![]() |
Mutluluğun Sitesine Hoş Geldiniz |
![]() |
|||||||||||||||
| Sohbetler | |||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
SOHBETİN ADI: İSLÂMDAN KOPAN KAVRAMLAR 5- TAKVA
Aziz kardeşlerimiz; Sizleri selâmların en güzeli olan Allahû Tealânın selâmı ile selâmlıyoruz: Esselâmu aleykum ve rahmetullah ve berekâtuhu Aziz kardeşlerimiz; Bu sohbet konumuzu da takva konusuna ayırdık. Tabii yine her zaman olduğu gibi Yüce Kitabımız Kurân-ı Kerim ışığı altında ve de Mehdi (A.S) önderliğinde, Onun öğretisiyle konumuzu işleyeceğiz inşaallah. Aziz kardeşlerimiz; Kurândan ve İslâmdan kopanlar dizisinin beş numarasındayız. Kurândan ve İslâmdan kopan, Allaha ulaşmayı dilemek, mümin olmak, hidayet, Sırat-ı Mustakîm kavramlarından sonra 5. konuyu inşaallah sizlere açıklıyoruz: Takva sahibi olmak Takva sahibi olmak ne demektir? Takva kelimesi; sakınmak, çekinmek, korkmak anlamına geliyor; ancak özellikle korkmak anlamı esas alınmaktadır. Kurân-ı Kerim açıklaması yapanlar, meal verenler, Kurândaki 7 kademeye ait olan takvayı hiçbir şekilde bilmiyorlar. Onlardan haberleri yok. Bu sebeple takva kelimesini nerede görürlerse, Allahtan korkmak olarak değerlendirmişlerdir.
Tabiî olarak böyle bir
ifade, o âyetlerde çok fena bir şekilde sırıtıyor. Oysa ki takva, 7 kademede
7 ayrı hüviyet gösterir. 1. basamakta olaylar yaşanır. 2. basamakta, olaylar değerlendirilir ve kişi bu olaylara karşı tavrını ortaya koyar. Allahû Tealâ her sene, insanları bir-iki defa imtihana çeker. 9/TEVBE-126: E ve lâ yerevne ennehum yuftenûne fî kulli âmin merreten ev merreteyni summe lâ yetûbûne ve lâ hum yezzekkerûn(yezzekkerûne). Ve onlar, senede bir veya iki kere imtihan edildiklerini görmüyorlar mı? Sonra tövbe etmiyorlar (Allaha yönelmiyorlar) ve onlar zikir yapmıyorlar (Allahın ismini art arda tekrar etmiyorlar). Musibetlerle imtihan eder ve insanlar bu musibetlere karşı davranışlarını ortaya koyarlar. Allahû Tealânın bu dizaynı içerisinde Kurân-ı Kerimde 7 takvası vardır. Kim Allaha hayatta iken, yaşarken kalben ulaşmayı dilemezse o kişi takva sahibi değildir. Öyleyse 1. takvaya baktığımız zaman, Allaha yaşarken kalben ulaşmayı dileyenlerin 1. takvanın sahibi olduğunu görüyoruz. Kim dilemezse, o takva sahibi değildir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
30/RÛM-31: Munîbîne
ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne). Aziz kardeşlerimiz;
Allahû Tealâ buyuruyor
ki: Ona, Allaha yönel. Allaha ulaşmayı dile ve Allaha karşı takva
sahibi ol. Söylediğimiz Rum Suresinin 31. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ: Allaha yönel ve takva sahibi ol. diyor. Yani Allaha yönelmeyen kişinin takva sahibi olmadığı vurgulanıyor. Allaha ulaşmayı dileyen kişi takva sahibidir. Burada, Allaha inananlardan sadece Allaha ulaşmayı dileyenler takva sahibi olabilirler. Rum Suresinin 31. âyet-i kerimesi bunu söylüyor. Bu, 1. takvadır. Enfal Suresinin 29. âyet-i kerimesine bakıyoruz. Allahû Tealâ şöyle söylüyor:
8/ENFÂL-29: Yâ
eyyuhellezîne âmenû in tettekullâhe yecal lekum furkânen ve yukeffir ankum
seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi). Ey âmenû olanlar, eğer Allaha karşı takva sahibi olursanız, o zaman Allah sizin için furkanlar kılar, sizi furkanların sahibi yapar ve sizin seyyiatinizi örter ve size mağfiret eder. Onlar ki fazzul azîmin sahibidirler. Aziz kardeşlerimiz; Burada Allahû Tealânın ifade ettiği kişi, âmenûdur. Kişi Allaha inanıyor, mümin. Ama takva sahibi değil. Takva sahibi olması için Allaha yaşarken kalben ulaşmayı dilemesi lâzımdır. Dilerse ne olacaktır? 1. kademe takvanın sahibi olacaktır. Takva kademelerine bakıyoruz: 1. Allaha yaşarken kalben ulaşmayı dilemek, 1. kademe takva, 2. Mürşide ulaşıp tâbî olmak, 2. kademe takva, 3. Ruhu yaşarken Allaha ulaştırmak, 3. kademe takva, 4. Fizik vücudu yaşarken Allaha teslim etmek, 4. kademe takva, 5. Nefsi yaşarken Allaha teslim etmek, 5. kademe takva, 6. Muhlis olmak, 6. kademe takva. 7. İradeyi yaşarken teslim etmek, 7. kademe takvayı ifade eder. Bunlardan 1. takvayı gördük. Kişi âmenûdur. Allaha inanıyor ama takva sahibi değildir. Neden?
Çünkü, Allaha
yaşarken kalben ulaşmayı dilememiştir. Enfal Suresinin 29. âyet-i kerimesi
bunu söylüyor. Kişi, Allaha yaşarken kalben ulaşmayı dilediği takdirde
takva sahibi olacaktır. 10/YÛNUS-62: E lâ inne evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne). Muhakkak ki Allahın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun da olmazlar, öyle değil mi? 10/YÛNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne). Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allaha ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır. Aziz kardeşlerimiz; Bu 2. âmenû oluştur. Burada kişi takva sahibidir. Kişi, Allaha yaşarken kalben ulaşmayı dilemiş ve takva sahibi olmuştur. Rum-31de Allahû Tealâ: Munîbîne ileyhi vettekûhu diyor. Burada da âmenû ve takva sahibi ifadesi yer almaktadır. Demek ki iki nevi âmenû olan kişi vardır. Bunlar; 1. Allaha inanan kişi vardır. Bunlar Allaha yaşarken kalben ulaşmayı dilemedikleri için takva sahibi değildirler. 2. Bu inananlardan, kim Allaha mülâki olmayı dilerse, ruhunu Allaha yaşarken ulaştırmayı dilerse, sadece onlar takva sahibi olurlar. Allaha yaşarken kalben ulaşmayı dilemek 1. takvanın sahibi olmak demektir. Yunus-62 ve 63te de Allahû Tealâ aynı şeyi söylemektedir. Allaha ulaşmayı dilemedikçe, Allaha inanan hiçbir kişi takva sahibi olamaz, cennete ulaşabilecek olan bir mümin de olamaz. Allaha inanmak başka şeydir, cennete girmek başka şeydir. Allaha inanıyor diye bir insan, asla Allahın cennetine giremez. Uydurma hadîslerle, Kurâna kimse karşı çıkamaz.
Karşı çıkan, âyetler
karşısında susmak mecburiyetindedir. Allahû Tealâ, cennete girenlerin sadece takva sahipleri olduğunu ve cenneti takva sahipleri için hazırladığını söylüyor. İşte Kaf Suresinin 31 ve 32. âyetleri:
50/KAF-31: Ve
uzlifetil cennetu lil muttekîne gayre baîdin. Cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı. İşte vaat olunduğunuz şey, bu cennettir. Buyurun cennete girin. Kim bu insanlar? Bunlar, takva sahipleridir. İnsan Allaha yaşarken kalben ulaşmayı dilemedikçe, takva sahibi olmuyorsa; o zaman Allahın cennetine de girmesi mümkün değildir. Bir kişinin Allahın cennetine girebilmesi, mutlak olarak onun takva sahibi olmasını ifade eder. Bu da âmenû olanlardan, Allaha inanlardan sadece Allaha yaşarken kalben ulaşmayı dileyenler için geçerlidir. Görüyoruz ki, Allaha yaşarken kalben ulaşmayı dileyen kişi için kurtuluş vardır. Onlar âmenû olanlardan, müminlerden Allaha yaşarken kalben ulaşmayı dileyenlerdir. Onlar, takva sahibi olanlardır. 1. takvanın sahipleri 1. kat cennete girerler. 2. takvanın sahipleri ise 2. kat cennete girerler. 2. takvaya bakıyoruz: Mürşidine ulaşan ve tâbî olan kişi 2. kat cennetin ve 2. takvanın sahibidir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
5/MÂİDE-35: Yâ
eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihî
leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Yâ eyyuhellezîne
âmenûttekûllâhe:
Ey âmenû olanlar,
Allaha yaşarken kalben ulaşmayı dileyenler, 1. takvanın sahipleri, takva
sahibi olun. Yani 2. takvanın sahibi olun. Aziz kardeşlerimiz; Allahın buradaki dizaynına baktığımız zaman görüyoruz ki; Allaha inananlardan sadece Allaha yaşarken kalben ulaşmayı dileyenler 1. takvanın sahibidir. Bunlardan da 2. takvaya ulaşabilecek olanlar, Allahtan mürşidini isteyecek olanlardır. Hacet namazını kılıp kim Allahtan mürşidini isterse onlar, 2. takvanın sahipleridir. Allahû Tealâ buyuruyor ki: 57/HADÎD-28: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullahe ve âminû bi resûlihi yutikum kifleyni min rahmetihi ve yecal lekum nûren temşûne bihi ve yagfir lekum, vallahu gafûrun rahîm(rahîmun). Ey âmenû olanlar (ölmeden önce kalben Allaha ulaşmayı dileyenler), Allaha karşı takva sahibi olun. Ve Onun Resûlüne îmân edin ki, size rahmetinden iki kat versin. Ve sizin için, onunla beraber yürüyeceğiniz nur kılsın (versin). Ve sizi mağfiret etsin (günahlarınızı sevaba çevirsin). Ve Allah; Gafûrdur, Rahîmdir. Aziz kardeşlerimiz;
Ey îmân edenler!
Allaha karşı takva sahibi olun ve resûlüne îmân edin ki, size rahmetinden
iki kat versin ve kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur kılsın ve size mağfiret
etsin. diyor.
Buradaki muhtevaya
bakıyoruz: Resûle îmân etmek. Resûle îmân edince Allaha yaşarken kalben
ulaşmayı dilemek söz konusu oluyor. Kişi diliyor ve 2. takvanın sahibi
oluyor.
50/KAF-31: Ve
uzlifetil cennetu lil muttekîne gayre baîdin. Cennet, bütün evvab ve hafîz olanlar için, takva sahiplerine uzak olmayarak yaklaştırıldı. İşte size vaad edilen cennet budur. diyor. Allahû Tealâ burada iki ifade kullanıyor: 1. Evvab olanlar 2. Hafîz olanlar. Bir önceki takvadan hareket edelim. Kişi Allaha yaşarken kalben ulaşmayı diliyor. Kör, sağır ve dilsizken Allah ona furkanlar veriyor. Kişiyi gören, işiten ve idrak eden bir hüviyete sokuyor. Bu kişi, önce huşû sahibi oluyor, mürşidini Allahtan isteyebilecek olan bir noktaya ulaşıyor. Daha sonra Allahû Tealâya müracaat ediyor. Böyle bir kişi Allahtan mürşidini talep etmek mecburiyetindedir. Kişi, Allahtan mürşidini talep eder ve ona ulaşır. Maide Suresinin 35. âyet-i kerimesindeki 2. takvanın sahibi olur. Burada, Allahû Tealânın kişinin mürşidine ulaşma safhasındaki muhtevası vardır. Allahû Tealâ bu konuyu Hadid Suresinin 28. âyet-i kerimesinde şöyle buyurmuştur: Ey îmân edenler, Allaha karşı takva sahibi olunuz. diyor. 57/HADÎD-28: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullahe ve âminû bi resûlihi yutikum kifleyni min rahmetihi ve yecal lekum nûren temşûne bihi ve yagfir lekum, vallahu gafûrun rahîm(rahîmun). Ey âmenû olanlar (ölmeden önce Allaha ulaşmayı dileyenler), Allaha karşı takva sahibi olun. Ve Onun Resûlüne îmân edin ki, size rahmetinden iki kat versin. Ve sizin için, onunla beraber yürüyeceğiniz nur kılsın (versin). Ve sizi mağfiret etsin (günahlarınızı sevaba çevirsin). Ve Allah; Gafûrdur, Rahîmdir. Daha ne diyor? Ve resûlüne tâbî olun ki, size rahmetinden iki kat versin. Rahmetle fazl, rahmetle salâvât. Ve kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur kılsın (Devrin İmamının Ruhu başınızın üzerine gelsin) ve size mağfiret etsin (günahlarınızı sevaba çevirsin) diyor. Buradaki takva, o kişinin günahlarının sevaba çevrildiği, mürşidine tâbî olduğu noktadır. Kaf Suresinin 31. ve 32. âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ, cennetin takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldığını söylüyor ve işte vaat olduğunuz şey budur. diyor. Orada vaat olunan şeylerden bahsedilirken bir başka olayla karşılaşıyoruz. Allahû Tealâ iki gruptan bahsediyor: Evvab olanlar ve hafîz olanlar. 3. safhada kim ruhunu yaşarken Allaha ulaştırırsa; o kişinin ruhu Allahın Zatına ulaşır. Allahın Zatı o kişinin ruhuna meâb olur. Allahû Tealâ Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:
78/NEBE-39: Zâlikel
yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben). İşte o gün, mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün, Hakk günüdür. Allah'a ulaşmayı dileyen kişi, kendisini Rabbine ulaştıran yolu, Sırat-ı Mustakîm'i yol ittihaz eder. Aziz kardeşlerimiz; Kimin ruhu yaşarken Allaha ulaşırsa, Sırat-ı Mustakîmi takip ederek ulaşırsa, Allah o kişinin ruhuna meâb olur. Allahû Tealâ buyuruyor ki: 3/ÂLİ İMRÂN-14: Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel enâmi vel hars(harsi), zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂB(meâbi). İnsanlara, kadınların, oğulların, kantar kantar altınların ve gümüşlerin salma (nişaneli) atların, davarların ve ekinlerin sevgisi süslendi (güzel gösterildi). Bunlar, dünya hayatının metaıdır (malıdır). Ve Allah, Onun (Allahın) katında Hüsnül Meâbdır (en güzel sığınaktır). Andolsun ki, Allahın katındaki en güzel sığınak Allahın Zatıdır. Öyleyse kimin ruhu yaşarken Allaha ulaşmışsa o kişinin adı, meâba sığınan mânâsına gelen evvab olur. O kişi artık evvab olmuştur; Allaha ruhunu yaşarken ulaştıran ve ruhu Allahın Zatında yok olan bir kişi olmuştur. Kişi mürşidine ulaştığı zaman, Devrin İmamının Ruhu o kişinin başının üzerine gelir ve o kişinin ruhuna: Senin Allaha ulaşma günün geldi, vücudu terk et. der. 40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı). Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allaha ulaşmayı dilediği için Allahın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allaha ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allahın emrini tebliğ edecek) bir ruh (Devrin İmamının Ruhunu) ulaştırır. Ruh, vücudu terk eder. Devrin İmamının dergâhına gider. Oradaki diğer ruhlarla beraber evvelâ 1. kata kadar çıkabilir. Sonra 2. kata kadar çıkabilir. Sonra sırasıyla her katta bir süre beklemek suretiyle 3., 4., 5., 6. ve 7. gök katına çıkar. 7. katın 7 tane âlemini geçer. 7. âlem olan İnd-i İlâhiden, Sidretul-Müntehânın üzerinden Allaha doğru yola çıkarak Allahın Zatına ulaşır. Bu yolculuğun adı seyr-i sülûktur. Seyri sulûkun sonunda Allahın Zatına ulaşan kişi, Allahın Zatında ruhunun yok olduğu noktaya ulaşır. Ruhu Allahın Zatında yok olan kişi, evvab adını alır. Artık o kişi evvab olmuştur. Allahû Tealânın İndinde bu hedeflere ulaşan kişi için burada evvab olmak söz konusudur. Meâba sığınmak söz konusudur. Ruh 1., 2., 3., 4., 5., 6. ve 7. gök katlarını aşıp Allahın Zatına ulaşacaktır. Ruh, 21. basamakta Allahın Zatına ulaşır. 22. basamakta, Allahın Zatında yok olur. Ruhu Allahın Zatında yok olan kişi evvablar takvasının sahibi olur. Bu noktadan sonra kişinin zikri daha çok artacaktır ve bir gün o kişinin ruhuna Allahın katında bir taht verilecektir. O tahtın üzerinde artık o ruh devamlı kalacaktır. Tahtlar Huzur Namazının kılındığı yerde, İnd-i İlâhidedir. Eğer Huzur Namazına arkadan bakıyorsanız; imamın sol tarafında boşlukta duran birçok taht göreceksiniz. Nasıl boşlukta olduğunu görmeniz mümkün değildir; çünkü oradaki arşı tutan melekler, görünmeyen durumdadırlar. Allahın katındaki bu taht ihsanı, Enam Suresinin 127. âyet-i kerimesinde ifade edilmektedir:
6/EN'ÂM-127: Lehum
dârus selâmi inde rabbihim ve huve veliyyuhum bimâ kânû yamelûn(yamelûne). Allahû Tealâ: Onlara Allahın katında altın taht ihsan edilir. diyor.
Daha sonra kişinin
fizik vücudu da Allaha teslim olur. Nefsinin kalbindeki nurlar %80i aştığı
zaman, o kişinin fizik vücudu, nefsinin kalbindeki %19 afet ne söylerse
söylesin, onlara hiç aldırmaz, onları yok sayar. Allahın bütün emirlerini
yerine getirmeye, yasak ettiği hiçbir fiili işlememeye başlar. İşte bu
seviyede kişi, fizik vücudunu Allaha teslim etmiştir. 3/ÂLİ İMRÂN-133: Ve sâriû ilâ magfiretin min rabbikum ve cennetin arduhâs semâvâtu vel ardu, uiddet lil muttekîn(muttekîne). Rabbinizden mağfirete ve arzı (yerleri) göklerle yer kadar olan cennete koşuşun ki; (o cennet), takva sahipleri için hazırlanmıştır. Aziz kardeşlerimiz; Rabbinizden mağfirete ve arzı yerlerle gökler kadar olan cennete koşuşun ki o, takva sahipleri için hazırlanmıştır.diyor. Bu 133. âyet-i kerime vasıf vermiyor; yani bu takvanın sahibi olan kişi hangi kademedeki bir takvanın sahibidir, herhangi bir işaret yok. Bir sonraki âyet-i kerimeye bakıyoruz. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor: 3/ÂLİ İMRÂN-134: Ellezîne yunfikûne fîs serrâi ved darrâi vel kâzımînel gayza vel âfîne anin nâs(nâsi), vallâhu yuhibbul muhsinîn(muhsinîne). O (takva sahipleri) ki; bollukta da, darlıkta da (Allah için) infâk ederler (ihtiyaç sahiplerine verirler). Öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah, muhsinleri sever. Aziz kardeşlerimiz; O takva sahipleri ki onlar, darlıkta da bollukta da infâk ederler ve öfkelerini yutarlar. diyor. Kişi öfkesini yutabilen bir noktaya ulaşmıştır. Nefsinin afetleri henüz yok olmamıştır. Öfkesi vardır ama kişi öfkesini yutabiliyor. Demek ki %19 afet faaliyette; ama kişi Allahın emirlerini yerine getiriyor. Allahû Tealâ burasını, fizik vücudun teslimini ifade eden muhsin kelimesiyle değerlendirerek; o kademenin mahalli olduğunu ifade ediyor. Vallâhu yuhibbul muhsinîn (muhsinîne): Allah muhsinleri sever. Muhsin, fizik vücudunu Allaha teslim eden kişidir. Al-i İmran Suresinin 133. ve 134. âyetlerindeki bu takva, muhsinler takvasıdır; yani fizik vücudun teslimini içerir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
4/NİSÂ-125: Ve men
ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete
ibrâhîme hanîfâ(hanîfen), vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).
O kişi ki vechini
(fizik vücudunu) Allaha teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur. Ondan daha
ahsen kim vardır? diyor. Bu, fizik vücudun tesliminin açık belirtisidir; çünkü nefsin afetleri hâlâ vardır ve de intikam almak istiyor. Ama bu kişi, fizik vücudunu Allaha teslim etmiş birisi olarak gayzını, öfkesini tutmayı başarıyor. Fizik vücudun tesliminden evvel, mutlaka bir insanın zikrini günün yarısından öteye çıkarması lâzımdır. Kişinin zikri günün yarısından öteye geçmezse; o zaman o kişi, nefs tezkiyesini fizik vücudunu teslim edecek seviyede gerçekleştirmemiş demektir.
Hiç kimse bu kademeden
geçmeden hedefe yürüyemez; yani kişinin fizik vücudunu teslim etmesi,
mutlaka daha evvel zikrini günün yarısından öteye geçirmesine bağlıdır.
39/ZUMER-17:
Vellezînectenebût tâgûte en yabudûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe
beşşir ıbâd(ıbâdi). Allahû Tealâ: Onlar tâguta kul olmaktan içtinap ettiler, kaçındılar, kendilerini kurtardılar. Allaha yöneldiler. Bu sebeple tâguta kul olmaktan kurtulup Allaha kul oldular. Onlara müjdeler vardır. (Hem cennet müjdesi hem dünya müjdesi)Kullarımı müjdele. diyor. Demek ki sahâbe, tâguta kul iken, Allaha yaşarken kalben ulaşmayı dilemişler ve Allaha kul olmuşlardır. Sahâbe, mürşidlerine tâbî oldular mı? Kâinatın en büyük mürşidine, Peygamber Efendimiz (S.A.V)e tâbî oldular. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
48/FETİH-10:
İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi
fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihî), ve men
evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yutîhi ecren azîmâ(azîmen). Aziz kardeşlerimiz; Habibim, sana tâbî olmak Allaha tâbî olmaktır. Orada sana tâbî olduklarında onların elinin üstünde Allahın eli vardı.diyor.
Bütün sahâbe Peygamber
Efendimiz (S.A.V)e tâbî olmuşlar ve 2. takva olan, tâbiiyet takvasını
yaşamışlardır.
39/ZUMER-18: Ellezîne
yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne
hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi). Onlar sözü dinlerler, sözün ahsen olanına tâbî olurlar. Onlar hidayete erdiler, ulûlelbab oldular. diyor. Hidayete ermek ruhu yaşarken Allaha ulaştırmaktır: 3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tuminû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yutâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yutîhi men yeşâ(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun). Ve sizin dîninize tâbî olandan başka kimseye inanmayın. (Habibim) de ki: Hiç şüphesiz HİDAYET, Allahın (Kendisine) ulaştırmasıdır. (İnsan ruhunun ölümden evvel Allaha ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin başka birine verilmesi (sebebiyle mi) veya Rabbinizin katında (sizlerle) tartışacakları için mi (böyle söylüyorsunuz)? De ki: Hiç şüphesiz fazl, Allahın elindedir. Onu dilediğine verir. Ve Allah, Vâsiun Alîmdir. (Allah her şeyi kuşatan ve her şeyi bilendir.) Muhakkak ki hidayet Allaha ulaşmaktır. diyor. 2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve leinittebate ehvâehum badellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
inne: Muhakkak ki hudâllâhi: Allaha ulaşmak huve: İşte o el hudâ: Hidayettir Böylece görüyoruz ki, bütün sahâbe ruhlarını Allaha ulaştırmışlar, hepsi hidayete ermişlerdir. Bütün sahâbe, fizik vücutlarını Allaha teslim etmişler midir? Kesin. Al-i İmran Suresinin 20. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, bütün sahâbenin bu hedefe ulaştıklarını, fizik vücutlarını Allaha teslim ettiklerini söylüyor:
3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in
hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve kul
lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev,
ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi). Aziz kardeşlerimiz; Habibim, o ümmîlere ve kitap sahiplerine de ki: Ben ve bana tâbî olanlar biz hepimiz, fizik vücudumuzu Allaha teslim ettik. Diyor. Bütün sahâbe bunu gerçekleştirmişlerdir. Öyleyse bundan 14 asır evvel bütün sahâbe, bu takvayı da, fizik vücudu teslim takvasını da yaşamışlardır. Onlar muhsinler olarak değerlendirilmektedirler. Allahû Tealâ: O takva sahipleri ki, onlar bollukta da, darlıkta da infâk ederler. Yani, nefslerinin afetleri onları sıkıştırır ama onlar muhakkak infâk ederler ve öfkelerini yutarlar. Yaptıkları hatalardan sonra insanları affederler. Allah muhsinleri sever, diyor. Allahû Tealâ onların muhsin olduğunu söylüyor. Bütün sahâbe muhsin olmak şerefine ermişlerdir. Muhsinler takvası 4. takvadır, fizik vücudun teslimidir ve Al-i İmran-133 ve 134de anlatılmaktadır.
Bundan sonra ne olacaktır? Bundan sonra kişi, zikrini arttıracaktır ve daimî zikre ulaşacaktır. Daimî zikre ulaşan kişi ulûlelbabdır. Allahû Tealâ Al-i İmran Suresinin 191. âyet-i kerimesinde, ulûlelbabın vasıflarını veriyor:
3/ÂLİ İMRÂN-191:
Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne
fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan),
subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı). Ulûlelbab için ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allahı zikretmek söz konusudur. Ulûlelbabın temel fonksiyonu ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allahı zikretmek suretiyle Allahın katında takva sahibi olmaktır. Bu takva, fizik vücudun teslimi olan 4. kademeden sonraki, nefsin teslimini ifade eden 5. kademedir. Bütün sahâbe ulûlelbab olmuşlar mıdır? Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesi bütün sahâbenin ulûlelbab olduğunu söylüyor:
39/ZUMER-18: Ellezîne
yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne
hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi). Allahû Tealâ şöyle buyuruyor: 16/NAHL-128: İnnallâhe meallezînettekav vellezîne hum muhsinûn(muhsinûne). Muhakkak ki Allah, takva sahipleri ile beraberdir. Ve onlar, muhsinlerdir.
Allah takva
sahiplerini sever. Onlar muhsinlerdir. diyor. 7/A'RÂF-201: İnnellezînettekav izâ messehum tâifun mineşşeytâni tezekkerû fe izâhum mubsırûn(mubsırûne). Muhakkak ki; takva sahibi kimseler şeytandan onlara gözü bürüyen bir vesvese dokunduğu zaman (Allahı) tezekkür ederler (Allahla tezekkür ederler). İşte o zaman onlar, basar edenlerdir (kalp gözlerinin basar hassası ile görürler). (Basar hassasının kapatılmasına ilişkin ayrıca bkz. Casiye-23) Muhakkak ki takva sahibi kimseler, şeytandan onlara gözü bürüyen bir vesvese dokunduğu zaman Allahı tezekkür ederler. İşte o zaman onlar basar edenlerdir, kalp gözlerinin basar hassasıyla görenlerdir. diyor. Aziz kardeşlerimiz; Burada ulûlelbabın özelliklerine bakıyoruz: Ulûlelbab, daimî zikrin sahipleridir. Daimî zikrin sahiplerinin özellikleri şunlardır: 1. Bu kişi, daimî zikrin sahibidir. 2. Daimî zikir sebebiyle nefsinin kalbinde hiç afet kalmaz. 3. Nefsinin kalbinde hiç afet kalmadığı için, kalbi tamamen nurla dolduğu için, mutlaka onların kalp gözü açılır. 4. Kalp kulağı açılır. Bu 4 özellik, ulûlelbab olmanın 4 temel şartıdır. Bunlara bağlı olarak 3 tane de sonuç şartı vardır: 1. Bu kişi ehli tezekkür olmuştur. Her an Allah ile tezekkür etmek imkânın sahibidir. 2. Bu kişi, ehli hayır olmuştur. Daimî zikrin sahibi olması sebebiyle, devamlı deracat kazanmaktadır. Bunun için ehli hayır denilir. 3. Bu kişi, ehli hikmettir; yani ehli hükümdür. Hâkim veya hakem olarak vazifelendikleri zaman mutlaka Allah ile tezekkür ederek, Allahtan sorarak karar verecekleri için adaletlerinde mutlak isabet kaydederler. Allahû Tealâ onları bu istikamette değerlendirir. Öbür taraftan bu insanlar Kurân-ı Kerimin âyetlerine baktıkları zaman bu âyetlerin, 28 basamaktan hangi basamağa ait olduğunu hemen o âyetten çıkarırlar.
İşte ulûlelbabın
özellikleri bunlardır. Daimî zikrin sahipleri, Allah ile her an tezekkür
edebilen, ehli hayır ve ehli hükümdür. 3/ÂLİ İMRÂN-7: Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmellezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe tevîlih(tevîlihi), ve mâ yalemu tevîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi). O (Allah) ki; Kitabı, sana O indirdi. Ondan bir kısmı muhkem (mânâsı açık, yorum götürmez, şüphe kabul etmez) âyetlerdir ki; bunlar, (Levhi Mahfuzdaki) ümmülkitapta (yer alan açık ve kesin âyetler)dir. Diğerleri ise müteşâbih (mânâsı kapalı, açıklama isteyen) âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik (ve döneklik) bulunanlar, fitne çıkarmak ve (kendi yararına uygun) tevîlde (yorumda) bulunmak istedikleri için o (Kitab)ın müteşâbih olan kısmına uyarlar. Halbuki onların tevîlini, kimse bilmez ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olan râsihun (rüsuh sahipleri) ise derler ki: Ona îmân ettik, hepsi de Rabbimiz katından (indirilme)dir. Bunu kimse tezekkür edemez ancak ulûlelbab tezekkür edebilir. İşte sana Kurânı indiren o Allahtır ki, o Kurânda muhkem âyetler de var, müteşâbih âyetler de. Muhkem âyetler, ümmülkitabın esasını teşkil eder. Müteşâbih âyetlerin gerçek anlamını ise Allahtan başka kimse bilmez. Kalplerinde zeyg olanlar, o âyetleri kullanarak insanları fitneye sokmak isterler. İlimde derinleşmiş olan kişiler de derler ki: Bunlar muhakkak ki Allahın katındandır. Ama onlar da bu âyetlerin mânâsını tezekkür edemezler. İlimde kökleşmiş olan râsihun (rüsuh sahipleri), onlar da bu âyetlerin tezekkürünü gerçekleştirmezler. illâ ulûl elbâb(elbâbi): Sadece ulûlelbab tezekkür edebilir. diyor. Allahû Tealâ Araf-201de, 5. safhanın takvasını verirken, onların takva sahibi olduklarını, tezekkür ettiklerini ve kalp gözüyle basar ettiklerini söylemektedir. Bu takvadan sonraki takva, ihlâs takvasıdır ve ulûlelbab olan kişinin, ulûlelbab olduktan sonraki kademesi, ihlâs kademesidir. İşte Bakara Suresinin 179. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki: 2/BAKARA-179: Ve lekum fîl kısâsı hayâtun yâ ulîl elbâbi leallekum tettekûn(tettekûne). Ey ulûlelbab! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki böylece siz, takva sahibi olursunuz. Ey ulûlelbab! Sizin için kısasta hayat vardır. Umulur ki böylece takvaya ulaşırsın. diyor. İşte ulûlelbabın takvasından bir adım sonraki takva, ihlâs takvasıdır. Bu âyet-i kerime ihlâs takvasını ifade etmektedir. Maide Suresinin 100. âyet-i kerimesinde de Allahû Tealâ şöyle buyuruyor: 5/MÂİDE-100: Kul lâ yestevîl habîsu vet tayyibu ve lev a'cebeke kesretul habîsi, fettekullâhe yâ ulîl elbâbi leallekum tuflihûn(tuflihûne). De ki; "Habîsin (haram, murdar ve fesadın ) çokluğu senin hoşuna gitse bile, habîs (haram ve kötü olan) ile tayyîb (helâl ve temiz olan) bir değildir. Ey Ulûl Elbâb! Artık Allâha karşı takvâ sahibi olun! Umulur ki böylece siz felâha erersiniz. Ulûlelbab olduktan sonraki takva söz konusudur. Bu takva da, ihlâs takvasıdır. Aziz kardeşlerimiz, Takvanın son safhasına geliyoruz; 7. takva. 7. takva, kişinin ihlâsa ulaşıp irşad olduktan sonra iradesini de Allaha teslim ettiği 28. basamağın 5. kademesidir. 28. basamakta, Allahû Tealâ o kişiyi Tövbe-i Nasuha davet eder. Onun günahlarını örter, başının üzerine salâh nuru verir. Sonra da onun günahını sevaba çevirir. Bu olaylardan sonra kişinin iradesini teslim alır. Allah, kimin iradesini teslim almışsa, o kişi irade teslimini gerçekleştirmiştir. 7. ve son takvaya da ulaşmıştır. Allahû Tealâ buyuruyor ki: 3/ÂLİ İMRÂN-76: Belâ men evfâ bi ahdihî vettekâ fe innallâhe yuhibbul muttekîn(muttekîne). Hayır, (öyle değil)! Kim (Allah ile olan) AHDini yerine getirir de takvaya ulaşırsa (takva sahibi olursa), muhakkak ki; Allah, takva sahiplerini sever. Buradaki ahd, irademizin Allaha verdiği misaki de kapsayan, ruhumuzun Allaha teslimini, fizik vücudumuzun Allaha teslimini, nefsimizin Allaha teslimini ve irademizin Allaha teslimini kapsayan, bütün teslimleri içeren bir ahddir. Burada, bütün takvaların tamamlandığı bir nokta işaret ediliyor. Ruhumuzun, nefsimizin, vechimizin, irademizin Allaha teslimini ifade eden ahd söz konusudur. Al-i İmran Suresinin 102. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor: 3/ÂLİ İMRÂN-102: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne). Ey îmân edenler! Hakkıyla takva sahibi olanlar (nasıl bir takvanın sahibi ise aynı onlar) gibi, Allaha karşı takva sahibi olun ve (ölmeden önce) Allaha teslim olun. Ey âmenû olanlar, bihakkın takvanın sahipleri nasıl bir takvanın sahibi ise siz de aynı onlar gibi hakka tukâtihî takvanın sahibi olun. Enam-153te de Allahû Tealâ buyuruyor ki:
6/EN'ÂM-153: Ve enne
hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûh(fettebiûhu), ve lâ tettebiûs subule fe
teferreka bikum an sebîlih(sebîlihi), zâlikum vassâkum bihî leallekum
tettekûn(tettekûne). İşte bu Sırat-ı Mustakîmdir. Ona tâbî olun ve sakın diğer yollara tâbî olmayın ki; onlar sizi Allahın yolundan saptırırlar. İşte bu Allahın size vasiyetidir. diyor. Allahın vasiyeti, ruhumuzun, vechimizin, nefsimizin ve irademizin Allaha teslimini içerir. Böyle olduğu için, Enam Suresinin 153. âyet-i kerimesi bihakkın takvayı içerir. Buradaki, Allahın vasiyetini yerine getirince Allaha takva sahibi olun. ifadesi, tıpkı Al-i İmran Suresinin 76. âyet-i kerimesindeki muhteva gibidir. 7 takva kademesini şöyle sıralayabiliriz: 1. Allaha yaşarken kalben ulaşmayı dileme safhası, 1. takva, 2. Mürşide ulaşmak, 2. takva, 3. Ruhu yaşarken Allaha ulaştırmak, 3. takva, 4. Fizik vücudu yaşarken Allaha teslim etmek, 4. takva, 5. Nefsi yaşarken Allaha teslim etmek, 5. takva, 6. Muhlis olmak, 6. takva, 7. İradeyi yaşarken Allaha teslim etmek, 7. takva. Aziz kardeşlerimiz; 7 t takvayı takvaya ait olan âyetlerle birlikte, takva müessesesini tamamladık. Kurân-ı Kerimin bugünkü açıklamalarında artık 7 takva yer almamaktadır. Kurân-ı Kerimde, 7 safhada bu kadar olay varken; ruhun teslimi, fizik vücudun teslimi, nefsin teslimi, iradenin teslimi, bunların hepsi ayrı ayrı teslimler iken, bugün Kurân-ı Kerimin Türkçeye çevrilişlerinde bu 7 kademe takvanın hepsi için sadece Allahtan korkun ifadesi kullanılıyor. Yani takvanın lügât mânâsından hareketle bir sonuca varmışlardır. Bugünkü dîn adamlarımızın, Kurân-ı Kerimdeki 7 safhanın 28 basamağı ihtiva eden bütününden ne yazık ki haberleri yoktur. Hepsi için Allahtan korkmak tâbirini kullanıyorlar. Tabiî bazen çok komik vaziyetlere de düşüyorlar. Komik dememek lâzım, belki de çok acıklı demek lâzım. Kurânın ruhunu bilmeyen insanlar, Kurândan bu kadar uzakken, lafızdan hareketle ortaya koydukları ilim gerçekten göz yaşartıcı bir acıklılık göstermektedir. Böylesine bir harabe haline gelen İslâm dînini, ölü hayattan kurtarabilecek olan aslî unsurlar Allahın bizlere öğrettiği İslâmın 7 safhasındaki 7 takvayı içerir. Bu açıklamalar, Allahın açıklamalarıdır. Sizlere sunduklarımız, Allahın bugünkü Resûlü Devrin İmamı Mehdi (A.S)a öğrettikleri ve de bizlerin de Ondan öğrendiğimiz öğretisidir ve İslâmın 7 safhasındaki 7 takvayı içermektedir. İnşaallah anlaşılmıştır. Aziz kardeşlerimiz; Dileyen herkesin gerçek İslâmı yaşamalarını Yüce rabbimizden dileyerek sohbetimizi burada tamamlıyoruz. Sizleri çok ama pek çok seviyoruz. Sevgi ve saygılarımızla Allah razı olsun. Yaşar Coşkun GSM: 0 536 445 10 05 info@sahihiyesari.com
|
|
|
|||||||||||||