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
     O (Ulûl’elbab) ki; (lübblerin, Allah’ın sır hazinelerinin sahipleri), onlar ayakta iken, otururken ve yan üstü yatarken (hep) Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler. (Ve derler ki): “Ey Rabbimiz! Sen, bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Seni tesbih (tenzih) ederiz. Bizi, ateşin azabından koru.”

     Ulûl’elbab için ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikretmek söz konusudur. Ulûl’elbab’ın temel fonksiyonu ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikretmek suretiyle Allah’ın katında takva sahibi olmaktır.  

Bu takva, fizik vücudun teslimi olan 4. kademeden sonraki, nefsin teslimini ifade eden 5. kademedir. Bütün sahâbe ulûl’elbab olmuşlar mıdır? Zumer Suresi’nin 18. âyet-i kerimesi bütün sahâbenin ulûl’elbab olduğunu söylüyor:

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
     Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbab’dır (daimî zikrin sahipleri).

Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

16/NAHL-128: İnnallâhe meallezînettekav vellezîne hum muhsinûn(muhsinûne).

Muhakkak ki Allah, takva sahipleri ile beraberdir. Ve onlar, muhsinlerdir.

     “Allah takva sahiplerini sever. Onlar muhsinlerdir.” diyor.
Allahû Tealâ burada: “Muhsin olan takva sahipleri” dediğine göre gene 4. takvayı ifade ediyor. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

7/A'RÂF-201: İnnellezînettekav izâ messehum tâifun mineşşeytâni tezekkerû fe izâhum mubsırûn(mubsırûne).

Muhakkak ki; takva sahibi kimseler şeytandan onlara gözü bürüyen bir vesvese dokunduğu zaman (Allah’ı) tezekkür ederler (Allah’la tezekkür ederler). İşte o zaman onlar, basar edenlerdir (kalp gözlerinin basar hassası ile görürler). (Basar hassasının kapatılmasına ilişkin ayrıca bkz. Casiye-23)

“Muhakkak ki takva sahibi kimseler, şeytandan onlara gözü bürüyen bir vesvese dokunduğu zaman Allah’ı tezekkür ederler. İşte o zaman onlar basar edenlerdir, kalp gözlerinin basar hassasıyla görenlerdir.” diyor.

Aziz kardeşlerimiz;

Burada ulûl’elbab’ın özelliklerine bakıyoruz: Ulûl’elbab, daimî zikrin sahipleridir. Daimî zikrin sahiplerinin özellikleri şunlardır:

1.                    Bu kişi, daimî zikrin sahibidir.

2.                    Daimî zikir sebebiyle nefsinin kalbinde hiç afet kalmaz.

3.                    Nefsinin kalbinde hiç afet kalmadığı için, kalbi tamamen nurla dolduğu için, mutlaka onların kalp gözü açılır.

4.                    Kalp kulağı açılır.

Bu 4 özellik, ulûl’elbab olmanın 4 temel şartıdır. Bunlara bağlı olarak 3 tane de sonuç şartı vardır:

1.               Bu kişi ehli tezekkür olmuştur. Her an Allah ile tezekkür etmek imkânın sahibidir.

2.               Bu kişi, ehli hayır olmuştur. Daimî zikrin sahibi olması sebebiyle, devamlı deracat kazanmaktadır. Bunun için ehli hayır denilir.

3.               Bu kişi, ehli hikmettir; yani ehli hükümdür. Hâkim veya hakem olarak vazifelendikleri zaman mutlaka Allah ile tezekkür ederek, Allah’tan sorarak karar verecekleri için adaletlerinde mutlak isabet kaydederler. Allahû Tealâ onları bu istikamette değerlendirir. Öbür taraftan bu insanlar Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerine baktıkları zaman bu âyetlerin, 28 basamaktan hangi basamağa ait olduğunu hemen o âyetten çıkarırlar.

İşte ulûl’elbab’ın özellikleri bunlardır. Daimî zikrin sahipleri, Allah ile her an tezekkür edebilen, ehli hayır ve ehli hükümdür.
     A’raf-201’de Allahû Tealâ, 5. safhadaki bu ulûl’elbab makamının özelliklerini veriyor, diyor ki: “Onlar, Allah ile tezekkür ederler. Onlar basar edenlerdir. Kalp gözleriyle görenlerdir.” Bu insanların kalp gözüyle görmeleri söz konusudur. Ulûl’elbab için ehli tezekkür müessesesi vardır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

3/ÂLİ İMRÂN-7: Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmellezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te’vîlih(te’vîlihi), ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).

O (Allah) ki; Kitab’ı, sana O indirdi. O’ndan bir kısmı muhkem (mânâsı açık, yorum götürmez, şüphe kabul etmez) âyetlerdir ki; bunlar, (Levhi Mahfuz’daki) ümmülkitapta (yer alan açık ve kesin âyetler)dir. Diğerleri ise müteşâbih (mânâsı kapalı, açıklama isteyen) âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik (ve döneklik) bulunanlar, fitne çıkarmak ve (kendi yararına uygun) tevîlde (yorumda) bulunmak istedikleri için o (Kitab’)ın müteşâbih olan kısmına uyarlar. Halbuki onların tevîlini, kimse bilmez ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olan râsihun (rüsuh sahipleri) ise derler ki: “O’na îmân ettik, hepsi de Rabbimiz katından (indirilme)dir.” Bunu kimse tezekkür edemez ancak ulûl’elbab tezekkür edebilir.

“İşte sana Kur’ân’ı indiren o Allah’tır ki, o Kur’ân’da muhkem âyetler de var, müteşâbih âyetler de. Muhkem âyetler, ümmülkitabın esasını teşkil eder. Müteşâbih âyetlerin gerçek anlamını ise Allah’tan başka kimse bilmez. Kalplerinde zeyg olanlar, o âyetleri kullanarak insanları fitneye sokmak isterler. İlimde derinleşmiş olan kişiler de derler ki: Bunlar muhakkak ki Allah’ın katındandır. Ama onlar da bu âyetlerin mânâsını tezekkür edemezler. İlimde kökleşmiş olan râsihun (rüsuh sahipleri), onlar da bu âyetlerin tezekkürünü gerçekleştirmezler.

“illâ ulûl elbâb(elbâbi): Sadece ulûl’elbab tezekkür edebilir.” diyor.

Allahû Tealâ A’raf-201’de, 5. safhanın takvasını verirken, onların takva sahibi olduklarını, tezekkür ettiklerini ve kalp gözüyle basar ettiklerini söylemektedir. Bu takvadan sonraki takva, ihlâs takvasıdır ve ulûl’elbab olan kişinin, ulûl’elbab olduktan sonraki kademesi, ihlâs kademesidir. İşte Bakara Suresi’nin 179. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

2/BAKARA-179: Ve lekum fîl kısâsı hayâtun yâ ulîl elbâbi leallekum tettekûn(tettekûne).

Ey ulûl’elbab! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki böylece siz, takva sahibi olursunuz.

“Ey ulûl’elbab! Sizin için kısasta hayat vardır. Umulur ki böylece takvaya ulaşırsın.” diyor. İşte ulûl’elbab’ın takvasından bir adım sonraki takva, ihlâs takvasıdır. Bu âyet-i kerime ihlâs takvasını ifade etmektedir. Maide Suresi’nin 100. âyet-i kerimesinde de Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

5/MÂİDE-100: Kul lâ yestevîl habîsu vet tayyibu ve lev a'cebeke kesretul habîsi, fettekullâhe yâ ulîl elbâbi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

De ki; "Habîsin (haram, murdar ve fesadın…) çokluğu senin hoşuna gitse bile, habîs (haram ve kötü olan) ile tayyîb (helâl ve temiz olan) bir değildir. Ey Ulûl Elbâb! Artık Allâh’a karşı takvâ sahibi olun! Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.

Ulûl’elbab olduktan sonraki takva söz konusudur. Bu takva da, ihlâs takvasıdır.

Aziz kardeşlerimiz,

Takvanın son safhasına geliyoruz; 7. takva. 7. takva, kişinin ihlâsa ulaşıp irşad olduktan sonra iradesini de Allah’a teslim ettiği 28. basamağın 5. kademesidir. 28. basamakta, Allahû Tealâ o kişiyi Tövbe-i Nasuh’a davet eder. Onun günahlarını örter, başının üzerine salâh nuru verir. Sonra da onun günahını sevaba çevirir.

Bu olaylardan sonra kişinin iradesini teslim alır. Allah, kimin iradesini teslim almışsa, o kişi irade teslimini gerçekleştirmiştir. 7. ve son takvaya da ulaşmıştır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN-76: Belâ men evfâ bi ahdihî vettekâ fe innallâhe yuhibbul muttekîn(muttekîne).

Hayır, (öyle değil)! Kim (Allah ile olan) AHD’ini yerine getirir de takva’ya ulaşırsa (takva sahibi olursa), muhakkak ki; Allah, takva sahiplerini sever.

Buradaki ahd, irademizin Allah’a verdiği misaki de kapsayan, ruhumuzun Allah’a teslimini, fizik vücudumuzun Allah’a teslimini, nefsimizin Allah’a teslimini ve irademizin Allah’a teslimini kapsayan, bütün teslimleri içeren bir ahd’dir. Burada, bütün takvaların tamamlandığı bir nokta işaret ediliyor.

      Ruhumuzun, nefsimizin, vechimizin, irademizin Allah’a teslimini ifade eden ahd söz konusudur. Al-i İmran Suresi’nin 102. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

3/ÂLİ İMRÂN-102: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).

Ey îmân edenler! Hakkıyla takva sahibi olanlar (nasıl bir takvanın sahibi ise aynı onlar) gibi, Allah’a karşı takva sahibi olun ve (ölmeden önce) Allah’a teslim olun.

“Ey âmenû olanlar, bihakkın takvanın sahipleri nasıl bir takvanın sahibi ise siz de aynı onlar gibi hakka tukâtihî takvanın sahibi olun.”

En’am-153’te de Allahû Tealâ buyuruyor ki:

6/EN'ÂM-153: Ve enne hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûh(fettebiûhu), ve lâ tettebiûs subule fe teferreka bikum an sebîlih(sebîlihi), zâlikum vassâkum bihî leallekum tettekûn(tettekûne).
     Ve muhakkak ki; bu, Benim mustakîm olan yolumdur. Öyleyse ona tâbî olun. Ve (başka) yollara tâbî olmayın ki; o taktirde sizi, onun yolundan ayırır. İşte böyle size onunla vasiyet etti(emretti). Böylece siz takva sahibi olursunuz.

“İşte bu Sırat-ı Mustakîm’dir. Ona tâbî olun ve sakın diğer yollara tâbî olmayın ki; onlar sizi Allah’ın yolundan saptırırlar. İşte bu Allah’ın size vasiyetidir.” diyor.

Allah’ın vasiyeti, ruhumuzun, vechimizin, nefsimizin ve irademizin Allah’a teslimini içerir. Böyle olduğu için, En’am Suresi’nin 153. âyet-i kerimesi bihakkın takvayı içerir. Buradaki, “Allah’ın vasiyetini yerine getirince Allah’a takva sahibi olun.” ifadesi, tıpkı Al-i İmran Suresi’nin 76. âyet-i kerimesindeki muhteva gibidir. 7 takva kademesini şöyle sıralayabiliriz:

1.         Allah’a yaşarken kalben ulaşmayı dileme safhası, 1. takva,

2.         Mürşide ulaşmak, 2. takva,

3.         Ruhu yaşarken Allah’a ulaştırmak, 3. takva,

4.         Fizik vücudu yaşarken Allah’a teslim etmek, 4. takva,

5.         Nefsi yaşarken Allah’a teslim etmek, 5. takva,

6.         Muhlis olmak, 6. takva,

7.         İradeyi yaşarken Allah’a teslim etmek, 7. takva.

     Aziz kardeşlerimiz;

     7 t takvayı takvaya ait olan âyetlerle birlikte, takva müessesesini tamamladık.

Kur’ân-ı Kerim’in bugünkü açıklamalarında artık 7 takva yer almamaktadır.

Kur’ân-ı Kerim’de, 7 safhada bu kadar olay varken; ruhun teslimi, fizik vücudun teslimi, nefsin teslimi, iradenin teslimi, bunların hepsi ayrı ayrı teslimler iken, bugün Kur’ân-ı Kerim’in Türkçe’ye çevrilişlerinde bu 7 kademe takvanın hepsi için sadece “Allah’tan korkun” ifadesi kullanılıyor.

Yani takvanın lügât mânâsından hareketle bir sonuca varmışlardır. Bugünkü dîn adamlarımızın, Kur’ân-ı Kerim’deki 7 safhanın 28 basamağı ihtiva eden bütününden ne yazık ki haberleri yoktur. Hepsi için “Allah’tan korkmak” tâbirini kullanıyorlar. Tabiî bazen çok komik vaziyetlere de düşüyorlar. Komik dememek lâzım, belki de çok acıklı demek lâzım.

Kur’ân’ın ruhunu bilmeyen insanlar, Kur’ân’dan bu kadar uzakken, lafızdan hareketle ortaya koydukları ilim gerçekten göz yaşartıcı bir acıklılık göstermektedir. Böylesine bir harabe haline gelen İslâm dînini, ölü hayattan kurtarabilecek olan aslî unsurlar Allah’ın bizlere öğrettiği İslâm’ın 7 safhasındaki 7 takvayı içerir. Bu açıklamalar, Allah’ın açıklamalarıdır. Sizlere sunduklarımız, Allah’ın bugünkü Resûlü Devrin İmamı Mehdi (A.S)’a öğrettikleri ve de bizlerin de O’ndan öğrendiğimiz öğretisidir ve İslâm’ın 7 safhasındaki 7 takvayı içermektedir. İnşaallah anlaşılmıştır.

Aziz kardeşlerimiz;

Dileyen herkesin gerçek İslâm’ı yaşamalarını Yüce rabbimizden dileyerek sohbetimizi burada tamamlıyoruz.

Sizleri çok ama pek çok seviyoruz.

Sevgi ve saygılarımızla…

Allah razı olsun.

Yaşar Coşkun

GSM: 0 536 445 10 05

www.sahihiyesari.com

info@sahihiyesari.com