Sohbetler  
line decor

  

line decor
 
 
 
 

 
 
 
 
 
 

  Aziz kardeşlerimiz :
Sizleri selâmların en güzeli olan Allahû Tealâ'nın selâmıyla selâmlıyoruz.
Esselâmu aleykum rahmetullâhu ve berekâtuhu.
 

Aziz kardeşlerimiz ;
Bu sohbet konumuzu da "HAC." kavramına ayırdık.
Tabii, yine her zaman olduğu gibi Kur'ân-ı Kerim ışığı altında ve de Mehdi a.s. önderliğinde konumuzu işleyeceğiz İnşaallah.

    

Aziz kardeşlerimiz ;

Hac, İslam’ın farz emirlerinden bir tanesidir. Allahû Tealâ’nın eşref-i mahlukat olarak yarattığı insanın üzerine farz kıldığı ibadetleri zaman itibarıyla şöyle sıralayabiliriz:

Anlık ibadet , zikirdir.

Günlük ibadet ,  namazdır.

Haftalık ibadet olarak cuma namazı Allah’ın indinde müstesna bir yere sahiptir.

Aylık ibadet olarak da Yüce Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerim’de ramazan ayını bizlere açıklıyor.

Yıllık ibadete baktığımız zaman ise hac farizasını görebiliriz.

Hac, mal ile ve nefs ile yapılması gereken bir ibadettir.

 

“Ve iz bevve’na li’ibrahiyme mekanelbeyti en lâ tüşrik biy şey’en ve tahhir beytiye littaifiyne velkaâmiyne  verrükke ‘ıssücud.”  Hac-26

(Habibim) hatırla o zaman ki, Biz Kâbe’nin yerini İbrahim ‘e bildirmiş ve ona, “Bana hiçbir şeyi ortak koşma. Beytimi tavaf edenler, kıyam edenler, rükû ve secde edenler için iyice temizle.” diye vahiy etmiştik.

 

“Ve ezzin fiynnâsi bilhacci ye’tuke ricâlen  ve alâ  külli damirin ye’tiyne min külli feccin amiyk.” Hac-27

İnsanlara haccı ilan et (onları hacca davet et). Gerek yaya olarak, gerek uzak yoldan binek üzerinde senin huzuruna gelsinler.

 

“Liyeşhedü menâfi’a  lehüm veyezkürusmallâhi fiy eyyamin ma’lumatin alâ mâ rezakahüm min behiymetil’en’am, fekülü minhâ ve at’ımûlbaiselfakıyr.” Hac-28

Ta ki kendilerine ait menfaatlere şahit olsunlar. Allah’ın rızık olarak kendilerine verdiği dört ayaklı davarlar üzerine belirli günlerde Allah’ın adını zikretsinler. İşte bu kurbanlıklardan yiyin, yoksulu, fakiri doyurun.

 

“Sümmelyakdü tefesehüm velyüfû nüzürehüm velyettavvefu bilbeytil’atiyk.” Hac-29

Sonra kirlerini atsınlar. Nezirlerine vefa etsinler ve Kâbe’yi tavaf etsinler.

 

“Zâlike  ve men yu’azzım hurumâtillâhi  fehüve hayrun lehü ınderabbih ve ühıllet lekümül’en’âmü illâ mâ yütlâ aleyküm fectenibürricse minel’evsâni vectenibukavlezzür.” Hac-30

İşte (emir-hac) budur. Kim Allah’ın hürmet  edilmesini emrettiği şeylere ta’zim ederse, bu Rabbinin katında kendisi için hayırlıdır. (Tahrimi) üzerinize tilâvet olunanlar müstesna. Size bütün davarlar helâl kılındı.  Putlardan olan murdarlıktan içtinap edin ve yalan sözden içtinap edin.

 

“Hunefâe lillâhi  gayre müşrikiyne bih, ve men yüşrik billâhi  feke-ennemâ harre minessemâi fetahta fühuttayru ev tehviy bihirrıyhu fiy mekânin sehıyk.” Hac-31

Allah için, halis kullar; O’na şirk koşmayanlar (nefslerini ilâh edinmeyenler) olun. Kim Allah ‘a şirk koşarsa o, yüksekten düşerek parçalanıp kendisini kuş kapmış, yahut rüzgâr onu uzak bir yere atmış nesne gibidir.

 

“Zâlike vemen yu’azzım şe’âirallahi feinnehâ min takvelkulûb.” Hac-32

Bu böyledir: Kim Allah’ın hükümlerine saygı gösterirse şüphesiz ki bu, kalplerin Allah’a karşı takvasındandır.

 

“Leküm fiyhâ menâ fi’u ilâ ecelim müsemmen sümmen mahılluha ilelbeytil’atıyk.” Hac-33

Davarlardan, belirli bir vakte kadar sizin için birtakım menfaatler vardır. Sonra varacakları kesim yeri, Beyt-i Atik’te son bulur.

 

“Ve likülli ümmetin ce’alna menseken lüyezkürusmallahi alâ mâ rezekahüm min behiymetil ‘en’am feilâhüküm ilahün vâhidün felehü eslimu ve beşşirilmuhbitiyn.” Hac-34

Biz her ümmet için, kendilerine rızık olarak verdiğimiz dört ayaklı davarlar üzerine yalnız Allah ‘ı zikretsinler diye kurban kesmeyi farz kıldık. İşte sizin ilâhınız  bir tek ilâhtır. 0 halde yalnız O’na teslim olun. (Habibim) itaatkâr ve mütevazi olanları cennetle müjdele.

 

“Elleziyne izâ zükirallahü vecilet kulubühüm vassabiriyne alâ mâ esâbehüm vel mukıymiyssalâti ve mimmâ razaknahüm yünfikuün.”     Hac-35

Allah ‘ı zikrettikleri zaman onların kalpleri (Allah’tan gelen bir cereyan ile) titrer. Onlar musibetlere sabredenlerdir, namazlarını kılanlardır, rızıklarından da dağıtanlardır.

 

“Velbüdne ce’alnâhâ  leküm min şe’âirillâhi leküm fiyhâ hayrun feskürusmallahi aleyhâ savâff,  feiza vecebet cünubühâ fekülu minhâve at’ımul’kaânı’â  velmu’terr, kezâlike sehharnâhâ leküm le’alleküm teşkürün.”  Hac-36

Biz kurbanlık deve ve sığırları da Allah’ın size verdiği dinin alâmetlerinden kıldık. Onlarda size hayır vardır. O halde onlar ayakta durup boğazlanırlarken üzerlerine Allah’ın adını zikredin Yerde düşüp canları çıktığı zaman da, ondan hem kendiniz yiyin, hem ihtiyacını gizle yen ve gizlemeyip dilenen fakirlere yedirin. 0 kurbanlıkları, şükredesiniz diye emrinize bağlı kıldık.

 

“Len yenâllâllâhe luhümühâ ve Iâ dimâuhâ ve lâkin yenâlühüttakva  minküm, kezâlike sehharehâ leküm litükebbirullahe alâ  mâ hedâküm  ve beşşirilmuhsiniyn.”  Hac-37

Kurbanların ne etleri, ne de kanları hiç bir zaman Allah ‘a erişmez. Fakat Allah’a sizden ancak takva ulaşır. İşte kurbanlıkları böylece emrinize bağladı ki sizi hidayete ulaştırdığından dolayı Allah’ı yüceltesiniz. (Habibim) muhsinleri müjdele.

“Vetlü aleyhim nebe’ebney âdeme bil hakk, iz karrebâ kurbânen fetukubbilemin ehadihimâ ve lem yütekabbel minel’âhar, kaâle leaktüllennek, kaâle innemâ yetekabbelullahü rninelmüttekiyn.” Maide-27

(Ey Muhammed!) Onlara Adem ‘in iki Oğlunun haberini doğru olarak anlat. Hani onlar Allah’a yaklaşmak için iki kurban sunmuşlardı da, birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen (Kabil) diğerine, “Andolsun ki seni öldüreceğim. “ deyince o da, “Allah ancak takva sahiplerininkini kabul eder,” demişti.

 

“Ve etimülhacca velumrete lillâh. Fe in uhsırtüm femasteysera minelhedyi ve lâ tahliku ru ‘üseküm hattâ yeblugalhedyü mahılleh. Fe men kâne minküm marıdan ev bihi ezen min ra’sihi fe fidyetün min siyamin ev sadakatin ev nüsükin fe izâ emintüm, fe men temette’a bilümreti ilalhaccı femasteysera minelhedyi.Femen lemyecid fasıyamü selâsete eyyamin filhaccı ve seb’atin izâ raca’tüm. Tilke aşaratün kâmilet. Zalike limelemyekün ehlühü hâdırılmescidilharâm. Vettekullahe vâ’lemü ennellâhe şedidül’ıkâb.” Bakara-196

Hac ve umreyi Allah için  tamamlayın. Eğer (elde olmayan herhangi nedenle) alıkonursanız, o zaman kolayınıza gelen kurbandan (gönderin). Kurban yerine ulaşıncaya kadar da başınızı traş etmeyin. Sizden hasta olan veya başında bir eziyeti olan (ve bundan dolayı kurban yerine varmadan önce traş olmak zorunda kalan) kimse; oruçtan, sadakadan veya kurbandan (biriyle) fidye (versin). Emin olduğunuzda (güvene kavuştuğunuzda) hac (zamanına) kadar umre ile (vasıtasıyla) yararlanmak isteyen artık kolayına gelen kurbandan (keser). Bunu bulamayan kimse ise; üç gün hacda, yedi (gün) de (evine) döndüğü zaman oruç tutması gerekir ki, bunların hepsi on (gün) dür. Bu, ailesi Mescid-i Haram ‘da hazır olmayan (oturmayan) kimseler içindir. Allah ‘a karşı takva sahibi olun ve bilin ki; Allah muhakkak şiddetli ceza (veren) dir.

 

“Yâ eyyühelleziyne âmenü lâ taktûlûs sayde ve entüm hurum, ve men katelehü minküm müte’ammiden fecezâün mislü mâ katele minenne’ami yahkümü bihi zevâ adlin minküm hedyen bâligalkâ’beti ev keffâretün ta’âmün mesâkiyne ev adlü zalike sıyâmen liyezuka vebâle emrih, afallahü ammâ selef, ve men âde feyentekimullâhü minh, vallahü aziyzün züntikaâm.”    Maide-95

Ey iman edenler! Siz (hac ve umre için) ihramda iken av öldürmeyin. İçinizde kim onu bilerek öldürürse ceza olmak üzere, içinizden adalet sahibi iki adamın takdir edecekleri Kâbe ‘ye varmış, öldürdüğünün benzeri bir hayvanı kesmesi gerekir Yahut bir kefaret daha var ki (bu da) o nispette yoksulu doyurmak veya (buna denk her fakire karşılık bir gün) oruç tutmaktır: Böylece yaptığının cezasını tatsın.. Allah geçmişte yapılanları bağışladı. Fakat bundan sonra kim yaparsa, Allah ondan intikamını alacaktır. Allah mutlak galiptir intikam sahibidir.

 

“Uhılle leküm saydülbahri ve ta’âmühü  metâ’an leküm ve lisseyyâreh ve hurime aleyküm saydülberri mâ dümtüm hurumâ vettekullâhilleziy ileyhi tuhşerûn.”Maide-96

Deniz avı yapmak ve yemek hem size hem de yolculara geçimlik için helal kılındı. Kara avı ise ihramda bulunduğunuz süre içinde haram edilmiştir. Huzuruna varıp toplanacağınız Allah için takva sahibi olun..

 

“Ce’alallahülkâbetelbeytelharame kıyâmen linnâsi veşşehrel harame velhedye velkalâid, zalike litâglemü ennallahe ya’lemü  mâ fiyssemâvâtı ve mâ fiyl’ardı ve ennallahe bikülli şey’in aliym.”   Maide-97

Allah Kâbe’yi  o Beyt-i Haram’ı insanlar için (hayat ve güven) durağı yaptı. Haram olan ayları, (Mekke ‘ye hediye edilecek) kurbanı ve boynu tasmalı kurbanlıkları da (böyle yaptı). Bütün bunlar Allah’ın yerlerde ve göklerde ne varsa, hepsini bildiğini ve Allah’ın bilici olduğunu sizin de bilmeniz içindir.

 

“Ya eyyühellezıyne âmenu lâ tuhillu şe’âirallah ve leşehrelharâm ve lelhedye, ve lelkalâid ve lâ âmmiynelbeytelharâm yebteguûne fadlan min rabbihim ve rıdvânâ ve izâ haleltüm fastâdû ve lâ yecrimenneküm şeneânü kavmin en saddüküm anilmescidilharâmi en ta’tedü, ve te’âvenü alelbirri vettakva ve la te’âvenü alel’ismi vel’udvâni vettekullah, innallahe şediydül’ıkaâb.”   Maide-2

Ey iman edenler, ne Allah’ın işaretlerine, ne haram aya, ne kurbana, ne gerdanlık takılan (kurbanlara) ne de Rabb ‘lerinden gerek fazlını, gerek rızasını arayarak Beyt-i Haram’a gelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman (isterseniz) avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram ‘dan menettiler diye bir kavme karşı olan kininiz, sakın sizi tecavüze sevk etmesin. Birr (hayır) ve takvada birbirinizle yardımlaşın günah işlemek ve düşmanlıkta yardımlaşmayın, Allah için takvaya ulaşın, çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Dolayısıyla bu farz ibadeti mutlaka dünya hayatında, Allah’ın emrettiği tarzda yerine getirmek lâzımdır. Ama biz biliyoruz ki, bu ibadetlerin Allah’ın indinde geçerli olabilmesi, dünya hayatını yaşarken Allah’a ulaşmayı dilememize bağlıdır. Dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemedikçe yerine getireceğimiz vasıta emirlerin bizi kurtuluşa ulaştırması söz konusu değildir.

 

Allah’a ulaşmayı dilemekle (Allah’ın üzerimize farz kıldığı) hac arasında bir ilişkinin var olduğunu görürüz. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de net olarak bunu bizlere açıklamaktadır.

 

Hidayet ; 3 ayet-i kerimede tarif edilmiştir:

“Velâ  tü’minü illâ limen tebi’a dineküm. Kul innel hüdâ hüdallah, en yü’tâ ehadün misle mâ ütitüm ev yuhaccûküm inde rabbiküm. Kul innel fadla biyedillâh, yü’tihi men yeşâü. Vallahü vâsi’un alim.”  Al-i İmran-73

Ve sizin dininize tabi olandan başka kimseye inanmayın. (Habibim) De ki: “Hiç şüphesiz hidayet, Allah’a ulaşmaktır.” ( İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin başka birine verilmesi (sebebiyle mi), veya Rabbinizin katında (sizlerle) tartışacakları için mi (böyle söylüyorsunuz)? De ki; “Hiç şüphesiz fazl, Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, VASİ’un, AL!M’dir. (Allah her şeyi kuşatan ve her şeyi bilendir.)

 

“Kul ened’u min dünillâhi mâ lâ yenfe’unâ ve lâ yadurrunâ, ve nüreddü alâ  a’kaâbinâ ba ‘de izhedânallâh  kelleziystehvethüşşeyâtıynü  fiyl’ardı hayrâne lehü ashâbün yed‘ünehü ilelhüde ‘tinâ, kul inne hudallâhı huvelhudâ ve ümirnâ linuslime lirabil’âlemiyn.” En’am-71

De ki; “Allah’ı bırakıp da bize ne fayda, ne de zarar vermeyen şeylere mi tapalım? Allah bizi doğru yola ilettikten sonra şeytanların şaşırtıp sersem bir halde çöle düşürmek istedikleri adam gibi geriye mi dönelim? Halbuki arkadaşları onu “bize gel” diye hidayete çağırıyorlar.” De ki, “Allah ‘a ulaşmak işte o hidayettir. Biz kendimizi âlemlerin Rabbine teslim etmekle emir olunduk.”

 

“Ve lenterda ankelyehüdü ve lan nasara hatta tettebia milletehüm. Kul inne hüdallahi hüvelhüdâ. Ve leinitteba’te ehvaehüm ba’dellezi caeke minel ılmi, ma leke minallahi min veliyyin ve lanasir.”  Bakara-120

Sen onların dinine tabi olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hıristiyanlar senden (asla) razı olmazlar. De ki; “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (var ya); işte o, hidayettir.” Sana gelen bunca ilimden sonra eğer onların hevalarına uyarsan; andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ve ne de bir yardımcı olmaz

 

Hidayetle Allah’ın Zatı’na ulaşmak arasında kesin bir ilişkinin var olduğu ortaya çıkar.

Allahû Tealâ , “Hacda kesilen kurbanların ne etleri, ne kanları Allah’a ulaşmaz. Fakat Allah’a sizden ancak takva (ruhun Allah’a ulaşması) ulaşır. İşte sizi hidayete ulaştırdığı için Allah’ı tekbir edin.” diyor.

Aziz kardeşlerimiz ;

Hidayetle hac arasında bir sonuca gittiğimizde, Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de “özellikle Bakara Suresinin 142, 143, 144. ve  45. âyet-i kerimelerinde bunu net bir biçim bizlere açıklıyor.

İslâm’ın  ilk günlerinde Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, kendisine tabi olanlarla birlikte, Mescid-i Aksa’yı kıble olarak kullanıyordu. Ama bir gün, namazda  Allahû Tealâ emrini veriyor namazın içerisinde Mescid-i Aksa’ya dönük bulunan Resulullah, kendisine tabi olanlarla birlikte Mescid-i Haram’a dönüyor. Böylece o günden bu yana (Allah’a teslim olacaklara) Allahû Tealâ  tarafından  Mescid-i Haram, kıble olarak farz kılınmıştır

Nitekim hac farizasını yerine getirenler “Mescid-i Kıbleteyn” ismiyle geçen, iki kıbleli mescidi çok iyi bilirler.

İşte Bakara Suresinin 142. âyet-i kerimesinde Allah şöyle buyuruyor:

“Seyekuülüssüfehâü minennâsi  mâ vellâhüm an kıbletihimülletiy kânû  aleyhâ kul lillahilmeşrıku velmagrib, yehdiy men yeşâü ilâ sırâtın müstekıym.” Bakara-142

İnsanlardan sefih olanlar diyecekler  ki, “Onları, üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir ?” De ki: “Doğu da, batı da Allah’ındır. 0, dilediğini Sırat-ı Müstakiym ‘e ulaştırır.”

“Ve kezâlike ce’alnâküm ümmeten vasatân  litekünü sühedâe alennasi veyekünerresülü aleyküm şehidâ.  Ve mâ ce’alnalkıbletelleti künte aleyhâ illa lina’leme men yettebi’urresüle mimmen yenkalibu alâ  akıbeyhı. Ve in kânet lekebıraten illâ alellezine  hedallahü ve mâ kânellahü  liyudı’a imâneküm innallahe binnâsi leraüfün rahim.”Bakara- 143

İşte böylece, insanların üzerine (hak) şahitler olmanız için Biz sizi vasat (hayırlı, üstün ve faziletli) bir ümmet kıldık. Resul de sizin üzerine şahit olsun. Biz sadece Resul’e uyanı, topuğu üzerinde geriye dönenden ayırıp bilmeniz için halen o üzerine (yönelmekte) olduğunuz (Kâbe’yi ) kıble yaptık. Bu elbette zor bir iştir, ancak Allah’ın hidayete erdirdiği kimseler hariç (bu onlara zor gelmez) Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir. Muhakkak ki Allah insanlara (çok şefkatli ve merhametli) RAUF’ur RAHİM’dir.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

O halde buradan bir neticeye ulaşıyoruz. Hac farizasını Allah’ın emrettiği şekilde yerine getirebilmek, her şeyden evvel mürşide tabi olmayı gerektirir. Tâbiiyet  gerçekleşmemişse hedefe ulaşmak mümkün değildir.

“Kad nerâ tekallübe vechike fıyssemâ felenüvelliyenneke kıbleten terdâhâ fevelli vecheke şatralmescidilharâm  ve haysü mâ küntüm fevellü vücüheküm şatrah, ve innelleziyne .ütülkitâbe leya’lemüne ennehülhakku min rabbihim,ve mallahü bigaafilin ammâ ya’melün.” Bakara-144

Andolsun ki Biz senin (ilâhi emri bekleyerek) yüzünü  göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Artık seni razı (hoşnut) olacağın kıbleye döndüreceğiz.. (Bundan böyle)yüzünü Mescid-i Haram ‘a (tarafına) çevir Siz de (ey mü’minler’) Nerede iseniz (olursanız olun)(namazda) yüzlerinizi o yöne çevirin. Şüphesiz kendilerine Kitap verilenler bunun Rabb‘lerinden (gelme) bir hak olduğunu elbette bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Allah’a teslim olanların kıblesi Mescid-i Haram’dır. Muhakkak ki namazda vechimizi Mescid-i Haram’a çevirmemiz lâzımdır.  Allahû Tealâ bunu bizlere ifade ediyor.

“Ve lein eteytelleziyne ütülkitâbe bikülli âyetin mâ tebi’u kıbleteke, ve mâ ente bitâbi’in kıbletehüm, ve mâ ba’dühüm bitâbi’ın kıblete ba’din, ve leinitteba’te ehvâehüm min  ba’di mâ câeke mine’ılmi inneke izen leminezzâlimiyn.” Bakara- 145

Andolsun ki, kendilerine Kitap verilenlere âyetlerin (kanıt, belge) hepsini getirsen yine de senin kıblene tâbi olmazlar (uymazlar). (Elbette) sen de onların kıblesine uymazsın. (Zaten) onlar da birbirlerinin kıblesine uymazlar. Andolsun ki, sana gelen bunca ilimden sonra onların hevalarına uyacak olursan, hiç şüphesiz o zaman sen de elbette zalimlerden olursun.

Aziz kardeşlerimiz ;

Bugün, İslâm’ı yaşadıklarını iddia edenler, geleneksel İslâm tatbikatı içerisinde olanlar, hep şunu söylerler: “hacc’ül zekât, sevm’ul salât  ve  kelime-i şahadet.”

Acaba bunlar neyi ifade ediyor? Gerçekten hayatın kendisi Allah’a giden bir seyir mi takip eder? Kur’ân-ı Kerim bize onu ifade eder. Nitekim Allahû Tealâ, “Biz Resul’e tabi olanlarla olmayanları ayırt etmek için Mescid-i Haram‘ı kıble tayin ettik.” diyorsa, namazda kıbleye dönmek farz ise, ve eğer o kıblenin tayini, mürşide tabi olanlarla, tabi olmayanları ayırt etmek için ise ve bugün mürşide tabi olmadan insanlar bu ibadeti yerine getiriyorlarsa, o zaman şunu söyleyebiliriz: Ne yazık ki bugün haccı Allah’ın emrettiği dizayn içerisinde (Kur’ân-ı Kerim’ in tarif ettiği biçimiyle) bugün hac farizasını yerine getirenlerin (azınlık bir grubun dışındakilerin) layık-ı veçhile algıladıklarını söylemek mümkün değildir.

 

Herkes bilir ki bu hac farizasının yerine getirilmesinde imam farzdır. Yolculuğa imamla birlikte çıkılır. Ama bu imam, (Kur’ân-ı Kerim’in de ifade ettiği gibi) Allah’ın tayin ettiği mürşid iken, ne yazık  ki günümüz tatbikatında insanlar bunu dejenere etmişler ve her hangi bir kişiyi tayin etmek suretiyle beraberinde sanki yol gösteren herhangi bir kişi durumunda algılamışlardır. Halbuki bu imam, gerçekte, gök katlarında, Sırat-ı Mustakîm üzerinde size rehberlik eden, sizin ruhunuzu Allah’a ulaştıran kişidir. Nebiler Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) kendi zamanındaki huzur namazının imamı idi. Günümüzde ise Sırat Müstakîm üzerinde Zamanın imamı’nın hacılara rehberlik etmesi söz konusudur. Veya her kavmin içerisinde Allah’ın tebliğle vazifeli kıldığı, o kavmin içerisindeki mürşidlerle birlikte hac farizasını yerine getirmek mümkündür. Yani hac farizasını yerine getirmek her halükârda tâbiiyeti gerektirir. Bu tâbiiyet, Allah’ın tayin ettiği Mürşidedir, İmamadır.

Aziz kardeşlerimiz ,

Hac, Kur’ân-ı Kerim’de “hacc’ul ekber” olarak geçiyor. Nasıl ki hidayet insan ruhunun Allah’a yaşarken ulaşması ise, hac farizası da, âlem-i emirde Sırat-ı Mustakîm üzerinden insan ruhunun Allah’ın Zat’ına ulaşmasıdır Bunu Allahû Tealâ,  nefs tezkiyesine bağımlı kılmış. Nefs, tezkiyeye başlamadıkça ruhun fizik bedenden  ayrılması mümkün değildir. Nefs, tezkiye basamaklarında ilerlemedikçe, ruhun gök katlarında yükselmesi ve Allah’ın Zat’ına ulaşması ve hacc’ul ekberi yaşaması mümkün değildir. Bu yüzden ruhun Allah’ın Zat’ına ulaşmasını, hacc’ul ekber olarak sizlere ifade ediyoruz.

0 halde, bugün Allah’a ulaşmayı dünya hayatında dilemekten ve mürşide ulaşmaktan gâfil olanların kuru kuruya hac farizasını yerine getirmeleri onları nereye ulaştırır, onu artık siz düşünün. Ama bilmeliyiz ki, yıllardan beri Efendimiz Mehdi a.s. bizlere Allah’ın temel mesajlarını açıklamaktadır. Allah’a dünya hayatında ulaşmayı dilemedikçe yani hacc’ul ekberin başlangıcına ulaşmadıkça, ondan sonraki ibadetler bize derecat kazandırsa dahi derecelerle kurtuluşa ulaşabilmek, nefs tezkiyesinin sahibi olabilmek söz konusu değildir.

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Allahû Tealâ,  insanı üç tane vücutla yaratmıştır.

“Ve lekad halaknel’insâne min salsalin min hamein mesnün.”   Hicr-26

Andolsun ki, Biz insanı şekillenebilen  kuru bir balçıktan yarattık.

 

“Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.”   Şems-7

Yemin ederim ki o nefs sevva edildi ( 7 kademede).

 

“Sümme sevvâhü  ve nefeha fiyhi min rühihî ve ce’ale lekümüssem’â vel’ebsâre vel’ ef’ideh, kaliylen mâ teşkürün.”   Secde-9

Sonra (Allah ) onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun, içine) ruhundan üfürdü ve onu (onun ruhunun kalbine) sem’i (kalbin işitme hassası) basar (kalbin görme hassası) ve fuad (kalbin idrak etme hassası) hassalarına (sahip) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz

 

Aziz kardeşlerimiz ;

Nefsimiz berzah alemine aittir, tamamen karanlıklardan müteşekkildir ve manevi kalbinde 19 tane afet bulunmaktadır. Manevi kapısından bir tanesi takva kapısı, diğeri füccur kapısıdır. Takva kapısı, başlangıç itibarıyla bütün insanlarda mühürlüdür. Füccur kapısı ise açıktır: Emmâre’deki bütün insanlar sağır, dilsiz ve kör durumdadır. İşte bu özelliklerle mücehhez olan nefse, şeytan yüzde yüz tesir edebilmektedir.

 

Öte yandan Allah’ın emaneti olan ruhumuz da, bizde bir emanet olarak bulunmaktadır. Nurdan müteşekkildir. 19 tane hasletle mücehhezdir. Allah’ın emrindendir. Ve ruh, tamamen insan vücudunda Allah’ın temsilcisidir.

 

Secde gününde Allah’a asi olan iblisin Allah’tan aldığı müsaade gereğince neler söylediğini hepimiz biliyoruz. Allahû Tealâ meleklere ve cinlere yarattığı “Adem’e secde edin.” buyuruyor. Hepsi secde ediyorlar, ama iblis secde etmekten imtina ediyor. Allahû Tealâ soruyor:

 

“Kaâle mâ mene’ake ellâ tescüde iz emertük, kaâle ene hayrün minh, halakteniy min nârin ve halaktehü min tıyn.” A’raf-12

Allah “Sana secde etmeyi emretmiş iken, seni ondan ne men etti ?” dedi. İblis “Ben ondan hayırlıyım, Sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” dedi.

Allahû Tealâ buyuruyor:

“Kaâle fehbit minhâ femâ yekünü leke en tetekebbere fiyhâ fahrüc inneke minessâgiriyn.” A’raf-13

Allah: “Oradan in çünkü sen orada kibirlenmeye lâyık değilsin. Sen aşağılananlardansın.” buyurdu.

 

İblis, Allahû Tealâ’dan  talepte bulunu yor:

“Kaâle  enzırniy iIâ yevmi yüb’asün.”  A’raf-14

İblis (Şeytan) Be‘as gününe kadar bana müsaade ver, dedi,

 

“Kaâle  inneke minelmunzariyn.”   A’raf-15

(Allah) sen müsaade verilenlerdensin, buyurdu.

 

“Kaâle  febimâ  agveyteniy leak’udenne lehüm sırâtekelmüstekiym.”  A’raf. 16

Beni azgın kılmana yemin ederim ki, onlar için senin Sırat-ı Müstakîm’ine oturacağım.

Aziz kardeşlerimiz ;

Görüyorsunuz başlangıçta yüzde yüz nefse tesir eden iblis, Allah’tan aldığı müsaade gereğince, “Hepsini saptıracağım.” diyor.

Neden?  Nefsimize yüzde yüz tesir edebiliyor. Ve Allahû Tealâ’nın  şartı da o: Nefs kalben Allah’a ulaşmayı dilemedikçe, Allah’ın yardımının insanlara yetişmesi mümkün değildir. Allah’ın yardımı olmadıkça da insan için kurtuluş mümkün değildir.

İşte bizimle Allah arasındaki ilişkileri, Allahû Tealâ  28 basamakta dizayn etmiş.

Birinci basamakta olayları yaşarız.

İkinci basamakta olayların negatif tesiri ve olayların bizim üzerimizdeki pozitif tesiri var. Olayların negatif tesiri nefsten, pozitif tesiri ise ruhtan kaynaklanır. Eğer sürekli olayların negatif tesiri altındaysak, o zaman 22. basa mağa ulaşmamız mümkün değildir.

Allah’a ulaşmayı diliyorsak, işte bu üçüncü basamak bizim için bir dönüm noktasıdır. Kalben Allah’a ulaşmayı dilediğimiz an, diğer bütün basamakları, Allahû Tealâ  Kendisi tamamlar.

0 zaman Allahû Tealâ hemen Rahîm esmasıyla o kişinin üzerine tecelli eder.

Ve kendisinden hicab-ı mestureyi kaldırır.  Kulaklarındaki vakrayı kaldırır.

Kalbindeki ekinneti kaldırarak ihbatı yerleştirir, o kişi âmenû olur.

Âmenû olan insan, 7 tane inanç şartının sahibi olan insandır. Ama 7 tane inanç sahibi olan insan henüz 7 kalp şartının sahibi midir ? Hayır!

Allahû Tealâ  sekizinci basamakta, Tegabün Suresi’nin 11. âyet-i kerimesine göre kalbe ulaşır, hidayeti koyar.

Dokuzuncu basamakta, Kaf  Suresi’nin 33. âyet-i kerimesine göre, nefsimizin şeytana dönük duran takva kapısını kendisine çevirir:

“Men haşiyerrrahmâne bilgaybi ve câe bikalbin müniyb.”  Kaf-33

Gaybte Rahman’a huşu duyan ve (Allah‘a) dönük bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenlerdir.

 

Ve En’am Suresinin 125. ayet-i kerimesi gereğince, göğsümüzü şerh ederek nur yolunu açar:

“Femen yüridillâhü  en yehdiyehü yeşrah sadrehü lil’islâm, ve men yürid en yudıllehü yec’al sadrehü dayyikan haracâ  ke ‘ennemâ yassa’adü fiyssemâ, kezâlike yec’alûllâhur ricse alelleziyne lâ yu’minûn.” En’am 125.

Allah kimi hidayete erdirmeyi (ruhunu Allah’a ulaştırmayı) dilerse onun göğsünü teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü göğe çıkıyormuş gibi sıkıntılı kılar. Allah, mü’min olmayanların üstüne işte böyle azap bırakır.

 

İşte o kişi, Zumer Suresi’nin 22. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ’nın buyurduğu gibi;

“E fe men şerehallâhu sadrehu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).” Zumer-22

Allah’ın göğsünü İslâm’a açtığı ve Rabbinden (kalbine gelen) bir nur üzere olan kişi, kalbi kasiyet bağlamış (kararmış ve sertleşmiş) gibi midir? Vay onlara ki; kalpleri kasiyet bağlamıştır, zikir sebebiyle (zikir yapmadıkları için) onlar açık bir dalâlet içindedirler.

 

Ve 12. basamakta Allahû Tealâ Hadid Suresi’nin 16. âyet-i kerimesinde:

“E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn (fâsikûne).” Hadid-16

Âmenû olanların kalplerinde Allah’ın zikri ile (ve bu zikirle) Hakk’tan inen şeyle (nurla) huşûya ulaşmak (huşû sahibi olmak) zamanı gelmedi mi? Kendilerine kitap verilen ve sonra aradan uzun zaman geçen (ve bu zaman zarfında Allah’ı zikretmedikleri için) kalpleri kasiyet bağlayan (kalpleri zikirsizlikten kararan, sertleşen ve hastalanan) kimseler gibi olmasınlar (zikretsinler ki kalpleri kararmasın). Onların çoğu fasıklardır (hidayete erdikten sonra yoldan çıkanlardır).

 

İşte bir kişinin huşûya ulaşması demek, o kişinin kalbinde Allah’ın nurunun %2’lik bir oranda bulunması demektir.

Bakınız Rabbimiz ne buyuruyor:

“Vesteînû bis sabri ves salât(sâlâti), ve innehâ le kebîretun illâ alel hâşiîn(hâşiîne).” Bakara-45

(Allah’tan) sabırla ve namazla yardım (istiane) isteyin. Fakat muhakkak ki bu, (hacet namazı ile kişiyi Allah’a ulaştıran mürşidi sormak) huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

 

“Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).” Bakara-46

O (huşû sahipleri) ki; onlar, Rablerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarını ve (sonunda ölümle) mutlaka O’na döneceklerini bilirler. (Yakîn derecesinde inanırlar).

 

O halde olay buysa, huşû sahibi olan insan, perşembeyi cumaya bağlayan gece, gusül abdestiyle istianeyi (mürşidi) Allah’tan ister.

Demek ki, ilk 14 basamağı kesinlikle geçmek lazımdır. İlk 7 basamak (âmenû olmak), 7 inanç şartını içerir:

1. Âmentu billâhi

2. Ve melâiketihi

3. Ve kutubihi

4. Ve resûlihi

5. Ve yevmi’l âhiri

6. Ve bi kaderihi hayrihi minallâhi ve şerri nefsi

7. Vel ba’su ba’del mevt.

 

Allah’ın, Yoluk’ta var olan Zatı’na inanmak,

Kitaplara inanmak,

Resûllere inanmak,

Ve dünya hayatını yaşarken ruhun Allah’a ulaşmasına inanmak,

Hayrın Allah’tan, şerrin nefsten olduğunu idrak etmek,

Ölümle birlikte tekrar Allah’ın Zatı’na rucû etmeye inanmak.

 

İşte özellikle gaybe îmân eden kişinin bir talebin sahibi olması lazımdır. Onlar ki; (huşû sahipleri) gaybe îmân ederler, bu kişilerin Allah’a ulaşmayı dilemeleri yevmi’l âhirdir. İlk 4 basamak, Allah’a ulaşmayı dilemekle kaimdir. Daha sonraki 3 basamakta da, Resûle tâbî olmak, mutlaka ve mutlaka hacet namazıyla mürşidi Allah’tan istemekle mümkündür.

İkinci 7’li basamakta 7 kalp şartı tamamlanır:

Birinci kalp şartı, Allah’ın kalpteki ekinneti alması; ikincisi, kalbe ihbatı koyması; üçüncüsü, kalbi Kendisine çevirmesi; dördüncüsü, göğüsten kalbe rahmet yolu açmasıdır.

[Bu dört kalp şartının sahibi olan insanın, Allahû Tealâ’yı zikretmesi halinde kalbine ulaşan nur miktarı %2’ye ulaşacaktır. O zaman huşû sahibi olan bu kişinin perşembeyi cumaya bağlayan gece, Bakara Suresi’nin 45. âyet-i kerimesine göre, hacet namazı kılması halinde Allahû Tealâ mutlaka ona mürşidi gösterecektir.]

Beşinci kalp şartı, Allahû Tealâ’nın (mürşide tâbî olan bu insanın) kalpteki mührü açması; altıncısı kalpteki küfrü dışarıya alması ve yedinci olarak da kalbe îmânı yazmasıdır. Ve böylece o kişi, 7 tane kalp şartının sahibi olur.

Ve buda özellikle kelime-i şahâdetle özetlenebilir.

Kelime-i şahâdeti bir insan tek başına söylediği zaman, söylemekten mütevellit bir sevabın sahibi olur, derecat kazanır. Ama kendi kendine kelime-i şahâdeti söyleyen bir insanın kalbindeki mühür açılmaz, kalbindeki küfür dışarı alınmaz, kalbine îmân yazılmaz.

 

Ne zaman kelime-i şahâdet, mürşidin önünde yapılan bir tövbeyle söylenirse, işte o zaman bu kişinin kalbindeki mührü Allah açar, o zaman kalbindeki küfrü dışarıya alır, o zaman Allah kalbine îmânı yazar.

 

İşte 7 tane inanç şartı, 7 tane de kalp şartı, o kişiyi nefs tezkiyesine başlattırır. Bu nefs tezkiyesi gerçekleşmediği taktirde, ruhun fizik bedenden ayrılarak hacc’ul ekberi yaşaması mümkün değildir. Yani hac farizası demek, ruhun fizik bedenden ayrılarak birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci gök katlarına yükselmesi, oradan da yedi âlemi geçtikten sonra, varlıklar âleminin son noktası olan Sidret-ul Muntehâ’yı aşıp Yokluk’ta Allah’ın Zatı’na ulaşması demektir.

 

Ama insanlar bunun farkında değiller. İnsanlar sadece fizik âlemin standartları içine bu dîni hasretmişler ve günaha dayalı bir dîn anlayışı insanlara hakim olmuş. “O’na dokunma! Bu günah, onu şunu yapma! O günah, bu günah!...” Ve hayatı kendilerine zindan haline getirmişler. Halbuki düşünmezler mi ki; 6213 tane âyet-i kerimenin içerisinde Kur’ân-ı Kerim’in bütün emirleri var. Ve bu emirlerin içerisinde Allah’ın yasak ettiği haramlara baktığınız zaman, 5-6 âyet-i kerimeyi geçmiyor. Altı bin küsur âyet-i kerime ile, helal alanı insana tarif ederek insana, mutluluğu yaşamasını istiyor.

 

Bugün yaşanan dîn tatbikatında insanın helalleri azlar sayılmış, aksine çoğunlukla haramlar üzerine kılınmıştır. Halbuki Allahû Tealâ’nın dîni hayattan muradı, hayatı yaşamamız, bu dünyada cenneti yaşamamız, mutluluğu yaşamamız içindir.

 

İşte bu sebeple diyoruz ki;

İSLÂM YAŞANMIYOR.

 

İslâm yaşanabilseydi, bugün İslâm ülkelerinde en mutlu insanların olması gerekirdi. Halbuki bütün İslâm ülkeleri, mutsuz insanların yuvası haline gelmiştir.

 

İşte dînin yaşanabilmesi için hac farizasının sizlere anlattığımız gibi algılanması lazımdır. Resûlullah (S.A.V) Efendimiz (Sahîh-i Buhârî, 12. cilt, 1918. hadiste) “Hiç kimse kendi ameliyle cennete giremez.” diyor.

 

Kuru kuruya yaptığınız ibadetler elbette size derecat kazandıracaktır, ama sizleri kurtuluşa ulaştırması mümkün değildir. Eğer Allah’a ulaşmayı dileyerek mürşidinize tâbî olsaydınız, sizinle Allah arasındaki 28 basamaklık dizaynın ilk 21 basamağını, dört aylık bir zaman dilimi içerisinde geçmek söz konusu olacaktı. Dört aylık bir zaman dilimi ise, insan ömrü sermayesi içerisinde çok az bir yer kaplar. İşte buradan da şunu anlıyoruz: Allah insanı çok seviyor ve Allah’ın insanın mutluluğundan başka istediği bir şey yok.

 

Mürşide tâbî olduğumuz an, Allahû Tealâ’nın bize verdiği 7 tane ni’met vardır.

Birinci ni’met,

“Ve le kad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâleh(dalâletu), fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).” Nahl-36

Ve andolsun ki; Biz bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûller be’as ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık) taguttan kurtulsunlar ve Allah’a kul olsunlar diye. Onlardan bir kısmı hidayete erdi ve bir kısmının üzerine dalâlet hak oldu. (Resûllere tâbî olanlar hidayete erdi, tâbî olmayanların ise üzerine dalâlet hak oldu). Yeryüzünde gezin, yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğunu görün.

Aziz kardeşlerimiz ,

O halde mürşide tâbî olduğunuz zaman birinci ni’met, fizik vücudun şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmaya, yani hidayete başlamasıdır. Allah’ın kalpteki küfrü alması ve kalbin içine îmânı yazmasıdır. İkinci ni’met; fazl, rahmet ve salâvâtın gelmesi ve nefs tezkiyesine, yani hidayete başlamaktır:

 

“Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu'minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).” Mu’min-40

Kim seyyiat (şerr, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilussalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar mü’minlerdir. Onlar cennete konulacak ve orada hesapsız rızıklandırılacaklardır.

 

Üçüncü ni’met, Furkan Suresi’nin 70. âyet-i kerimesinde “mağfiret” olarak ifade edilen, o güne kadar işlenmiş olunan bütün günahların sevaba kalbedilmesidir:

 

“İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihanfe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).” Furkan-70

 Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah, seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafûr’dur (günahları sevaba çeviren), Rahîm’dir (rahmet gönderen).

 

Dördüncü ni’met, Bakara Suresi’nin 261. âyet-i kerimesine göre, “fî sebîlillâh” olunduğu için infak etmek halinde Allahû Tealâ’nın 1’e 10’dan, 700’e varan yardımlarını yapması.

 

“Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbeh(habbetin), vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).” Bakara-261

O,  Allah yolunda mallarını harcayanların durumu, her başağında yüz tane olmak üzere, yedi başak veren bir (tohumun) nebatın durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat, kat artırır. Allah, VÂSİ’un ALÎM’dir.

 

Beşinci ni’met, mürşidin ruhunun başın üzerine gelip yerleşmesidir. Allahû Tealâ Mü’min Suresi’nin 15. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

 

“Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).” Mu’min-15

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.

 

Altıncı ni’met; ruhun fizik bedenden ayrılarak Sırat-ı Mustakîm’e ulaşması, yani hidayete başlaması olarak gerçekleşir:

 

“Zâlikel yevmul hakk(hakku), femen şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).” Nebe- 39

İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisini Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder (edinir). (Allah'a ulaşan kişiye Allah), meab (sığınak, melce) olur.

 

Yedinci ni’met, o kişinin zulmetten nura çıkmasıdır. Salâvât nurunun o kişinin kalbine gelmesidir. Allahû Tealâ, âyet-i kerimede şöyle buyuruyor:

 

“Yâ eyyuhellezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ ve sebbihûhu bukreten ve asıylâ huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhu liyuhricekum minezzulumâti ilennûr ve kâne bilmu’minîne rahîmâ.” Ahzab-41,42,43

Ey îmân edenler! Allah’ı çok zikredin. O’nu sabah akşam tespih edin ve yüceltin. Sizin nefsinizin kalbini karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize melekleri ile salâvât (isimli nuru) gönderen O’dur. O, mü’minlere Rahîm’dir. (rahmet nurunu gönderendir)

 

Allahû Tealâ burada salâvât nurunun ulaşmasını ifade etmektedir.

7 tane ni’meti Allah’tan alan kişi artık zikredecektir.

Aziz kardeşlerimiz ;

ZİKİR, EN BÜYÜK İBADETTİR. Ve kişi zikrettiği zaman, Nefs-i Emmâre’yi %7 nurla kapatır, ruhu da birinci gök katına yükselir. Nefs-i Levvâme’de yaptığı zikirlerle kalbine ulaşan nur miktarı ikinci defa %7 olur, bu arada ruhu ikinci gök katına yükselir. Nefs-i Mülhime’yi bitirdiği zaman kalbindeki nur miktarı artar ve ruhu üçüncü gök katına yükselir. Nefs-i Mutmainne’ye ulaşıp kalbindeki nur miktarı %30’a ulaştığı zaman ruhu da dördüncü gök katına yükselir. (Mescid-i Aksa’nın aslının bulunduğu yer.) Zikrini artırdığı zaman kalbindeki nur miktarı daha artar ve Nefs-i Radiye’ye, ruhu da beşinci gök katına yükselir. (Mescid-i Haram’ın aslı yer alır.)

 

Mescid-i Haram’ın tavaf edilmesi, ruhun beşinci gök katına ulaşmasını ifade eder. Eğer bir insan Allah’a ulaşmayı dilemiyorsa, eğer bir insan mürşide tâbî değilse, gök kapıları onlara açılmaz. (A’raf-40) Gök kapıları açılmazsa o kişinin ruhu, gök katlarında yükselemez, Mescid-i Haram’a ulaşamaz, sadece o hac farizasını yeryüzünde yerine getirirken birtakım derecatlar kazanır. Ama derecat kazanmak ayrıdır, hedefe ulaşmak ayrıdır. Eğer haccı Allah’ın emrettiği dizayn içerisinde idrak ederseniz hedefe ulaşırsınız.

 

Allahû Tealâ buyuruyor:

“Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'budûn(ya'budûni).” Zariyat-56

Biz, insanları ve cinleri başka bir şey için değil; Bize, kul olsunlar diye yarattık. 

Aziz kardeşlerimiz ;

Yaratılış gayemiz buysa, muhakkak ki; yedi kademede nefs tezkiyesini gerçekleştirmemiz ve daha sonra da ruhumuzu Allah’a ulaştırmamız gerekmektedir. Allahû Tealâ böyle buyuruyor.

 

Görüyorsunuz ki; Allah’tan razı olunan kademe, nefs tezkiyesinin beşinci basamağıdır. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’e koymuş:

“İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).” Fecr-28

Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan. (Ey ruh!) Allah’a (Rabbine) geri dönerek ulaş.

 

Ruhun beşinci gök katından sonra altıncıya yükselmesi, insanın Allah’tan razı olmasıdır. Ve nefsin de mardiyyeye ulaşması, Allah’ın da kişiden razı olması demektir: Nefs-i Mardiyye.

 

Daha sonra kişi, zikrini artırarak nefsinin kalbinde %7 daha nur oluştuğu zaman Nefs-i Tezkiye’ye , ruhu da  yedinci gök katına yükselir ve kader hücresi üzerinden varlıklar âleminin son noktasındaki Sidret’ul Muntehâ’ya kadar olan sonsuz yolculuğunu tamamlar ve Yokluk’ta insan ruhu Allah’ın Zatı’na ulaşır.

 

İnsan ruhunun Allah’ın Zatı’na ulaşması hacc’ul ekberi yaşamak demektir. Çünkü ruhunuz sizden ayrılır, âlem-i ekberde, emr âleminde seyr-i sülûkunu tamamlar ve sonuçta Yokluk’ta kâinatın bütününü aşar ve Allah’ın Zatı’na ulaşır. (Kâinat, âlem-i ekberdir; insan, âlem-i sagîrdir, küçük kâinattır.) Ama hacc’ul ekber, cihad-ı ekberden geçer. Cihad-ı ekber (nefsle yapılan cihad) gerçekleşmeyince, hedefe ulaşmak görüyorsunuz ki; mümkün değildir.

 

Hacc’ul zekât, sevm’ul salât ve kelime-i şahâdeti açıklıyorduk. İlk 14 basamak, kelime-i şahâdetle özetlenebilir. Ama hacc’ul zekât, bir hedeftir. Allah’ın Zatı’na ulaşmaktır ve vasıta emirlerin yerine getirilmesiyle mümkündür.

 

Resûlullah (S.A.V) Efendimiz, “Namaz mü’minin miracıdır.” buyuruyor. Allahû Tealâ:

“İnnellezîne  kezzebû biâyâtinâ vestekberû anhâ lâ tufettehu lehum ebvâhussemâi.” A’raf-40

Âyetlerimizi yalanlayanlara ve kibirli olan insanlara gök kapıları açılmaz.

 

Gök kapıları açılmazsa, o kişi miracı yaşayamaz. Gök kapılarının açılması için mürşide tâbî olmak lazımdır. İşte onun için hacc’ul zekat farzdır, diyoruz.

 

Sevm’ul salât ise ki; bu muhakkak ki nefs tezkiyesidir ve Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz bu sebeple “Oruç tutunuz, şeytanın vücuda giriş yerlerini daraltınız.” buyuruyor. Şeytan nefsimize tesir etmek suretiyle bize hakim olur. Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

 

“Yâ eyyuhellezîne âmenû kutibe aleykumussıyâmu kemâ kutibe alellezîne min kablikum le’allekum tettekûn.” Bakara-183

Ey îmân edenler! Oruç sizden öncekilerin üzerine yazıldığı (farz kılındığı) gibi, sizin üzerinize da (yazıldı) farz kılındı. Umulur ki; (böylece) takva sahibi olursunuz.

 

Nefsini tezkiye eden takvaya ulaşıyorsa, o zaman orucun da zikrin de kesinlikle nefs tezkiyesinin bir vasıtası olduğunu Allahû Tealâ ifade buyuruyor. Onun içindir ki; evvelki evliyalar, Allah’ın güzelliklerini yaşamayı, riyazet ve mücahede çizgisi içerisinde az yemek, az uyumak ve az konuşmakla özetlemişler.

 

İşte az yeme olayı, bu açıdan çok önemli bir mesajı ifade eder. Az uyumak da herhalde geceleri kıyamda olmayı gerektirir. Ve “Ya hayrı konuşunuz ya da susunuz.” ve “Susan kazandı.” buyuruyor Resûlullah (S.A.V) Efendimiz.

 

İşte ya zikredeceğiz ya da zikrin dışında susmak muhakkak ki en güzel şeydir. Bu standartların içerisinde meseleye baktığımız zaman her şey yerli yerine oturmaktadır. Yani 14 asır evvel Nebîler Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in bu size anlattığımız dizayn içerisinde sahâbeye yaşattığı İslâm, bugün insanlar tarafından paralize edilmiş, dejenere edilmiştir. Ve sadece İslâm’ın 5 şartına indirgenmiş ki; bu İslâm’ın 5 şartında da ruhun dünya hayatında Allah’ın Zatı’na ulaşması, mürşide tâbiiyet yoktur. Nefs tezkiyesi söz konusu değildir. Fizik bedenin de tabii olarak Allah’a kul olması mümkün değildir. Ve kuru kuruya birtakım ibadetlerin yerine getirilmesiyle sadece derecat kazanılır. Ama Allah’ın Resûlü de buyuruyor ki:

“Hiç kimse kendi ameliyle cennete giremez.”

Aziz kardeşlerimiz ;

Şeytan insanları öyle bir tuzağa mahkûm etmiş ki; iblis: “İnsanlar ibadetleriyle meşgul olsunlar. Bu ibadetleriyle kurtuluşa ulaşacaklarını zannetsinler, ama hiçbirisi kurtuluşa ulaşmasın.”

 

İnsanlar bu tuzağa düşmüş durumdalar. Bu tuzaktan kurtulabilmek,

Allah’a dünya hayatında ulaşmayı dilemekle,

Hidayeti Allah’ın emrettiği dizayn içerisinde algılamakla,

Ve mutlaka ve mutlaka hac farizasının ne olduğunu Kur’ân-ı Kerim standartlarında yaşamakla,

Nefs tezkiyesini gerçekleştirmekle mümkündür.

 

Hepinizin kelime-i şahâdeti Allah’ın emrettiği dizayn içerisinde, Allah’ın emrettiği biçimde yerine getirerek Allah’a ulaşmayı dilemenizi ve mürşide tâbî olmanızı, sevm’ul salât ve hacc’ul zekâtı en güzel biçimde yaşamanızı, ahiret saadetine ulaşmanızı ve daha sonra buna dünya saadetini de ilave etmenizi, Rabbimizden dileyerek  inşaallah sohbetimizi burada tamamlıyoruz.

Sizleri çok ama pek çok seviyoruz. Sevgi ve saygılarımızla.

 

ALLAH HEPİNİZDEN RAZI OLSUN.