![]() |
Mutluluğun Sitesine
Hoş Geldiniz |
![]() |
|||||||||||||||
| Hadisler | |||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||
|
|
MEHDİ; BİZDENDİR, SOYUMUZDANDIR. ALLAHÛ TEALÂ NASIL BU DÎNİ BİZİMLE BAŞLATTIYSA, ONUNLA SONA ERDİRECEKTİR. ONLAR, NASIL BİZİMLE ŞİRKTEN KURTULMUŞSA,ONUNLA FİTNEDEN KURTULACAKLARDIR.
Aziz kardeşlerimiz ;
Aziz kardeşlerimiz ;
Tabii, yine her zaman olduğu gibi Kur'ân-ı Kerim ışığı altında ve de Mehdi
a.s. önderliğinde konumuzu işleyeceğiz İnşaallah.
Muhterem okuyucular, sizlere açıklamak istediğim hadiste Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz şöyle buyurmaktadır: Mehdi; Bizdendir, soyumuzdandır. Allahû Tealâ nasıl bu dîni Bizimle başlattıysa, Onunla sona erdirecektir. Onlar nasıl Bizimle şirkten kurtulmuşlarsa, Onunla fitneden kurtulacaklardır.
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, bir hadisinde de şöyle buyurmaktadır: Dünya herc ü merc içinde kaldığında, fitneler zuhûr ettiğinde ve yollar kesildiğinde, bazıları bazısına hücum ettiğinde, büyük küçüğe merhamet etmediği, büyüğe vakarlı davranmadığında, Allah bu sırada onlardan adavetin kökünü kazıyarak dalâlet kalelerini fethedecek, evvelce Benim ayakta tuttuğum gibi ahir zamanda da dîni ayakta tutacak, önceden zulümle dolu olan dünyayı adaletle dolduracak olan Mehdi (A.S)ı gönderecektir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V), bir başka hadisinde de şöyle buyurmaktadır: Hiçbir tarafın ondan mahfuz kalmayacağı bir fitne zuhûr edecek. Bu fitne hemen başka bir tarafa yayılacak. Ve bu durum bir münâdinin semadan seslenerek: Ey insanlar! Emiriniz artık Mehdidir. demesine kadar devam edecektir.
Bu üç hadiste de ana tema, fitnedir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki: Bizimle insanlar şirkten kurtuldular. Ama Mehdi (A.S)la fitneden kurtulacaklardır.
1. Fitne nedir?
Fitne, Kurân-ı Kerimde birçok mânâda kullanılmıştır. İmtihan, küfür, azgınlık, dalâlet, günah, ayrılık, tefrika, ihtilaf, kavga ve daha birçok mânâlar söz konusudur. Her ne kadar fitne âyetlerde farklı mânâlarda kullanılmışsa da, İslâm toplumunun sosyal hayatını târumâr eden, İslâm toplumu arasında ihtilâfların çıkmasına sebep olan fitneden, hadis-i şerifi esas alarak sizlere bahsetmek istiyorum. Arapça adı İslâm olan hanif dîninin 3 temel özelliği vardır: 1. Vahdet: Allahın tekliği 2. Tevhid: Tek Allaha îmân eden ve Allaha ulaşmayı dileyenlerin vücuda getirdiği tek cemaat: Fırka-i Naciye, kurtuluşa ulaşanların topluluğu. 3. Teslim.
Fitne, tevhidi bozan bir toplumsal hastalıktır. İslâm âlemini kemiren en büyük fitne; dînde fırkalara ayrılmaktır. Tevhidi bozan yegâne unsur, işte budur. Allahû Tealâ, Kurân-ı Kerimde bu çeşit fitnenin, adam öldürmekten çok daha büyük olduğunu ifade etmektedir:
2/BAKARA-217: Yeselûneke aniş şehril harâmi kıtâlin fîh(i), kul kıtâlun fîhi kebîr(kebîrun), ve saddun an sebîlillâhi ve kufrun bihi vel mescidil harâmi ve ihrâcu ehlihî minhu ekberu indallâh(indallâhi), vel fitnetu ekberu minel katl(katli), ve lâ yezâlûne yukâtilûnekum hattâ yeruddûkum an dînikum inistetâû ve men yertedid minkum an dînihi fe yemut ve huve kâfirun fe ulâike habibat amâluhum fid dunyâ vel âhireh(âhireti), ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne). Sana haram (hürmetli) aydan ve onun içinde yapılan savaştan soruyorlar. De ki: O ayın içinde (savaşmak) büyük bir (günah)tır. (Fakat insanları) Allah yolundan saptırmak (alıkoymak) ve Onu inkâr etmek, (müminlere) Mescid-i Haramı (yasaklamak) ve kendi halkını oradan (Mekkeden sürüp) çıkarmak ise Allah katında daha da büyük (günah)tır. Fitne, adam öldürmekten daha da büyük (bir suç ve günah)tır. Eğer onların güçleri yetse (de yapabilseler) sizi dîninizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri kalmazlar. Sizden kim dîninden döner de (bu halde) ölürse, o kâfir olarak ölmüştür. O taktirde onların amelleri dünyada ve ahirette boşa gitmiştir. İşte onlar, ateş halkıdır ve onlar orada ebedî kalacaklardır.
Âyet-i kerimenin muhtevasına göre insanları Allahın yolundan (hidayetten) men etmek, en büyük fitnedir.
2. Fitnenin elebaşları
Kurân-ı Kerimde fitnenin elebaşlarının kimler olduğu da ifade edilmektedir: 4/NİSA-167:İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden). Onlar ki küfür üzeredirler ve Allahın yolundan alıkoyarlar (menederler) (kendileri de Allahın yolunda değillerdir). Andolsun ki; onlar, uzak bir dalâlet içindedirler (mürşidlerine ulaşmamış veya yola girmemiş oldukları için).
4/NİSA-168:İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfire lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan). Muhakkak ki; onlar, küfür üzeredirler ve zalimdirler (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptırdıkları için). Allah, onlara asla mağfiret etmez (günahlarını sevaba çevirmez) ve yola (Allaha ulaştıran yola, Sıratı Mustakîme) ulaştırmaz.
4/NİSA-169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîren). Sadece cehennem yoluna ulaştırır. Onlar orada ebediyyen kalacaklardır. Ve bu, Allah için kolaydır.
Bakara Suresinin 217. âyet-i kerimesinde, insanları Allahın yolundan alıkoymanın fitne olduğu ve bu fitnenin insan öldürmekten daha büyük bir günah olduğu ifade ediliyordu. Nisa 167de ise bu günahı işleyen insanların, insanları Allahın yolundan men edenler olduğunu ve onların uzak bir dalâlet içinde oldukları ifade edilmektedir. Bu kişiler aynı zamanda zalimdirler. Çünkü onlar, insanları Allah yolundan men ederler. Allahû Tealâ, istisnasız bu kişilere merhamet etmeyeceğini, onları asla Tarîk-i Mustakîme ulaştırmayacağını, onların ulaşabilecekleri tek yerin Tarîk-i Cehîm olduğunu ifade etmektedir.
3. Cehennem tarîkine ulaşanların özellikleri
Acaba bu insanlar neden bu noktaya gelmişlerdir? Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
7/A'RAF-146:Seasrifu an âyâtiyellezîne yetekebberûne fîl ardı bi gayril hakkı ve in yerev kulle âyetin lâ yuminu bihâ ve in yerev sebîler ruşdi lâ yettehızûhu sebîlen ve in yerev sebilel gayyi yettehızûhu sebîl(sebîlen), zâlike bi ennehum kezzebû bi âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn(gâfilîne). Yeryüzünde haksız yere kibirlenen kimseleri, âyetlerimizden çevireceğim. Bütün âyetleri görseler, ona inanmazlar. Eğer rüşd yolunu görseler, onu yol edinmezler. Ve gayy yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu; onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve ondan gâfil olmaları sebebiyledir. 7/A'RAF-147: Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ ve likâil âhireti habitat amâluhum, hel yuczevne illâ mâ kânû yamelûn(yamelûne). Ve âyetlerimizi ve ahirete ulaşmayı (hayatta iken ruhun Allaha ulaşmasını) inkâr eden kimselerin amelleri, heba oldu (boşa gitti). Onlar, yaptıklarından başka bir şeyle mi cezalandırılır (karşılık verilir)?
Onlar haksız yere yeryüzünde kibirle dolaşırlar; çünkü onlar, Allahın bütün âyetlerini görseler asla îmân etmezler. Onlar irşad yolunu görseler, asla onu yol edinmezler. Onlar Tarîk-i Cehîmi gördüklerinde ona balıklama atlarlar.
Kurân-ı Kerim, bütün zamanların Kitapıdır. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki: Sizden evvelkilerin tarihi, sizden sonrakilerin haberi ve sizin aranızdaki problemlerin çözümüdür, reçetesidir. Nübüvvetle vazifeli olan Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allahtan aldığı Kurânı tebliğ etmeye başladığı an, insanların bir kısmı bu tebliğe ilgisiz kalmış, bir kısmı da karşı çıkmışlardır:
2/BAKARA-6: İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu'minûn(yuminûne). Onlar muhakkak ki kâfirdirler. Onları ikaz etsen de, etmesen de (onlar için) eşittir (birdir). Îmân etmezler.
Allahû Tealâ, Resullâhın tebliğine ilgisiz kalan bu insanlara bir ceza olmak üzere, hassaları üzerine hemen engeller koymuştur:
2/BAKARA-7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem'ıhim, ve alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun), ve le hum azâbun azîm(azîmun). Allah onların kalpleri üzerine (kalplerindeki rahmet kapısının üzerine) ve (kalplerindeki) işitme (semî) hassasının üzerine mühür vurdu (mühürledi). (Ve kalplerindeki) görme (basar) hassasının üzerine GIŞAVET (adlı) bir perde (çekti). Onlar için azîm (büyük) bir azap (var).
Bakara 6da anlatılan insanlar, dîne ilgisiz kalan, hiç ilgi göstermeyen, dünyaya tapmış, dünyanın peşinden gidenlerdir. Bunlar kâfirlerdir. Ama diğer bir grup insan ise, dînin içindedirler. Dîni bildiklerini zannederler; ama dînden bîhaber olduklarının farkında değillerdir ve Allahın resûlüne karşı çıkarlar. Bu hastalık bütün zaman parçalarında vardır. Allahû Tealâ, bu insanların durumunu da şöyle açıklamaktadır:
17/İSRA-45: Ve izâ karatel kurâne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yuminûne bil âhıreti hicâben mestûrâ(mestûren). Sen Kurânı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allaha ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, görmelerini engelleyen bir perde koyduk).
17/İSRA-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kurâni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren). Onu (Kurânı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine (idrak etmeyi engellemek için) ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen Kurânda Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman, nefretle arkalarına döndüler.
Bu bir cezadır. Çünkü bu insanlar, tebliğe karşı çıkmışlardır. Bunlar dînin içindekilerdir; yani 14 asır evveli itibariyle konuşursak, Allaha ulaşmayı dilemeyen ve başkalarının dilemesine mani olan Nasranîler ve Yahudiler, bizzat ehli kitap olanlardır. Hz. Musa (A.S)ın dîni de, Hz. İsa (A.S)ın dîni de hanîf dînidir. Ama insan eliyle dejenere edilmişlerdir. Bu sebeple insanlar fırkalara ayrılmışlardır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) nübüvvetle vazifeli kılındığında, Allahû Tealânın ezelî ve edebî olan, değişmez hanîf dînini tebliğ etmeye başlamıştır. Ama bu insanlar, Ona karşı çıkmışlar ve: Bu dîni biz yaşarız, biz biliriz. Sen nereden çıktın? demişlerdir. Allahû Tealâ da bir ceza olmak üzere, kalbi hasta olan bu insanların uzuvlarının üzerine engeller koymuştur.
14 asır evvel Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimizin: Allaha ulaşmayı dileyin. Dileyen kişi için bu bir cennet müjdesidir. Dilemediğiniz taktirde kesinlikle bu sizin cehenneme gideceğinize dair bir ikazdır, bir uyarıdır. şeklindeki tebliğine muhatap olmalarına rağmen ilgisiz kalanlar, Bakara Suresinin 6. âyet-i kerimesindeki, hassaları örtülen insanlardır. Dîni bildiğini zanneden ama dînden haberi olmayanlar, Allahû Tealânın uzuvlarının üzerine engeller koyduklarıdır. İşte bunlar kâfirler ve münafıklardır.
Bu münafıklar, kendileri Allaha ulaşmayı dilemedikleri gibi başkalarının dilemelerine de mâni olurlar. Yani insanları Allahın yolundan men eder, Allahın hidayetinden alıkoyarlar. Bu da en büyük fitnedir. Allaha ulaşmayı dilemeyenlerin kesinlikle kibir sahibi oldukları ve haksız yere yeryüzünde kibirle dolaştıkları açıkça ortadadır. O zaman ulaştığımız yegâne sonuç odur ki; bunlar fitnenin kaynaklarıdır. Mukayese yapmak gerekirse birinciler, Allaha ulaşmayı dilemeyenler, ilgisiz kalanlardır ama başkalarını Allahın yolundan saptırmazlar. Bunların dünyaya dönük bir tutum içerisinde oldukları açıkça ortaya çıkmaktadır:
10/YUNUS-7:İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne). Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allaha ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.
10/YUNUS-8:Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne). İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).
4. İnsanların Allahın yoluna girmeleri için imtihana tâbî tutulmaları
Fitne herkesedir. Müminlerin de fitneye uğradığını biliyoruz. Ama müminlerin başına gelen imtihanlar onları Allaha yaklaştırmak içindir. Allaha ulaşmayı dilemeyen insanlar, Allahın âyetlerinden gâfildirler. Ama diğerleri nifaktadır. Allahû Tealâ küfür ehli olan kişileri gafletlerinden uyandırabilmek, diğerlerini de nifaklarından geri çevirmek üzere sürekli imtihana tâbî tutar.
9/TEVBE-126: E ve lâ yerevne ennehum yuftenûne fî kulli âmin merreten ev merreteyni summe lâ yetûbûne ve lâ hum yezzekkerûn(yezzekkerûne). Ve onlar, senede bir veya iki kere imtihan edildiklerini görmüyorlar mı? Sonra tövbe etmiyorlar (Allaha yönelmiyorlar) ve onlar zikir yapmıyorlar (Allahın ismini art arda tekrar etmiyorlar.)
İnsanların tövbe etmeleri için her şeyden evvel Allaha ulaşmayı dilemeleri lâzımdır. Ama bu insanların bir kısmı Allaha ulaşmaya ilgisiz kalırlar, diğerleri ise karşı çıkar.
Allahû Tealâ buyuruyor ki: 29/ANKEBUT-2: E hasiben nâsu en yutrekû en yekûlû âmennâ ve hum lâ yuftenûn(yuftenûne). İnsanlar, amenna (îmân ettik) demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?
29/ANKEBUT-3: Ve lekad fetennellezîne min kablihim fe le yalemennellâhullezîne sadakû ve le yalemenel kâzibîn(kâzibîne). Ve andolsun ki; onlardan öncekileri de imtihan ettik. Allah sadıkları da (doğru söyleyenleri de), tekzip edenleri de (yalancıları da) mutlaka bilir.
Allahû Tealâ, altını cürufundan ayırabilmek için, mutlaka her seviyede insanları imtihana tâbî tutmaktadır. Bu imtihanlar müminler için îmânı artan seviyede bir sebep teşkil eder. Diğerlerinin de küfrünü arttırır.
5. Kurân-ı Kerimde şirk ve fitne aynı muhtevadadır
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimizin, Bu dîni Allahû Tealâ bizimle nasıl başlattıysa, soyumdan gelen Mehdi (A.S) ile sona erdirecektir. hadis-i şerifinin aslî mesajı, Allahû Tealâ nasıl bizimle insanları şirkten kurtardıysa, onları da fitneden kurtaracaktır. demektir. 14 asır evvel insanlar Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimizle şirkten kurtulmuşlardır. Günümüzde bu fitne, gizli şirktir. Dînde fırkalara ayrılmak bu muhtevanın ifadesidir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
30/RUM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseren nâsi lâ yalemûn(yalemûne). Öyleyse vechini hanîf olarak dîne (dînin kayyum olmasına) ikame et (kıyamda tut). Allahın o fıtratıyla ki; (Allah) bütün insanları (hanîf) fıtratı ile yarattı. Allahın yaratmasında (ne dînde ne de hanîf fıtratında) değişiklik olmaz. İşte bu, kayyum olan (ezelden ebede kadar kıyamda kalacak, devam edecek) dîndir. Ve lâkin insanların çoğu bilmezler.
Hanîf dîni insanlar için ezelî ve ebedî, yegâne dîndir. Allahû Tealâ bütün insanları hanîf fıtratıyla yaratmıştır. Dîn değişmez, insanların yaratılışı da değişmez. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
30/RUM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne). Ona (Allaha) yönel (Allaha ulaşmayı dile) ve böylece Ona (Allaha karşı) takva sahibi ol ve namaz kıl ve müşriklerden olma.
30/RUM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne). (O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.
İşte günümüz İslâm âleminin başına örülen, bu çoraptır. Dînde fırkalara ayrılmak söz konusudur. Hanîf dîninin 3 özelliğinden bir tanesi, tek Allaha inanmaktır. Bu, vahdet akidesidir. Ama ikinci özelliği, istisnasız tevhiddir. Tevhid demek, dînde fırkalara ayrılmamak demektir. Dînde fırkalara ayrılmamak, gizli şirkten kurtulmaktır.
Allahû Tealâ, Bakara Suresinin 7. âyet-i kerimesinde, tebliğe karşı ilgisiz kalan ve Allaha ulaşmayı dilemeyip dünya hayatını dileyen insanların kalbî özelliklerini veriyordu. Aynı kalbî özellikler, Casiye Suresinin 23. âyet-i kerimesinde de verilmektedir. Bu insanlar, hevalarını ilâh edinenlerdir. Yani kendi fizik bedenleri, enerjilerini ve nefslerini sadece kendileri için kullanmaktadırlar.
45/CASİYE-23: E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ semihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min badillâh(badillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne). Hevalarını (nefslerini) kendilerine ilâh edinenleri görmedin mi (habibim)? Allah, onları bir ilim üzere dalâlette bırakır. Onların kalplerindeki semî (işitme) hassasını ve kalplerini (kalpteki idrak hassasını) mühürler ve onların kalplerindeki basar (görme) hassasının üzerine gışavet (isimli bir perde) çeker. Öyleyse (artık) Allahtan sonra kim bu kişiyi hidayete erdirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?
Kurândaki İslâma baktığımız zaman İslâmın 7 safhadan oluştuğunu görüyoruz: 1. Allaha ulaşmayı dilemek, 2. Allahın tayin ettiği mürşide tâbî olmak, 3. Ruhu Allaha teslim etmek, 4. Fizik bedeni Allaha teslim etmek, 5. Nefsi Allaha teslim etmek, 6. İrşada ulaşmak, 7. İradeyi Allaha teslim etmek.
Kurân-ı Kerimde bize örnek gösterilen sahâbe, 14 asır evvel bu 7 safhanın 7sini de yaşamıştır.
A. Hepsi Allaha ulaşmayı dilemişlerdir:
13/RAD-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri). Onlar, sabırla Rablerinin vechini (Zatını, Zata ulaşmayı, Allahın Zatını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenler. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.
B. Sahâbenin hepsi mürşidlerin aslı olan Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimize biat etmiştir:
48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihi), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yutîhi ecren azîmâ(azîmen). Muhakkak ki onlar, sana biat ettikleri zaman Allaha biat etmiş oldular. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allahın eli vardı. Kim (derecesini nâkısa) düşürürse, muhakkak ki o, nefsi sebebiyle (Allaha verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için) derecesini nâkısa düşürmüştür. Kim de Allaha olan ahdini yerine getirirse (ruhunu, vechini, nefsini ve iradesini Allaha teslim ederse), ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).
C. Sahâbenin hepsi ruhlarını Allaha teslim etmişlerdir:
39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu)i ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi). Onlar (sahâbe), sözleri işitirler ve onların (sözlerin) ahsen olanına (Peygamber Efendimiz (S.A.V) tarafından söylenilenine) tâbî olurlar. İşte onlar, hidayete erenlerdir (ruhlarını ölmeden evvel Allaha ulaştıranlardır). Ve onlar, ulûlelbabtır (daimî zikrin sahipleridir, nefslerini Allaha teslim edenlerdir.
D. Sahâbenin hepsi fizik bedenlerini de Allaha teslim etmişlerdir:
3/AL-İ İMRAN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi). Eğer seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki: Ben ve bana tâbî olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allaha teslim ettik. O kitap verilenlere ve ÜMMÎlere de ki: Siz de (fizik vücudunuzu Allaha) teslim ettiniz mi? Eğer teslim ettilerse o zaman (onlar) andolsun ki; hidayete ermişlerdir. Eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen (görev) ancak tebliğdir. Allah kullarını BASÎRdir (görendir).
E. Sahâbenin hepsi nefslerini Allaha teslim etmişlerdir. Ulûlelbâb olmuşlardır:
39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu)i ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi). Onlar (sahâbe), sözleri işitirler ve onların (sözlerin) ahsen olanına (Peygamber Efendimiz (S.A.V) tarafından söylenilenine) tâbî olurlar. İşte onlar, hidayete erenlerdir (ruhlarını ölmeden evvel Allaha ulaştıranlardır). Ve onlar, ulûlelbabtır (daimî zikrin sahipleridir, nefslerini Allaha teslim edenlerdir.
F. Sahâbenin hepsi ihlâsa ulaşmıştır:
2/BAKARA-139: Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve lenâ âmâlunâ ve lekum âmâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne). De ki: Allah hakkında bizimle mücadele mi ediyorsunuz? O, bizim de Rabbimizdir; sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz, onun için ihlâs sahibi (MUHLİS) (kul)larız.
Ve sahâbenin hepsi irşad olmuştur:
49/HUCURAT-7: Valemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri leanittum, ve lâkinallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel ısyân(ısyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne). Bilin ki; içinizde Allahın resûlü var. Şâyet emirlerin çoğunda size uysaydı lânetlenirdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi, kalplerinizde onu (îmânı) müzeyyen kıldı (fazılları îmân kelimesinin etrafında toplayarak kalbinizi tamamen nurla doldurdu.) Size; küfrü, fıskı ve isyanı kerih gösterdi. İşte onlar, irşada ulaşanlardır.
G. Sahâbenin hepsi iradelerini de Allaha teslim etmişlerdir:
10/TEVBE-100:Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu). O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan ulûlelbab, ihlâs ve salâh makamlarını, en üst üç makamı işgal edenler), onların bir kısmı muhacirînden (Mekkeden Medineye göç edenlerden), bir kısmı ensardan (Medinedeki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe, irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu.) Allah, onlardan razı ve onlar da Ondan (Allahtan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.
Allahû Tealâ, Kurân-ı Kerimde sahâbeyi bize örnek göstermektedir. Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz de bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır: Sahâbe ve tâbiîn denilen ehli sünnet topluluğuna sarılın. Tâbiîn de, sahâbeye ihsanla tâbî olmuştur. Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesi, sahâbenin hepsinin irşada ulaştığını, Allahû Tealâ tarafından irşada memur ve mezun kılındığını ve tâbiîn de Allah tarafından irşada memur ve mezun kılınan sahâbeye tâbî olduğunu kesinlikle ispat etmektedir.
Gelin görün ki; günümüz İslâm âleminde Kurân-ı Kerim sadece mezarlarda okunan bir kitap hüviyetindedir. İnsanlar ikiye ayırmışlardır: Kurân-ı Kerim ve Resûlullahın sünneti. Resûlullahın sünneti diye adlandırdıkları muhtevada, insanların rivayetlerine dayanan ve Kurân-ı Kerim ile çelişen yüzlerce bidat vardır. İnsanlar bu bidatlerle bize dîni anlatmaya çalışmaktadırlar.
Oysa ki; Allahû Tealânın: Sen olmasaydın ben felekleri yaratmazdım. dediği, bütün âlemlere rahmet olan Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz, hadisleri için şu ölçüyü vermektedir: Bir gün benim hadislerim tartışma konusu olacaktır. Tartışma konusu olduğu günlerde Kurân-ı Kerime bakınız. Kurân-ı Kerime aykırı bir sözüm olamaz. Yani Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki: Ey insanoğlu! Benim sözlerimi, Kurân-ı Kerimin önüne geçirmeyin. Kim benim sözlerimi Kurânın önüne geçirirse, o fitneye sebep olur. Ve bugün dîn öğreticilerimizin büyük bir kısmı, Peygamber Efendimiz (S.A.V)den 200 yıl sonra toplatılan, muhtevasında binlerce mevzu hadis bulunan Kütüb-i Sitteyi, Kurân-ı Kerimle hiç karşılaştırmadan, Peygamber Efendimiz (S.A.V)e indirilen ve Allahın koruması altında bulunan Kurân-ı Kerimin önüne geçirmektedirler.
Biz bunları söylediğimiz zaman, sevgili dîn öğreticileri kardeşlerimiz diyorlar ki: Siz Kütüb-i Sitteye karşı mı çıkıyorsunuz? Biz bütün kardeşlerimizi çok seviyoruz. Kimsenin karşısında değiliz. Her zaman onlarla beraberiz. Ama bir hakikati de göz ardı etmek mümkün değildir. Kurân, Furkandır:
O, bütün insanları için bir saadet davetiyesidir. O, bütün insanlar için bir saadet reçetesidir. O, bütün insanlar için bir saadet garantisidir.
Allahû Tealâ Kurân-ı Kerimde, ilk peygamber olan Âdem (A.S)ın hanif dînini, İslâm dînini nasıl yaşadığını bizlere açıklamaktadır. Ayrıca Nuh (A.S) ve kavminin, İbrâhîm (A.S) ve kavminin, Musa (A.S) ve kavminin, İsa (A.S) ve kavminin, Salih (A.S) ve kavminin, Hud (A.S) ve kavminin, Lut (A.S) ve kavminin bu dîni nasıl yaşadığını Kurân-ı Kerimde net olarak ifade edilmektedir.
Dîn tektir. Bütün peygamberler bu tek dîni yaşamışlardır. Allahû Tealâ, kolaylık olsun diye bunları bir bir bize anlatmaktadır. Birincisinden ibret almadık, ikincisinden; ikincisinden ibret almadık, üçüncüsünden...Üçüncüsünden ibret almadık, dördüncüsünden... Allahın ister velîleri ister nebîleri olsun; Allahû Tealâ bir gerçeği kesinlikle onların ağzından bizlere mesaj olarak vermektedir. Hepsi kavimlerine şunu söylemişlerdir: Sizin için Allahtan başka İlâh yoktur. Ona şirk koşmayın. Ona kul olun.
7. Şeytana kul olmaktan kurtuluşun evrensel reçetesi
Şeytana kul olmaktan kurtulabilmenin ve Allaha kul olabilmenin yegâne reçetesi, evrensel bir kanun olarak bize verilmiştir. Bütün sahâbe bu evrensel kanuna uyarak, Allaha ulaşmayı dilemişlerdir. Hepsi istisnasız Allahın lutfuna mazhar olarak, şeytana kul olmaktan kurtulup Allaha kul olmuşlardır. Allahû Tealâ da onları müjdelemektedir:
39/ZUMER-17:Vellezînectenebût tâgûte en ya'budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ,fe beşşir ıbâd(ıbâdi). Onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinab ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar) ve Allaha yöneldiler (Allaha ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!
Allahû Tealâ: Onlar için müjdeler vardır. buyurmaktadır. Bir tek müjde değil, müjdeler... Bu, ahiret müjdesi ve dünya müjdesidir. Çünkü bir kişinin Allaha ulaşmayı kalben dilemesi ve Allahın bu dileği onun kalbinde görmesi halinde, lutfu ilâhî devreye girer. Allahû Tealâ, bu kişiyi 21. basamağa kadar ulaştıracağını garanti etmiştir. 21. basamağa ulaşmak ne demektir?
O kişi için 3. kat cennet demektir. O kişi için dünya saadetinin yarısı demektir.
Bu (bir tek dilek karşılığı), o kişi için dünya müjdesi ve ahiret müjdesi demektir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) ne güzel buyuruyor: Allahû Tealâ bu dîni bizimle nasıl başlattıysa, soyumdan gelen Mehdi (A.S) ile de sonlandıracaktır. Allahû Tealâ nasıl benimle insanları şirkten kurtardıysa, Onunla da insanları fitneden kurtaracaktır.
8. Beklenen Mehdi gelmiştir
1400 yıldan beri insanlar, Mehdi (A.S)ın beklentisi içindeler ve şu anda fitnenin ayyuka çıktığı, yolların kesildiği, insanların dîni yaşamaktan men edildiği, insanların Allaha ulaşmayı dilemekten men edildiği bir ahir zaman dönemini yaşıyoruz. İslâm âleminin ihtilâflara boğulduğu, en zayıf noktasında olduğu bir dönemde, onları tekrar ayağa kaldıracak, 14 asır evvel olan o asrı saadeti, Hidayet Asrı diye tekrar yaşatacak olan Allahın nimeti Mehdi (A.S) gelmiştir ve tebliğ yapmaktadır: Allaha ulaşmayı dileyin! Bu dilek, sizi mutlaka 3. kat cennete ve dünya saadetinin yarısına ulaştırır.
Gelin görün ki; hevasına tâbî olan ama farkında olmayan, kalbi hasta, kasitun olan bu insanlar: Eski köye yeni adet mi getiriyorsun? Biz bu dîni biliriz. Bizim bunu kimseden öğrenmeye ihtiyacımız yok. demektedirler.
İnsanların analizini yaptığımız zaman şu neticeye ulaşıyoruz: 1. Tasavvufu yaşayanlar 2. Tasavvufun dışında olanlar
Tasavvufta olanlara baktığımız zaman da birçok insanın, herkes nereye gidiyorsa Burası demek ki çok iyidir. diyerek oraya düşünmeden atladığını görmekteyiz. Bir insan Allaha ulaşmayı dilemedikten sonra mürşidlerin hası olan Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimize tâbî olsa dahi, o tâbiiyet kendisine bir yarar sağlamaz.
49/HUCURAT-14: Kâletil arâbu âmennâ, kul lem tuminû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min amâlikum şeyâ(şeyen), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun). Araplar dediler ki: Biz mümin olduk. (Habibim) de ki: Mümin olduk, demeyin. Lâkin; İslâm (dairesine) girdik, deyin. Çünkü (Allaha ulaşmayı dilemediğiniz için) kalplerinizin içine îmân girmedi. Ve eğer Allaha ve resûlüne itaat ederseniz, amellerinizden bir şey eksilmez. Allah Gafurdur, Rahîmdir.
Bütün insanlar, 3 vücut, serbest irade ve aklın standartları içinde yaratılmışlardır. Herkes kulvara eşit şartlarda girer. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
7/İSRA-15: Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsih(nefsihî), ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziretun vizre uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ nebase resûlâ(resûlen). Kim hidayete ererse kendi nefsi için hidayete erer. Kim de dalâlette ise dalâlette olmak onun aleyhinedir. Nezirin (uyaran Resûlün) nezrettiğini (ikazını,uyarısını) yerine getirmeyenlerin (bu sebeple günah yüklenenlerin) günahlarını başkaları yüklenmez. Bir resûl göndermedikçe (hiçbir kavme, hiç kimseye) azap etmeyiz.
Her devirde Allahın resûlleri gelip Allahın âyetlerinde yer alan emir ve nehiyleri insanlara tebliğ ederler. İşte o zaman tebliğe muhatap olan insanların durumu açığa çıkmaktadır. Bir kısmı Bakara 6da olduğu gibi ilgisiz kalmaktadır, bir kısmı İsra 45-46da olduğu gibi karşı çıkmaktadır, bir kısmı da gerçekten Allaha ulaşmayı dileyip anında Allahın davetine icabet etmektedir. Kurtuluşta olanlar, Allaha ulaşmayı dileyenlerdir.
29/ANKEBUT-5: Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi leât(leâtin), ve huves semîul alîm(alîmu). Kim Allaha mülâki olmayı (hayattayken Allaha ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allahın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allaha ulaşacaktır). Ve O, en iyi işiten, en iyi bilendir.
Allaha ulaşmayı dileyenlerin, Allah tarafından mutlaka kurtuluşa ulaştırılacağı, Allahın bir garantisidir. Allahû Tealânın bir vaadidir, Allahû Tealânın bir sözüdür. İşte asıl olan, buna îmân etmek ve bunu hayatımıza tatbik etmektir.
9. Şu anda hidayet asrında, ahir zamandayız
Fitneler, insanları alabildiğine kemiriyor. Bugün insanlık; dünyanın, malın, fakirliğin, kadınların, cehennemin bir imtihan konusu olduğu bir dizaynda yaşamaktadır. İnsanı dîni yaşamaktan alıkoyan, Allaha ulaşmaya engel olan ve insanları cehenneme sürükleyen bir fitne söz konusudur. Anlaşmazlıklar had safhadadır. En büyük fitne, ümmetin birliğini bozan fitnedir.
Allahû Tealâ, kâfirlerin birbirinin velîsi olduklarını ve tek ümmeti oluşturduklarını, bu Hidayet Çağında fitnede birleşen bir tek ümmetin söz konusu olduğunu açıklamaktadır. Ve bizlere seslenerek: Siz de birlik beraberlik içerisine girmediğiniz taktirde, yeryüzünde çok büyük bir fesat oluşacaktır. buyurmaktadır.
Duhan Suresinde ifade edilen duman, semayı ve bütün âlemleri kaplayan duhan, bu fesattır, bu fitnedir.
44/DUHAN-10: Fertekıb yevme tetîs semâu bi duhânin mubîn(mubînin). Göklerin açık bir dumanla kaplanacağı günü gözetle.
44/DUHAN-11: Yagşân nâs(nâse), hâzâ azâbun elîm(elîmun). (Öyle bir duman ki;) bütün insanları saracak elîm bir azaptır.
44/DUHAN-12: Rabbenekşif annel azâbe innâ muminûn(muminûne). Onlar, Rabbimiz diyecekler. Bu azabı bizden kaldır; çünkü muhakkak ki, biz müminleriz.
44/DUHAN-13: Ennâ lehumuz zikrâ ve kad câehum resûlun mubîn(mubînun). Muhakkak ki; onlar, öğüt almazlar. Onlara, andolsun ki; apaçık bir resûl geldi.
44/DUHAN-14: Summe tevellev anhu ve kâlû muallemun mecnûn(mecnûnun). Sonra ondan yüz çevirdiler ve ona öğretilmiş deli dediler.
İnsanlar fitnede birleşmişlerdir, tek ümmet olmuşlardır. Ama dîni yaşadıklarını iddia edenler de darmadağın durumdadır. Fırkalara ayrılmak, had safhada gerçekleşmiştir. Allahû Tealâ Dînde fırkalara ayrılmayın. demesine rağmen, insanlar bunları göz ardı etmektedir. Ve ne yazık ki; gerçekten insanlık, alabildiğine bir hercümerç içindedir.
Söylediğimiz gibi, fitnenin çok çeşitli sebepleri vardır: Anarşi ve katliamlar, açlık, hayat pahalılığı ve özellikle bidatlerin ortaya çıkması; yani dînin aslında olmadığı halde sonradan ortaya çıkan âdetlerin, dînin esaslarıymış gibi kabul edilmesi bu sebeplerin arasındadır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki: Ahir zamanda Kurân-ı Kerim bir vadide, insanlar başka vadide olacaklardır.
Neden? Çünkü el yazması kitaplar Kurân-ı Kerimin ötesine geçirilmiştir.
Yine Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki: Ahir zamanda Kurânın resmi, İslâmın ismi kalacaktır. İnsanlar İslâmî isimlerle adlandırılacaklardır. Camiler, dıştan mamur, ama içleri hidayetten harabe halinde olacaktır.
İşte bu dîn öğreticilerinin, hidayeti gizlemeleri sebebiyle hidayet tamamen yok olmuştur. Gerçekten Allahû Tealâya ne kadar hamd etsek, şükretsek azdır ki; Hidayet Çağında Allahû Tealâ bizleri Efendi Hazretleri Mehdi (A.S) ile beraber kıldı. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V): Onunla fitne ortadan kaldırılacak. dediği zaman, Onunla kesinlikle dîn özgürlüğünün sağlanacağını da ifade etmektedir. Dînde zorlama yoktur. Allahın dînini yaşamak istemeyen insan, serbesttir; hesabını Allaha verecektir. Ama Allahın dînini yaşamak istemeyen bu insanlar da kesinlikle fitneye sebep olmadan, İslâm toplumu içerisinde elbette yaşayabileceklerdir.
10. Ahir zamanda kıtal (savaş) kimlere karşı yapılacaktır?
Allahû Tealâ buyuruyor ki:
8/ENFAL-39: Ve kâtilûhum hattâ lâ tekûne fitnetun ve yekûned dînu kulluhu lillâhi, fe inintehev fe innallâhe bimâ ya'melûne basîr(basîrun). Ve hiçbir fitne kalmayıncaya ve bütün dîn Allah için oluncaya kadar, onlarla kıtalde bulunun (savaşın). Eğer onlar (küfürden) vazgeçerlerse o taktirde muhakkak ki Allah, yaptığınız şeyleri en iyi görendir.
Bu kıtal, insanları Allahın yolundan men eden insanlarla olmalıdır. Allahû Tealâ diyor ki: Onlar sizinle savaşmaktan vazgeçerlerse, siz artık onlara karşı durmayın. Karşı çıkışınız sadece zalimleredir. Bu zalimlerin kimler olduğunu Allahû Tealâ şöyle ifade etmektedir:
22/HAC-53: Li yecale mâ yulkış şeytânu fitneten lillezîne fî kulûbihim maradun vel kâsiyeti kulûbuhum, ve innez zâlimîne le fî şikâkın baîd(baîdin). Kalplerinde maraz (hastalık) olan ve kalpleri kasiyet bağlamış (kararmış ve sertleşmiş) olanlara, şeytanın ilka ettiği (ulaştırdığı) şeyi fitne (imtihan) kılmak içindir. Ve muhakkak ki; zalimler, elbette uzak bir ayrılık içindedirler (Sıratı Mustakîmden uzaklaşmışlardır, ayrılmışlardır).
Şeytanın ilkaları bu insanlara tesir eder; ama onlar farkında değillerdir ve kendilerini hidayette zannederler. Aslında şeytanın dostu durumundadırlar. İşte bu fitne, ahir zamanda oluşan fitnedir. Dünyada insanları, müminleri Allahın yolundan men etmek, onları birçok işkenceye maruz bırakmak, bu dizayn içinde gerçekleşen bir durumdur. Allahû Tealâ, Kurân-ı Kerimde fitnenin birçok dizaynını ifade etmiştir. Her halükârda fitneden kurtulmanın yegâne yolu, Allaha ulaşmayı dilemektir. Allaha ulaşmayı dileyen kişi, istisnasız bu fitneden kendisini kurtarmış olacaktır.
Allah razı olsun
|
|
|
|||||||||||||